
Tip 1 diyabetlilerde karbonhidrat sayımı ve esnek yoğun insülin tedavisi uygulamalarına rağmen optimal glisemik kontrolde beklenen iyileşmeler görülememektedir. Besinin veya öğünün yağ ve protein içeriği ile glisemik indeksi de postprandiyal glukoz düzeylerini önemli derecede etkilemektedir. Diyet, yağ ve proteinleri gecikmiş ve uzamış postprandiyal hiperglisemiye neden olur iken, yüksek glisemik indeksli besinler erken postprandiyal dönemde hızlı glukoz yükselmelerine yol açmaktadır. Yüksek yağ ve protein içeriğine sahip öğünler, geç postprandiyal hiperglisemi kontrolü için aynı karbonhidrat içeriğine sahip düşük yağlı ve düşük proteinli öğünlerden daha fazla insülin ihtiyacı gerektirmektedir. Düşük glisemik indeksli diyet uygulamaları insülin ihtiyacında azalmaya neden olabilmektedir. Son yıllarda insülin dozu ayarlamalarında sadece karbonhidrat içeriğinin değil, aynı zamanda öğünün genel bileşiminin de dikkate alınmasıyla daha iyi bir postprandiyal glukoz kontrolünün sağlanabileceği düşünülmektedir. Bu çalışmada, Tip 1 diyabetlilerde diyet yağ, protein ve glisemik indeksin glisemik kontrol üzerine etkisi ve insülin uygulamalarında kullanımı ele alınmıştır.
Subklinik Hipotiroidi Meselesi: Tedavi Edilmeli mi Edilmemeli mi? Ö ÖZ ZE ET T "Subklinik hipotiroidi meselesi", subklinik hipotiroidide tedavi karşıtı ve gerekliliği yönünde görüşlerin olmasından kaynaklanmaktadır."Tedavi edilmeli mi edilmemeli mi?" sorusuna yanıt aranan bir konu olması bu başlıkla sunumu gerekli kılmıştır."Tedavi edilecekse hangi TSH (thyroid stimulating hormone-tiroid stimüle edici hormon) düzeyinde tedavi edilsin?" sorusu da bir diğer yanıt bulması gereken noktadır.Bu konu, yıllardır tartışılmakla birlikte son noktaya hâlâ gelinmiş değildir.Tedaviyi gereksiz düşünen bir grup olmakla birlikte, tedavi edilmelidir diyenler de bulunmaktadır.Son yıllarda tedavi edelim diyenler çoğunluktadır.Ancak, bu konuda tartışmalar hâlen devam etmektedir.Önceden tedavi gereksizdir diyenler, giderek tedavi edelim tarafına doğru yaklaşmaktadırlar; ancak tedaviye başlamak için TSH düzeyini 7-10 µU/mL üstü şeklinde seçerek sınırlamalar getirmektedirler.Tedavi etmeyelim diyenlerin, tedavi edelim diyenlere yaklaşmasının nedeni, TSH ölçümünün kullanıma girmesinden bu yana, tedavi edilmeyen subklinik hipotiroidilerde aterojenik ağırlıklı komplikasyonların tedavi edilenlerden çok açık farkla fazla olmasının, geçen bu uzun zaman sürecinde net olarak
Dünyada en sık görülen kromozomal genetik bozukluk olan Down sendromunda, otoimmün endokrin hastalıkların görülme riski artmaktadır. Down sendromu, 21. kromozom çiftinde fazladan bir kromozom yer alması ile meydana gelir. Bu hastalarda otoimmün endokrinopatilerin sık görülmesinin sebebi otoimmün regülatör genin 21. kromozom üzerinde yer almasıdır. Otoimmün hastalıklar, farklı dokulara karşı otoantikor oluşumu ile karakterize kronik heterojen bir hastalık grubudur. Birden fazla organın disfonksiyonu ile karakterize otoimmün poliglandüler sendromlar dört gruba ayrılmaktadır. Bu çalışmada, ailesi tarafından ağız kuruluğu, poliüri, polidipsi ve kilo kaybı nedeni ile polikliniğimize getirilen, diyabet tanısı konulup ileri tetkiklerinde otoimmün poliglandüler sendromlar Tip 3 tespit ettiğimiz 31 yaşındaki Down sendromlu bir olgu sunulmuştur. Ayrıca, Down sendromunda otoimmun hastalıkların bir arada görülebilmesinin altında yatan mekanizmalar, bu hastaların takibi ve sonradan ortaya çıkabilecek otoimmün poliglandüler sendrom komponentleri yönünden ailenin bilgilendirilmesinin önemi tartışılmıştır.
