
kstranodal non-Hodgkin lenfoma (NHL), yaygın nodal hastalığa sekonder olarak gastrointestinal sistemi (GİS) tutabildiği gibi, primer olarak da GİS'ten başlayabilmektedir.Difüz büyük B-hücreli lenfoma NHL'nin en sık rastlanan tipidir.Mide, ekstranodal NHL'nin en sık tutulduğu bölgedir.Mide NHL'sinin endoskopik görünümü sıklıkla multifokal olup, üzeri ülsere polipoid veya infiltratif lezyonlar şeklinde olabilmektedir
Öyküsünde hepatit B?ye bağlı karaciğer sirozu ve hepatoselüler karsinom (HSK) tanısı olan ve iki kez transkateter arteriyel kemoembolizasyon (TAKE) işlemi yapılan 71 yaşındaki erkek olgu, karaciğer sol lobunda nüks kitle ile kliniğimize başvurdu. Başarılı TAKE işlemi sonrası taburcu edilen hasta 4 gün sonra girişim yerinde vezikülobüllöz lezyonlar gelişmesi üzerine tekrar kliniğimize başvurdu. Olguya herpes zoster tanısı konulduktan sonra antiviral tedavi başlandı ve lezyonları geriledi. HSK tedavisinde sıklıkla kullanılan TAKE işlemi sonrasında travma, verilen kemoterapötik ajanlar veya malignitenin kendisine bağlı olarak herpes zoster enfeksiyonu gelişebileceği akılda tutulmalıdır.
Esrar (Cannabis sativa) yüzyıllardır inflamatuar barsak hastalıkları, gastroenterit, anoreksi, motilite bozuklukları, diyare, diyabetik gastroparezi, kusma ve abdominal ağrı gibi sağlık problemlerinin tedavisinde kullanılmaktadır. Ancak kannabis ve sentetik kannabinoidlerin ciddi nöropsikiyatrik yan etkileri nedeni ile modern tıpta kullanımı sınırlıdır. Etken maddesi olan delta-9 tetrahidrokannabinol ve bu maddenin üzerinden etkili olduğu CB1 ve CB2 reseptörlerinin tanımlanmasından sonra endojen kannabinoid sistemin in vivo birçok etkisi olduğu gözlenmiştir. Bütün kannabinoid agonistler CB1 ve CB2 reseptörler üzerinden etki göstermektedir. İnsan vücudunda bu reseptörler üzerinden etki ederek memeli dokusunda endojen kannabinoid reseptörleri aktive eden anandamid ve 2-araşidonil gliserol gibi endokannabinoidler saptanmıştır. Lipid yapıdaki bu maddeler üretildikten hemen sonra hücrelerden salınırlar ve CB1 ve CB2 reseptörleri aktive ederek biyolojik yanıt oluştururlar. Kannabinoid sistemi oluşturan kannabinoid reseptörler, endokannabinoidler ve endokannabinoid sentez ve inaktivasyonunda rol oynayan enzimler özellikle enterik sinir sisteminde başta olmak üzere tüm gastrointestinal kanalda yaygın olarak saptanmıştır. Yapılan çalışmalarla kannabinoid sistemin gastrointestinal kanalda birçok farmakolojik etkisi olduğu gösterilmiştir. Kannabinoid sistem modülasyonunun hastalık fizyopatolojisi ve tedavisinde yer alabileceği hayvan çalışmalarında gösterilmiştir. Son yıllarda hayvan deneylerinde gözlenen bu faydalı etkileri nedeni ile, kannabinoid sistem üzerinde etkili ilaçlar insanlarda bazı hastalıkların tedavisinde denenmiştir ve hâlen denenmektedir. Bu çalışmada, endojen kannabinoid sistemin patofizyolojisini ve endojen kannabinoid sistem ile onun düzenleyicilerinin gastrointestinal kanalda oluşturduğu etkileri tanımlamak amaçlanmıştır.
