
Uterine angioleiomyoma is a rare type of leiomyoma originating from smooth muscle cells, containing thick-walled vessels. These tumoural lesions of mesenchymal origin can develop from all smooth muscle-containing tissues. The etiology of angioleiomyomas is still unclear. There are only a few cases of uterine intramural angioleiomyoma reported in the literature. Herein, we present the ultrasonographic and histopathological findings of a symptomatic patient with a pelvic intramural uterine angioleiomyoma, which clinically caused severe anemia.
Placenta accreta represents abnormal, firmly adherent placental implantation with invasion into the uterine wall. The consequence of partial or complete absence of decidua basalis and defective formation of the Nitabuch (fibrinoid) layer are considered in the pathogenesis. A 35-yearold woman attended our emergency clinic, having been diagnosed with preterm premature rupture of the membranes at 23 weeks' gestation. She was delivered by cesarean section at 26 weeks' gestation. During caesarean section, it was determined that the placenta was located in the right cornual region of the uterus and adhered there with the appearance of placenta accreta. The patient was treated with mini-modified B-Lynch suture.
48 yaşındaki kadın olgu, histerektomiden 6 ay sonra postkoital vajenden omentum prolapsusu nedeniyle tarafımıza yönlendirildi. Vajinal muayenede 20x20 cm boyutunda omental dokunun vajinal kubbedeki defektten prolabe olduğu izlendi. Vajinal yoldan parsiyel omentektomi yapıldıktan sonra vajen kubbedeki defekt onarıldı. Barsak prolapsusu ve barsak yaralanması şüphesi olmadığından onarımda vajinal yol tercih edildi. Vajinal kubbeyi onarmak için literatürde farklı yöntemler tanımlanmıştır. Biz olgumuzda onarımda vajinal yolu tercih ettik çünkü eşlik eden barsak prolapsusu ve barsak yaralanması şüphesi yoktu. Eksplorasyon gerekli görülür ise laparoskopi veya laparotomi uygulanabilir. Vajinal evisserasyon nadir görülen fakat hayatı tehdit eden bir durumdur dolayısıyla jinekologlar bu duruma aşina olmalıdır. A 48-year-old woman was referred to our hospital for postcoital omental prolapsus through vagina six months after hysterectomy. On vaginal examination, 20x20 cm omental tissue was protruded through the vaginal vault defect. Partial omentectomy was done with vaginal approach and vaginal defect was repaired. We preferred vaginal route to repair vaginal cuff because there was not intestinal prolapsus and there was no suspicion of intestinal injury. Several methods are described in the literature to repair vaginal cuff. Laparoscopy or laparotomy can be performed if exploration is needed. Vaginal evisceration is very rare but potentially life-threatening condition therefore gynecologists should be familiar with this situation.
İnsan üreme sistemi işlevsel bozukluklara diğer türlere kıyasla daha duyarlıdır. Fertilizasyon sürecinde kadın reprodüktif organlarından her biri görevini tam olarak yerine getirmelidir. Güncel genetik çalışmalarından elde edilen bilgilere göre pek çok gen çeşitli üreme organ ve dokularında hayati rol oynamaktadır. Fertilitenin tüm makro- ve mikro-süreçlerinde yoğun araştırmalar devam etmesine ve sistem çözülmeye çalışılmasına rağmen, infertilite patofizyolojisi halen tüm bilinmezliğiyle karşımızda durmaktadır. Ekstraselüler matriks (ECM) hücreler için yapısal bir destek olmasının yanısıra hücrenin şekli, davranışı, diferansiasyonu, proliferasyonu, gen ekspresyonu ve hayatiyetleri üzerinde belirleyici rolü olan fonksiyonel bir dokudur. Matrisellüler proteinler ECM'ye ait elemanlardır; görevleri yapısal makromoleküller ile büyüme faktörleri, sitokinler ve proteazların etkileşimini sağlayarak hücre fonksiyonunu, hücreler arası etkileşimi ve hücre-ECM etkileşimini regüle etmektir. ''A Disintegrin-like And Metalloproteinase with Thrombospondin type-1 motif'' (ADAMTS) proteinleri, ECM yapılarının yıkımından sorumlu, vücutta birçok fizyolojik ve patolojik süreçte önemli rolleri olan çinko bağımlı proteinazlardır. Bu derlemenin amacı infertilite patofizyolojisinde matrisellüler proteinlerin ve ilgili ADAMTS'lerin rolleri üzerine yapılmış çalışmaları biraraya getirerek konuyla ilgili geniş bir perspektif sunmaktır. The human reproductive system is more sensitive than other species to functional disorders. Each organ in the system should function properly in the process of fertilization. Data of recent genetic studies suggest a critical role of multiple genes in various reproductive organs and tissues. Even though scrutinizing studies about all macro- and microprocesses in fertility are yet being held, and the system is trying to be untangled, the pathophysiology of infertility remains an appealing subject to research, which encircles the known sieged by unknown. The extracellular matrix (ECM) is not only a structural support for the cells, but also is a functional mesh which has determining role in cellular shapes, behaviors, differentiation, proliferation, gene expressions, and their life cycles. Matricellular proteins are members of extracellular matrix which functions in regulation of cellular reactions, cell-to-cell and cell-matrix interactions via providing the interplay among structural macromolecules, growth factors, cytokines, and proteinases. A Disintegrin-like And Metalloproteinase with Thrombospondin type-1 motif (ADAMTS) proteins are a group of zinc-dependent metalloproteinases responsible for degradation of ECM structures, which significantly act in many physiologic and pathologic processes. We aimed, in this review, to pose a broad view about the pathophysiology of infertility gathering the studies pertaining to matricellular proteins and ADAMTS enzymes which participate in the riddle of matrix breakdown and renewal.
