
Bu çalışma, Biga Yarımadası’nın jeoekonomik odak noktasında yer alan Çan (Çanakkale) ilçesinin jeotermal kaynak, metalik maden, endüstriyel hammadde ve linyit potansiyelini su-enerji-maden bütünlüğüne dayalı sürdürülebilir kaynak yönetimi perspektifiyle değerlendirmektedir. Değerlendirme; saha çalışmaları, fizikokimyasal ölçümler, hidrojeokimyasal analizler ve kurumsal verilere dayanmaktadır. Düşük-orta entalpili jeotermal alanlardan Bardakçılar, Karaılıca ve Çan-Merkez termal ve sağlık turizminde kullanılırken, Alibeyçiftliği’nde tesis bulunmamakta, kaynak yerel halk tarafından kullanılmaktadır. En yüksek kuyu içi sıcaklıklar Bardakçılar’da (750 m, 67 ℃) ve Karaılıca’da (450 m, 61,9 ℃) ölçülmüştür. Jeotermometre hesaplamaları, rezervuar sıcaklıklarının ölçülen kuyu içi sıcaklıklarından daha yüksek olabileceğini göstermekte ve kademeli kullanım olanaklarına işaret etmektedir. Bölgenin metalik maden zenginliği; Halilağa (Cu-Au) porfiri sistemi, Ağı Dağı (Au-Ag), Kocayayla (Pb-Zn ± Cu) ve Kumarlar (Pb-Zn-Cu ± Au) epitermal sistemleri ve antik metalürjiyle ilişkili Yuvalar (Fe-Cu) skarn yatağı ile temsil edilmektedir. Cevherleşme sistemlerinin polimetalik doğası Ge, Mo ve Sb gibi elementlerin yan ürün olarak geri kazanımı açısından potansiyel sunmakta olup ayrıntılı araştırmayı gerektirmektedir. Endüstriyel hammadde kaynakları ise seramik sanayisinin temel girdilerini oluşturan kaolin, sileks, kuvars ve feldispat rezervlerinin yanı sıra çimento ve inşaat sektöründe kullanılan kalker ile dekoratif malzeme olarak değerlendirilen Çan taşından oluşmaktadır. Yaklaşık 92,5 milyon ton linyit rezervine sahip havzada, toplam 650 MW kurulu güce sahip iki termik santral bulunmaktadır. Madencilik sektörü, yaklaşık 7.000 kişilik doğrudan istihdam ile yerel ekonominin temel bileşenlerinden olup, sektörel bağımlılık ve düşük kadın istihdam oranı sosyo-ekonomik sürdürülebilirlik riski yaratmaktadır. Asit kaya/maden drenajı ekosistem üzerinde çevresel riskler oluşturmaktadır. Bu doğrultuda, termik santrallerden açığa çıkan uçucu küllerin asidik drenaj nötralizasyonunda ve pasaların oksidasyonunun sınırlandırılmasında değerlendirilmesi döngüsel ekonomi önerileri arasındadır. Rehabilite edilen linyit sahasında kurulan güneş enerjisi santrali, madencilik sonrası arazi kullanımına somut örnek oluşturmakta; benzer uygulamaların yaygınlaştırılması gerekmektedir. Yapılacak detaylı jeofizik araştırmalar ve derin sondajlarla jeotermal enerji kullanım alanlarının artırılması bölge için önem taşımaktadır. Bulgular, ekonomik büyümeyi sosyal kapsayıcılık ve ekolojik korumayla dengeleyen bütüncül adımların gerekliliğini vurgulamaktadır.
Northwestern Anatolia contains many active fault segments with different strikes, tectonic regimes and slip rates. In this study, the tectonic control on topography along the Yalakdere Fault, a right-lateral strike-slip fault located south of the Gulf of İzmit, is investigated using a multi-scale morphometric approach. Mountain front morphology (Smf, Vf), basin-scale indices (AF, Bs, HI, HC), channel steepness (ksn), and drainage divide stability (χ) analyses are integrated with river profile inversion modeling to constrain the spatial and temporal variability of uplift. Results reveal significant morphotectonic contrasts between the southwestern and northeastern segments of the fault. River profile inversion results show that uplift rates have varied throughout the Pleistocene, with peak uplift occurring during the Early Pleistocene. These findings demonstrate that the morphotectonic evolution of the Yalakdere Fault is controlled by fault segmentation, lithological variability and differential uplift. The results further indicate that tectonic forcing, rather than climatic variability, represents the dominant control on landscape evolution.