Amaç: Nonalkolik yağlı karaciğere sahip hastalarda transfüzyonla geçen virüs seroprevalansı ve steatozun derecesine etkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntemler: Yüksek serum alanin aminotransferaz ve aspartat aminotransferaz değerleri olup, hepatit B yüzey antijeni, hepatit C antikoru, insan immün yetmezlik virüs antikoru, anti nükleer antikor, anti mitokondriyal antikor, anti düz kas antikoru, karaciğer böbrek mikrozomal antikoru-1 değerleri negatif olan biyopsi ile tanı konmuş 33 nonalkolik yağlı karaciğer hastası ve 38 sağlıklı gönüllü çalışmaya alındı. Transfüzyonla geçen virüs DNA'sı polimeraz zincir reaksiyonu yöntemi ile saptandı. Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların 25 (%75,8)'inde, kontrol grubunun ise 22 (%57,9)'sinde transfüzyonla geçen virüs-DNA'sı pozitif saptandı. Hasta ve kontrol grubu arasında transfüzyonla geçen virüs-DNA'sı pozitifliği açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Steatozis derecesi orta ve ileri olanların (Evre 2+Evre 3) oranı transfüzyonla geçen virüs-DNA'sı pozitif olan hasta alt grubunda %56, negatif olan hasta alt grubunda ise %12,5 olarak bulundu. İki grup arasındaki fark istatistiksel açıdan anlamlı idi (p=0,038). Sonuç: Çalışmamızda sağlıklı kontrol grubu ile nonalkolik yağlı karaciğer hastalığı olan grup arasında transfüzyonla geçen virüs seroprevalansı açısından istatistiksel olarak herhangi bir fark olmamasına rağmen, yağlı karaciğer hastalığı olan hastaların steatoz derecesi bakımından orta, ileri düzeyde olanların da daha yüksek oranda transfüzyonla geçen virüs seroprevalansı saptandı. Bu sonuç, transfüzyonla geçen virüs varlığının yağlı karaciğer hastalığı olan hastalarda steatozun derecesini etkilediğini düşündürmektedir.
Hepatoselüler kanserin küratif tedavisi cerrahidir. Cerrahi uygulanamayacak hastalarda ise kullanılacak öncelikli yöntem perkütan ablasyondur. Perkütan ablasyon yöntemleri, hepatoselüler kanser tedavisinde kullanılabilecek minimal invaziv tedavi yöntemleridir. Kimyasal, termal, sonografik ya da elektriksel yöntemlerle, seçilen lezyonlarda hücre hasarı oluşturarak etki ederler. Radyofrekans ablasyon, mikrodalga ablasyon, etanol/asetik asit enjeksiyonu, lazerle indüklenen ablasyon, kriyoablasyon,
Objective: During the past years, endoscopic ultrasound (EUS)-guided fine-needle aspiration (FNA) has become an important tool in cyst therapy and tissue sampling. In this retrospective analysis, the primary objective was to determine the efficacy of EUS guided FNA for diagnosis of pancreatic pseudocysts (PP) and true cysts. The secondary aim was to evaluate the size and location of the cysts. Material and Methods: Eighty-three patients with pancreatic cysts and pseudocysts were retrospectively identified from the database of Gazi University Department of Gastroenterology. Size of the cysts and available data on fine needle aspiration and surgical aspiration were also recorded. Results: According to EUS criteria, 48 patients (57.8%), 24 female and 24 male subjects with PP and 35 (42.2%) patients (24 female and 11 male) with cystic lesions (totally 83 patients, 48 female and 35 male) were enrolled in the study. The size of the cysts in the pseudocyst group was significantly greater than that of the simple cysts. There was no difference between the two groups in terms of patients age. There was also no difference between the two study groups in terms of location (p= 0.404). The most common location for both cysts was the head of the pancreas. Normal cytology was the most common finding among cytological results of fine needle aspiration in the both groups. Bacterial growth was detected in one sample and fungal culture was positive in another in the PP group. One of the samples showed atypical cells and another demonstrated mucinous cells in the same subgroup. There were 4 (11.4%) cases with mucinous cystic neoplasm and one case with cystadenocarcinoma in the true cyst group. Conclusion: Cysts of the pancreas have some characteristic properties that can be differentiated with EUS guidance.
Appendix is a rare localization for serrated adenomas. Adenocarcinoma associated with serrated adenoma is a distinct type of colorectal neoplasm, accounting for 5.8% of all colorectal carcinoma cases. A 79-years-old male patient presented with three days of history of generalized abdominal pain, bloating and constipation. Due to the suspicion of intestinal perforation an explorative laparotomy was performed. Gross examination of the subtotal colectomy demonstrated a thickened ulcerated vegetative tumoral mass largest size 5 cm. In serial sections, moderately differentiated adenocarcinoma was seen in transverse colon, and incidentally, a serrated adenoma also was detected in serial sections of appendix. Ki67 was diffusely positive in lower half of the foeveolar structures. Immnohistochemically, MLH-1, PMS-2, MSH-6, MSH-2 were also positive and there was no microsatellite instability in this serrated adenoma of the appendix. In our case, microsatellite instability was not detected in serrated adenoma of the appendix and adenocarcinoma of the colon.
