
Araştırmanın temel amacı, romantik ilişki yaşayan/ilişkisi devam etmekte olan bireylerin, çok boyutlu ilişki değişkenleri ve romantik ilişki obsesyon ve kompulsiyonlarının romantik ilişkilerdeki sosyal medya kıskançlığı ile olan ilişkisini değerlendirmektir. Araştırmanın örneklemi 18-34 yaş aralığında romantik ilişki yaşayan 108’i (%42,50) erkek ve 146’sı (%57,50) kadın olmak üzere 254 kişiden oluşmaktadır. Aktif olarak Instagram kullanan katılımcılardan Çok Boyutlu İlişki Ölçeği, Romantik İlişki Obsesyon ve Kompulsiyonları Ölçeği ve Romantik İlişkilerdeki Sosyal Medya Kıskançlığı Ölçeği’nden oluşan ölçek setini çevrimiçi ortamda doldurmaları istenmiştir. Bu araştırmada bekâr bireylerin evli bireylere göre partnerlerinin sosyal medya alanına daha fazla güvenip saygı gösterirken aynı zamanda daha fazla şüpheci ve gözetleyici tutum sergiledikleri bulunmuştur. Ayrıca erkeklerin daha fazla kısıtlayıcı ve kontrolcü tutum sergiledikleri, kadınların ise partnerlerinin sosyal medya alanına daha fazla güvendikleri ve saygı gösterdikleri bulunmuştur. Günlük Instagram kullanım süresi ile romantik ilişkilerde sosyal medya kıskançlığı arasında ise anlamlı ilişki bulunmamıştır. Son olarak da bulgular romantik ilişki obsesyon ve kompulsiyonlarının sosyal medya kıskançlığını yordadığını göstermektedir. Mevcut bulgular alanyazın ışığında tartışılmış ve araştırmanın hem araştırmacılara hem de çiftler ve ailelerle çalışan klinisyenlere, sosyal medya kıskançlığıyla ilgili yeni teoriler ve uygulamalar geliştirmekte yardımcı olabilecek bilgiler sağlayacağı düşünülmüştür.
Bu çalışmada sosyal medya bağımlılığının çevrimiçi alışveriş bağımlılığı üzerindeki etkisi, duygu düzenleme güçlüğü ve dürtüsellik değişkenlerinin seri aracılık rolleri çerçevesinde incelenmiştir. Nicel desende yürütülen araştırmada veriler, 18 yaş ve üzerindeki 356 katılımcıdan basit rastgele örnekleme yöntemiyle toplanmıştır. Veri toplama sürecinde Bergen Sosyal Medya Bağımlılığı Ölçeği, Çevrimiçi Alışveriş Bağımlılığı Ölçeği (ÇABÖ), Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği-Kısa Form (DDGÖ-16) ve Barratt Dürtüsellik Ölçeği (BIS-11) kullanılmıştır. Hipotezler, Hayes’in PROCESS makrosu kullanılarak seri aracılık model kapsamında test edilmiştir. Araştırma bulguları, sosyal medya bağımlılığının çevrimiçi alışveriş bağımlılığı, dürtüsellik ve duygu düzenleme güçlüğü üzerinde doğrudan, pozitif ve anlamlı etkileri olduğunu göstermektedir. Dolaylı etkiler incelendiğinde, sosyal medya bağımlılığının çevrimiçi alışveriş bağımlılığı üzerindeki etkisinin duygu düzenleme güçlüğü aracılığıyla anlamlı olmadığı, buna karşılık dürtüsellik aracılığıyla anlamlı olduğu belirlenmiştir. Bununla birlikte, duygu düzenleme güçlüğü ve dürtüselliğin birlikte yer aldığı seri aracılık modelinin anlamlı sonuçlar verdiği saptanmıştır. Bu bulgular, sosyal medya bağımlılığının bireylerin tüketim davranışlarını yalnızca doğrudan değil, aynı zamanda duygusal ve bilişsel süreçler yoluyla dolaylı olarak da etkilediğini ortaya koymaktadır.