Ege genişleme sistemi içerisinde yer alan KKD-GGB uzanımlı Gelenbe Fay Zonu (GFZ), Batı Anadolu’nun neotektonik yapısını oluşturan kritik sismotektonik unsurlardan biridir. Balıkesir’in Bigadiç ilçesi ile Manisa’nın Akhisar ilçesi arasında uzanan bu diri fay sistemi, bölgedeki sismik aktivitenin ve jeodinamik yapının anlaşılmasında anahtar bir role sahiptir. Bölge, tarihsel ve aletsel dönemlerde sismik açıdan yüksek bir aktiviteye sahip olup, Türkiye’nin deprem tehlikesi açısından öne çıkan alanlarından biridir. Bu çalışma, haritalama ve fay yüzeyi ölçümlerine dayalı olarak gerçekleştirilen jeolojik saha çalışmaları ile GFZ’nin yüzey segment geometrisi ve kinematik karakterine yönelik detaylı veriler sunmaktadır. Saha gözlemleri ve 1/25.000 ölçekli haritalama çalışmaları, bu zonun birbirine yaklaşık paralel uzanan, sırasıyla 35 km ve 36 km uzunluğundaki Doğu ve Batı ana segmentlerinden oluşan yaklaşık 8 km genişliğinde bir zon olduğunu göstermiştir. Doğu segment, K-G, K10-20°D uzanımlı dört fay kolundan; batı segment ise K-G, K35°D uzanımlı beş fay kolundan oluşmaktadır. Fay zonu boyunca 12 farklı lokasyondan ölçülen 132 adet kayma düzlemi verisi üzerinde yapılan kinematik analizler, fay kollarının kıvrımlı yüzey geometrisinin sebep olduğu fay büklümleri ile oluşan yerel gerilme değişimleri ve geniş transfer zonu içerisinde gelişen antitetik ve sintetik ikincil kırıkların varlığına işaret etmektedir. Paleogerilme analiz sonuçları, bölgenin evriminde iki farklı tektonik fazın etkili olduğunu ortaya koymuştur. KD-GB yönlü sıkışma ilişkili KB-GD yönlü genişleme, Miyosen-Erken Pliyosen yaşlı sıkışmalı rejimi (Faz 1) temsil ederken; Faz 2, Pliyosen’den günümüze dek etkili olan BKB-DGD sıkışma ilişkili KKD-GGB genişleme rejimini yansıtmaktadır. Faz 2 ile uyumlu olan odak mekanizması çözümleri, GFZ’nin doğu segmentinin (DK4) 10.08.2025 Sındırgı depremi (Mw:6,1) sonrasında reaktive olduğunu ve sismik aktivitenin hem ana kırıklar hem de antitetik ikincil kırıklar üzerinde yoğunlaştığını doğrulamıştır. Elde edilen tüm veriler, GFZ’nin Batı Anadolu’daki güncel deformasyon ağında İzmir Balıkesir Transfer Zonu içerisinde sağ yönlü doğrultu atımlı bir transfer yapısı olarak bölgedeki genişleme rejiminin transferinden sorumlu stratejik bir bariyer görevi gördüğüne işaret etmekte ve bölgedeki sismik risk değerlendirmelerinde birincil derecede dikkate alınması gerektiğini ortaya koymaktadır.
Batı Anadolu, küresel ölçekte en hızlı genişleyen kıtasal bölgelerden biri olarak kabul edilmekte olup, Akşehir-Simav Fay Sistemi (ASFS) bu rejim içindeki sismik açıdan en aktif yapılardan birisidir. ASFS’nin kuzeybatı bölümünü temsil eden Simav Fay Zonu’nun segmentlerinden birisi olan Banaz Fayı (BF); yapısal haritalama, 11 lokasyondan elde edilen 155 fay çiziği verisinin paleogerilme analizi ve jeodezik veriler ışığında yeniden değerlendirilmiştir. Yaklaşık 37 km uzunluğundaki Banaz Fayı; Gürlek, Kızılcaören ve Derbent olarak adlandırılan üç farklı segmentten oluşan karmaşık bir yapı olarak tanımlanmıştır. Paleogerilme analizleri, yerel gerilme alanında belirgin mekânsal ve zamansal değişimler olduğunu göstermektedir. Kuzeybatıdaki Gürlek segmenti, yataya yakın σ1 ekseni altında baskın sağ yanal doğrultu atımlı bir karakter sunar. Güneydoğuya doğru fay kavislenerek Kızılcaören ve Derbent segmentlerine geçiş yapmakta, burada σ1 ekseninin düşey konuma gelmesiyle mekanizma normal/oblik faylanmaya dönüşmektedir. Evrendede mevkiindeki birbirini üzerleyen kayma çizikleri, saf normal faylanmadan sağ yanal ve normal bileşenli oblik faylanmaya doğru bir geçişi ve σ3 ekseninin zamanla saat yönünün tersine döndüğünü kanıtlamaktadır. Jeolojik ve morfotektonik analizler, Pliyo-Kuvaterner'den bu yana yaklaşık 0,1 mm/yıl düşey kayma hızı göstermekte olup bu değer güncel GNSS gerinim hızları (1-2 mm/yıl) ile uyumludur. Fay doğrultularına (K55°B ve K40°D) paralel gelişen sırt tipi travertenler, fayın güncel aktivitesine işaret etmektedir. Sismik tehlike analizleri, segmentlerin tek tek kırılması durumunda Mw 6,12 – 6,56 aralığında, tüm zonun eş zamanlı olarak kırılması durumunda ise Mw 6,9 büyüklüğünde bir deprem üretme potansiyeli bulunduğunu ortaya koymaktadır. Sonuç olarak bu çalışma; genişlemeli rejimlerdeki atkuyruğu yapılarının üst üste binen farklı genişleme evreleri, segmentasyon kontrolü, sistematik atım dağılımı ve dinamik lokal gerilme değişimleri ile (eksen rotasyonları) geliştiğini; bu mekanizmaların ise derin hidrotermal akışkan yollarını doğrudan kontrol ettiğini ortaya koymaktadır.
A comprehensive surface survey was conducted in 2025 at the ancient city of Arneai, a site documented only to a limited extent in the scholarly literature. The investigations were carried out by an interdisciplinary team supported by modern technologies, focusing on the general geology of the city and its building stones. The ancient city of Arneai is located within the Tauride tectonic belt, which includes the Taurus Mountains. The oldest geological unit in the study area is the Upper Cretaceous Beydağları Formation which is overlain by Paleocene, Eocene, and Miocene units. Carbonate units are prevalent in the region. These units, predominantly limestone, were used as building stones in antiquity. Building stones for the ancient city were extracted from local (in-situ) limestone bedrock. Scattered, generally fragmented terracotta materials found on the surface appear to have two distinct colors. The red soil material is estimated to have higher iron content than the yellowish material. The small amount of slag material identified during the survey suggests the presence of small-scale smelting furnaces (possibly for lead production). These preliminary results provide a framework for future systematic archaeological excavations and detailed geological investigations.