Amaç: Eksenatid, GLP-1 reseptörlerine yüksek afinite de bağlanmakta, endojen GLP-1 etkisi ile glukoz bağımlı insülin sekresyonu, gastrik boşalmanın geciktirilmesi, glukagon süpresyonu, iştah baskılanması ve β-hücre kitlesini artırıcı etkilerini göstermektedir. Bu çalışmada eksenatid tedavisi verdiğimiz hastalarda, kısa dönemde laboratuvar ve metabolik parametrelerde iyileşme sağlanıp sağlanmadığının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Ocak 2013-Aralık 2015 tarihleri arasında eksenatid başlanan hastalar retrospektif olarak çalışmaya dâhil edildi. Eksenatid öncesi ve tedaviden 6 ay sonraki kilo, beden kitle indeksi, açlık plazma glukozu, hemoglobin A1c, lipit profili değerleri kaydedilerek analize alındı. Hastaların 26'sı tedavi öncesi metformin ya da kombine oral antidiyabetik tedavi altında iken, 7 hasta bu tedavilere ek olarak bazal bolus insülin, 2 hasta ise bazal insülin almakta idi. Bulgular: Hastaların 31'i kadın, 5'i erkek idi. Çalışmaya alınan hastaların yaş ortalaması 51,5±10,4 yıl olarak bulundu. Hemoglobin A1c eksenatid tedavisi öncesi %7,9±1,6, sonrası %7,0±1,3, kilo; tedavi öncesi 114,6±16,4 kg, tedavi sonrası 105,8±16,0 kg olarak saptandı. Beden kitle indeksi (BKİ); eksenatid tedavisi öncesi 45,4±6,2, sonrası 41,8±6,9 kg/m2 hesaplandı. Sonuç: Obez hastalarda tedaviye eksenatid eklenmesi ile hastalarda kilo kaybı (p=0,000), BKİ (p=0,000) ve hemoglobin A1c (p=0,002) düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı düşme saptanmıştır. İnsülin kullanan hastalarda eksenatidinin tedaviye eklenmesi ile insülin dozunda %44,1'lik azalma görülmüştür. Hastalarımızın açlık plazma glukozu, düşük yoğunluklu lipoprotein, yüksek yoğunluklu lipoprotein ve trigliserid düzeylerinde başlangıç değerlerine göre azalma olmasına rağmen, bu azalma istatistiksel olarak anlamlı değildir.