Ameliyat sonrası gelişen yara yeri enfeksiyonları hastane enfeksiyonları arasında çok önemli bir yere sahiptir. Enfeksiyon nedenleri değişmekle birlikte hastaya ait etmenler obezite ve kronik hastalıklar olarak sayılabilirken; cerrahiye ait etmenler çok fazla elektrokoagülasyon kullanımı ve cilt florası olarak sayılabilir. Abdominal yara yeri enfeksiyonları yerleşim yerlerine ve ciddiyetlerine göre sınıflandırılırlar. Günümüzde bu tarz enfeksiyonların tedavisinde negatif basınç prensibine dayalı ''vacuum assisted closure'' (VAC) sistemlerin kullanımı neredeyse standart haline gelmiştir. Bu çalışmada, jinekolojik cerrahi sonrası gelişen abdominal duvardaki nekrotizan fasiitin VAC sistemi ile başarılı tedavisi sunulmuştur.
Anne ve bebek sağlığı açısından sağlık personeli eşliğinde sağlık kuruluşlarında doğum gerçekleşmesi temel bir ilke olarak kabul edilirken, özellikle son 10 yılda gelişmiş ülkelerde ev ortamında planlı doğum gündeme gelmeye başlamıştır. Evde doğumun anne ve bebek sağlığı açısından riskleri ve yararları ulusal dernekler tarafından değerlendirilmiş ve onların öneri ve görüşleri yayımlanmıştır. Henüz planlı evde doğumu anne ve bebek morbiditesi açısından hastane doğumları ile karşılaştıran yeterli sayıda çalışma ve meta-analiz yoktur. Bununla birlikte birçok ulusal dernek planlı evde doğumlarla ilgili kondüsyonlar, yarar ve riskleri analiz etmiştir. Tüm önerilerde kadının evde doğumu seçme hakkı üzerinde durulmaktadır. Karar verme aşamasında kişiye özel risk belirleme önemlidir ve evde doğumun avantajları ve riskleri hakkında gerekli bilgilerin verilmesi gerekmektedir. Annenin obstetrik öyküsü, genel sağlık durumu, mevcut maternal veya fetal patolojilerin ışığında bireysel riskler tanımlanmalıdır. Planlı ev doğumunun güvenli bir şekilde gerçekleşmesi için eğitimli sağlık personeli tarafından uygulanması, transfer koşullarının belirlenmesi ve transfer gerektiğinde hasta ve bebeğin tedavisini üstlenecek sağlık kuruluşu ile ortak bir protokolün belirlenmesi gerekmektedir. Yayınlarda planlı ev doğumlarında normal vajinal doğum olasılığının daha yüksek olduğu, buna karşın neonatal risklerin artabileceği bildirilmiştir. Buna karşın, Türkiye'de son 20 yıl incelendiğinde, evde doğum oranlarındaki düşüşe paralel olarak, anne ve yenidoğan ölüm oranlarında hızlı bir düşüş olduğu gözlenmektedir. Bu çalışmada, ulusal derneklerin planlı evde doğumla ilgili görüşleri özetlenmiştir. Although delivery at health facilities with a health service provider was accepted as an essential requirement, planned home delivery (PHD) has been in the spotlight especially for the last 10 years in developed countries. The health risks and benefits of PHD for the mother and the baby have been evaluated by the national societies and their recommendations and comments have been published. For the time-being, there is not adequate number of studies and meta-analysis comparing the maternal and neonatal outcomes of PHD with hospital deliveries. However, societies have analysed the condities, benefits and risks of PHD. All the recommendations emphasize the women's right to decide about PHD. During the decision-making process, determining the individual risks is important and information about benefits and risks of PHD should be given. The individual risks should be identified in the light of the obstetric history, general health condition and the presence of maternal and fetal problems. In order to have a safe PHD, it should be performed by qualified health personel, the conditions for transport should be defined, and in case of patient transfer a joint protocol with the health facility that is going to treat the women and the baby should be developed. The studies show a higher incidence of normal vaginal delivery while the neonatal risks might be increased. However, when we examine the last 20 years in Turkey, there is a fast decrease in maternal and neonatal death rates parallel to the decline in the rates of home deliveries. This review aims to summarize the views of the societies about PHD.