Erzincan ilinin (Doğu Anadolu) Otlukbeli ilçesi sınırlarında yer alan Otlukbeli Travertenleri, Türkiye’nin jeolojik açıdan en özgün ve nadir traverten oluşumlarındandır. Bu travertenler, bölgedeki aktif bir tektonizmanın etkisinde kırık ve çatlaklar boyunca yüzeye çıkan Fe-oksitçe zengin mineralli sular tarafından oluşturulmuş, farklı jeomorfolojik özelliklere sahip karasal karbonatlardır. Bu karbonat oluşumları, traverten konileri, sırt tipi ve yamaç travertenleri şeklinde çalışma alanında gözlenmektedirler. Günümüzde aktif olmayan traverten sırt ve konileri çalışma alanında yaygın olarak gözlendiği gibi hala aktivasyonuna devam eden güncel karbonat çökelimi de mevcuttur. Bu araştırma kapsamında 60 civarı traverten konisi ve 15 adet traverten sırtı ayrıntılı olarak incelenmiştir. Ölçülen bu traverten koni ve sırtları, coğrafi bilgi sistemi içinde değerlendirilmiş, travertenlerin jeomorfolojik ve jeolojik özellikleri yüksek çözünürlükte haritalanmıştır. Sedimantolojik açıdan bu karasal karbonatların depolanma sistemleri ve litotipleri ilk kez bu çalışmada ortaya konmuştur. Bu çalışmada, laminalı, kristalin kabuk, gaz kabarcıklı ve ince zarflar, bu üç farklı traverten sistemleri içinde gözlenen belirgin litotiplerdir. Küçük ve orta ölçekteki traverten havuz/havuzcukları, yamaç boyunca gelişen travertenlerin teraslarında yaygındır. Yapılan petrografik analizlerde bu travertenlerde eser miktarda Fe-oksit/oksihidroksit minerallerine rastlanmıştır. Otlukbeli Travertenleri, jeolojik-kültürel miras kriterleri açısından oldukça önemli bir değere sahip jeolojik oluşumlardır. Sahip olduğu nadirlik, bilimsel araştırma potansiyeli, eğitim ve jeoturizm açısından taşıdığı değerler, Otlukbeli Travertenlerini korunması gereken önemli bir jeosit konumuna getirmektedir. Bu benzersiz oluşumların korunması, bilimsel araştırmalara teşvik edilmesi ve sürdürülebilir jeoturizm kapsamında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Bu çalışma, Uşak ili Eşme ilçesi sınırları içerisinde yer alan ve akarsu kaynaklı sedimenter birikintiler üzerinde gelişmiş peribacalarının oluşum mekanizmalarını jeolojik ve jeomorfolojik açıdan çok katmanlı bir yaklaşımla incelemeyi amaçlamaktadır. Araştırma alanındaki peribacaları, tüflerde gelişen klasik örneklerin aksine, alüvyon ve kolüvyon kökenli, zayıf tutturulmuş çökellerdeki litolojik heterojenlik, farklı ayrışma ve yüzeysel akış erozyonu süreçlerinin etkileşimiyle meydana gelmiştir.Bölgedeki kayaçlar, çakıltaşı, kumtaşı, silttaşı ve kısmen kiltaşı ardalanmasıyla karakterize edilir. Bu kayaçlar içerisinde nispeten dirençli zonların varlığı, peribacası oluşumunu kontrol eden temel litolojik faktörlerden biridir. Akarsu ağının dik yamaçlarda oluşturduğu lineer erozyon, aşınıma direnci düşük kayaçlar üzerinde selektif aşındırmayı hızlandırmakta; üstteki koruyucu tabaka altında farklı aşınım hızları nedeniyle sütun yapılar gelişmektedir.Çalışmada, arazi morfolojik gözlemleri, sedimentolojik özellikler, eğim ve profil ölçümleri ile dijital arazi modeli (DEM) destekli morfometrik değerlendirmeler kullanılarak oluşum süreci çok yönlü olarak ortaya konulmuştur. Bulgular, peribacalarının hem morfojenetik olarak özgün hem de litoloji ile doğrudan ilişkili jeolojik miras ögeleri olduğunu göstermektedir.Bu doğal şekillerin barındırdığı bilimsel açıklanabilirlik, eğitim potansiyeli, estetik değer ve peyzaj bütünlüğü, onları sadece jeomorfolojik değil aynı zamanda jeoturizm kapsamında korunması ve tanıtılması gereken jeolojik miras unsurları haline getirmektedir. Uşak-Eşme yöresinde tespit edilen bu peribacası oluşumları, Türkiye'deki peribacası envanteri açısından da literatüre katkı sunmaktadır. Çalışma, bu tür oluşumların sürdürülebilir jeoturizm politikaları kapsamında değerlendirilmesini önermektedir.