Obezite, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeleri etkileyen bir pandemi hâline gelmiştir. Obezitenin tedavisinde bariatrik cerrahi yöntemlerin kullanılma sıklığı her geçen gün artmaktadır. Dolayısıyla, postoperatif komplikasyon oranı yüksek bu hasta grubunda, takip ve tedavi yöntemlerinin yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir. Bazı komplikasyonlar postoperatif erken dönemde gelişirken, bazıları aylar veya yıllar sonra ortaya çıkabilir. Bu yüzden bu hasta grubu endokrinolog, cerrah, psikiyatrist ve diyetisyenden oluşan tecrübeli bir ekip tarafından ömür boyu takip edilmelidir. Bariatrik cerrahi sonrası hastalar, erken ve geç dönem takip yaklaşımı olarak ayrı ele alınmalıdır. Erken dönem, bariatrik cerrahi sonrası ilk bir aydır. Bu dönemde hastaların dengeli beslenmeleri sağlanmalı, rutin vitamin takviyeleri yapılmalı, emboli gibi postoperatif erken dönemde gelişebilecek komplikasyonların önlenmesi ve tedavisi ile mücadele edilmelidir. Geç dönem, postoperatif birinci aydan sonra ömür boyu takip edilecek dönemdir. Geç dönemde hastaların kilo kaybı ve yeniden kilo artışı, besin eksiklikleri, cerrahi sonrası gelişebilecek komplikasyonlar ve obeziteye eşlik edebilen komorbid hastalıklar takip edilmelidir. Makro ve mikro besin eksikliği gelişmemesi için uygun beslenme programı düzenlenip gerekirse replasman yapılmalıdır Bariatrik cerrahi sonrası en sık gelişebilecek komplikasyonlar; ?dumping? sendromu, hipoglisemi, osteoporoz, nefrolityaz ve kolelityazdır. Hastaların bu komplikasyonlar açısından takibi ve gerekirse tedavisi yapılmalıdır. Obeziteye eşlik edebilecek komorbid durumlar olan diyabet, hiperlipidemi, hipertansiyon, uyku apne sendromu, hepatosteatoz ve infertilitenin cerrahi sonrası remisyonu değerlendirilmeli ve gerektiğinde tedavi değişikliği yapılmalıdır.
Son yıllarda kahverengi yağ dokusu; metabolik sendromun bileşenleri olan obezite, insülin direnci ve Tip 2 diabetes mellitus tedavisinde hedef doku olarak önem kazanmıştır. İskelet kasından ve yağ dokusundan salınan irisin, yeni keşfedilmiş bir hormondur. Beyaz yağ dokusu hücrelerini kahverengi yağ dokusu hücrelerine çevirir, böylece enerji harcanmasını sağlayarak glukoz homeostazını düzenler. Beden kitle indeksinin düzenlenmesinde indikatör bir moleküldür. Gün geçtikçe insidansı artan Tip 2 diyabet ve obezite gibi metabolik hastalıklara yeni terapötik stratejiler geliştirmek ve bu hastalıkların prevalansını azaltmak için irisinin etki mekanizmasının anlaşılması yararlı olacaktır. İrisin, bir transmembran proteini olan fibronektinin Tip III domain 5?in proteolitik ürünüdür. Egzersiz ve soğuk ile stimüle olan irisin, beyaz yağ dokusu hücrelerinde bir mitokondri pompası olan ve ayırıcı protein 1 olarak adlandırılan pompaların ekspresyonunu artırır. Artan ayırıcı protein 1 ekspresyonu ile hücrede ısı üretimi artar, termogenez ve glukoz homeostazisi sağlanmış olur. İrisin hormonu, enerji harcanmasını artırıp kilo kaybına neden olduğu için metabolik hastalıkların tedavisinde umut verici olmuştur. Metabolik sendrom, obezite, Tip 2 diabetes mellitus ve kardiyovasküler hastalıklarda irisin hormonunun plazma düzeyindeki değişimlerin tedaviye etkisi üzerine çok sayıda çalışma yapılmıştır. Bu çalışmada; irisin hormonunun yapısı, etki mekanizması ve fonksiyonları anlatılmış, irisinin egzersizle ve metabolik hastalıklarla olan ilişkisi hakkında yapılmış olan çalışmalar özetlenmiştir.