Ahlaki, dini ya da politik gerekçelerle zorunlu askerlik hizmetini yerine getirmeyi reddetmek olarak tanımlanan vicdani ret, dünyanın birçok ülkesinde geride bırakılmış bir konu olmasına rağmen, Türkiye’de son 30 yılda giderek artan bir tartışma konusu haline gelmiştir. Vicdani ret beyanında bulunanların maruz kaldığı yasal ve cezai yaptırımlar bu toplumsal tartışmaları daha da şiddetlendirmektedir. Bu çalışmada, vicdani redde yönelik tutumlar, sosyal baskınlık yönelimi, erkek rol normlarının benimsenmesi ve insan haklarına yönelik tutumlar arasındaki ilişkiler incelenmiş; sosyal baskınlık yönelimi ile vicdani redde yönelik tutumlar arasındaki ilişkide insan haklarına yönelik tutumlar ile erkek rol normlarının benimsenmesinin aracı değişken rolleri sınanmıştır. Örneklem, lisans ve lisansüstü öğrencilerden oluşmuştur (N = 443). Sonuçlar, erkek rol normlarının benimsenme düzeyi ve insan haklarına yönelik tutumların, sosyal baskınlık yönelimi ile vicdani redde yönelik tutumlar arasındaki ilişkiyi anlamlı bir şekilde aracılık ettiğini ortaya koymuştur. Cinsiyetin, anılan bu ilişkilerdeki düzenleyici rolünün ise büyük oranda anlamlı olmadığı ortaya konmuştur. Çalışmanın bulguları ilgili alanyazın çerçevesinde tartışılmıştır.
Bu çalışmada, bir yetişkinin kişilik örgütlenme düzeyi üzerinde o yetişkinin annesinin kişilik örgütlenme düzeyinin yordayıcı etkisi ve bu ilişkide annenin duygu düzenleme güçlüğünün aracı rolü incelenmiştir. Bu kapsamda, erken çocukluk dönemindeki anne ve çocuk ilişkisinin dinamiklerinin; gerçeği değerlendirme yetisi, savunma mekanizmaları ve kimlik difüzyonu bağlamında kişilik örgütlenme düzeyi ve annenin duygu düzenleme güçlüğü gibi unsurlar üzerinden ele alınması amaçlanmıştır. Araştırmada nicel yöntem kullanılmıştır. Veriler İstanbul’da yaşayan 18 yaş ve üzerindeki yetişkinler ve onların annelerinden yüz yüze anket tekniği ile elde edilmiştir. Araştırmaya, 109 anne ve 18 yaşından büyük çocukları olmak üzere toplam 218 kişi katılmıştır. Çok değişkenli nedensel ilişkileri aynı anda değerlendirmek için kullanılan Yol Analizi sonucunda elde edilen bulgulara göre, annenin kişilik örgütlenme düzeyinin çocuğun kişilik örgütlenme düzeyini yordadığını ve bu ilişkide annenin duygu düzenleme güçlüğünün aracı bir rol oynadığını göstermektedir. Bir bireyin sağlıklı ve tutarlı bir kişilik yapısı geliştirebilmesi için, yaşamın erken evrelerinde gereksinim duyduğu tepkileri ve destekleyici tutumları sağlayabilecek psikolojik yeterliliğe sahip ve olgun bir anne figürüne olan ihtiyacı tüm kuramsal yaklaşımlarda açık biçimde vurgulanmaktadır. Ancak bu araştırmanın bulguları, bir yetişkinin kişilik örgütlenme düzeyinin şekillenmesinde annesinin kişilik yapılanmasının yordayıcı etkisini ve bu etkide duygu düzenleme güçlüğünün aracı rolünü ayrıntılı biçimde ortaya koyarak alan yazına katkı sağlamaktadır. Bulgular, geniş bir kuramsal çerçevede ele alınarak ilgili alan yazını doğrultusunda tartışılmış ve gelecekte gerçekleştirilebilecek araştırmalara ilişkin öneriler sunulmuştur.