Nadir toprak elementleri (NTE), başta NdFeB ve SmCo tipi kalıcı mıknatıslar olmak üzere savunma sanayi, enerji, elektronik, lazer ve sensör teknolojileri gibi stratejik alanlarda kullanılan kritik hammaddelerdir. 2000’li yıllardan itibaren küresel nadir toprak elementleri arzı, yüksek sermaye gereksinimleri ve çevresel düzenlemelerin getirdiği maliyetler nedeniyle Çin dışındaki üreticilerin rekabet gücünü yitirmesi sonucunda, madencilik, zenginleştirme ve ayırma süreçlerinde Çin’in baskın olduğu bir yapı kazanmıştır. Bu derleme çalışmasında, NTE’lerin jeolojik oluşum ortamları, yatak tipleri ve küresel rezerv-kaynak dağılımları bütüncül bir çerçevede ele alınmaktadır. NTE mineralizasyonları, karbonatitler, alkalen magmatik sistemler ve Demir Oksit Bakır Altın (DOBA) yatakları gibi birincil jeolojik kaynaklar ile iyon-adsorpsiyon killeri, plaserler ve lateritik oluşumlar gibi ikincil kaynaklar içerisinde gelişmektedir. Birincil kaynaklar genellikle hafif NTE’lerce zengin ve yüksek maliyetli üretim süreçlerine sahipken, ağır NTE’ler çoğunlukla ikincil kaynaklardan elde edilmektedir. Dünya genelinde NTE rezervlerinin yaklaşık 90-120 Mt, potansiyel kaynakların ise ~480 Mt düzeyinde olduğu kabul edilmekte olup, Çin hem rezerv hem de kaynak bazında lider konumdadır. Avrupa’da Grönland, İsveç, Finlandiya, Norveç, Almanya ve Türkiye önemli NTE potansiyeline sahip bölgeler arasında yer almaktadır. Türkiye’de yatak ölçeğinde tanımlanmış başlıca NTE alanları Eskişehir-Kızılcaören (Beylikova) ve Malatya-Kuluncak sahalarıdır. Bu sahalar, alkalen magmatizma ile ilişkili olup özellikle Nd ve Pr (La ve Ce dışında) bakımından zengin karakter sergilemekte ve NdFeB mıknatıs üretimi açısından stratejik öneme sahiptir. Eti Maden tarafından yapılan son çalışmalar, Eskişehir–Kızılcaören sahasında yaklaşık 694 Mt büyüklüğünde ve %1,5–1,8 toplam NTE tenörüne sahip büyük ölçekli bir kaynak bulunduğunu göstermektedir. Eskişehir–Kızılcaören sahası Batı Anadolu’daki açılmalı tektonik rejimle ilişkiliyken, Malatya–Kuluncak sahası Orta Anadolu Kristalen Kompleksi’nde gelişen Geç Kretase–Erken Paleosen yaşlı çarpışma sonrası alkalen magmatizmasıyla ilişkilidir. Türkiye genelinde benzer alkalen sistemlerin varlığı, NTE aramacılığı ve kritik mineral stratejileri açısından önemli bir potansiyel sunduğunu göstermektedir. Bu sentez, NTE arama stratejilerinin geliştirilmesine, küresel tedarik zincirlerinin çeşitlendirilmesine ve Türkiye’nin NTE potansiyelinin değerlendirilmesine yönelik çalışmalara bütüncül bir jeolojik referans çerçevesi sağlamaktadır.
Listvenite-type silica-carbonate metasomatic alteration in the Vezirler ophiolitic m & eacute;lange (northeastern Kula, western T & uuml;rkiye) was screened using a lithology-masked Selective PCA workflow and complementary band-ratio indices applied to a cloud-free Landsat-7 ETM+ image. Masking reduced spectral mixing from vegetation, alluvium, and non-target lithologies and increased anomaly contrast within a field-verified ROI. Ferric-iron-sensitive PC2 anomalies cluster along carbonatized/silicified serpentinites (CS-Srp) and Fe-oxide-stained silica-carbonate caps (Fscc/Cnz), consistent with hematite coatings documented in the field. Ferrous-iron responses are comparatively subdued, indicating limited preservation of surface-expressed Fe2+ signatures under pervasive oxidation and overprinting. Hydroxyl-related patterns delineate alteration halos but weaken over strongly silicified caps where diagnostic OH absorption is suppressed. Band-ratio maps (Fe3+: B3/B2; silica: B7/B5; OH-: B5/(B5 + B7)), statistically segmented using mu +/- sigma thresholds, reproduce first-order PCA patterns and support repeatable anomaly ranking. The results demonstrate a rapid regional screening approach relevant to alteration targeting and natural mineral carbonation analogues, while recognizing inherent limitations of the 30 m resolution, such as false positives in shaded valleys due to topographic effects and spectral dilution from mixed-pixel responses along slope transitions. Future work may integrate ASTER TIR and archival ASTER SWIR scenes acquired prior to 2008, or modern SWIR/hyperspectral datasets, to improve mineral discrimination.
Mitolojik öyküler toplumların yaşamlarında önemli rol oynamışlardır. Birçoğu din kökenli olsa bile mitolojik öykülerin önemli kaynaklarından biri jeolojik süreçler sonucunda meydana gelmiş doğa olaylarıdır. Doğadan kaynaklanan olayları açıklamakta zorlanan toplumlar bu olayları birtakım efsanelerle birleştirerek bunları birer mitolojik öyküye dönüştürmüşlerdir. Bu mitolojik öykülerin bazıları geçmişte meydana gelmiş volkanik patlama, sel, deprem, tsunami vb. gibi katastrofik birtakım olayların anlaşılmasında günümüz araştırmaları için birer kaynak niteliğindedirler. Jeoloji ile efsanelerin iç içe geçtiği bu tür mitolojik öyküler Jeomitoloji, jeomitolojik özelliği ağır basan jeositler de Jeomitosit olarak tanımlanmaktadır. Bir toplumun, kültürel ve tarihi zenginliği, o toplumun yaşadığı coğrafyanın jeolojik/jeomorfolojik zenginliğiyle birleştiğinde, ortaya çıkan mitolojik öykülerde yerbilimlerinin ağırlığı kaçınılmaz olmaktadır. Bu çalışmada kültür ve jeolojinin iç içe geçtiği Türkiye’nin farklı bölgelerinden 10 adet jeomitosit tanıtılarak Jeoloji ile mitoloji arasındaki ilişki detaylandırılmaya çalışılacaktır.
