
Kronik periaortit; nadir görülen, genellikle idiyopatik, inflamatuar abdominal aort anevrizmasından perianevrizmal retroperitoneal fibrozise kadar yayılım gösterebilen fibroinflamatuar bir durumdur. Kronik periaortit için kullanılan diğer terimler; idiyopatik retroperitoneal fibroz, inflamatuar abdominal aort anevrizması ve perianevrizmal retroperitoneal fibrozistir. Klinik tablo ve belirtiler genellikle üreterlere, retroperitoneal lenfatiklere ve venlere dıştan basıya bağlıdır. Bu çalışmada, kronik periaortit tanısı olan bir olguda hızlı ilerleyen glomerülonefrit gelişimi sunulmuştur. Elli yaşındaki erkek hasta akut böbrek yetmezliği, hematüri ve ödem nedeni ile hastanemize refere edildi. Beş yıldır hastanemizin romatoloji bölümünde idiyopatik kronik periaortit tanısıyla takip ediliyordu. Olguda hızlı ilerleyen glomerülonefrit düşünüldü. Böbrek biyopsisinde ekstrakapiller proliferatif glomerülonefrit ve kresent oluşumu gözlendi, immünfloresan inceleme negatif idi. Anti nötrofil sitoplazmik antikor serolojisi pozitif idi. Anti nötrofil sitoplazmik antikor ilişkili küçük damar vasküliti (pösi-immün kresentik glomerülonefrit) tanısıyla damardan metilprednizolon ve siklofosfamid tedavisi uygulandı. Kronik periaortit, bazı hastalarda abdominal aortadaki aterosklerotik plaklardaki antijenlere karşı bölgesel inflamatuar reaksiyon olarak değil, sistemik vaskülitler veya otoimmün hastalıklar olarak da karşımıza çıkabilir.
Perkütan böbrek biyopsisi, böbrek hastalıklarına tanı koymak amacıyla böbrek dokusunun incelenmesi için en sık kullanılan yöntemdir. Böbrek biyopsisi uygularken kullanılan yöntemler teknolojik gelişmeler sayesinde son iki dekadda gelişmiş olmasına rağmen, kanama komplikasyonları hâlâ görülebilmekle birlikte, hastanede kalış süresi ve tedavi maliyetini artırmaktadır. Biyopsi sonrası makroskobik hematüri meydana gelirse arteriyovenöz fistül varlığı akla gelmelidir. Ultrasonografi eşliğinde otomatik biyopsi iğneleri ile yapılan biyopsiler komplikasyon oranını azaltır. Biyopsi sonrası arteriyovenöz fistül ve yalancı anevrizma tanı ve takibinde renkli Doppler ultrasonografi, ucuz, güvenilir ve noninvaziv bir yöntemdir. Tedavide ise koil embolizasyon, güvenilir ve minimal böbrek parankim kaybı ile minimal invaziv tedavi yöntemidir. Bu çalışmada, böbrek biyopsisi sonrası hematüri ile prezante olan, arteriyovenöz fistül ve yalancı anevrizma gelişen, vasküler lezyonu Doppler ultrasonografi ve anjiyografi ile tanı alan, mikro koil embolizasyon ile tedavi edilen 49 yaşındaki erkek olgu sunulmuştur.
Temel doku uyumluluk kompleksi [major histocompatibility complex (MHC)], organizmaların yabancı moleküllerle mücadelesinde çok önemli bir role sahiptir. İnsanlarda ilk olarak lökositlerde saptanan MHC molekülleri, insan lökosit antijenleri [Human Leucocyte Antigens (HLAs)] olarak adlandırılmıştır. Keşfedildikleri günden beri artan bir ilgiyle çalışmalarda yer alan bu moleküller insanlardaki en polimorfik genlerdendir. Altıncı kromozomun kısa kolunda yer alan HLA kompleksi, sınıf I, sınıf II ve sınıf III bölgelerini kapsamaktadır. Sınıf I bölgesinde HLA-A,B,C genleri, sınıf II bölgesinde ise HLA-DR, DQ ve DP genleri kompleksin en polimorfik genleridir. Ocak 2016 tarihinde 10574 HLA sınıf I alleli, 3.658 HLA sınıf II alleli olmak üzere toplam14.232 HLA alleli açıklanmıştır. HLA'nın polimorfik yapısı nedeni ile sistematik bir isimlendirmeye ihtiyaç duyulmuştur. Allel sayısı arttıkça, HLA isimlendirme sisteminin anlaşılması ve kullanımı (uygulama) ile ilgili bazı değişiklikler ortaya çıkmaktadır. Solid organ nakilleri ve kemik iliği kök hücre nakillerinde hasta ve verici HLA tiplemesinin uyumu, greft ve hasta sağkalımı ile yakından ilgilidir. Yine bazı HLA allelleri ile hastalıklar arasında ilişki olduğu gösterilmiştir. Ayrıca bir HLA allelinin isimlendirmesi, o allelin hangi yöntem ile çalışıldığı, allelin ekspresyon özelliği, gende polimorfizmin olduğu bölge gibi birtakım bilgiler de vermektedir. Bu nedenle de HLA'nın tarihi süreci ve HLA allel bilgisinin, organ nakli, enfeksiyon, oto-immün hastalıklar gibi alanlarda çalışanlara faydalı olacağı düşünülmektedir.