Beliren yetişkinlik, ergenlik ile yetişkinlik arasında, kimlik gelişimi ve yakın ilişkiler açısından kritik bir geçiş dönemidir. Bu dönemde romantik ilişkiler, bireyin kimlik arayışının ve duygusal yakınlık kurma ihtiyacının yoğunlaştığı temel bir gelişimsel alan olarak öne çıkmaktadır. Bu dönemde romantik ilişkilerde doyum, psikolojik iyilik halinin önemli göstergelerinden biridir. İlişki doyumunu olumsuz etkileyebilecek faktörlerden biri olan romantik mükemmeliyetçilik, bireyin romantik ilişkilerinde hem kendisine hem de partnerine yönelik yüksek beklentiler taşımasıyla karakterizedir. Bu yüksek beklentiler, bireylerin erken dönemde deneyimledikleri ilişkilerin kalitesi ve buna bağlı olarak oluşan temel inanç sistemleriyle de ilişkili olabilmektedir. Çocukluk döneminde oluşan ve yaşam boyu tekrar eden erken dönem uyum bozucu şemalar, romantik ilişkilerde doyumun önemli yordayıcılarından biridir. Bu doğrultuda bu çalışmanın amacı, beliren yetişkinlik dönemindeki bireylerde erken dönem uyum bozucu şemalar ile ilişki doyumu arasındaki ilişkide romantik mükemmeliyetçiliğin aracı rolünü incelemektir. Çalışmaya romantik ilişkisi bulunan 257 kişi gönüllü olarak katılmıştır. Ulaşılabilir örnekleme yöntemi ile araştırmaya dahil olan katılımcılar Young Şema Ölçeği Kısa Form-3, Romantik İlişkilerde Mükemmeliyetçilik Ölçeği ve İlişki Doyumu Ölçeğini yanıtlamışlardır. Yol analizi bulguları, kopukluk–reddedilme ve zedelenmiş sınırlar–yüksek standartlar şema alanlarının romantik mükemmeliyetçilik aracılığıyla ilişki doyumunu yordadığını, buna karşın zedelenmiş otonomi–diğerleri yönelimlilik alanının anlamlı bir etkisinin olmadığını göstermiştir. Sonuçlar, erken dönem uyum bozucu şemaların romantik mükemmeliyetçilik aracılığıyla ilişki doyumunu etkileyebileceğine işaret etmiş ve bu ilişkilerin anlaşılmasının hem kuramsal hem de uygulamalı çalışmalara ışık tutabileceğini ortaya koymuştur.
Araştırmanın temel amacı bilişsel abartma tarzı, anneye bağlanma örüntüsü, duygu düzenleme güçlüğü ve yaşantısal kaçınmanın yaygın kaygı bozukluğu (YKB) belirtileriyle ilişkilerini değerlendirmek; tüm değişkenlerin karşılıklı ilişkileriyle bir arada yer aldığı hipotetik bir modelin belirtilerle ilişkili varyansı ne ölçüde açıkladığını test etmektir. Örneklem 371 kişiden oluşmuş, veri toplama çevrimiçi yollarla gerçekleştirilmiştir. Veri toplamada Yaygın Anksiyete Bozukluğu-7 Ölçeği, Bilişsel Abartma Tarzı Ölçeği Yeniden Değerlendirilmiş Form, Ana Babaya Bağlanma Ölçeği-Anneye İlişkin Görüşler Formu, Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği Kısa Form, Kabul ve Eylem Formu- II kullanılmıştır. Veri analizi Pearson Korelasyon Analizi ve Yapısal Eşitlik Modeliyle yapılmıştır. Bulgular, bilişsel abartma tarzı, duygu düzenleme güçlüğü ve yaşantısal kaçınmanın YKB belirtileriyle pozitif yönde; anneye bağlanma örüntüsünün her iki alt boyutunun belirtilerle negatif yönde korelasyonel ilişkilerini ortaya koymuştur. Test edilen model sınırda kabul edilebilir uyum iyiliğine sahiptir ve YKB belirtilerine dair varyasyonun %50’sini açıklamıştır. Model bulguları yalnızca duygu düzenleme güçlüğü ve yaşantısal kaçınmanın YKB belirtilerini yordadığını göstermiştir. Bununla birlikte bilişsel abartma tarzı, duygu düzenleme güçlüğü ve yaşantısal kaçınma üzerinden dolaylı olarak YKB belirtilerini yordamıştır. Anneye bağlanma örüntüsü için bakıldığında ilgi/kontrol boyutu hem duygu düzenleme güçlüğü hem yaşantısal kaçınma üzerinden, aşırı koruma boyutu ise yalnızca duygu düzenleme güçlüğü üzerinden YKB belirtilerini dolaylı olarak yordamıştır. Çalışmanın sonuçları duygu düzenleme güçlüğü ve yaşantısal kaçınmanın YKB belirtilerinin gelişiminde önemli yapılar olabileceğini, bilişsel abartma tarzı ve anneden algılanan ebeveynliğin ise yatkınlık faktörleri olarak bu değişkenler üzerinden belirtilerle ilişkilenebileceğini göstermektedir.