During the 17 August 1999 Marmara earthquake in T & uuml;rkiye, the surface rupture became indistinct north of Ayd & imath;np & imath;nar village in the southeast of D & uuml;zce Basin at the eastern end of the rupture. The surface rupture of the 17 August 1999 earthquake propagated towards the west, but it also propagated towards the east reaching the southeast of D & uuml;zce Basin. Thus fault propagation after 17 August developed towards the east to cause the later D & uuml;zce-Kayna & scedil;l & imath; earthquake on 12 November 1999 where the surface rupture propagated reaching Asarsuyu valley in Kayna & scedil;l & imath; county. Although an & Idot;stanbul earthquake is expected in the near future, we aim to draw attention to the segment in the furthest east of this zone. In this area, increasing earthquake risk is indicated by the development of a series of tensional gashes in the north of the Bolu Basin and an M=4.8 earthquake that occurred in this region on 16 March 2023.
Adana Havzası, kuzeyde Toros Dağ Kuşağı, güneyde Akdeniz, batıda Ecemiş Fayı ve doğuda Amanos Dağları arasında yer alır. Havza tektonik, stratigrafik ve morfolojik özellikleriyle dikkat çeken önemli bir jeolojik laboratuvar niteliğinde olup, birçok jeolojik miras ögelerini içermektedir. Bu çalışmada Adana Havzası'nın önemli jeolojik ve jeomorfolojik oluşumlarından biri olan Kapıkaya Kanyonu'nun jeolojik miras değeri ve jeoturizm potansiyeli değerlendirilmiştir. Kapıkaya Kanyonu, Çukurova’nın önemli akarsularından biri olan Seyhan Nehri'nin bir kolu olan Çakıt Çayı üzerindedir. Kanyon, Adana iline 72 kilometre ve Karaisalı ilçesine ise 5 kilometre uzaklıktadır. Türkiye’de karstik alanlarda gözlenen yer altı su akışı sağlayan ve inceleme alanında bulunan Yerköprü ile Karaisalı ilçesine bağlı Kapıkaya köyü arasındadır. Kanyon’un yüksekliği 200 metre ve uzunluğu ise 7 kilometredir. Kanyon güzergahında, Adana Havzası’nın temelini oluşturan Paleozoyik ve Mesozoyik yaşlı birimler ile Senozoyik birimleri yüzeylenmektedir. Çakıt Vadisi boyunca kuzey-güney doğrultusunda az çok birbirlerine paralel uzanan faylar gözlenmekte olup, birimler birbirleriyle tektonik dokanaklıdır. Kanyon boyunca yerbilimleri eğitimi açısından önemli olan sedimanter kayaçlar, faylar, kıvrımları ve fosilleri içeren jeoduraklar belirlenmiştir. Ayrıca, Kanyonda şelaleler ve hidroelektrik santralleri de yer almaktadır. Biyoçeşitlilik açısından da anıt ağaçları içeren doğal flora ve fauna topluluğu ile dikkat çekmektedir. Kanyon civarında kaleler, köprüler ve hanlar gibi kültürel değerler de yer almaktadır. Doğa gözlemi ve yürüyüşü, dağcılık, kaya tırmanışı, yamaç paraşütü, kanyon geçişi, kampçılık, doğa fotoğrafçılığı ve kültürel varlıkların ziyareti jeoturizm potansiyelini oluşturmaktadır. Kanyon halen “Kesin Korunacak Hassas Alan” statüsündedir.
Son yıllarda yapay zeka (YZ) modelleri; deprem erken uyarı sistemlerinden heyelan duyarlılık haritalarına, yeraltı kaynaklarının modellenmesinden stratigrafik sınıflandırmaya kadar yer bilimlerinin hemen her alanında rutin olarak kullanılmaktadır. Geleneksel yöntemleri tahmin doğruluğu açısından geride bırakan bu modeller, gözlem ile çıkarım arasında giderek daha fazla arabuluculuk rolü üstlenmektedir. Ancak bu teknik başarı, kritik bir soruyu gündeme getirmektedir: Yüksek tahmin doğruluğu, gerçek jeolojik anlayışı yansıtmakta mıdır? Bu yazı, veri odaklı modellerin artan tahmin kapasitesinin, yerbilimlerinin yorumlayıcı doğasını ve gerçek jeolojik koşulların ortaya konulmasını gölgeleme riskine dikkat çekmektedir. Gözlemlerin seyrek, belirsizliğin yapısal nitelikte ve doğruluğu kanıtlanmış bilginin sınırlı olduğu alanlarda —örneğin yeraltı yorumlaması ve afet değerlendirmesi— modeller, fiziksel süreç temelli olarak ilgisiz proksiler (vekil değişkenler) aracılığıyla görünürde yüksek sınıflandırma doğruluğuna ulaşabilmektedir. Bu durum, değişen çevresel veya tektonik koşullar altında modellerin taşınabilirliğini ve jeolojik tutarlılığını zayıflatmaktadır. Tahmine dayalı modellemeyi reddetmeksizin, bu perspektif çalışma, yeni bir algoritma önermekten ziyade yol gösterici bir yapı niteliğindeki kavramsal ve yarı-biçimsel bir “asistan” çerçevesi sunmayı amaçlamaktadır. Bu çerçeve, jeolojik kısıtlamaları, yorumlanabilir modellemeyi ve model sonrası jeolojik doğrulamayı bütünleştirerek tahmin performansının jeolojik akıl yürütmenin önüne geçmesini engellemeyi hedeflemektedir.