Objective: Hypovitaminosis D and metabolic syndrome are worldwide common problems. The link between them was unresolved. We planned to define the relation between Vitamin D levels and metabolic syndrome and also their parameters. Material and Methods: We evaluated all the demographic and anthropometric parameters of 79 healthy participants and 95 patients with metabolic syndrome and compared those parameters and vitamin D levels. We classified 25(OH)D serum levels; <10ng/mL as serious deficiency, 10-20 ng/mL as deficiency, 20-30 ng/mL insufficiency and > 30 ng/mL as normal status. We searched the correlation of vitamin D levels with metabolic syndrome parameters. We also examined the relation of various Vitamin D levels with demographic and anthropometric findings of metabolic syndrome patients. Results: Vitamin D levels were low in all the individuals (12.8 ± 6.7ng/mL in patients and 19.0 ± 10.0ng/mL in controls. p<0.001). In metabolic syndrome patients, serious deficiency was high and normal Vit D status was significantly low especially in females. In metabolic syndrome group vitamin D levels were negatively correlated with body mass index, waist circumference, blood glucose, hemoglobin A1c, fasting insulin, insulin resistance index (p <0.012, <0.040, <0.002, <0.008, <0.006, <0.001 respectively). We found that vitamin D levels of the patients without hypertension, diabetes mellitus, dyslipidemia or obesity were higher than that of the patients with those diseases among metabolic syndrome group (all p<0.001). We also demonstrated as Vitamin D levels decreased, rate of obesity, hypertension and diabetes mellitus increased, (p<.0.029, <0.035 and <0.001 respectively). Conclusion: In patients with metabolic syndrome hypovitaminosis D is frequent especially in women. As Vitamin D levels are in negative correlation with obesity, diabetes and insulin resistance indices and also with metabolic syndrome parameters, we concluded that Vitamin D supplementation is important in hypovitaminosis D cases with metabolic syndrome.
Bilobar thyroid agenesis is a quite rare congenital anomaly which occurs because of the defects or genetic factors , during the embryological development of thyroid tissue. Although it is usually detected incidentally, symptoms like nutrition disorders, cold and dry skin, constipation, lethargy and growth retardation in childhood may lead to diagnosis. In patients with thyroid agenesis, hypothalamic-pituitary-throid axis works in a different way and combination of hypothyroidism and other thyroid disorders are seen more frequently. Females are more commonly affected than males (3:1 ratio), and the cases are frequently in the form of thyroid hemiagenesis of left lobe. We present a 27 years-old female patient who has been suffering from hand tremor, sweating and lethargy since about 2 years old that detected bilobar thyroid agenesis after laboratorial and radiological workup, in this paper.
Tiroid hastalıkları, özellikle hipotiroidi, üreme çağındaki kadınlarda ve gebelerde sık görülen endokrin bozukluklardan biridir. Gebe kadınların %3-5?inde subklinik hipotiroidi, %0,3-0,5?inde aşikar hipotiroidi görülmektedir. Gebelerde hipotiroidi tanısında TSH, sT4 veya TT4 kullanılmaktadır. Hipotiroidi, gebelerde erken ve geç obstetrik komplikasyonlara neden olabilmektedir. Annede anemi, spontan abortus, konjestif kalp yetmezliği, preeklampsi, postpartum hemoraji, plasental anomali ve gestasyonel hipertansiyon olabilirken; bebekte ise düşük doğum ağırlığı, prematüre doğum, ölü doğum ve neonatal solunum distresi görülebilmektedir. Hipotiroidili anneden doğan bebeklerde kognitif ve nörolojik gelişim kusurları olabilmektedir. Gebelerde hipotiroidi tedavisinde levotiroksin kullanılmaktadır. Konsepsiyondan önce TSH<2,5 mIU/L olması sağlanmalıdır. Gebelik planlayan ve risk faktörü olan kadınlarda tarama önerilmektedir. Hipotiroidi tanılı gebelerde medikal abortus kararı tartışmalıdır; bu karar verilirken anne ve bebekle ilgili faktörler göz önünde bulundurulmalıdır.