Bu çalışmada öğrenme güçlüğünün erken tespitine yönelik mevcut boşluğu doldurmak üzere Öğrenme Güçlüğü Erken Belirti Değerlendirme Aracı’nı geliştirmek ve geçerliğini güvenirliğini test etmek amaçlanmıştır. Geliştirilen araç, okul öncesi ve birinci sınıf düzeyindeki çocuklara yönelik olarak çocuk, ebeveyn ve öğretmen olmak üzere çok boyutlu bir değerlendirme imkânı sunmaktadır. Çalışmaya, pilot uygulamalar için 73; açımlayıcı ve doğrulayıcı faktör analizleri için ise 590 olmak üzere toplam 663 çocuk ile çocukların ebeveynleri ve öğretmenleri katılmıştır. Çocuk ölçeği (46 madde), 0-1 şeklinde puanlanmakta olup beş faktörde yapılandırılmıştır: Yazma ve Matematik, Sözcük-Hece Bilgisi, Harf Bilgisi, Sağ-Sol Ayrımı ve Uzman Görüşü. Ebeveyn ölçeği (44 madde), beşli likert tipinde olup iki faktörde toplanmıştır: Dil ve İletişim Becerileri ile Önkoşul Öğrenme Becerileri ve Tutumları. Öğretmen ölçeği (17 madde) ise beşli likert tipinde olup Önkoşul Öğrenme Becerileri ve Tutumları boyutunu içermektedir. Üç ölçeğin geçerlik ve güvenirlik analizleri sonucunda psikometrik açıdan kabul edilebilir düzeyde olduğu belirlenmiştir. Aracın psikometrik özellikleri, çok boyutlu bir değerlendirme olanağı sunarak risk altındaki çocukların erken teşhisini etkili biçimde desteklediğini göstermektedir.
Bu çalışma, iş deneyiminin düzenleyici etkisini inceleyerek kapsayıcı liderliğin ve iş özerkliğinin iş performansı üzerindeki etkilerini analiz etmektedir. Bu bağlamda iş özerkliğinin aracılık rolü ve iş deneyiminin düzenleyici rolü araştırılmaktadır. Araştırmanın örneklemini, Kocaeli’nde faaliyet gösteren özel hastanelerde çalışan hemşireler ve doktorlar oluşturmaktadır. Katılımcılara internet üzerinden link gönderilerek ya da katılımcılarla yüz yüze iletişim kurularak anket formlarını doldurmaları sağlanmıştır. Eksik ve özensiz doldurulmuş olan anket formları analizden çıkarıldıktan sonra 194 form değerlendirmeye alınmıştır. Veriler anket yöntemi kullanılarak Kapsayıcı Liderlik Ölçeği, İş Performansı Ölçeği ve İş Özerkliği Ölçeği aracılığıyla toplanmıştır. Tüm çalışanlara ulaşmak mümkün olmadığından çalışmada kolayda örnekleme yöntemi tercih edilmiş ve toplanan verilerin analizinde SPSS 22.0 ve AMOS 24.0 programları kullanılmıştır. Yapılan analizler neticesinde kapsayıcı liderliğin iş performansı üzerinde pozitif etkisinin olduğu tespit edilmiştir. Bu etkide iş özerkliğinin aracılık rolü ortaya çıkmıştır. Ek olarak iş deneyimi arttıkça iş özerkliğinin iş performansı üzerindeki etkisinin attığı sonucuna ulaşılmıştır.
Bu çalışmanın amacı, çocuk ve ergenlerde internet oyun oynama bozukluğu üzerine yapılan araştırmaları bibliyometrik açıdan incelemektir. Bu çalışmada, 2014-2024 yılları arasında Web of Science veri tabanından Social Sciences Citation Index (SSCI), Science Citation Index- Expanded (SCI-E) dizinlerinde yer alan 990 makale, VOSviewer ve R-Studio'da Biblioshiny kullanılarak analiz edilmiştir. İlk olarak 2013 yılında DSM 5'te bahsedilen bu konu üzerine yapılan ilk çalışmanın 2014 yılında yayınlandığı, pandemi döneminde bu konuya olan ilginin arttığı, en üretken yazarın Mark D. Griffiths, en çok katkıda bulunan kurumun Catholic University of Korea (Kore Katolik Üniversitesi) olduğu ve en çok kullanılan anahtar kelimelerin bağımlılık, ergenlik, yaygınlık, internet oyun oynama bozukluğu olduğu görülmüştür. İnternet oyun oynama bozukluğunun özellikle çocuk ve ergenler arasında depresyon, anksiyete, stres ve dürtüsellik gibi psikolojik sorunlarla ilişkili olduğu ve internet oyun oynama bozukluğunun devam etmesinde, kişilerin sorunlarla yüzleşmekten kaçınması ve kendine olan güveninin azalması gibi psikolojik süreçlerin etkili olduğu görülmüştür. Bu sonuçlar, internet oyun oynama bozukluğunun artan önemine işaret ederek, internet oyun oynama bozukluğu üzerine gelecekte planlanacak çalışmalara ışık tutacaktır.