Jeositler, geçmişten günümüze uzanan jeolojik veya jeomorfolojik olay, süreç ve özellikleri temsil eden; fosil toplulukları, mineraller, kayaçlar, yapısal unsurlar ve yüzey şekilleri gibi doğal öğeleri içerir. Ayrıca, antik taş ocakları, antik su yolları ve kaya meskenleri gibi kültürel unsurları da kapsamaktadır. Jeolojik miras/jeomiras ise; bilimsel, eğitsel ve peyzaj değeri açısından önem taşıyan, doğal veya insan kaynaklı tehditlere karşı sürdürülebilir bir yaklaşımla korunması gereken jeolojik- jeomorfolojik oluşumlardır.Yaklaşık 5.341 km2’lik yüzölçümüne sahip Uşak ili sınırları içinde, jeomiras değeri bulunan ve jeoturizmin gelişimi için önemli bir potansiyel oluşturan doğal ve kültürel jeositler yer almaktadır. Uşak ilinde faylar, fay basamakları, bitki ve omurgalı hayvan fosil yatakları, pişme zonları ve alterasyon zonları gibi jeosit potansiyeli taşıyan unsurlar tespit edilmiştir. Bunlara ek olarak, travertenler, traverten konileri, dasit sütunları, peribacaları, kanyon vadiler, vadi içi yatak çukurları, badlands topografyası ile aşınım ve birikim kökenli karstik şekiller de incelenmiş ve jeosit sınıflandırması kapsamında değerlendirilerek morfolojik ve jeolojik özellikleri açıklanmıştır. Uşak ili, doğal süreçlerle oluşmuş jeosit çeşitliliğinin yanı sıra, kültürel ve tarihi mirastan kaynaklanan bir çeşitliliğe de sahiptir. Bu kapsamda, antik su yolları, antik yollar, antik taş ocakları, kaya mezarları, höyükler, tümülüsler ve kaya (mağara) yerleşimleri gibi kültürel jeositler belirlenmiş ve özellikleri detaylandırılmıştır. ProGEO’nun jeosit sınıflandırmasına göre, araştırma alanında yedi farklı sınıfa ait toplam 64 jeositin tespit edilmiş olması, Uşak ilinin jeolojik, jeomorfolojik ve jeo-arkeolojik açıdan zengin bir doğal ve kültürel miras potansiyeli taşıdığını ortaya koymaktadır.
The Erenlerdağ–Alacadağ Volcanic Complex (ErAVC), located in southwest Konya (Central Anatolia), represents a Neogene-aged volcanic unit covering approximately 1500 km². The EAVC is composed of volcanic products that range in composition from mafic to felsic, including lava domes, lava flows, pyroclastic fall and flow deposits, and subvolcanic intrusions such as dikes and plugs. The present study aims to identify and characterize representative volcanic geosites within the ErAVC, assess their geoheritage value, and discuss their potential for geotourism and educational development in the context of Central Anatolian Volcanic Geoheritage.Volcanic facies analysis reveals a wide range of eruptive behaviors, from the development of lava domes and lava flows and the formation of dacitic spine structures to ignimbrite-forming explosive volcanism and complex volcano-sedimentary processes, expressed across facies ranging from central/proximal to distal settings. In the proximal and medial facies, dacitic–andesitic lava flows, domes, their pyroclastic equivalents, and ignimbrite sequences display features indicative of multi-stage magma mixing, recharge events, and decompression-driven processes. Distal facies are characterized by tuff horizons, widespread ignimbrite, and sedimentary units, which clearly reflect the synchronous development of volcanic and sedimentary processes. These well-preserved successions provide rare and valuable archives for reconstructing eruption dynamics and magma chamber evolution in continental arc settings. The distribution of volcanic facies in the ErAVC documents a pronounced geomorphological contrast between high-relief areas associated with lava domes and lava flows, and lower-relief zones dominated by ignimbrites, tuff layers, and volcano-sedimentary units.Highly porous ignimbrites and tuff horizons in the medial-distal facies have facilitated settlement and construction activities throughout history, as exemplified by the rock-carved dwellings of the ancient city of Kilistra. The ancient settlement of Kilistra, located within the boundaries of the Erenlerdağ–Alacadağ Volcanic Complex (ErAVC), represents one of the rare geo-cultural heritage sites where volcanological, geomorphological, and archaeological components are integrated. The Late Hittite-period Fasıllar Monument, built upon resistant dacitic–andesitic lava flows, stands as a striking example of the integration of volcanic lithologies into the cultural landscape. In conclusion, the ErAVC is one of the most significant geosites in Central Anatolia, offering substantial potential for geoconservation, geoeducation, and sustainable geotourism. The region’s geological diversity and cultural assets serve as an “open-air laboratory” for multidisciplinary research and community engagement.