Ectopic ACTH secretion [EAS] and bronchopulmonary carcinoids are both rare diseases, although lung carsinoids account for the most common source of EAS. Surgical resection of the tumor is selected treatment when the source of EAS could be determined. We report a patient with signs and symptoms suggestive of hypercortisolism, admitted to hospital with weight gain. Laboratory tests were in favour of ACTH-dependent Cushing’s syndrome, a normal pituitary MRI and no central-to-peripheral ACTH gradient in bilateral inferior petrosal sinus sampling are suggested ectopic ACTH secretion. Thoracic CT scan revealed two lesions at the left lung, with 18fFDG-uptake at PET scan. The patient was successfully treated with lobectomy and histological examination confirmed an atypical bronchial carcinoid tumor with positive ACTH immunoreactivity. Although functional imaging modalities that target somatostatin receptors in neuroendocrine tumours are favourible, FDG-PET imaging may also be a useful and more available tool for evaluation of thoracic carcinoid tumors.
Primer hiperparatiroidi (PHPT); benign hiperkalseminin en sık nedenidir ve paratiroid bezlerinden aşırı parathormon (PTH) salınımı ile karakterizedir. PHPT olgularının yaklaşık %80-85'inde neden sporadik, tek paratiroid adenomudur. PHPT'de cerrahi, hâlen başlıca tedavi yöntemi olma özelliğini korumaktadır. Tek adenomlarda unilateral sınırlı cerrahi yaklaşım (minimal invaziv paratiroidektomi) giderek daha geniş kabul görmeye başlamıştır. Bu çalışmada, insidental tek paratiroid adenomu nedeni ile opere edilen ve erken dönemde nüks hiperparatiroidi gelişen bir olgu sunulmuştur. Klinik bulgular ve görüntüleme sonuçlarına göre nüks hiperparatiroidi sebebinin aynı lojda ikinci bir paratiroid adenomu olduğu anlaşılmış ve ikinci paratiroid adenomunun tedavisinde yardımcı bir cerrahi teknik olan ''radioguided occult lesion localization (ROLL)'' yöntemi kullanılmıştır. Bu çalışmada, paratiroid adenomlarının preoperatif görüntülenmesinde kullanılan yöntemler, görüntülemede hata kaynakları ve paratiroid cerrahisinde ROLL yönteminin kullanımı tartışılmıştır.
Osteogenezis imperfekta yaygın osteoporoz, tekrarlayan kemik kırıkları ve bunun sonucunda oluşan deformitelerle karakterize genetik bir hastalıktır. Çoğu vakada Tip1 kollajen yapımından sorumlu COL1A1 veya COL1A2 genlerinden birinde dominant bir mutasyon sonucu gelişir. Osteogenezis imperfektalı olguların tedavisinde hedef; kırıkları ve ağrıyı azaltmak, uzun dönem kemik deformitelerini önleyerek kişinin fonksiyonel kapasitesini artırmak ve mobilizasyonunu sağlamaktır. Bu çalışmada, osteogenezis imperfektalı 9 olgu retrospektif olarak incelendi. Olguların yaşı, cinsiyeti, aile anamnezi, başvuru yaşları, hastalığın başlama yaşı, kırık sayıları, kemik mineral dansitesi T ve Z skorları, aldıkları tedavi ve süreleri, kemik yapım-yıkım belirteçleri, 25-OH D vitamin düzeyleri değerlendirildi. Bu çalışmada, ikisi erkek yedisi kadın toplam 9 olgu retrospektif olarak incelendi. Olguların ortalama yaşı 24 idi. Tanı yaşları 1,5-15 arasında değişmekte idi. Oral alendronat, pamidronat ve zoledronik asit alan olgularımızda son dönemde yeni kırık oluşumu gözlenmedi.