De novo hepatitis B infection (HBV) occurs rarely after liver transplantion (LT) and is associated with severe hepatitis and graft loss. The liver grafts from anti-HBc positive donors are currently the main sources of de novo HBV infection after LT, which is usually defined by the development of positive HBsAg and/or detectable serum or liver HBV DNA in previously HBV naïve recipients. Here we reported the case of a liver transplant recipient with de novo HBV infection who had a favorable outcome after entecavir therapy. The patient received orthotopic liver transplantation because of end-stage cryptogenic cirrhosis and was found to have de novo HBV infection 6 months later. He was treated with entecavir and his serum HBV DNA turned undetectable 6 months later and HBsAg seroconversion was achieved 18 months later.
Gluten duyarlı enteropati, insanlarda en sık görülen otoimmün karakterli ve gıda kökenli ince barsak mukoza hastalığıdır. Çölyak krizi ise yaşamı tehdit eden ve çölyak hastalığının nadir görülen bir komplikasyonudur. Bu komplikasyon klinik olarak; hipokalemi, hipomagnezemi, hipokalsemi, hipoproteinemi, demir ve folik asit eksikliğine yol açan ağır derecede ishal, dehidrasyon ve metabolik değişikliklerle karakterize bir tablodur. Çölyak krizi hastalığın nadir görülen ciddi bir komplikasyonudur. Otuz yedi yaşındaki kadın olgu, ishal ve kilo kaybı ile acil servise başvurdu. Laboratuvar tetkikleri ve ileri değerlendirme ile hastaya çölyak hastalığı ve akut krizi tanısı kondu. Bu olgu sunumunda, çölyak hastalığının tipik özellikleri ve nadir bir komplikasyonu olan çölyak krizi literatür bilgileri ışığı altında sunulmuştur.
Agenesis of the gallbladder is a rare entity, with an estimated incidence of 10-65 per 100 000. Patients are usually asymptomatic and the diagnosis is commonly made incidentally, during an abdominal surgery session or at autopsy; resulting in the patient undergoing unnecessary operative intervention. The risk of intraoperative iatrogenic injury is higher, and the associated morbidity of the procedure is greater. Here we reported the case of a gallbladder agenesis, who was being investigated for dyspeptic complaints and incidentally diagnosed as having gallbladder agenesis; her complaints owing to a gastric ulcer. As practiced here; with advanced imaging techniques of our times, the diagnosis is easily settled, so the patient can keep away from invasive modalities and their possible complications.
Bariyatrik cerrahi, yaşam tarzı değişiklikleri ve medikal tedavi ile yeterli ağırlık kaybı sağlanamayan, obezitenin neden olduğu komplikasyonların görüldüğü, morbidite ve mortalite için yüksek risk taşıyan hastalarda düşünülen etkili bir tedavi şeklidir. Obezite cerrahisi kısıtlayıcı prosedürler, malabsorptif prosedürler ve kombinasyon (malabsorptif ve kısıtlayıcı) prosedürler olmak üzere üç ayrı kategoride incelenmektedir. Genellikle kısıtlayıcı prosedür uygulanan hastalar daha az uzun dönem diyetle ilişkili risk taşırken, malabsorptif prosedür uygulanan hastalarda risk daha yüksektir. Cerrahi sonrası beslenme yetersizlikleri birçok nedene bağlı olup, yaygın olarak görülmektedir. Bu nedenlerden biri çeşitli besin ögelerinin yetersizliği ile ilişkili olduğu bilinen obeziteyi içeren preoperatif faktörler ve preoperatif ağırlık kaybıdır. Diğeri ise postoperatif dönemde, azalan besin alımı diyet kalitesinin yetersizliği, sindirim ve emilimde değişiklikler, yetersizlik riskini arttıran suplementasyon programına uyumsuzluktur. Yaygın olarak B12 vitamini, demir, tiamin, folat ve yağda çözünen vitaminlerin yetersizliği görülmektedir. Tüm hastalarda beslenme durumunun düzenli olarak izlenmesi ciddi klinik yetersizliklerden korunmaya yardımcı olmaktadır. Beslenme tedavisi operasyon sonrası ilk bir-sekiz hafta süresince yeterli hidrasyonun sürdürülmesi, yeterli miktarda besin ögelerinin sağlanması, iyileşmeyi desteklemek için protein sağlanması, kas kütlesi kaybının en az olması ve normal beslenmeye geçiş için gerekli ilerlemenin sağlanması üzerine odaklanılmalıdır. Tüm bariyatrik operasyonlardan sonra kaybedilen ağırlığın geri kazanımı riski vardır. Hastaların yaklaşık %20-30'u başarılı bir ağırlık kaybı elde edemezken, hastaların bazıları da kaybettikleri ağırlığın %20-25'ini geri almaktadır. Ağırlık durumunun düzenli izlenmesi ve erken müdahale önemli ağırlık geri kazanımından korunmayı sağlayabilir.