ebelik, kadının biyo-psikososyal dengesinin, aile ve iş yerindeki rollerinin değiştiği, anne
Reprodüktif dönemdeki kadınlarda en sık görülen jinekolojik tümörler uterin fibroidlerdir. Uterin fibroidlerin nadir görülen bir komplikasyonu olan pulmoner emboli, yaşamı tehdit eden ciddi bir patolojidir. Elli bir yaşındaki olgu, dispne, plevratik göğüs ağrısı ve bayılma şikâyetleri ile acil servise başvurmuştur. Bilateral akciğer alt loblarında submasive akut pulmoner emboli tanısıyla hospitalize edilen olguda, batın tomografisindeki uterus kaynaklı olabilecek 20x18x15 cm boyutlarında, çevre damarsal yapılara bası oluşturmayan pelvik kitle dışında tromboemboliyi açıklayacak bir risk faktörü saptanmamıştır. Akut pulmoner emboli için trombolitik tedavisini takiben 3 ay sonra yapılan jinekolojik cerrahide, embolinin kaynağını oluşturabilecek uterus fundusundan kaynaklanan pedinküllü 20 cm'lik dev fibroid ile omentum arasında genişliği 1 cm çapında birçok venöz damar ağı gözlenmiş, olguya histerektomi ve parsiyel omentektomi uygulanmıştır. Cerrahi sonrası olgu, tromboz riski nedeni ile antikoagülan tedavi uygulamasıyla takip edilmektedir. Uterin fibroidler çok büyük boyutlara ulaşmalarına rağmen jinekolojik bir bulgu vermeyebilmekte ve pelvik basıya neden olmadan pulmoner emboliye sebep olabilmektedir. Pulmonary embolism, which is not a common feature of patients with uterine fibroids. A 51 year old female patient was admitted to emergency room with dyspnea, pleuritic chest pain and fainting. She was hospitalized with a diagnosis of bilateral lower lobe submassive acute pulmonary embolism. No risk factor was found for pulmonary embolism during investigation other than a 20x18x15 cm pelvic mass that was not compressing surrounding organs and vessels, and was likely to originate from uterus according to computerized tomography findings. Surgery was performed 3 months after the trombolytic therapy for acute pulmonary embolism. Many venous Networks with a diameter of 1 cm was observed during surgery, between a giant pedunculated fibroid, arising from the uterine fundus with 20 cm width, and omentum which could be the source of embolism. Uterine fibroids can become very large without any gynecological symptoms and may cause pulmonary embolism without causing pelvic compression.
Maternal kanda bulunan ve esas olarak apoptotik trofoblastlar kaynaklı serbest fetal DNA'yı kullanan testlerden, prenatal taramada son yıllarda giderek artan şekilde faydalanılmaktadır. Bu testler doğru uygulandıkları ve yorumlandıkları sürece özellikle ''trizomi 21'' gibi sık görülen anöploidilerin taramasında günümüzde kullanılan en güvenilir testlerdir. Gebeliğin 10. haftasından sonra güvenle kullanılabilen serbest fetal DNA testleri kategorisinde birçok farklı alternatifler bulunmaktadır. Oldukça maliyetli olan bu testlerin her biri kendilerine özgü avantajları olan farklı genetik yöntemler kullanır ve yaklaşık %1-5'i sonuç vermeyebilir. Test sonuçsuzluğunun en önemli nedeni fetal fraksiyonun %4'ün altında oluşudur ve erken gebelik haftası, uygunsuz örnek alımı/saklanması, maternal obezite ve genetik yapı bozuklukları gibi nedenlerdir. Ticari kaygılar ve firmaların pazarlama metotları, bu testlerin klinik kullanımını etkilemekte, farklı metotlar kullanan tüm testlerin ''her durumda'' ve taramadan ziyade ''tanısal amaçlı'' kullanılabileceği yanılgısını yaratmaktadır. Yine bu etkiler, çok yüksek olan ''belirleme oranı'' gibi istatistiksel başarı parametrelerinin, ''pozitif prediktif değer'' gibi yorumlanarak yanlış değerlendirilmesi sonucunu doğurmaktadır. Bu çalışmada, maternal kanda serbest fetal DNA testlerinin gelişimi, güvenle kullanılabileceği hasta ve hastalık grupları, farklı testlerin kullandığı farklı genetik metotlar ve bunların birbirlerine olan üstünlükleri, testlerin tarama performansları, istatistiksel özellikleri, klinik kullanımı ve yorumlanması ile güncel bilgiler son literatür de göz önüne alınarak özetlenmiştir.
