
Doğu Anadolu Bölgesi’nde, Tunceli Kuvaterner havzasında yer alan Aktuluk tufaları, Munzur Nehri’nin batı kıyısında yüzeylemektedir. Bu saha kapsamında yürütülen detaylı sedimantolojik çalışmalar, tufa çökellerinin fasiyes özelliklerini ve depolanma sistemlerini belirlemeyi hedeflemiştir. Bu amaç doğrultusunda arazi çalışmaları sırasında tufa ve ilişkili kırıntılı kayaçlardan yedi ölçülü stratigrafik kesit alınmış; bu kesitler üzerinden morfolojik, mikroskobik ve biyolojik içeriklere dayalı olarak litofasiyesler tanımlanmış ve yorumlanmıştır. Analizler sonucunda toplam 14 litofasiyes belirlenmiş ve üç farklı çökelme sistemi saptanmıştır: (1) Şelale-Akarsu, (2) Akarsu-Bataklık ve (3) Bariyer sistemleri. Ölçülü stratigrafik kesitlerin korelasyonu ve depolanma sistemlerinin incelenmesiyle paleocoğrafik bir model oluşturulmuştur. Tufa birikimi, bölgedeki aktif tektonik süreçler ve iklimsel koşulların etkisiyle gerçekleşmiştir. Yapılan bu ön çalışma, iklim değişimlerini yüksek hassasiyetle kaydeden bu sedimanter kayaçların jeolojik önemini ortaya koymaktadır. Çalışma alanında tanımlanan eski bariyer tufa sisteminin hem aktif hem de pasif örnekleri dünya genelinde bilinmesine rağmen, Türkiye’de özellikle pasif örneğinin nadir görülmesi, bu sistemin önemini artırmaktadır. Ayrıca, bu çökellerin korunarak gelecek nesillere aktarılması açısından jeolojik miras potansiyeline de dikkat çekilmiştir.
Bond (1961) tarafından geliştirilen Bond İş İndeksi (Wi) testinin endüstride en güvenilir öğütülebilirlik ölçütü olmasına rağmen, test süresinin uzun sürmesi ve yüksek miktarlarda numune gereksinimi nedeniyle yaygın uygulamalarda önemli pratik sınırlamaları bulunmaktadır. Bu nedenle, Bond iş indeksinin daha kısa sürede ve daha az numune kullanılarak belirlenebilmesi hem laboratuvar hem de endüstriyel ölçekli proses tasarımlarında zaman ve maliyet açısından önemli bir avantaj sağlamaktadır. Bu çalışmada, farklı mineralojik özelliklere sahip doğal mineral esaslı malzemeler (kalsit, bakır ve altın cevheri) ile endüstriyel bir ara ürün olan klinker üzerinde standart Bond yöntemi ile üç alternatif öğütülebilirlik test prosedürü (Kapur, 1970; Magdalinović, 1989; Berry & Bruce, 1966’nın enerji eşdeğerliği yaklaşımı) uygulanmış ve Bond iş indeksini (Wi) tahmin etmedeki doğruluk, tekrarlanabilirlik ve uygulanabilirlik düzeyleri karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Elde edilen sonuçlar, Magdalinović (1989) ve Kapur (1970) yöntemlerinin Bond testinin enerji–tane boyutu ilişkisini yüksek korelasyon katsayılarıyla (R² ≈ 0.999 ve 0.955) tahmin ettiğini göstermiştir. Magdalinović yöntemi, test süresini önemli ölçüde kısaltmasına rağmen yüksek doğruluk sağlamış; Kapur yöntemi ise bazı malzeme türlerinde sistematik düşük tahmin eğilimi göstermiştir. Buna karşılık, enerji eşdeğerliği esasına dayalı yöntemin, iş indeksi değerlerini doğru biçimde tahmin edemediği gibi, bu değerlerin malzemeler arasındaki göreli sıralamasını da doğru şekilde yansıtamadığı görülmüştür. Bu sonuçlar, aynı enerji girdisinin farklı malzemelerde benzer incelme davranışı oluşturmadığını göstermektedir. Bu çalışma üç farklı farklı test yönteminin, güvenilirlik, duyarlılık ve pratik uygulanabilirlik açıdan farklarını ortaya koymuştur. Elde edilen bulgular, öğütme kinetiği, enerji–tane boyutu modellemesi ve proses optimizasyonu üzerine çalışan araştırmacılar için yöntem karşılaştırması açısından önemli bir veri tabanı sunmaktadır. Ayrıca, proses ve tasarım mühendisleri için, farklı cevher türlerinde hangi yöntemin daha hızlı, güvenilir ve ekonomik biçimde uygulanabileceğine yönelik pratik bir kılavuz niteliği taşımaktadır. Endüstriyel açıdan ise, Bond testine kıyasla daha kısa sürede ön tahmin yapmaya olanak tanıyan alternatiflerin performansını değerlendirerek, proses kontrolü ve ön karakterizasyon çalışmalarında kullanılabilir bir teknik referans oluşturmaktadır.