Bağımlı kişilik özellikleri; terk edilme ve yalnız kalma kaygıları ile ilgi, onay ve destek ihtiyaçlarının yanı sıra, bu kaygı ve ihtiyaçlar doğrultusunda gösterilen pasif, itaatkâr, uyumlu ve yapışkan davranışlarla karakterizedir. Bununla birlikte, belirtilen davranışların aksine, bağımlı kişilik özelliklerine sahip kişilerin kaygılarını azaltmak ve ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla romantik ilişkilerde manipülatif davranışlara başvurabildikleri ve ilişkiye yönelik tehdit algıladıklarında yoğun kıskançlık tepkileri gösterebildikleri öne sürülmektedir, ancak alan yazındaki çalışmalar çok sınırlıdır. Erkeklerde nadir olarak çalışılan kişilik özelliklerinden olmasına rağmen bağımlı kişilik özelliklerinin erkeklerdeki görünümünün ve sonuçlarının kadınlardan farklılaşabildiği ifade edilmektedir. Bu doğrultuda, mevcut çalışmada bağımlı kişilik özellikleri ve cinsiyetin, romantik ilişkilerde manipülasyon ve romantik kıskançlık üzerindeki yordayıcı rollerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Ayrıca, kadın ve erkeklerin değişkenlere göre farklılaşıp farklılaşmadığı incelenmiştir. Çalışmanın örneklemini, 18-50 yaş aralığında ve en az 3 aydır romantik ilişki içinde olan 308 katılımcı oluşturmuştur. Katılımcılar Kişilik İnanç Ölçeği – Kısa Türkçe Formun Bağımlı Kişilik alt ölçeği, İnsan İlişkilerinde Manipülasyon Ölçeği ve Çok Boyutlu Kıskançlık Ölçeklerini çevrimiçi olarak doldurmuştur. Bağımsız örneklemler t-test analizi sonucunda, erkeklerin bilişsel kıskançlık ve kurban seçimi manipülasyon düzeylerinin kadınlara göre daha yüksek olduğu bulunmuştur. Hiyerarşik regresyon analizlerinin sonuçları ise, erkek olmanın kurban seçimi manipülasyonu ve bilişsel kıskançlığı anlamlı olarak yordadığını, bağımlı kişilik özelliklerinin ise tüm manipülasyon türlerini ve kıskançlığın bilişsel ve davranışsal boyutlarını anlamlı olarak pozitif biçimde yordadığını göstermiştir. Bağımlı kişilik özelliklerinin farklı bir yüzüne ışık tutması açısından çalışmanın alan yazına önemli bir katkı sunduğu düşünülmektedir.
Bu araştırma, dezavantajlı grup üyelerinin dışlanma esnasında aldıkları sosyal desteğin etkisinin, desteğin iç gruptan ya da avantajlı dış gruptan gelmesine bağlı olarak değişip değişmediğini incelemektedir. Çalışmada, kendini eşcinsel olarak tanımlayan 120 erkek katılımcıdan, yazılım tarafından kontrol edilen iki karakterle (avatar) Sanal Top Oyunu’nu oynamaları istenmiştir. Her katılımcı, 3 (katılım durumu: kısmi dışlanma, dışlanma, dahil olma) x 2 (avatarların grup kategorisi: iç grup [eşcinsel erkek], dış grup [heteroseksüel erkek]) faktöriyel desendeki altı deney koşulundan birine seçkisiz olarak atanmıştır. Oyunun ardından, temel psikolojik ihtiyaçların tatmin düzeyleri İhtiyaç Tehdidi Ölçeği, duygulanım ise Sanal Top Ölçeği ile ölçülmüştür. Veriler MANOVA ve takip eden ANOVA’larla analiz edilmiştir. Bulgular, yalnızca iç grup üyesinden alınan sosyal desteğin, bazı psikolojik ihtiyaçlar (benlik değeri, anlamlı varoluş, kontrol) ve duygulanımı (olumlu ve olumsuz duygulanım) dışlanmanın olumsuz etkilerine karşı koruduğunu; dış grup üyelerinden gelen desteğin ise bu koruyucu etkiyi sağlayamadığını ortaya koymuştur. Ayrıca, iç grup tarafından dışlanmanın, dış grup tarafından dışlanmaya kıyasla (benlik değeri ihtiyacı ve olumsuz duygulanım açısından) daha olumsuz sonuçlar yarattığı görülmüştür. Buna karşın, genel beklentinin aksine, dış grup tarafından dahil edilmenin iç grup tarafından dahil edilmeyle benzer etkiler yarattığı saptanmıştır. Sonuç olarak, dezavantajlı grup üyeleri için sosyal desteğin koruyucu etkisinin, destekçinin iç grup üyesi olmasına bağlı olduğu; kendi grubu içerisinde dışlanmanın en olumsuz durum olduğu ve dış grup tarafından kabul edilmenin en az iç grup tarafından kabul edilmek kadar önemli olduğu ortaya konmuştur.