Primary hyperparathyroidism is characterized with excessive parathormone (PTH) secretion from parathyroid gland. Ectopic parathyroid adenomas are rare. Herein we present a case of primary hyperparathyroidism with severe long term elevated PTH levels due to ectopic parathyroid adenoma in mediastinal region and its successful surgical management with minimally invasive techniques. Parathyroid adenomectomy was performed via left video assisted thoracoscopic surgery (VATS). We concluded that VATS resection of an ectopic parathyroid gland in the anterior mediastinum is simple and effective. This approach is less invasive than sternotomy and thoracotomy, and it may be first choice method for resection of ectopic parathyroid glands in the anterior mediastinum.
Although gynecomastia may be seen in males with hyperthyroidism, unilateral painful gynecomastia is a rare complication in hyperthyroid patients. We report unilateral and painful gynecomastia in a 56-year-old male patient with thyrotoxicosis due to Graves' disease. Physical examination revealed tachycardia, grade 1b diffuse indolent enlargement in thyroid gland and unilateral painful gynecomastia. Hyperthyroidism was diagnosed with laboratuary tests and imaging techniques. Treatment of hyperthyroidism resulted in resolution of the gynecomastia. In conclusion, unilateral and painful gynaecomastia is an unusual presenting feature of thyrotoxicosis. Therefore thyroid hormones must be evaluated in patients with gynaecomastia even when it is unilateral.
Metformin, Tip 2 diyabetli olgularda tanı anında eğer bir kontrendikasyon yoksa başlangıç tedavisi olarak yaşam stili değişikliği ile birlikte önerilmektedir. Metformin monoterapi, diğer oral antidiyabetiklerle kombine veya insülinle kombine edilebilmektedir. Prediyabet ve polikistik over sendromunda da kullanımı mevcuttur. Metformine bağlı yaygın yan etkiler: bulantı, karında rahatsızlık hissi, ishal gibi gastrointestinal belirtilerdir. B12 vitamini eksikliği ve laktik asidoz diğer önemli yan etkileridir. Otuz beş yaşındaki yeni tanı Tip 2 diyabetli olgumuza metformin başlandıktan sonra vücutta yaygın ürtikeryal lezyonlar, sol gözde anjiyoödem ve kaşıntı ortaya çıktı. Metformin kesildikten sonra semptom ve belirtiler düzeldi. Bu çalışmada, nadir de olsa metforminin ürtiker yapabileceğinin vurgulanması amaçlanmıştır.
Tiamine yanıtlı megaloblastik anemi (TRMA) sendromu, megaloblastik anemi, diabetes mellitus ve sensörinöral işitme kaybı ile karakterize otozomal resesif geçişli bir sendromdur. SLC19A2 genindeki mutasyon sonucu tiamin taşıyıcı plazma proteininin yapısındaki bozukluğa bağlı gelişmektedir. Bahsi geçen kardinal bulgulara ek olarak, olgularda retina ve optik sinir anomalileri, konjenital kalp hastalığı ve nörolojik bulgular izlenebilmektedir. Sendromun klinik bulguları sıklıkla okul öncesi dönemde bulgu verir. Ateş şikâyeti ile getirilen iki aylık erkek olguda yapılan tetkikler sonucunda megaloblastik anemi (Hb: 6,3 g/dL) ve kan şekeri yüksekliği (kan glukozu: 250 mg/dL) saptandı. Olguya insülin tedavisi başlandı. Bu birliktelik nedeni ile TRMA düşünülen olguda, işitme testinde sensörinöral işitme kaybı saptandı. Oral tiamin (75 mg/gün) tedavisi başlanan olgunun izleminin dördüncü gününde insülin ihtiyacı kalmadı ve izlemde anemisi düzeldi. Olgu, nadir karşılaştığımız bir sendrom olan TRMA'nın tüm ana bulgularını aynı anda ve erken yaşta göstermesi nedeni ile sunulmuştur.