Peritoneal dialysis (PD) is an effective renal replacement strategy for patients suffering from end-stage renal disease. Peritonitis is one of the most common and most challenging problems of this patient group. Peritonitis attacks may result in peritoneal membrane failure and may force switching to hemodialysis but also may even cause death. Gram positive organisms are the most common organisms but uncommon organisms may also lead to peritonitis episodes. With proper ampirical antibiotic regimens peritonitis can be treated successfully. Recently peritonitis cases due to rare organisms have been increasing. In order to prevent relapsing and recurrent peritonitis attacks, rare organisms that lead to peritonitis should be identified and managed. Herein we aimed to report 3 cases due to some of these rare peritonitis agents.
Kronik hiperglisemi ve akut glisemik dalgalanmalar, glisemik bozukluk patogenezinde diyabet prognozunu etkileyen iki önemli unsurdur. Diyabetin neden olduğu komplikasyonlar çoğunlukla kronik hiperglisemiye bağlı olarak gelişmekte ve HbA1c düzeyi kronik hiperglisemi hakkında bilgi vermektedir. Akut glisemik dalgalanmalar, kan glukoz düzeyinin -açlık ve tokluknormal kabul edilen değerlerin altında ve üzerinde seyretmesi olarak tanımlanarak 'Sürekli Glikoz Takip Sistemi (SGTS)' ile değerlendirilmektedir. Her iki hiperglisemik durum da oksidatif stresin aktivasyonu ve ileri glikasyon son ürünlerinin oluşumu nedeni ile diyabetik komplikasyonların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Hemodiyaliz tedavisi boyunca hem plazma glukoz konsantrasyonu ve hem de plazma insülin düzeyindeki azalma glisemik dalgalanmaya neden olmaktadır. SGTS kısa dönem glukoz dalgalanmalarını değerlendirme ve hipoglisemiyi saptamada öneme sahiptir. Diyabetik hastalarda sadece HbA1c değerinin değil, glisemik dalgalanmaların azaltılması da tedavi hedeflerinden biri olarak kabul edilebilir. Glisemik dalga boyunun azaltılması ve hipogliseminin önlenmesi morbidite ve mortalitenin azaltılmasında faydalı olabilir.
Nefrotik sendrom, çocuklarda en sık rastlanan glomerüler hastalıktır. Proteinüri, hipoalbuminemi, hiperkolesterolemi ve ödem ile karakterizedir. Nefrotik sendromdaki primer renal anormallik, artmış glomerüler permeabiliteye bağlı proteinüri iken hipoalbuminemi, ödem ve hiperkolesterolemi sekonder olarak oluşan fizyopatolojik olaylardır. Primer glomerül hastalıklarının yanı sıra sistemik lupus eritematozus nefriti, Henoch-Schönlein purpura nefriti ve immünglobulin A nefropatisi gibi sekonder nedenlere bağlı olarak da nefrotik sendrom görülebilmektedir. Çocuklarda nefrotik sendrom nedeni olarak en sık minimal değişiklik hastalığını, ikinci sırada da fokal segmental glomerülosklerozu görülmektedir. Son yıllarda fokal segmental glomerüloskleroz minimal değişiklik hastalığından daha fazla görülmeye başlamıştır ve bu durumun nedeni bilinmemektedir. Steroid-duyarlı nefrotik sendromu daha çok minimal değişiklik hastalığı temsil ederken, steroid-dirençli nefrotik sendromu daha çok fokal segmental glomerülosklerozi temsil etmektedir. Bu iki hastalığın, spektrumun iki ayrı ucundaki aynı hastalıklar mı, yoksa iki farklı hastalık mı olduğu bugün bile belli değildir. Patogenezde günümüzde minimal değişiklik hastalığında podosit CD80'i, fokal segmental glomerülosklerozda solubl podosit ürokinaz reseptörü ön plana çıkmaya başlamıştır. Prognozda anahtar nokta steroid tedavisine yanıttır. Bugün niçin bazı hastaların steroid tedavisine yanıt verdikleri, diğerlerinin de vermediği bilinmektedir. Steroid-dirençli olguların tedavisi sıkıntılıdır. Değişik immünsüpresif ilaçların yanı sıra bugün biyolojik ajanlar da kullanıma girmiştir. Bu biyolojik ajanlardan rituksimab ön planda görülmektedir. Bu çalışmada, hastalığın en son patogenetik mekanizmalarından ayrıntılı tedavisine kadar kısa ve özet bir bilgi vermek amaçlanmıştır.