Herlyn-Werner-Wunderlich sendromu (HWWS), Müllerian kanal anomalilerinin nadir görülen bir varyantıdır. Klasik triadı: kör hemivajina, uterin didelfis ve ipsilateral renal agenezidir. Klinik prezentasyonu genellikle menarş ile başlayan, progresif olarak artan ve hematokolposa sekonder gelişen şiddetli dismenoredir. Sebebi ve etiyopatogenezi bilinmemekte birlikte, erken tanı ve tedavi komplikasyonların önlenmesi ve fertilitenin korunmasında önemlidir. Bu çalışmada, dış merkezde pelvik kitle saptanması nedeni ile kliniğimize refere edilen, dismenore öyküsü olan, 18 yaşındaki bekâr olguda tanısını manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ile koyduğumuz HWWS sunulmuştur. Bu sendrom şiddetli dismenore, pelvik kitle ve renal agenezi ile başvuran genç kadınlarda akla gelmelidir. MRG, HWWS'nun tanısında çok değerli bir görüntüleme yöntemidir. Vajinal septumun rezeksiyonu hem ağrının ortadan kaldırılmasında hem de komplikasyonların önlenmesinde en uygun tedavi yöntemidir. Herlyn-Werner-Wunderlich syndrome (HWWS) is a rare variant of Müllerian duct anomalies. The classic triad of this syndrome: obstructed hemivagina, didelphys uterus and ipsilateral renal agenesis. It typically presents with severe and progressive dysmenorrhea starting after menarche that was determined secondary to hematocolpos. Although the exact cause and pathogenesis of the syndrome are uncertain; the diagnosis and treatment at an early stage can prevent complications and preserve fertility. Herein we describe the case of 18-year-old who presented with dysmenorrhea and pelvic mass and that we confirmed the diagnosis with magnetic resonance imaging (MRI). When unilateral renal agenesis, severe dysmenorrhea and pelvic mass coexist in a young girl, physicians should remember HWWS. MRI is a very suitable diagnostic tool in order to perform the correct diagnosis. Vaginal septum resection is the best treatment method for reducing pain and preventing the complications.
Amaç: Anne yaşının ikili tarama testi öncesi kaygı düzeyine etkisini saptamaktır. Gereç ve Yöntemler: İlişkisel-tanımlayıcı olarak tasarlanan bu araştırma, bir üniversite hastanesinin Kadın Doğum Polikliniğine Haziran 2014-Şubat 2015 tarihleri arasında ikili tarama testi yaptırmak amacıyla başvuran 232 gebe ile yürütülmüştür. Verilerin toplanmasında
Amaç: Bu çalışma preeklampsi ve süperimpoze preeklampsi olgularının obstetrik sonuçlarını karşılaştırmak amacıyla gerçekleştirilmiştir. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışmaya üçüncü basamak bir sağlık biriminde doğumları gerçekleştirilen 500 preeklampsili ve 101 süperimpoze preeklampsili gebe dahil edildi. Hasta dosyaları geriye dönük olarak incelendi. İki grup arasında klinik bulgular, maternal ve perinatal sonuçlar karşılaştırıldı. Bulgular: Preeklampsi olgularında antenatal, perinatal ve neonatal mortalite oranları sırasıyla %13.4, %17.9, %5.1, anne hayatının risk altında olduğu olguların oranı %30.2 idi. Süperimpoze preeklampsi olgularında antenatal, perinatal ve neonatal mortalite oranları sırasıyla %12.9, %19.8, %8.9, anne hayatının risk altında olduğu olguların oranı %25.7 idi. Semptomların ortaya çıkış zamanı (p: 0.669), ortalama doğum haftası (p: 0.410) ve doğum kilosu (p:0.340) açısından iki grup arasında anlamlı fark saptanmadı. İntrauterin büyüme geriliği (p: 0.434), erken ve geç neonatal kayıp (p: 0.111, p: 0.848) ve ölü doğum (p: 0.887) oranları gruplar arasında farklı değildi. Annenin öldüğü ya da ölümden döndüğü olgular her iki grup arasında anlamlı fark göstermemekle birlikte (p: 0.370), preeklampsi olgularında eklampsi ile komplike olma oranı süperimpoze preeklampsi olgularına göre daha yüksek idi (p: 0.001). Sonuç: Preeklampsi ve süperimpoze preeklampsi olguları benzer obstetrik sonuçlara sahiptir. Eklampsinin preeklampsili olgularda daha fazla görülmesinin altında yatan mekanizmaları aydınlatmak için ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Objective: This study was performed to compare the obstetric outcomes between preeclampsia and superimposed preeclampsia cases. Material and Methods: This retrospective study included 500 women with preeclampsia and 101 women with superimposed preeclampsia who delivered in a tertiary care center. Clinical findings, maternal and perinatal outcomes were compared between the two groups. Results: In cases of preeclampsia, antenatal, perinatal, neonatal mortality rates were 13.4%, 17.9%, 5.1% respectively. The rate of cases which mother's life at risk was 30.2%. The antenatal, perinatal and neonatal mortality rates were 12.9%, 19.8%, and 8.9%, respectively, in cases of superimposed preeclampsia and the rate of cases where mother's life was at risk was 25.7%. There was no significant difference between the two groups in terms of time of onset of the symptoms (p=0.669), mean birth week (p=0.410) and birth weight (p=0.340). Rates of intrauterine growth retardation (p=0.434), early and late neonatal loss (p=0.111, p=0.848) and stillbirth (p=0.887) did not differ between the groups. Although maternal deaths and maternal near miss cases were not significantly different between the two groups (p=0.370), the rate of complication with eclampsia in preeclampsia cases was higher than that of superimposed preeclampsia cases (p=0.001). Conclusions: Preeclampsia and superimposed preeclampsia have similar obstetric outcomes. Further research is needed to elucidate the mechanisms underlying eclampsia in preeclampsia cases.