Bilimsel, eğitsel önemi, nadir bulunurluğu ve ekolojik-jeoturizm potansiyeli nedeniyle bazı jeolojik yapı ve kayaçlar dünya genelinde “jeolojik miras” kapsamında değerlendirilmekte ve koruma altına alınmaktadır. Bu bağlamda traverten oluşumları, Pamukkale ve benzeri örneklerde görüldüğü üzere, estetik değerleri ve turizm-arkeolojik sit alanlarıyla ilişkili konumları nedeniyle korunması gereken önemli bir kayaç grubudur.Sivas ve yakın çevresinde 16 farklı alanda traverten oluşumları bulunmaktadır. Bu alanların önemli bir kısmı taş ocağı olarak işletilmekte olup, bu doğal yapıların hızla tüketilmesine ve tahrip edilmesine yol açmaktadır. Bu traverten sahaları içinde yer alan Delikkaya (Yıldızeli-Sivas) traverten sahasında, dört adet sırt tipi traverten bulunmaktadır. Oluşumuna 15,1 (±0,5) bin yıl önce (Üst Pleyistosen) başlamış ve 11,4 (±0,7) bin yıl (Grönlandiyen) sonra tamamlamış olan KKB-GGD doğrultulu sırt tipi travertende akarsu aşındırması ve blok kopmaları sonucu şekillenmiş doğal bir traverten köprüsü bulunmaktadır. Köprü hem üzerinden hem de altından geçilebilecek boyutlara sahiptir.Delikkaya traverten köprüsü ve çevresindeki traverten sahasının korunması, gelecek kuşaklara aktarılması ve bölgesel doğa turizmi-jeoturizm potansiyelinin değerlendirilmesi açısından önem taşımaktadır. Bu alanın jeosit olarak tescil edilmesi, bilimsel ve toplumsal açıdan katkı sağlayacak bir uygulama olarak değerlendirilmektedir.
Jeomorfolojik yapılar, mineraller, kayaçlar ve fosillerden oluşan jeolojik miras ögeleri Yerküre’nin geçmişinin ortaya çıkarılması, doğa kaynaklı tehlikelerin tanınması ve etkilerinin azaltılması, iklim değişikliğine uyum gibi küresel sorunların araştırılmasında kullanılır. Jeosit olarak adlandırılan bu yapıların korunması ve tanıtılması UNESCO ve diğer uluslararası kurumlar tarafından da desteklenmektedir. Türkiye’nin önemli kültür, kış sporları ve turizm merkezlerinden biri olan Bursa ve çevresinde çok sayıda jeolojik ve jeomorfolojik açıdan değerli, jeomiras ve jeoturizm potansiyeline sahip jeolojik ve jeomorfolojik yapılar bulunmaktadır. Bursa'nın jeolojik çerçevesi, Pontidler’in Sakarya Zonu ile Anatolid-Torid Bloku’nun Tavşanlı Zonu arasındaki Tetis Okyanusu’nun dalma-batma süreciyle yitilmesi sonucu oluşan İzmir-Ankara kenet zonu tarafından şekillendirilmiştir. Uludağ, volkanik olmaktan ziyade gnays, amfibolit ve mermerden oluşan klasik bir metamorfik çekirdek kompleks (Uludağ Masifi) örneğidir. Bursa ilinde tanımlanan başlıca jeositler şunlardır: benzersiz Orta Miyosen faunasına sahip Paşalar Memeli Fosil Yatağı; Önemli Bir Kuş Alanı olan Kocasu Deltası ve Karacabey Longozu (Su basar Ormanı); kendine özgü limnolojik ve tektonik geçmişleriyle İznik ve Uluabat Gölleri; Bursait mineralinin tip lokalitesi; eşsiz Mor Yeşim oluşumları ve Uludağ Şelit yatağı gibi önemli mineralojik alanlar; Çok sayıda kanyon (Sadağı, Fevziye, Sansarak, Tacir, Yarhisar), şelale (Suuçtu şelalesi) ve mağaralar (Ayvaini, Oylat, Koca, Ayıini ve Gavurini ); Uludağ'daki periglasiyal yapılar, buzul gölleri ve granitlerdeki tor yapıları; Harmancık, Keles, Orhaneli, Mustafakemalpaşa ve İnegöl havzalarındaki kömür içerikli Miyosen yaşlı birimler. Bu çalışma, 2023 yılında yapılan "Bursa'nın Jeolojik Mirası Çalıştayı" bulgularına dayanmakta olup, zengin ve çeşitli jeolojik miras olma özelliğine sahip bu alanların korunması ile sürdürülebilir kullanımını teşvik etmeyi amaçlamaktadır.
Bu çalışma, Adıyaman ilinin jeolojik miras (jeosit) envanterini oluşturmayı ve bu mirasın jeoturizm potansiyelini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Çalışma kapsamında, ProGEO (1998) ve Kazancı vd. (2015) sınıflandırmaları temel alınarak il genelindeki jeositler sistematik olarak kataloglanmış, coğrafi dağılımları haritalanmış ve bilimsel, eğitimsel, görsel/estetik değerleri açısından sınıflandırılmıştır. Adıyaman, Afrika, Arap ve Avrasya levhalarının çarpışmasıyla oluşan Bitlis-Zagros Orojenezi'nin karmaşık tektonik yapıları üzerinde yer almaktadır. Bu jeolojik geçmiş, ulusal ve uluslararası öneme sahip çok sayıda jeolojik miras unsurunun ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bulgular, Adıyaman'ın coğrafi olarak küçük yüzölçümüne rağmen, olağanüstü bir jeoçeşitliliğe sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Bu zengin jeolojik ve doğal varlık birikimi, bölgenin henüz değerlendirilmemiş önemli bir jeoturizm potansiyeli taşıdığını ortaya koymaktadır. Özellikle, tespit edilen jeolojik mirasın Nemrut Dağı’nın arkeolojik zenginliği ile bütünleştirilmesi, sürdürülebilir bölgesel kalkınma için stratejik bir fırsat sunmaktadır. Ancak, taş ocakçılığı, vandalizm ve yasal boşluklar gibi antropojenik tehditler bu mirası risk altına sokmaktadır. Çalışma, bu tehditlere karşı alan koruma, tampon bölge oluşturma, yerel istihdam, tematik jeorotaların geliştirilmesi ve bir UNESCO Küresel Jeopark'ı kurulmasına yönelik kapsamlı jeokoruma ve jeoturizm stratejileri önermektedir. Sonuç olarak, Adıyaman'ın jeolojik mirasının sürdürülebilir bir şekilde korunması ve jeoturizm yoluyla bölgesel kalkınmaya dönüştürülmesi için kurumlar arası iş birliği, bilimsel araştırmalar ve toplumsal farkındalığın artırılması kritik öneme sahiptir.
Jeomorfoturizm, litolojik ve jeomorfolojik olarak oluşum, gelişim süreçleri ve morfolojik görünümleri farklı olan rölyefin nadir, özgün ve ilgi çekici olduğu sahaların ya da birimlerin belli potansiyellerini kullanılarak yapılan alternatif turizm türüdür. Türkiye, jeomorfolojik çeşitliliği sayesinde birçok jeosit, jeomorfosit, jeopark alanı, jeomiras unsurları ve jeomorfoturizm potansiyellerini barındırmaktadır. Bu çalışmada, İç Anadolu Bölgesi’nde Cihanbeyli’nin (Konya) güneyinde yer alan Bolluk Gölü çevresindeki traverten konileri ve diğer jeomorfolojik unsurların jeomorfoturizm potansiyeli incelenmiştir. Kartografik veriler, uydu görüntüleri, ortofotolar ve arazi gözlemleri kullanılarak çalışma alanındaki jeomorfositler belirlenmiştir. Belirlenen bu unsurlar Jeomorfosit Değerlendirme Kriterleri (JDK) ile jeomorfoturizm potansiyeli açısından incelenmiştir. İnceleme alanındaki traverten konileri, tufa çökelleri, dolinler, traverten kanalı, mikro tümsek ve paludal çökeller, Bolluk Gölü ve tuzla alanları jeomorfosit olarak tanımlanmıştır. Karstlaşma, tektonizma, mineralli su kaynağı ile jeomorfolojik, klimatolojik ve edafik koşullar altında oluşan traverten konileri, Bolluk Gölü’nün özellikle kuzey ve doğusunda yoğunlaşmıştır. Sayısı 64’ü bulan koniler tip, morfometrik özellikler, morfolojik görünüm, hidrografik durumu ve tahrip boyutu açısından çeşitlilik arz etmektedir. Traverten kanalı, tufa çökelleri, mikro tümsek ve paludal çökeller bölgede aynı etken ve süreçlerle oluşan nadir jeomorfositler olarak değerlendirilmiştir. JDK analizine göre en yüksek genel ortalamaya traverten konileri (0,61) sahiptir. Traverten konilerini jeomorfoturizm potansiyeli açısından sırasıyla; traverten kanalı (0,56), dolinler (0,55), tufa çökelleri (0,54), Bolluk Gölü (0,54), mikro tümsek ve paludal tortular (0,48) ve tuzla alanları (0,46) takip etmektedir. Tüm jeomorfositlerin genel jeomorfoturizm ortalaması 0,53 iken bilimsel değer ortalaması 0,64, ikincil değer ortalaması 0,51 ve kullanım potansiyeli ortalaması 0,44 olarak hesaplanmıştır. Bulgular, çalışma sahanın jeolojik, jeomorfolojik temsil, estetik, bilimsel boyut açısından yüksek potansiyele sahip olduğunu ancak tanıtım, hizmet, ulaşım gibi alanlarda büyük eksikliklerin bulunduğunu göstermektedir. Oldukça nadir olan bu jeomorfositlerin korunması ve alternatif turizme kazandırılması için planlamaların yapılması gerekmektedir.
Türkiye’nin ilk resmi deprem bölgeleri haritası “yer sarsıntısı bölgeleri haritası” ismi ile 12 Temmuz 1945 tarihinde yayınlanmıştır. Bakanlar kurulunca onaylanan ve/veya Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren haritalar “resmi” sıfatını almakta ve yapı üretim süreçlerinde haritada belirlenen deprem bölgesinin esaslarına uyulması zorunluluğu doğmaktadır. 22 Temmuz 1944 tarihli Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren “Yersarsıntılarından Evvel ve Sonra Alınacak Tedbirler Hakkında Kanun” gereğince bu harita Bayındırlık ve Milli Eğitim Bakanlıklarınca kurulan bir komisyon tarafından hazırlanmış ve Türkiye; Büyük hasara uğramış bölgeler, Tehlikeli yersarsıntısı bölgeleri ve Tehlikesiz bölgeler olmak üzere 3 bölgeye ayrılmıştır. Deprem bölgeleri haritaları ve bu haritalara paralel olarak hazırlanan bina deprem yönetmelikleri deprem risklerinin azaltılması çalışmalarında önemli bir yere sahiptir. Bu çalışma kapsamında; ilk resmi deprem bölgeleri haritasının hangi ihtiyaçtan doğduğu, nasıl ve hangi verileri kullanarak hazırlandığı ve ulusal afet/deprem risk yönetim sistemi açısından taşıdığı önem gibi konular hakkında detaylı bilgiler verilmeye çalışılacaktır. Bu bilgiler 1940’lı yıllardan itibaren Türkiye’de deprem bölgeleri haritası ve yapı yönetmelikleri üzerine yapılan çalışmalara ait bilgilerle desteklenmiş ve bütünleştirilmiştir. Böylece hem “1945 Türkiye Yer Sarsıntısı Haritasının” afet risk yönetimi açısından öneminin ve arka planının daha iyi anlaşılması hem de Türkiye’nin depremle mücadele tarihine ışık tutulması hedeflenmiştir.