Dikkat Eğitimi Tekniği (Attention Training Technique – ATT), düşüncelere mesafeli farkındalığı artırmayı, tekrarlayıcı düşünme kalıplarını bozmayı ve yürütücü işlevlerde esnekliği artırmayı amaçlayan kısa süreli bir üstbilişsel terapi stratejisidir. Bu çalışma, söz konusu tekniğin farklı örneklemler üzerindeki etkililiğini değerlendiren araştırmaları sistematik olarak gözden geçirmeyi amaçlamaktadır. Bu kapsamda, “Attention training technique” anahtar kelimesi kullanılarak PsycINFO, Scopus, Web of Science ve PubMED veri tabanlarında yayımlanmış çalışmalar taranmıştır. Bu gözden geçirme çalışmasına belirli dahil etme kriterlerine dayanarak, toplam 33 etkililik çalışması (söz konusu veri tabanlarından elde edilen 30 ve diğer kaynaklardan 3 çalışma) dâhil edilmiştir. Bulgular; örneklem özellikleri, kontrol ve karşılaştırma koşulları, gruplara atama yöntemleri, ölçüm araçları, ölçüm sıklığı, seans özellikleri, çalışma sonuçları ve yanlılık riskinin değerlendirilmesi temelinde özetlenmiştir. Farklı örneklemler ve bağlamlarda elde edilen sonuçlar, ATT’nin genel olarak etkili olduğunu göstermektedir; ancak bu etkililik, aktif müdahale içeren kontrol gruplarıyla karşılaştırıldığında bazı ölçümlerle sınırlı kalmaktadır. Buna karşın, bekleme listesi veya bir müdahale uygulanmayan kontrol gruplarıyla yapılan karşılaştırmalarda daha belirgin ve anlamlı farklılıklar ortaya çıkmıştır. ATT, temelde üstbilişsel terapinin bir bileşeni olarak değerlendirilse de mevcut kanıtlar bu tekniğin tek başına uygulandığında da etkili olduğunu göstermektedir. Ayrıca, incelenen çalışmalar ATT’nin farklı terapi yaklaşımlarına entegre edilmesiyle de etkili sonuçlar verdiğini ortaya koymaktadır. Bağımsız değerlendiricilerin kullanıldığı, farklı örneklem gruplarının dâhil edildiği, farklı seans sayıları ve değişkenlerin test edildiği, ayrıca daha uzun izlem sürelerinin uygulandığı gelecek araştırmaların, ATT’nin etkililiğine katkı sunacağı düşünülmektedir.
The Attention Training Technique (ATT) is a brief metacognitive therapy strategy aimed at enhancing detached awareness of thoughts, disrupting repetitive thinking patterns, and increasing flexibility in executive functions. This study aims to systematically review studies evaluating the effectiveness of this technique across various samples. To this end, studies published in the PsycINFO, Scopus, Web of Science, and PubMED databases were searched using the keyword "attention training technique". Based on specific inclusion criteria, a total of 33 effectiveness studies (30 from the aforementioned databases and 3 from other sources) were included in this review. The findings were summarized based on sample char-acteristics, control and comparison conditions, group assignment methods, measurement tools, frequency of assessments, session characteristics, study outcomes and assessment of risk of bias. Results obtained from different samples and contexts generally indicated that ATT is effective; however, this effectiveness appears to be limited on certain measures when compared to control groups involving active interventions. In contrast, more pronounced and significant differences emerged in comparisons with waiting-list controls or control groups that did not receive any intervention. Although ATT is primarily considered a component of metacognitive therapy, current evidence suggests that it is also considerably ef-fective when applied as a standalone intervention. Furthermore, the reviewed studies demonstrated that integrating ATT into different therapeutic approaches showed effective outcomes. Future research incorporating independent evaluators, diverse sample groups, varied session numbers and variables, as well as extended follow-up periods, is expected to con-tribute to the understanding ofATT's effectiveness.