Graves' ophthalmopathy (orbitopathy; GO) is an autoimmune disorder, representing the commonest and most important extra thyroidal manifestation of Graves' disease. Its association other with thyroid disorders is very rare, majority of cases are mild to moderate severity, with only 3-5 % of cases having a threat to eyesight. The ocular manifestations of GO include eyelid retraction, proptosis, chemosis, periorbital edema, and altered ocular motility with significant functional, social, and cosmetic consequences. The autoantibodies against thyroid antigens, principally thyrotrophin (TSH) receptor antibodies, play a key role in the pathogenesis of GO. The pathological events in this disorder result from complex interplay among orbital fibroblasts, immune cells, cytokines, antibodies, genetics and environmental factors. The onset and progression of GO are influenced by a variety of factors such as smoking, iodine consumption, thyroid dysfunction and treatment modalities for thyrotoxicosis. Determination of the disease activity and degree of its severity is very important for the choice and application of treatment modality. So far, there are no effective means of preventing the disease or reliably altering its course. Current therapeutic options include corticosteroids, external orbital radiotherapy, steroid-sparing immunosuppressive agents for reducing the inflammation during active disease, and surgery for correcting the residual abnormalities secondary to fibrosis in the inactive state of the disease. These interventions are aimed at the consequences of the disease rather than targeting its cause. Management of GO requires a multidisciplinary approach, and available treatments, unfortunately, do not prevent or reverse the pathological changes in the orbital tissues.
Objective: The primary aim of this study was to construct a model that could predict the overall effect of concomitant administration of amlodipine and valsartan on biochemical markers of atherosclerosis. Material and Methods: The medical literature was systematically reviewed by searching the PubMed, Embase and Biosis databases using the terms hypertension and ''amlodipine or valsartan'' and ''atherosclerosis or insulin resistance or insulin sensitivity or inflammation''. In total, 39 publications, in which atherosclerotic risk parameters before and after treatment were reported, were identified and included in this analysis. The percentage difference between pre- and post-treatment values was calculated by weighting the values by the number of patients. The additive effect of amlodipine and valsartan was also calculated using a formula postulated on the basis of a previous study. Results: According to the criteria given above, data from 1765 patients from 39 studies were analyzed. The median duration of treatment was 16 weeks (range, 4'156 weeks). Amlodipine and valsartan treatment produced a decrease in HOMA, hsCRP, TNF-alpha and IL-6 levels, and an increase in adiponectin and triglyceride levels. Concomitant use of amlodipine and valsartan is estimated to decrease HOMA, hsCRP, TNF-alpha and IL-6 levels while increasing adiponectin, triglyceride, HDL-C and BMI levels. Conclusion: In conclusion, both amlodipine and valsartan have positive effects on atherosclerotic risk parameters, and the combination of amlodipine/valsartan is predicted to be more effective than either drug administered individually for reduction of atherosclerosis risk, using mathematical modeling. This study provides preliminary results based on mathematical modeling, which need to be confirmed with prospective and controlled clinical studies.
Otozomal dominant geçişli osteopetrozis, osteoklastlarda fonksiyon kaybına bağlı olgun kemik oluşumunun engellenmesi ve kemiklerde sklerotik kalınlaşmalar ile karakterize bir metabolik kemik hastalığıdır. Kemiklerdeki sklerotik değişiklikler florozis, Paget hastalığı, maligniteler, berilyum ve bizmut zehirlenmesi gibi durumlarda da görülebilmektedir. Aksiyel sistem ve sakroiliak eklemde skleroz ile karakterize olan ankilozan spondilit (AS) ayırıcı tanıda düşünülmesi gereken bir durumdur. Otozomal dominant osteopetrozisin Tip 1 ve Tip 2 olarak iki alt tipi vardır. Tip 2 otozomal dominant geçişli osteopetrozis Albers-Schönberg hastalığı olarak da bilinmektedir. Bu çalışmada, AS benzeri atipik semptomları olan, beş yıldır AS tanısı ile tedaviler alan, bizim Albers- Schönberg hastalığı tanısını koyduğumuz bir hasta literatürler eşliğinde sunulmuştur.