Vitiligo, melanosit yıkımı ile seyreden ve deride renk kaybı ile karakterize bir hastalıktır. Etiyolojisi tam olarak bilinmemekle birlikte otoimmün altyapısı vardır. Vitiligo tanısı ile takip edilen 48 yaşındaki erkek hastanın, pretibial ödemi gelişmesi üzerine yapılan 24 saatlik idrar incelemesinde 10,5 g/gün proteinüri saptandı. Biyopsi sonucu membranöz glomerülonefrit olarak rapor edildi. Bu çalışmada, otoimmün bir altyapısı olan vitiligo ile birlikte yine otoimmün bir hastalık olan membranöz glomerülonefrit birlikteliğinin önemi vurgulanmıştır. Vitiligonun otoimmün hastalıklarla birlikteliği sık rastlanmakla birlikte, literatür tarandığında vitiligo nefrotik sendrom birlikteliğine rastlanmamıştır. İlk yayımlanan vaka olması açısından önemlidir. Bu birliktelik, her iki hastalığın patogenezinde de otoimmünitenin rol alması ile açıklanmaya çalışılmaktadır.
Transplantasyondan sonra immünsüpresif tedavi, bozulmuş immün sistem ve virüslerin onkojenik etkileri nedeni ile malignite görülme oranı yüksektir; Kaposi sarkomu ile de sıklıkla nefroloji pratiğinde nakil sonrası vakalarda ya da ağır immünyetmezlikli (örneğin; insan immünyetmezlik virüsü ile hastalanmış) vakalarda karşılaşılmaktadır. Diyaliz hastalarında artmış malignite oranlarına rağmen Kaposi sarkomu nadir görülen mezenşimal tümördür. Literatürde daha önce tanımlanmış olan vakaların sıklıkla renal yetmezlik dışında ek komorbiditelerinin (vaskülit, HCV, sifiliz vb.) olduğu izlenmekte olup, çalışmamızda bilinen amiloidoz ve renal yetmezlik dışında hastalığı olmayan diyaliz hastamızda karşılaştığımız Kaposi sarkomu sunulmuştur.
Acute kidney injury is a life-threatining disease that requires prompt hospitalization and its treatment is generally based on etiology. Here, we present a case of acute cidney injury related to a kind of synthetic cannabinoids named bonsai in the Istanbul streets. A previously healthy 28-year-old-man was presented to the emergency department with nausea, vomiting and flank pain for two days. Acute cidney injury was detected, after hospitalization renal biopsy performed and it confirmed acute tubular injury. No dialysis required for treatment. He was discharged after ten days of hospitalization with normal creatinine and good health (only with supportive treatment). Because of significant increase of this kind of drug use in our country in recent years, we decided to present this case.
Black seed oil or cumin commonly is used in herbal medicine all over the world for the treatment and prevention of a number of diseases. Fifty-one year old diabetic and hypertensive female admitted to our department for renal failure. History, physical examination and laboratory tests were not informative for acute renal injury. She was oligo-anuric for 10 days. Her renal failure has required dialysis. At last she said that she had drinken black seed oil in high doses. In follow-up period renal function improved. In this paper we would like to draw attention to the harmful effects of the herbal medicines.