Lenfanjiyoma sirkumskriptum (LS), derin dermal ve subkutanöz tabakadaki lenfatik kanalların nadir görülen, benign bir hastalığıdır. Genellikle lenfatik sistemin yoğun olduğu proksimal ekstremite, gövde ve aksillada ortaya çıkmakta, fakat nadir olarak vulva, penis, skrotum, diş eti, dil ve konjonktivada da görülmektedir. LS tipik olarak, vücudun herhangi bir bölümünde kurbağa yumurtasına benzer lenfatik sıvı içeren veziküler lezyonlarla karakterizedir. Vulvar LS nadir olup, konjenital veya lenfatiklerin sekonder hasarına bağlı kazanılmış olarak ortaya çıkmaktadır. Bu çalışmada, 2008-2014 yılları arasında vulvar wart lezyonları ile karışan, vulvar LS tanısı alan nadir 2 olgu sunulmuştur. Bu olgular genital lezyonu ve bacaklarda lenfatik yetmezliği bulunan 23 yaşında bir kadın ve opere over karsinomlu, vulvar papüloveziküler lezyonlu 61 yaşında bir kadındır. Lymphangioma circumscriptum (LC) is a rare benign skin disorder of lymphatic channels in the deep dermis and subcutaneous layers. It is usually found on the proximal extremity, trunk, and axilla, which has an abundant lymphatic system, but rarely involves the vulva, penis, scrotum, gingiva, tongue, and even the conjunctiva. Typically fluid filled vesicles that contain lymphatic fluid with frogspawn-like appearance are seen in any part of body. Vulvar LC is very rare and either a congenital or an acquired condition following damage to previously normal lymphatics. In this report, two uncommon cases with acquired vulvar LC between 2008-2014 years mimicking genital warts have been presented. These cases are a 23-year-old female patient with edema, genital wart- like papular lesions in the vulva secondary to bilateral leg venous insufficiency and 61-year-old female patient with extensive vulvar papulovesicular lesions secondary to operated ovary carcinoma.
Amaç: Gestasyonel trofoblastik hastalıkların (GTH) ayırıcı tanısında, immünohistokimyasal p57 ekspresyonunun komplet molü parsiyel molden, parsiyel molü hidropik abortus ve normal gebelikten ayırmadaki rolünü incelemektir. Gereç ve Yöntemler: Hastanemizde 2010-2016 yılları arasında, başlangıçta GTH şüphesiyle değerlendirilmiş, sonrasında ise klinik, patolojik ve laboratuar bulgularıyla kesin tanısı konulmuş komplet mol, parsiyel mol, normal gebelik kalıntısı veya hidropik abortus hastalarının parafin bloklarından yeni kesitler alınarak immünohistokimyasal p57 boyaması yapılmıştır. Hidropik abortus ve normal gebelik kalıntısı olanlar kontrol grubunu oluşturmuştur. Kesitleri inceleyen patologlar, hastaların kesin tanılarını bilmeden değerlendirme yapmıştır. Bulgular: Kesin tanıları konulmuş toplam 87 hastanın boyanma paternleri şu şekilde saptanmıştır: Komplet mol olan 26 hastada 22 negatif, 4 pozitif boyanma (%84,6 negatif boyanma, %15,4 pozitif boyanma); parsiyel mol olan 14 hastada 12 pozitif, 2 negatif boyanma (%85,7 pozitif boyanma, %14,3 negatif boyanma); hidropik abortus veya gebelik kalıntısı olan 47 hastada 35 pozitif, 12 negatif boyanma (%74,4 pozitif boyanma, %25,6 negatif boyanma) görülmüştür. Sonuç: Gestasyonel trofoblastik hastalıkların ayırıcı tanısında immünohistokimyasal p57 boyama yöntemi, komplet molü parsiyel molden ayırmada oldukça duyarlı bir yöntemdir. Ancak, bu yöntemin parsiyel molü hidropik abortus ve normal gebelikten ayırmada kullanılabilmesi için yeni çalışma ve deneyimlere ihtiyaç olduğu düşünülmektedir. Objective: To investigate the role of immunohistochemical p57 expression to distinguish complete mole from partial mole and partial mole from hydropic abortion and normal pregnancy remnant in the differential diagnosis of gestational trophoblastic diseases (GTH). Material and Methods: p57 immunohistochemical staining was performed with new slides provided from paraffin blocks of the cases of complete mole, partial mole, normal pregnancy remnant and hydrophic abortions whose were evaluated for GTD in the beginning but definitive diagnosis were later made by clinical, laboratory and pathological findings in our hospital between the years 2010-2016. The cases of hydropic abortion and normal pregnancy remnants were also used as control group. The pathologists performed investigations without knowing the diagnosis of the cases. Results: The staining patterns of overall 87 cases with definitive diagnosis are as follows. Of the 26 complete mole cases, 22 cases revealed negative staining and 4 cases revealed positive staining (84,6% negative staining, 15.4% positive staining). Of the 14 partial mole cases, 12 cases revealed positive staining and 2 cases revealed negative staining (85.7% positive staining, 14.3% negative staining). Of the 47 hydropic abortion or pregnancy remnant cases, 35 revealed positive staining and 12 revealed negative staining (74.4% positive staining, 25.6% negative staining). Conclusion: In the differential diagnosis of gestational trophoblastic diseases, immunohistochemical p57 staining is a quite sensitive method to distinguish complete mole from partial mole. However in our opinion, in order to use this method to distinguish partial mole from hydropic abortion and normal pregnancy, further studies and experience are needed.