This study analyzes the effect of inclusive leadership and job autonomy on job performance by examining the moderating effect of job experience. In this context, the mediating role of job autonomy and the moderating role of job experience are investigated. The study sample comprised nurses and doctors employed at private hospitals in Kocaeli. Participants were requested to complete the survey forms by sending a link via the internet or by contacting the participants face to face. When the incomplete and carelessly filled forms were excluded from the analysis, 194 forms were evaluated. Data were collected using the survey method through the Inclusive Leadership Scale, Job Performance Scale and Job Autonomy Scale. As it was not possible to reach all employees, the convenience sampling method was employed in the study. The data collected was analysed using the SPSS 22.0 andAMOS 24.0 programs. As a result of the analysis, it was determined that inclusive leadership has a positive effect on job performance. It was revealed that job autonomy has a mediating role in this effect. In addition, it was concluded that as job experience increases, the positive effect of job autonomy on job performance increases.
The purpose of this study is to examine the research on internet gaming disorder in children and adolescents from a bibliometric perspective. In this study, 990 articles indexed in the Social Sciences Citation Index (SSCI) and Science Citation Index-Expanded (SCI-E) databases of the Web of Science database between 2014 and 2024 were analyzed using VOSviewer and Biblioshiny in R-Studio. The first study on this topic, which was included in the DSM-5 in 2013, was published in 2014. Interest in the topic increased notably during the COVID-19 pandemic. The most prolific author was Mark D. Griffiths, the institution that contributed the most was the Catholic University of Korea, and the most frequently used keywords were addiction, adolescence, prevalence, and internet gaming disorder. Internet gaming disorder was found to be associated with psychological problems such as depression, anxiety, stress, and impulsivity, particularly among children and adolescents, and psychological processes such as avoidance of confronting problems and decreased self-confidence were found to be effective in the persistence of internet gaming disorder. These results point to the increasing importance of internet gaming disorder and will shed light on future studies planned on internet gaming disorder.
Dependent personality traits are characterized by abandonment and loneliness concerns, needs for attention, approval and support, as well as passive, submissive, compliant and clingy behaviors in line with these concerns and needs. However, contrary to these behaviors, people with dependent personality traits may engage in manipulative behaviors in romantic relationships to reduce their anxieties and meet their needs and may show intense jealousy reactions when they perceive threats to the relationship; however, the literature on these topics is very limited. Although it is rarely studied, appearance and consequences of dependent personality traits in men may differ from women. Accordingly, the current study aimed to examine the predictive roles of dependent personality traits and gender on manipulation in romantic relationships and romantic jealousy. In addition, gender differences in terms of these variables were investigated. The sample consisted of 308 participants between the ages of 18-50 and in a romantic relationship for at least 3 months. Participants completed Personality Belief Scale-Short Form, Manipulation in Human Relationships Scale and Multidimensional Jealousy Scales online. Independent samples t-test analysis revealed that males had higher levels of cognitive jealousy and victim selec-tion manipulation than females. Hierarchical regression analyses showed that being male significantly predicted victim selection manipulation and cognitive jealousy, whereas dependent personality traits significantly and positively predicted all types of manipulation and cognitive and behavioral dimensions of jealousy. This study makes an important contributi-on to the literature in terms of shedding light on a different aspect of dependent personality traits.
This study explores whether the effectiveness of social support during an acute episode of ostracism depends on whether the support originates from in-group or advantaged out-group members. Using the Cyberball paradigm, 120 self-identi-fied gay men interacted with two computer-controlled avatars and were randomly assigned to one of six conditions in a 3 (exclusion status: partial exclusion, exclusion, inclusion) x 2 (avatar group membership: in-group [gay men] vs. out-group [heterosexual men]) factorial design. After the game, satisfaction of fundamental psychological needs was assessed with the Need-Threat Scale, and affect was assessed with the Cyberball Scale. Multivariate analysis of variance (MANO-VA) followed by single-factor ANOVAs revealed that social support received only from in-group members protected against the negative effects of exclusion on some psychological needs (self-esteem, meaningful existence, control) and affect (positive and negative affect); however, support from out-group members could not provide this protective effect. Furthermore, exclusion by two in-group members was found to have more negative consequences (in terms of need for self-esteem and negative affect) compared to exclusion by two out-group members. Contrary to expectations, inclusion by the out-group was found to yield similar results to inclusion by the in-group. These findings reveal that social support from an in-group member is the only kind that buffers against exclusion's negative effect, while in-group rejection is the most devastating; and conversely, out-group acceptance is just as satisfying as in-group acceptance.