Objective: Encapsulating peritoneal sclerosis (EPS) is a devastating complication of peritoneal dialysis terminating with peritoneal sclerosis and coccooning of intestinal loops. The inhibitors of mammalian target of rapamycin (mTOR), everolimus and sirolimus, have attenuated EPS findings in experimental animal models. The effect of combination of sirolimus with steroid has not been documented so far. The aim of the study was to determine the effect of combination of sirolimus and steroid on experimental sclerosing peritonitis model. Material and Methods: 41 wistar albino male rats were divided into 6 groups : control group (C; isotonic saline injected intraperitoneally), chlorhexidine gluconate group (CG; model group), resting group (R; CG then peritoneal rest, prednisolone group (P; CG then prednisolone), sirolimus group (Sir; CG then sirolimus), and prednisolone-sirolimus group (P-Sir; CG then prednisolone plus sirolimus). Peritoneal specimens obtained after sacrification at the end of study were examined for peritoneal thickness, fibrosis, and vascular intensities under light microscopy. Results: In the CG and R groups there was a significant increase in peritoneal thickness, fibrosis score and vascular intensity compared to C, P, Sir, and P-Sir groups in both parietal and visceral peritoneum (p<0.05). The parameters at the end of the study were not different in C, P, Sir, and P-Sir groups. The difference between P, Sir, and P-Sir groups were not significant. Resting was shown to be ineffective in attenuating EPS parameters. Conclusion: In this study we observed that sirolimus-prednisolone combination was equally effective in experimental EPS model compared to prednisolone and sirolimus only regimens.
Intrathoracic kidney is a very rare congenital abnormality. It comprises less than 5% of all renal ectopias. Usually left kidney is more frequently affected than right kidney and is seen slightly more often in men than women. It is usually seen in infants and asymptomatic. But it may be seen in neonatal age and adults too. Many of the cases are diagnosed usually on chest X-ray graphy incidentally and do not necessitate any special treatment. If a Bochdalek hernia accompanies intrathoracic kidney and/or the patient is symptomatic, surgical intervention is required. Herein we present an intrathoracic kidney on Tc99m-DMSA SPECT/CT image in a young adolescant being evaluated for renal functions.
Peritonitis is the most common complication of peritoneal dialysis. Empiric antibiotic treatment should target the frequently seen microbial agents. Clinicians faced with serious problems if peritonitis doesn't improve with empirical antibiotic treatments and this often results in loss of catheter. Therefore, special attention should be given to culture - antibiogram of peritoneal fluid in treatment of peritonitis and centers should apply required techniques to detect microorganisms seriously. There is not any reported case with Brevundimonas diminutas as peritonitis cause among peritoneal dialysis patients. Brevundimonas diminuta is an opportunistic microorganism and a rare cause of infection among humans and this microorganism has wide antibiotic resistance profile. We present a peritonitis attack with Brevundimonas diminuta which is a rare peritonitis cause in a peritoneal dialysis patient.
Amaç: Çok kesitli bilgisayarlı tomografi anjiyografi (ÇKBTA), böbrek transplantasyonu öncesinde canlı böbrek vericilerinin değerlendirilmesinde kabul görmüş bir görüntüleme yöntemidir. Çalışmamızda, vericilerde böbrek arter ve venöz yapılarını tek faz bilgisayarlı tomografi anjiyografi (BTA) ile değerlendirerek sonuçların operasyon bulguları ile karşılaştırılması ve BTA'nın sensitivitesini araştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Ekim 2010-Aralık 2014 tarihleri arasında 69 (35 erkek, 34 kadın; ortalama yaşları 41±7 yıl) hastaya operasyon öncesi BTA incelemesi 64 kanal cihaz ile gerçekleştirildi. BTA incelemesinde tüm böbrek vericilerine 1,5 mL/kg intravenöz kontrast madde verilerek sadece arteriyel fazda 0,625 mm kesit kalınlığında görüntüler elde edildi. Maksimum intensite projeksiyon ve virtual rendering teknikleri kullanılarak 3 boyutlu görüntüler elde edildi. Renal arter sayıları, erken arteriyel dallanma; renal ven sayıları, renal ven anomalileri (sirkümaortik, retroaortik) operasyon sırasındaki bilgilerle karşılaştırılarak sensitivite, spesifisite ve tanısal doğruluk oranları hesaplandı. Bulgular: BTA'da 17 hastada aksesuar renal arter saptandı. Ancak bir hastada operasyon sırasında; BTA'da saptanamayan aksesuar arter saptandı. BTA'da 69 hastadan yedisinde erken dallanma saptandı. Ancak bir hastada BTA'da tespit edilen erken dallanma operasyon sırasında izlenmemişti. BTA'da yedi hastada aksesuar renal ven saptandı. Ancak bir hastada operasyon sırasında, BTA'da tespit edilemeyen aksesuar ven saptandı. Kortikal kist beş hastada, böbrek taşı bir hastada, çift üreter bir hastada ve renal arter darlığı bir hastada BTA ile saptandı. BTA ile operasyon bulguları karşılaştırıldığında, çoklu renal arterlerin saptanmasında sensitivite %94, spesifisite %100 ve tanısal doğruluk %98 idi. Erken dallanma saptamada sensitivite %100, spesifisite %98 ve tanısal doğruluk %98 iken, renal venöz anomali saptamada sensitivite %87, spesifisite %100 ve tanısal doğruluk %98 idi. Sonuç: BTA renal donörlerde operasyon öncesi kullanılan noninvaziv güvenilir bir görüntüleme yöntemi olup, sadece arteriyel fazda alınan görüntülerin tanısal doğruluğu renal arter ve ven sayılarını, erken dallanmayı, venöz anomalileri saptamada oldukça yüksektir. Tek faz arteriyel çekim kontrastsız faza gerek kalmadan renal-ekstrarenal patolojileri de ayrıntılı bir şekilde değerlendirebilmek için yeterlidir.
The number of patients waiting for renal transplants has increased rapidly over the past few decades, but the pool of available deceased donor kidneys has increased only slightly. Horseshoe kidney is the most common congenital anomaly of the kidney, and utilizing horseshoe kidneys from cadavers for renal transplantation would provide more organs and increase the donor pool for transplant recipients. Here, we report a successful case of horseshoe kidney transplantation from a cadaveric donor that was split and transplanted into two recipients successfully, and is the first case reported from our organ transplantation center. Horseshoe kidneys from cadaveric donors can be used for kidney transplantation provided that the kidney is in good condition and that an appropriate surgical technique is implemented according to the renovascular and ureteral anatomy of the kidney.
İmmünsupresif tedaviler böbrek nakli sonrasında de novo kanser gelişimi insidansını artırmıştır. Nakil sonrasında lenfoproliferatif hastalık ve deri kanserleri, nakil hastalarındaki en yaygın malignitelerdir. Miyelodisplastik sendrom (MDS) oldukça nadirdir. MDS; klonal kök hücreden köken alan heterojen bir grup hastalıktır. MDS; izole anemi veya ağır pansitopeni olarak kendini gösterebilir. Nakil hastalarında posttransplant lenfoproliferatif hastalık ve cilt kanserleri en sık gözlenen malignitelerdir. İzole anemi ile prezente olabileceği gibi, ciddi pansitopeni hatta akut miyeloid lösemiye dönüşüm ile de karşımıza çıkabilir. Çalışmamızda, sitopeni ile başvuran ve MDS tanısı alan bir böbrek nakli alıcısı sunulmuştur.
Polyomavirüse bağlı nefropatinin en önemli nedeni insan BK polyomavirüsü (BKV)'dür. Virüs, üriner sistemde latent olarak yaşayabilir. Özellikle solid organ nakli sonrası ve immün sistemi bozulmuş kişilerde aktive olmaktadır. BK ilişkili nefropati (BKVN) böbrek nakli sonrası %1-10 sıklığında görülmekte ve %30-80 greft kaybına ilerlemektedir. BKVN'nin patogenezi tam bilinmemekle birlikte; viral replikasyon ve immünsupresyon suçlanmaktadır. İmmünsupresif protokollerdeki farklılıklar BKVN gelişimini etkileyebilmektedir. Özellikle kalsinörin inhibitörü, mikofenolat mofetil ve steroid içeren üçlü protokollerde risk daha fazladır. Hastalık, böbrek nakli sonrası erken dönemde greft kaybına yol açabilmektedir. Bu nedenle, naklin ilk yılında BKV'nin idrarda veya serumda replikasyonunun izlenmesi hastalığın seyri açısından önemlidir. İmmünsupresif tedavinin değiştirilmesi ve antiviral tedaviler, hastalarda virüse karşı hücresel yanıtı arttırmakta ve virüsün çoğalmasını azaltmaktadır. Geç tanı; geriye dönüşümsüz hasara, greft kaybına ve tedavi direncine yol açmaktadır. Sidofovir, leflunomid ve intravenöz immünglobulin gibi yardımcı tedavilerin etkinliği hâlâ tartışma konusudur. Tedaviye rağmen greft kaybı ve diyalize dönüş görülebilmektedir. Bu nedenle bu çalışmada, böbrek nakli hastalarında BKVN ile ilgili güncel yaklaşımlara odaklanılmıştır.
Amaç: Arteriyel sertlik kardiyovasküler hastalıklar ve mortalite için bağımsız bir belirleyicidir. Son dönem böbrek hastalığında hipertansiyon, hiperürisemi ve obezite gibi kardiyovasküler risk faktörleri arteriyel sertlik ile pozitif ilişkili bulunmuştur. Renal transplantasyon sonrası kardiyovasküler mortalite ve morbidite normal populasyona göre hâlen önemli bir problemdir. Bu çalışmanın amacı, renal transplant alıcılarında arteriyel sertlik için olası risk faktörlerinin araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntemler: En az bir yıldır izlenen 141 renal transplantasyon hastası çalışmaya dâhil edildi. Tüm hastaların standart klinik ve biyokimyasal parametreleri toplandı. Hastaların nabız dalga hızı, karotis ve femoral arterler üzerinden ''SphygmoCor'' sistemi ile ölçüldü, vücut bileşenleri analizi ''Body Composition Analyzer (Tanita BC-420MA)'' cihazı ile yapıldı. Bulgular: Hastalar nabız dalga hızı (NDH) değerlerine göre iki gruba ayrıldı. NDH >7 m/sn olan hastalarda transplantasyon sonrası metabolik sendrom gelişimi NDH <7 m/sn olan hastalara göre daha sık idi (p<0,021). NDH ölçümleri, yaş, glukoz, ürik asit, bel çevresi sagittal abdominal çap ve sistolik ve diyastolik kan basıncı değerleri ile pozitif korelasyon göstermekte idi (p<0,05 tümü için). Ancak hemodiyaliz süresi, transplantasyon sonrası süre, serum albumin, transplantasyon öncesi serum lipid seviyeleri NDH değerleri ile ilişkili değildi. Lineer regresyon analizinde, NDH değişiminin bağımsız değişkenleri glukoz (β: 0.323; p<0,001), ürik asit (β: 0.312; p<0,001) ve yaş (β: 0.202; p<0,016) olarak bulundu. Sonuç: Transplantasyon sonrası dönemde hiperglisemi, hiperürisemi, yüksek kan basıncı ve artmış bel çevresi gibi metabolik sendrom belirteçleri arteriyel sertlik ile yakından ilişkilidir. Renal transplantasyon sonrası kardiyovasküler riski azaltmada; kan basıncı, serum glukoz ve ürik asit seviyeleri sıkı kontrol altında tutulmalıdır.
OZET Trans plant son ra si ge li sen en fek si yon lar ali ci lar da onem li mor ta li te ne den le ri ara sin da dir. Na kil son ra si ilk ay da bak te ri yel en fek si yon lar da ha faz la go ru lur ken, bi rin ci ay dan son ra vi ral en - fek si yon oran la rin da ar tis goz len mek te dir. Tek rar la yan an ti bi yo tik, im mun sup re sif ve ste ro id uy - gu la ma la ri da en fek si yon ge li si mi icin ze min ha zir la mak ta dir. Bu nun la be ra ber na kil den al ti ay son ra bob rek fonk si yo nu nor mal olan has ta lar da en fek si yon ris ki nor mal po pu las yon la ay ni dir. Ozel lik le trans plant son ra si re jek si yon ge li sen ve im mun sup re sif ilac kul la nan lar da fir sat ci en fek - si yon ris ki da ha faz la go rul mek te dir. Man tar ve bak te ri yel ajan lar ara sin da Crypto coc cus ne o for - mans ve Aci ne to bac ter spp. bu grup ta yer al mak ta dir. Bu ol gu da re nal trans plant tan yil lar son ra, kro nik re jek si yon ge li sen has ta da mey da na ge len Crypto coc co sis ve Aci ne to bac ter en fek si yo nu ol - gusu su nul mus tur.