Amaç: Polikistik over sendromu (PKOS), hayat kalitesini sadece metabolik bozukluklarla değil aynı zamanda eşlik eden psikolojik bozukluklarla da etkilemektedir. Bu çalışmanın amacı, hirsutismus ve beden kitle indeksi (BKİ) gibi parametrelerin PKOS'lu hastalarda beden imajı, anksiyete ve depresyon üzerindeki etkilerini incelemektir. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışmaya 63 PCOS hastası ve yaş açısından uyumlu 55 kontrol hastası dâhil edilmiştir. Çalışmaya dâhil edilen tüm katılımcılar beden imaj ölçeği, Beck Anksiyete ve Depresyon Ölçekleri anket formlarını doldurmuşlardır. Bulgular: PKOS hastalarında ve kontrol grubunda Beck anksiyete ölçeği skoru sırasıyla 13,7±11,2 ve 9,4±7,6 idi. Her ne kadar PCOS hastalarında artmış anksiyete skorları (p=0,019) saptanmış olsa da beden imajı (p=0,198) ve depresyon skorları (p=0,079) açısından anlamlı bir fark saptanmadı. Hirsutismus ve BKİ değerlerinin beden imajı, anksiyete ve depresyon üzerinde etkili olmadığı görüldü. Aynı zamanda PKOS hastalarında bu 3 parametre arasında anlamlı bir korelasyon saptanmadı. Sonuç: PKOS hastalarında hirsutismus ve BKİ'den bağımsız bir şekilde anksiyete skorları yüksek bulundu. PKOS hastalarında bulunan artmış anksiyete skorları hastalığın seyrindeki metabolik değişikliklerle ilişkili olabilmektedir. Objective: Polycystic ovary syndrome (PCOS) is not only reported to be associated with metabolic abnormalities, as well as psychological disturbances that affects quality of life. The aim of this study is to evaluate whether hirsutismus and body-mass index (BMI) alterations in PCOS is associated with body image, anxiety and depression. Material and Methods: In this study 63 PCOS and 55 age matched controls were evaluated. All participants completed standardized questionnaires including body image scale, Beck anxiety and depression inventories. BMI values and hirsutism existence were also recorded. Results: Beck anxiety scores in PCOS patients and controls were 13.7±11.2 and 9.4±7.6 respectively. Although PCOS women had significant high anxiety scores (p=0.019), no statistical significant difference were observed between groups in terms of body image (p=0.198) and depression (p=0.079). Hirsutismus and BMI values did not seem to effect body image, anxiety and depression. Moreover no correlation was observed between these 3 parameters in PCOS patients. Conclusion: Anxiety scores are more common in PCOS women compared with healthy controls independently from hirsutismus and BMI. Elevated anxiety levels in PCOS women might be associated with metabolic abnormalities during the course of the disease.
Cesarean scar pregnancy (CSP) is one rare form of the ectopic pregnancies. The incidence of CSP is increasing because the rates of cesarean delivery has increased in recent years. The mechanism of this rare condition may be explained with myometrial invasion. Endometrial and myometrial separation, scarring due to cesarean section scar, endometrial and myometrial line disruption are the main basis for the pathophysiology of caesarean scar pregnancy. Painless vaginal bleeding, abdominal pain, pain secondary to abdominal bleeding are the most common symptoms. It is a life threatening emergency that must be rapidly diagnosed and quickly treated. A 38-yearsold woman was admitted to the gynecology outpatient clinic because of vaginal bleeding. A cesarean scar pregnancy was diagnosed with transvaginal and abdominal ultrasonography. Systemic methotrexate therapy was applied and pregnancy was terminated with suction curettage under the guide of ultrasonography. In this case, we present a case of cesarean scar pregnancy that was diagnosed and treated in our clinic.