Dünya üzerinde en önemli jeoteknik problemlerden biri olan şişen zeminler, mühendislik yapıları için önemli bir tehdit oluşturmaktadır. Özellikle kurak ve yarı kurak bölgelerde meydana gelen su içeriğindeki dalgalanma, zeminlerin şişme yüzdesini etkileyen en önemli faktörlerden biridir. Bu ortamlarda, şişen zeminler yağışlı ve kurak dönemlerde hacimsel olarak genişleme ve büzülme döngüleri, zeminlerin üzerine veya içine inşa edilen hafif yapılarda, yatay mimariye sahip evler ve altyapılarda hasara yol açmaktadır. Literatürde birçok araştırmada zeminlerin şişme özellikleri ile fiziksel-indeks özellikler arasındaki ilişkiyi incelemiş olsa da başlangıç su içeriğindeki değişikliklerin şişme yüzdesi üzerindeki etkileri yeterince araştırılmamıştır. Çalışma kapsamında, başlangıç su içeriğinin, zeminlerin şişme yüzdesi üzerindeki etkisini incelemek için sabit kuru birim hacim ağırlığında farklı başlangıç su içeriği koşullarında zemin örnekleri hazırlanmıştır. Şişme testi sonuçları, başlangıç su içeriği ile şişme yüzdesi arasında istatistiksel olarak anlamlı doğrusal bir korelasyon olduğunu ortaya koymuştur. Şişme yüzdesi-su içeriği arasındaki eşitliklerde elde edilen “a” ve “b” sabitleri ile zeminlerin indeks ve fiziksel özellikleri arasında regresyon analizleri gerçekleştirilmiş ve belirleme katsayısı yüksek matematiksel eşitlikler elde edilmiştir. Ayrıca, zeminlerin şişme yüzdelerinin pratik yoldan tahmin edilmesini sağlayan Şişme Yüzdesi Göstergesi (ŞYG) olarak isimlendirilen yeni bir yaklaşım önerilmiştir.
Sismik operasyonlar genellikle kara ve deniz olmak üzere iki bölüme ayrılır ve bu iki durumdaki saha teknikleri birçok açıdan farklılık gösterir. Ancak birçok alan bu ana bölümlerden hiçbirine uymaz. Bu bölgeler açıkça kara değildir, ancak normal deniz operasyonlarını engelleyen tehlikeler, sığ sular veya buna benzer engelleri içerirler. Bu bölgeler "Geçiş Zonları (Transition-Zone: TZ)" olarak belirlenmiş olup, bu makalenin amacı bu bölgelerde araştırmaların etkili bir şekilde yürütülmesini araştırmaktır.Sismik veri toplama işi hem karada hemde deniz de yapılmaktadır. Karada kaynak olarak vibratör, dinamit, ağırlık düşürme gibi kaynaklar kullanılmaktadır. Buna karşılık denizde ise hava tabancası (air-gun), dinamit gibi kaynakların yanısıra, son yıllarda geliştirilen deniz vibratörü kullanılmaktadır. Denizde sismik veri toplama için özel dizayn edilmiş sismik gemiler kullanılmaktadır. Karada ve denizde ayrı ayrı sismik veri toplama işi yapıldığında, kıyıya paralel şekilde denizde belirli bir alan boş kalmaktadır. Bu alanda, deniz sismiği yapılamamaktadır. Böylece yorumlama aşamasında kara ile deniz bilgileri birbirleri ile birleştirilememektedir. Kara-açık deniz ve geçiş zonu (TZ) sismik veri toplamanın en zorlu olduğu ortamlardır. Karadan-denize geçiş zonlarında (TZ), gemilerin manevra kabiliyeti kıyıya yakın alanlarda sınırlı olduğundan sismik veri toplama için en zorlu ortamlardır. Bu tür alanların sığ olması nedeniyle gemiler yeteri kadar kıyıya yaklaşamaz. Bu kıyı alanlarda su derinliği birkaç metreden yüz metreye kadar ulaşabilir. Yine kullanılan uzun streamer boyu, geminin kıyıya yaklaşmasını engeller. Kıyılarda normal deniz sismiğinin yapılamaması nedeniyle, bu tür geçiş bölgeleri için özel ekipman geliştirilmiştir. Bu ekipmanlara geçiş zonu (TZ) ekipmanı denir. Bu özel ekipmanların maliyeti çok yüksek olup sadece geçiş zonlarında kullanılır. Bu ekipmanlar sayesinde kara ile deniz sismik olarak birbirlerine bağlanır. Bu çalışmada Türkiye-İskenderun körfezinde yapılan geçiş zonu 2 boyutlu hibrid sismik veri toplama çalışmaları hakkında bilgi verilecektir.
Kayaçların fiziksel davranışlarını belirleyen temel parametrelerden birisi sertliktir ve bu özellik, mühendislik uygulamalarında malzemenin aşınma direnci, işlenebilirliği ve mekanik dayanımı gibi birçok performans kriterini doğrudan etkilemektedir. Sertlik tayini için farklı ölçüm yöntemleri geliştirilmiş olup, bu çalışmada kayaçların Shore sertlik (SH) değerleri, C-2 tipi sertlik ölçüm cihazı kullanılarak belirlenmiştir. Çalışma kapsamında, farklı jeolojik kökenlere sahip 9 farklı kayaç türü üzerinde Uluslararası Kaya Mekaniği Derneği (ISRM) tarafından önerilen deney prosedürleri doğrultusunda SH ölçümleri gerçekleştirilmiştir. Ölçümler, numunelerin kuru ve suya doygun halleri ile yaşlandırma deneyleri olarak tanımlanan termal şok ve donma-çözülme döngüleri öncesinde ve sonrasında yapılmıştır. Bu kapsamda, numunelerdeki suya doygunluk, termal şok ve donma-çözülme koşullarının SH üzerinde etkileri sistematik olarak analiz edilmiş; ayrıca, hangi koşulların sertlik değerlerinde daha belirgin değişimlere neden olduğu karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir.