
Capitalist modernity leads to death in the form of the contraction of vital possibilities of most human beings. This has historically translated into what Giorgio Agamben calls bare life, i.e., life that is rendered killable because of its absolute exposure to sovereign power. Bare life stems from the will to master, which has historically led to hierarchy. Although not all empirical hierarchies lead to death, the potential to kill is inherent to the principle of hierarchy because it is based on domination. Since the root of bare life is found in the will to master, bare life is not exclusive to capitalist modernity, although it has been amplified in it due to the politicization of biological life. Thus, although opposing capitalist modernity is crucial to foster life, the fight for freedom and dignity needs to go beyond this goal and end the principle of hierarchy itself.
This essay argues that gender-based sexual violence (GBSV) underpins and is reproduced through gendered relations of power. Characterized by structural and institutional disadvantaging of femininity and women (trans and cis) and privileging of masculinity and men, gendered power relations are oppressive. In the first part of the essay, I show that because women’s oppression is sexual and violent, GBSV and the sexual humiliation it produces are particularly effective at enforcing women’s oppression. The second part of the essay argues that given the character of women’s oppression, practices which directly oppose their reduction to sexually humiliated bodies are key components of effective feminist resistance. I refer to these embodied, oppositional practices as guerilla tactics. This essay was presented as the 2023 Hypatia Lecture of SW*IP-NL, the Society for Women* in Philosophy for Flanders and the Netherlands.
Review of Braga, Emanuele. 2023. Moleculocracy: Ecologie, conflitti, turbolenze. Rome: NERO Editions.
Review of Greg Bird and Giovanbattista Tusa (eds). 2023. Dispositif: A Cartography. MIT Press. This is a review of Dispositif: A Cartography. It presents an effort to use the book as was perhaps intended, to navigate a particular set of dispositives—dispositives that are operative within "positive religion."
Bruno Latour polemicized against critique’s supposed congruence with conspiracy thinking. Both treat reality as a mere front for the real forces behind it. Latour argues that ‘critique’ must break with these reductionist and foundationalist thinking practices. I argue with Arendt that Latour misses his mark: not ‘critique’, but the modern way of understanding reality as such is guilty of this reductionism. I claim that this calls for a shift of perspective to the problem of the atrophying of political judgement. Instead of being able to move within a historical space of ideas, we have all become alienated masters of suspicion.
In 1981 publiceerden filmmaker en romanschrijver Alexander Kluge en socioloog Oskar Negt Geschichte und Eigensinn (Zweitausendeins 1981). Ruim veertig jaar later, in 2023, verscheen er een Nederlandse vertaling, getiteld Eigenzinnigheid, werk en geschiedenis. Over menselijke vermogens (Boom 2023). Dit is een interview met twee van de vertalers en redacteurs, Gertjan Schuiling en Rudi Laermans, over de plek van dit werk in de traditie van de kritische theorie, en over de nalatenschap van Negt en Kluge.
Review of Banu Bargu. 2024. Disembodiment: Corporeal Politics of Radical Refusal. Oxford University Press.
Review of Musa al-Gharbi. 2024. We Have Never Been Woke: The Cultural Contradictions of a New Elite. Princeton University Press. In his recent book, We Have Never Been Woke: The Cultural Contradictions of a New Elite, sociologist Musa al-Gharbi looks back at what was “woke”. Not so much to define the term, but to use it as an entry point to analyze how knowledge-economy professionals mobilize social-justice discourse to justify, strengthen, and mystify their elite positions: “Wokeness does not seem to be associated with egalitarian behaviors in any meaningful sense. Instead, ‘social justice’ discourse seems to be mobilized by contemporary elites to help legitimize and obscure inequalities, to signal and reinforce their elite status, or to tear down rivals—often at the expense of those who are genuinely vulnerable, marginalized, and disadvantaged in society” (296). This review considers the value of al-Gharbi’s analysis of the contradictions of “woke” statements and “critique” more broadly, at a moment when the United States—in terms of civil liberties and democratic principles—is decisively turning illiberal.
Yirmi birinci yüzyılda küresel ekonomi, sanayi toplumundan bilgi ekonomisine geçişle önemli bir değişim geçirmiştir. Bu değişim, ekonomik büyüme ve bölgesel kalkınma teorilerinin yeniden değerlendirilmesini gerektirmiştir. Klasik iktisatta dışsal sayılan teknolojik ilerleme, zamanla büyüme modellerinin merkezinde içsel bir unsur haline gelmiştir. Bu yeni ortamda üniversiteler, sadece eğitim ve temel araştırma yapan kurumlar olmaktan çıkıp, bölgesel inovasyon sistemlerinin ana aktörleri, teknoloji transferinin merkezi ve yerel kalkınmanın önemli bir parçası haline gelmiştir. Triple Helix Modeli, üniversite, sermaye ve devlet arasındaki ilişkileri, kurumlar arası sınırların görece esnediği, rollerin zaman zaman örtüştüğü dinamik bir yapı olarak ortaya çıkmıştır. Bu modelde devlet, sadece düzenleyici değil aynı zamanda yatırımcı ve risk üstlenen bir aktör; sanayi, sadece üretici değil bilgi ve AR-GE talep eden ve üreten bir taraf; üniversite ise yalnızca eğitim veren değil, aynı zamanda girişimci bir kurum hâline getirilmiştir. Bu çalışmada, söz konusu teorik dönüşüm; klasik kalkınma literatüründen başlayarak, modern büyüme ve inovasyon teorilerine uzanan bir çerçevede ele alınmakta ve bu kuramsal birikimin Türkiye’deki hukuki ve kurumsal yansımaları incelenmektedir. Teknoparklar, AR-GE merkezleri ve Teknoloji Transfer Ofisleri temelinde şekillenen inovasyon ekosistemi; akademik kapitalizm tartışmaları ve bölgesel eşitsizlikler bağlamında degerlendirilmekte, niceliksel büyümenin niteliksel kalkınmaya dönüşmesinde karşılaşılan sorunlar ve çözüm önerileri tartışılmaktadır.
Bu çalışma, üniversitenin neoliberal dönüşümünü yükseköğretim politikalarındaki teknik bir revizyon olmanın ötesinde bilginin doğası, kurumsal yapı ve akademik özne arasındaki ilişkilerin yeniden kurgulandığı çok katmanlı bir kriz olarak analiz etmektedir. Bourdieu’nün bilimsel alan teorisi ve eleștirel neoliberalizm literatürü çerçevesinde şekillenen çalışma, makrodan mikroya üç ölçekte ele aldığı krizi Türkiye bağlamının tartışıldığı bir bölümle tamamlamaktadır. Büyük ölçekte akademik kapitalizm süreciyle bilginin kamusal bir değerden ticari bir metaya dönüşümü ve bilimsel alanın heteronomlaşması tartışılmaktadır. Orta ölçekte denetim kültürü ve performans ölçümlerinin, akademik üretimi içerikten yoksun doğrulama ritüellerine indirgediği ve sosyal bilimleri tasfiye ettiği değerlendirilmektedir. Küçük ölçekte ise akademisyenin maruz kaldığı performans baskısı ile öğrenci-akademisyen ilişkisinin hizmet-tüketim eksenine kayarak pedagojik çocuksulaşmaya yol açtığı vurgulanmaktadır. Ayrıca Türkiye örneği, Batı’dan farklılaşan otoriter piyasalaşma pratigi üzerinden, kalite süreçlerinin bir bürokratik simülasyona dönüştüğü özgün bir vaka olarak sunulmaktadır. Makale, üniversitenin yavaş ölümüne karşı özerk bir akademik alanın inşası konusundaki koşullar üzerine düşünme çağrısında bulunurken, literatürün Türkiye’nin özgül koşullarını dikkate alan çalışmalarla geliştirilmesi gerektiğini öne sürmektedir.
Youth unemployment, especially educated youth unemployment, is one of the most significant risks that have disruptive outcomes on economic and social life of individuals. High level educated youth unemployment is a persistent problem of the Turkish economy. Turkish statistics are far above when compared to OECD average. Over the past twenty years, the average unemployment rate among educated youth reached 30.5 percent. Education plays a critical role in enhancing employment opportunities for young people. But the high rates of unemployment among educated young people show that the labour market is not creating sufficient job opportunities. This study aims to determine the circumstance of educated youth unemployment in Türkiye by examining the Türkiye Statistic Institution data. It can be said that the fundamentals of the educated youth unemployment lies in the mismatch between education system and the needs of the labour market. The alignment between the expectations of the employers and the qualifications provided by the education system has vital importance to ensure optimum resource allocation.
Bu çalışma, vatandaş biliminin çağdaş araştırma yönetişiminde epistemik otoriteyi nasıl yeniden müzakereye açtığını açıklamak üzere bütünleşik bir kuramsal çerçeve sunmaktadır. Gieryn’in sınır çalışması, Merton’un kurumsal normlar kuramı, Foucault’nun iktidar-bilgi ilişkisi ve Latour’un aktör-ag kuramından oluşan dört Bilim ve Teknoloji Çalışmaları perspektifini sentezleyerek vatandaş bilimini Avrupa Birliği Ufuk 2020 ve Sorumlu Araştırma ve Inovasyon çerçevesinde çelişkili kurumsal baskılar altında işleyen bir pratik olarak kavramsallaştırıyoruz. Çalışmanın temel kuramsal katkısı, Collins ve Evans’ın genişleme-meşruiyet takası, Jasanoff’un birlikte üretim çerçevesi ve Frickel ile Moore’un işlenmemiş bilim kavramından hareketle geliştirilen “meşruiyet ikilemi” kavramıdır. Bu analitik araç, șu temel soruya yanıt aramaktadır: Katılımcılık ve demokratikleşmeyi açıkça destekleyen politika yönelimlerine rağmen epistemik otorite neden sistematik biçimde yeniden dağıtılamamaktadır? Önerdiğimiz çerçeve, bu yapısal uyumsuzluğun üç temel mekanizma aracılığıyla tezahür ettigini ileri sürmektedir: (i) Vatandaşların yalnızca veri kaynağı olarak konumlandırıldığı ve katkılarının ancak profesyonel doğrulamayla geçerlilik kazandığı nesneleştirme; (ii) araştırma gündemlerinin topluluk önceliklerinden akademik önceliklere sistematik kaymasını ifade eden epistemik sapma; (iii) uzmanlık iddialarının karar alma yetkisini merkezileştirmek için mobilize edildiği teknokratik yönetişim. Bu mekanizmalar, politika düzeyindeki meşruiyet talepleri (demokratikleşme, katılım, kapsayıcılık) ile akademik düzeydeki meşruiyet talepleri (sınır koruma, doğrulama denetimi, epistemik otorite) arasındaki yapısal gerilimin somut tezahürleridir. Analiz, söz konusu mekanizmaların hangi sınır koşulları altında şiddetlendiğini veya zayıfladığını da ortaya koymaktadır. Kısa vadeli fonlama döngüleri, dar değerlendirme kriterleri ve rekabetçi hibe ortamları bu mekanizmaları güçlendirirken; uzun vadeli topluluk ortaklıkları, çoğulcu doğrulama ölçütleri ve toplulukların kaynak kontrolü bunları zayıflatmaktadır. Bu çerçeve, katılımcı bilgi üretimine ilişkin mevcut STS kuramlarını neoliberal araştırma yönetişimi bağlamlarına genişleterek literatüre özgün bir katkı sunmaktadır.
Modern yükseköğretim, neoliberal dönüşüm sürecinde kurumsal özünü ve toplumsal işlevini kaybetmekte olan bir yapı olarak karşımıza çıkmaktadır. COVID-19 salgını, bu yapısal krizi derinleştirmiş ve üniversitenin geleceğine yönelik varoluşsal bir sorgulamayı gündeme getirmiştir. İncelenen eser, bu sorgulama çerçevesinde, üniversitenin bir “cakademi” (corporate academy/şirketleşmiş akademi) mantığıyla işleyen ve “karanlıkokrasi” (dark bureaucracy/karanlık bürokrasi) ile yönetilen bir tahakküm alanına nasıl dönüştüğünü sistematik olarak çözümlemektedir. Yazarın eleştirel analizi, bu dönüşümün yalnızca idari bir değişim değil; aynı zamanda akademik bilginin, emeğin ve öznelliğin metalaşması anlamına geldiğini ortaya koyar. Cakademi, piyasa değerlerinin bilimsel kaygıların yerini almasını; karanlıkokrasi ise bu süreci yöneten opak, denetimci ve otoriter bürokratik mekanizmaları ifade eder.
Modern ekonomi, Dünya Ekonomik Forumu (WEF) tarafından “yetkinlik açığı” olarak tanımlanan, özellikle “analitik ve yaratıcı düşünme” gibi üst düzey becerilerde yaşanan bir insan kaynağı kriziyle karşı karşıyadır. Bu krizin sorumlusu olarak sıklıkla üniversiteler (“günah keçisi”) gösterilmekte ve onlara piyasa taleplerine daha hızlı uyum sağlamaları yönünde baskı yapılmaktadır. Bu makale, “yetkinlik açığının” basit bir arz-talep sorunundan ziyade, üniversitenin son yarım yüzyılda geçirdiği tarihsel-sosyolojik dönüşümün yarattığı derin bir paradoksun semptomu olduğunu iddia etmektedir. Martin Trow’un “kitleselleşme”, Randall Collins’in “diplomacılık” ve 1980’lerden itibaren kurumsallaşan Yeni Kamu Yönetimi (NPM) teorilerini sentezleyen bu çalışma, şu nedensel zinciri ortaya koymaktadır: Trow’un kitleselleşme süreci üniversitenin işlevini “beceri” sağlamaya kaydırırken, Collins’in “kültürel para” tezi bu sürecin aslında bir “statü rekabeti” olduğunu göstermiştir. 1980’lerdeki NPM reformları, bu gerilimi piyasa mekanizmalarını dayatarak “çözmeye” çalışmış, ancak bu durum “öğrenci-müşteri” paradigmasını ve eğitimin “McDonaldlaşmasını” beraberinde getirmiştir. Makalenin merkezi paradoksu, piyasanın talep ettiği (WEF) yaratıcı becerileri üretmek için tasarlanan bu piyasa mekanizmalarının (NPM), tam da bu becerilerin gerektirdiği entelektüel angajmanı yok eden “araçsal” bir yaklaşımı teşvik etmesidir. Çözüm, paradoksal bir şekilde, üniversitenin piyasaya daha fazla uyumlanmasında değil, piyasanın ihtiyaç duyduğu “düşünme” pratiğini üretebilmesi için gereken kurumsal bağımsızlığı yeniden kazanmasında yatmaktadır.
Bu makale, insan hayvanat bahçeleri pratiği üzerinden modernliğin ontolojik ve epistemolojik krizine ve yapısal açmazlarına odaklanmaktadır. 19. ve 20. yüzyıllarda Avrupa ve Amerika’nın büyük kentlerinde kurulan, sömürgeleştirilmiş insanların teşhir edildiği bu sergiler, tarihsel bir utanç olmanın ötesinde modern sekülerliğin kendi üzerine çöken çelişkisini görünür kılan sahnelerdir. Bu sergilerde “öteki” egzotik bir merak ve teşhir nesnesine dönüştürülürken, “modern özne” kendi kimliğini baskı, tahakküm ve sınıflandırma üzerinden kurmaktadır. Etnolojik ve kolonyal sergiler; modernitenin evrensellik, ilerleme ve akıl gibi temel iddialarının kökenlerinde barındırdığı çelişkilerle yüzleştiği sembolik mekânlara dönüşmektedir. Postkolonyal kuramın gösterdiği üzere bu kriz geçmişe ait bir sapma ve aşılmış bir durum değildir. 1959 Brüksel Fuarı gibi geç dönem örnekler, bu pratiğin yakın tarihteki sürekliliğini ortaya koymaktadır. Günümüzde farklı coğrafyalarda, tüm dünyanın gözleri önünde gerçekleşen sivil katliamı ve şiddet hadiseleri, yaşanan insanlık trajedisinin kökeninde yer alan bu baskılayıcı ve yıkıcı tahayyülün sürdüğünü göstermektedir. Bu gerçeklik, modernliğin krizini sürekli olarak farklı biçimlerde yeniden ürettiğini açıkça ortaya koymaktadır.
Bu çalışmanın amacı ütopyaların yalnızca kriz anlarında ortaya çıkabildiği yönündeki düşünceyi temel alarak, tarihsel, sosyolojik ve felsefi bir sorgulama sunmaktadır. Ütopya, yalnızca geleceğe dair ideal toplum modelleri sunmakla kalmaz, mevcut düzenin eleştirisini yapar. Bununla birlikte kriz ortamlarında hakikatin yeniden inşasına da imkân tanır. Toplumsal ve siyasal çözümlerin yoğunlaştığı dönemlerde ütopya, alternatif bir yaşam biçiminin imgesine dönüşür. Bu bağlamda ütopya, krize tepki olarak gelişen yaratıcı bir düşünsel cevaptır. Makale, arzudan doğan umut kavramını merkeze alarak mevcut yapının tahakkümcü doğasına karşı kolektif bir dirençte ütopyanın rolünü tartışır. Kriz, burada bir çöküş değil dönüşümün ve yeniden kurulum döngüsünün başlangıcıdır. Kriz kavramının ütopya ile olan ilişkisi, çalışmanın temel tartışma alanını oluşturur. Ütopyalar krizle var olur ve krizin muhtevasından hareket ederek alternatif bir evren ortaya koyar. Bu evren tasavvuru bireysel ve kolektif varoluşun zeminini de oluşturur. Ütopya aynı zaman da umudun sürekliliğini sağlayan döngüsel bir hareket olarak ortaya çıkar. Döngü sayesinde kriz siyasal ve toplumsal yaratıcılığın ortaya çıkmasına sebep olur. Bu bağlamda ütopya, sadece bir düş değil, krizle şekillenen bir politik hareket alanı, kolektif isteklerin yoğunlaştığı bir gelecek tahayyülüdür.
Bu çalışma, düşüncenin felsefi bağlamda tarihsel dönüşümünü incelemektedir. Temel amaç, düşüncenin dönüşümünü arketipik bir yaklaşımla analiz etmektir. Bu analiz, düşüncenin kavramsal ve bağlamsal kapsamının daralması motifi üzerinden sürdürülecektir. Antik dönemde düşünme, nesnesi itibarıyla derin bir mahiyete sahipti; bu derinlik, hem nesnenin özü hem de eylemin sürekliliği açısından geçerliydi. Örneğin, düşünme ve bilme, yalnızca bir nesneyi tanımakla sınırlı değil, aynı zamanda nesneyi kuran bir ilkeyi kavramayı da içerirdi. Bu bilme biçimi, noesis kavramıyla açıklanmıştır. Ayrıca bilme, yalnızca epistemik bir faaliyet olmayıp, bu bilgi ışığında bir değerler setine sahip olmayı da gerektirir ve böylece etik bir boyut kazanırdı. Ancak, tarihsel süreçte bu anlayış değişmiş ve düşünce daha sınırlı bir bağlama indirgenmiştir. Bu daralma, çağdaş felsefede analitik ve pozitivist yaklaşımlar gibi somut sonuçlar doğurmuştur. Söz konusu motif, bu dönüşümü kapsayıcı bir şekilde ele almaktadır. Bu bağlamda, düşüncenin dönüşümü Antik Yunan, Modern ve Çağdaş dönemler üzerinden karşılaştırmalı olarak incelenecek ve günümüzdeki daralma olgusu çözümlenecektir.
This study offers a comparative analysis of the concepts of “halo,” “disenchantment,” and “aura” as developed by Marx and Engels, Weber, and Benjamin, respectively, to examine how each theorizes the dissolution of the traditional world’s meaning. Drawing on key texts by these thinkers the study argues that these concepts collectively articulate a central condition of modern life: the dissolution of enduring, sacred, and organic forms of meaning. The “halo” signifies the stripping away of reverence from social institutions under capitalist modernization; “disenchantment” describes the retreat of ultimate values from public life due to rationalization and scientific progress; and “aura” captures the loss of authenticity and presence in art brought about by mechanical reproduction. Together, these ideas reflect the transformation of a traditional world into one “where meanings melt into air”— a condition often understood as defining the modern experience. Despite employing different conceptual frameworks, these thinkers arrive at nearly the same conclusion regarding the dissolution of tradition as a source of meaning. Ultimately, they demonstrate that modernity, despite all technical progress, engenders a profound sense of alienation, impermanence, and existential uncertainty.
Social philosophies are important civilizational claims especially in times of crisis. There had been many social philosophies from various civilizations until the European colonialist domination. Modernity was constructed as the ultimate paradigm for humanity during the destruction of other civilizations and social philosophies during the colonialist expansion of the European powers. This paper claimed that Eurocentric modernity built itself as the last meta-narrative with the help of colonialist mentality and practice and imposed itself all over the world. Efforts to show the global difference between the West and the rest among social theorists helped to build a global other for Europeans. It also destroyed the opportunity to search for alternatives with the death of grand narratives because of the very failure of modernity itself. Today, Islamic civilization remains to be a potential challenging paradigm as it produced theories of the like S. Qutb and A. Shariati.
Sylvia Wynter seeks nothing less than a redescription of the human, an ecumenical self-representation that would overcome the violent exclusions of coloniality and overturn the reign of Man. Given that our present concept of representation sustains the universalising overrepresentation of Man, what transformations are required for this new image of the human to surface? What are the epistemological implications for radical aesthetics today? This article brings Wynter into dialogue with Jacques Derrida to address these questions through the examination of colonial narratives and counternarratives; namely, David Lloyd’s reading of the Kantian-Hegelian dialectic of consciousness, and Annalee Newitz’s speculative fiction Autonomous.