Tekrarlayan implantasyon başarısızlığı (TİB), 40 yaşın altında en az üç kez taze ya da donma-çözme siklusunda en az dört adet iyi kaliteli embriyo transferine rağmen klinik gebelik elde edilememesidir. Başarılı bir implantasyon için blastokist aşamasında embriyo, reseptif endometriyum ve endometriyum ile embriyo arasında başarılı bir iletişim gerekmektedir. Kromozomal anomaliler, sperm DNA hasarı, zona kalınlaşması, yetersiz kültür ortamları, embriyo kalitesinin kötü olması TİB etiyolojisinde rol oynayan embriyonik faktörlerdir. Seçilmiş vakalarda zona pellusidanın inceltilmesi veya delinmesi, blastokist transferi, optimal kültür ortamlarının sağlanması implantasyon ve gebelik oranlarını artırabilir. Preimplantasyon genetik tarama canlı doğum oranlarını artırmazken alternatif yaklaşımlar olan karşılaştırmalı genomik hibridizasyon ve tek nükleotid polimorfizm analizi daha geniş kromozom taraması yapma avantajı sağlamaktadır. Embriyonun yeni gelişen zaman aralıklı görüntüleme teknolojisiyle değerlendirilmesi implantasyon potansiyeli en yüksek olan embriyoyu seçmeye yol gösterebilir. TİB etiyolojisinde rol oynayan uterin faktörler arasında ise uterin miyom, endometriyal polip, uterin konjenital anomali, intrauterin adezyon bulunmaktadır. Adenomiyozis ve endometriyoz varlığı akılda tutulmalıdır. Uterin nedenlerin varlığı ultrasonografik ve gerekirse histeroskopik olarak incelenmelidir. Hidrosalpinks şüphesinde histerosalpingografi ya da gerekirse laparoskopi ile değerlendirilmelidir. Hidrosalpinks varlığında salpinjektomi yapılması implantasyon ve gebelik oranlarını artırmaktadır. TİB olan hastalarda implantasyon penceresini yakalamak amacıyla endometriyal reseptiviteyi değerlendiren ''endometrial receptivity array'' yöntemi ile kişiselleştirilmiş embriyo transferi yapılarak başarılı sonuçlar elde edilmesi umut vermektedir. Son yıllarda etiyolojide trombofilik ve immünolojik nedenler üzerinde de durulmakta; immünoterapiler ve antikoagülan tedaviler sıkça kullanılmaktadır. Ancak ampirik tedaviler prospektif randomize çalışmalarla faydaları kanıtlanmadıkça günlük infertilite pratiğinde kullanılmamalıdır. Gelecekte endometriyal gen tedavisi, intrauterin adezyon moleküllerinin kullanımı, embriyo kültürlerinin geliştirilmesi yeni umutlar doğuracaktır. Recurrent implantation failure (RIP) is defined as the lack of clinical pregnancy despite the transfer of at least 3 fresh embryos or 4 good quality embryos in a freeze-thaw cycle under the age of 40. A successful implantation requires an embryo in blastocyst stage, a receptive endometrium and an efficient interaction between embryo and endometrium. Chromosomal abnormalities, damaged sperm DNA, over-thickened zona pellucida, improper culture media and poor embryo quality are embryologic factors considered in the etiology of RIP. Assisted hatching in select patients, blastocyst transfer and providing optimal culture media might improve the rates of implantation and clinical pregnancy. While preimplantation genetic diagnosis does not seem to improve pregnancy rates, novel alternative approaches such as comparative genomic hybridization and single nucleotide polimorphysm analysis enable us perform a broader genomic screening. Assessing the embryo by using newer techniques like time-lapse imaging technology may prove beneficial in detecting the embryo with the highest potential for implantation. Uterine fibroids, endometrial polyps, congenital abnormalities of the uterus and intrauterine adhesions are preceding uterine factors in the etiology of RIP. Adenomyosis and endometriosis should also be kept in mind for a possible etiology. Potential uterine problems require an ultrasonographic and hysteroscopic evaluation. If a hydrosalpinx is suspected, the patient must be evaluated with a hysterosalpingography (HSG) and a diagnostic laparoscopy can be performed. In case there is a hydrosalpinx, proceeding to a salpingectomy may improve the rates of implantation and clinical pregnancy. A new tool, endometrial receptivity array helps in seizing the implantation window and yields promising results by performing individualized embryo transfer in RIP patients. In recent years, trombophilias and immunological causes also became popular areas of research and immunologic and anti coagulant therapies are used frequently. However, empirical therapies are not to be used in routine daily practice before these therapies are supported by randomized controlled trials. In future, endometrial gene therapies, use of intrauterine adhesion molecules and more developed embryo cultures will provide new opportunities.