This study aimed to develop the Early Signs Assessment Tool for Learning Disabilities and to test its validity and reliability, to fill the existing gap in the early identification of learning disabilities. Designed to offer a holistic assessment, this tool captures early signs within the contexts of children, parents, and teachers for those in kindergarten and first grade. A total of 663 participants-including kindergarten and first-grade children, their parents, and teachers-were included in the study, with 73 contributing to the pilot studies and 590 participating in the exploratory and confirmatory factor analyses. The child scale (46 items) is scored in a binary format (0-1) and revealed five dimensions: Writing and Mathematics, Word-Syllable Knowledge, Letter Knowledge, Left-Right Discrimination, and Expert Opinion. The parent scale (44 items) is designed as a five-point Likert-type scale and two dimensions emerged: Language and communication skills and Prerequisite Learning Skills and Attitudes. The teacher scale (17 items) is designed as a five-point Likert-type scale and includes the dimension of Prerequisite Learning Skills and Attitudes. Validity and reliability analyses of the three scales determined acceptable psychometric levels. The instrument's psychometric properties demonstrate that it effectively supports the early identification of at-risk children by providing a multidimensional assessment.
For some minorities, living under constant threat for an extended period requires a solution. It is evident that long-oppressed minorities often possess belief systems rooted in an inclusive notion of humanity. This study examines whether shared humanity serves as public discourse material for an ethno-religious minority group like Alevis, who have suffered collective victimhood for centuries, to prove that they share the same "symbolic universe of values" with the majority, or whether it genuinely occupies a central place in their identity driven by specific motivations. It explores which motivational principles (self-esteem, belonging, meaning, continuity, and efficacy) are active at superordinate, social, and interpersonal levels of self-categorization, based on perceived centrality. Conducted with 142Alevi participants, the study involved expressing 8 identity elements each in response to the question "Who are you?" and rating their perceived centrality and motivational levels. The findings showed that 9.6% of the identity elements are at the superordinate abstraction level of self-categorization. Hierarchical regression analyses revealed that the motivational background of the identity process was not limited to self-esteem, supporting the tenets of Motivated Identity Construction Theory, and demonstrated that the role of motivational principles can vary in relation to levels of self-categorization. Among participants who referred to shared humanity at least once in their identity repertoire, the motives of "meaning" and "continuity" positively predicted the perceived identity centrality. Findings are discussed in relation to social psychological perspectives and Alevism studies literature.
In this study, it was examined how the levels of difficulties in emotion regulation and subjective well-being differed according to the current pornography consumption status and frequency. In addition, it was analyzed how there may be differentiation on the axis of gender variable. A total of 429 men and women aged 18 and over participated in the study. In the research, a significant relationship was found between the dependent variables, and significant differences were found in the sub-dimensions of the "subjective well-being" variable according to the current status of porn consumption in the general sample. Also, in the male sample, it was found that those who did not consume porn had higher levels general subjective well-being than those who consumed porn and those who had previously consumed porn. Similarly, the subjective well-being levels of the participants differed significantly according to the frequency of porn consumption. Those who consume pornography less frequently have significantly higher subjective well-being than those who consu-me pornography more frequently. In parallel, the scores obtained from the sub-dimensions of the subjective well-being differed significantly according to the frequency of porn consumption. In the male sample, it was observed that the sub-jective well-being and difficulties in emotion regulation scores of male participants differed significantly according the frequency of porn consumption. Among the demographic variables, significant differences were found in the gender variable according to the current status and the frequency of porn consumption of the participants. However, no signifi-cant differences were found in difficulties in emotion regulation and its sub-dimensions according to the current status of pornography consumption. Difficulties in emotion regulation score showed significant differences only among male participants according to frequency of pornography consumption. With this study, it is aimed to fill the gap arising from the limited studies in the Turkish literature on risky porn consumption and related variables. The findings of the study also indicate the need for further research.