Ektopik (heterotopik) pankreas, gastrointestinal traktın herhangi bir lokalizasyonunda görülebilen konjenital bir anomalidir. Otopsi çalışmalarında %0,5-13,7 oranında rastlanmakla birlikte, biyopsi materyallerinde nadiren tanı almaktadır. Çok daha nadir olarak da intraoperatif inceleme materyallerinde karşımıza sürpriz olarak çıkabilmektedir. Bu olgu sunumunda, üst gastrointestinal sistem endoskopisinde mide korpusu arka duvarında 3-4 cm çapında submukozal lezyon saptanan 58 yaşındaki erkek hasta sunulmuştur. Saptanan lezyon, malignite şüphesi ile intraoperatif inceleme eşliğinde mide wedge rezeksiyonu yapılarak çıkarılmıştır. Frozen incelemesi ve kalıcı kesitlerin histopatolojik incelenmesi sonrasında ektopik pankreas tanısı konulmuştur. Ektopik pankreas olgularında lezyon sıklıkla submukozal alanda sınırlı olmakla beraber midenin tüm duvar katlarında yerleşim gösterebilmektedir. Bu durumda intraoperatif olarak yanlışlıkla karsinom tanısı konabilmektedir. Midede nadir görülen bu lezyonun intraoperatif tanısında zorluk yaşamamak için böyle bir antiteden patoloğun haberdar olması gerekmektedir.
Yaşam kalitesini olumsuz etkileyen inflamatuar barsak hastalıkları (İBH) ve irritabl barsak sendromu (İBS), ülkemizde ve dünya genelinde yaygın görülen önemli sağlık sorunlarındandır ve bu hastalıkların patofizyolojisi tam olarak açıklanamamıştır. Diyet gibi çevresel etmenler semptomların gelişiminde etkili olabilmektedir. Barsak sağlığı ile ilgili çalışmalarda farklı diyet önerileri bulunmaktadır. Bunlardan biri de kısa zincirli, emilimi sınırlı/düşük karbonhidratlardan olan fermente oligo-, di- ve mono-sakkaritler ve polyollerin (FODMAP) sınırlandırıldığı diyettir. FODMAP içeren karbonhidratların sindirimi ile fermente substratların, suyun ince barsak ve kolondaki miktarı artmaktadır. Bu durum luminal distansiyon ve gaz oluşumuna neden olmaktadır. Literatürde diyette fermente karbonhidratların sınırlandırılmasının (düşük FODMAP içerikli diyet) gastrointestinal sistem (GİS) semptomları üzerine olumlu etkiler gösterebileceğini savunan çalışmalar bulunmaktadır. Son dönemlerde İBH ve İBS için güncel tedavi yaklaşımı olan FODMAP içeren karbonhidratlardan sınırlı tıbbi beslenme tedavisinin sağlık üzerine etkinliği konusunda çalışmalar yapılmaktadır. Literatüre her yeni eklenen tıbbi beslenme tedavisi için bireyin beslenme ve genel sağlık durumu üzerine olumlu/olumsuz etkilerinin değerlendirilmesi önemlidir. Ancak, literatürde yer alan randomize kontrol çalışmalarının sınırlı sayıda olduğu dikkat çekmektedir. İBH ve İBS tanısı alan bireylerde fermente karbonhidratların sınırlandırılmasının gastrointestinal sağlık üzerine etkilerinin incelendiği uzun dönemli yapılan daha çok sayıda çalışmaya gereksinimi olduğu düşünülmektedir. Bu derleme, FODMAP içeren karbonhidratlardan sınırlı tıbbi beslenme tedavisinin etkinliği konusunda bilgi verilmesi amacıyla yapılmıştır.
Gastrointestinal stromal tumors (GIST) are the most common mesenchymal tumors of gastrointestinal tractus. GISTs originate in stomach (60%), in small bowel (60%), in colon and rectum (5-10%), and in esophageus, omentum, mesenter and retroperitoneum at smaller rates (1%). At the time of diagnosis, approximately half of the cases are observed as being metastasised, and they mostly make metastasis to liver (50-60%) and peritoneum (20-43%). However, bone and lymph node metastasis in GISTs have been quite rarely reported in the literature. In our case, 22 cm sized GIST was detected in stomach and completely removed by a surgical operation. Due to large size of the non-metastasised case mass (>10 cm) and increased mitotic index (>5/10 hpf), it was considered as having high risk and imatinib therapy was initiated. At the 6th year of imatinib therapy, the patient applied to hospital with the complaints of abdominal pain and swelling, and common metastases were detected at liver, peritoneum, bone and lymph nodes. In this study, the literature was reviewed due to the case with GIST which was completely removed and manifested with atypical metastases at the 6th year of imatinib therapy