İn vitro-fertilizasyon protokollerinde gonadotropin salgılatıcı hormon antagonistleri (GnRHA)'nin kullanılmaya başlanmasıyla birlikte gonadotropin salgılatıcı hormon agonistleri (GnRHa)'nin final oosit matürasyonu için kullanımı mümkün olmuştur. Bu durum; insan koryonik gonadotropini (hCG) kullanımı ile kıyaslayınca ovaryan hiperstimülasyon sendromu (OHSS)'nun belirgin olarak azalmasına neden olmuştur. Bu alandaki son gelişmeler GnRHa kullanımı önerisini güçlendirmiştir. Bu konuda yapılan ilk çalışmalar; standart luteal faz desteği (LFD) protokolleri uygulanmasına rağmen GnRHa tetikleme sonrasında belirgin luteal faz yetmezliği geliştiğini göstermiştir. Daha sonra yapılan çalışmalarda modifiye ve yoğun LFD protokolleri kullanılarak; hCG tetikleme ile kıyaslanabilecek kadar iyi reprodüktif sonuçlar elde edilmiştir. GnRH-A eşliğinde yapılan ovaryan stimülasyon protokolü ve GnRHa tetiklemenin birlikte kullanıldığı tedavi şekli, kontrollü ovaryan hiperstimülasyona normal ve yüksek ovaryan yanıt veren hastalarda tercih edilmektedir. Ayrıca, GnRHa tetikleme; stimülasyona verilen ovaryan yanıtı hesaba katarak bireyselleştirilmiş LFD uygulama imkanı sağlamaktadır. Yapılan son çalışmaların sonuçlarına bakarak; gelecekte GnRH-A protokol uygulanan bütün hastalarda modifiye LFD protokollerinin takip ettiği GnRHa tetiklemenin kullanılacağını söylemek mümkündür. Ayrıca ''dual trigger'' ve yoğun LFD uygulamaları ile oldukça iyi reprodüktif sonuçlar elde etmenin mümkün olacağı kanaati oluşmuştur. After the introduction of gonadotropin releasing hormone antagonists (GnRH-A) for use in in vitro fertilization protocols, utilization of gonadotropin releasing hormone agonists (GnRHa) for final oocyte maturation has become possible. This practice led to a remarkable decrease in frequency of ovarian hyperstimulation syndrome (OHSS) when compared to the use of human chorionic gonadotropin (hCG). Recent knowledge in this field supports the grounds for utilization of GNRHa. Initial studies on this subject showed significant rate of luteal phase failure following GNRHa trigger, despite administration of standard luteal phase support (LPS) protocols. Later studies used modified and dense LPS protocols with favorable reproductive results that are comparable to hCG trigger. Combination of GnRHa trigger with ovarian stimulation protocol accompanied with GnRH-A is preferred in patients who give normal or elevated response to controlled ovarian hyperstimulation. Moreover, GnRHa trigger enables personalized LPS applications by accounting for ovarian response to stimulation. Considering the results of recent studies, it is possible to say that GnRHa trigger followed by modified LPS protocols will be administered in all patients undergoing GnRH-A protocol in the future. Furthermore, it has been convinced that quite favorable reproductive results would possibly be achieved with utilization of
''Women's Health Initiative WHI'' çalışmasının 2002 yılında yayımlanmasını takiben, pek çok menopozal kadın ya hormon tedavisi almayı reddetmiş ya da almakta oldukları hormon ilaçlarını kesmişlerdir. Bunun arkasından biyo-özdeş hormon tedavilerinde bir artış baş göstermiştir. Biyo-özdeş moleküller, bitkilerin belirli ekstrelerinden konsantre edilmektedirler. Amaç, vücudun kendi endokrin sisteminin ürettiği doğal hormonları taklit etmektir. Biyo-özdeş terim, genellikle reçete edilen formüle uygun olarak ihtiyacı olan kişiye özel üretilen kimyasal formülasyon olarak tanımlanmaktadır. En sık olarak östriol, östron, östradiol, testosteron, progesteron ve dehidroepiandrosteron formları vardır. Bununla birlikte, biyo-özdeş maddeler tam olarak doğal hormonlar olmayıp, laboratuvarda birçok şekilde değişikliğe uğramaktadır. Genellikle etkinlik ve güvenirlilikleri test edilmediği gibi, herhangi bir uluslararası ilaç kurumu tarafından da onaylanmamışlardır. Son zamanlarda bazı aktif içerikler ABD Besin ve İlaç Denetleme Kurumu ve Avrupa Tıp Ajansı tarafından onaylanmaya başlanmıştır. Temel amaç, sağlığa yararlı, minimal risk taşıyan, bireyselleştirilmiş ve yaşam kalitesini artıran tedaviler oluşturmaktır. Since Women's Health Initiative (WHI) study was published in 2002, many postmenopausal women hesitated starting taking hormone preparations or discontinued their hormonal treatment. An increase in the use of compounded bioidentical hormone therapy has followed this publication. Bioidentical hormones are made from concentrating certain extracts from plants to replace hormones normally manufactured by the body's own endocrine system. The term is most often used to describe custom-made hormone treatment formulations that are compounded for an individual according to a healthcare provider's prescription.The most common forms are estriol, estrone, estradiol, testosterone, progesterone, and occasionally dehydroepiandrosterone. However, bioidentical substances are not truly identical of natural hormones, they are subsequently altered in a number of ways in a laboratory. They have not been tested for efficacy or safety, also are not approved by any regulatory agency, although some active ingredients are registered by USA Food and Drug Administration and European Medicine Agency. Individualization of therapy is the key to bringing health benefits with minimal risks, thereby enhancing quality of life.