
Amaç: Bu çalışma, operasyon yönetiminde teknolojik gelişmelerin çevresel, ekonomik ve sosyal etkilerini değerlendiren sürdürülebilirlik metriklerini tanımlamayı ve analiz etmeyi amaçlamaktadır. Dijital dönüşüm süreçlerinde sürdürülebilir karar alma mekanizmalarını desteklemek hedeflenmiştir.Yöntem: İlgili sürdürülebilirlik göstergelerini belirlemek için bir literatür taraması yapılmıştır. Çevresel (örn. enerji verimliliği), sosyal (örn. çalışan güvenliği, dijital beceriler) ve ekonomik (örn. maliyet etkinliği) boyutları kapsayan bu metrikler, nesnel ağırlıklar atamak ve dengeli, veri odaklı bir değerlendirme sağlamak amacıyla Fuzzy CRITIC yöntemi ile analiz edilmiştir.Bulgular: Fuzzy CRITIC analizi, dijital teknolojilerin operasyon yönetiminde sürdürülebilirliğe etkisinin değerlendirilmesinde teknoloji geri ödeme süresi, dijital beceri ve yetkinlik geliştirme oranı, teknoloji yatırımlarının geri dönüşü ve enerji verimliliği iyileşmesi metriklerinin en kritik göstergeler olarak öne çıktığını ortaya koymuştur.Sonuç: Önerilen metrikler, teknolojik gelişmelerin sürdürülebilir operasyonlar açısından daha bütüncül bir şekilde değerlendirilmesini sağlamaktadır. Bu çalışma, yeniliklerin sürdürülebilirlik hedefleriyle uyumlu hâle getirilmesini amaçlayan araştırmacılar, uygulayıcılar ve politika yapıcılar için pratik çıkarımlar sunmaktadır.
Amaç: Bu çalışmanın amacı; bir gerilla pazarlama pratiği olarak Netflix ambient reklam görsellerinin, başlangıçta açık yapılar ve yalın dizgeler gibi görünen kodlarını ve reklam görsellerindeki gizli göstergeleri Saussure, Pierce, Barthes’ın modelleri ışığında ortaya çıkarmak ve anlamları yorumlamaktır.Yöntem: Yargısal örneklem ile belirlenen 5 adet Netflix ambient reklam çalışması, göstergebilim yöntemi çerçevesinde çözümlenmiştir. Bulgular: Çalışmada; reklamların, tanıtılan dizinin türüne paralel olarak “korku”, “gizem”, “direniş” ve “merak” gibi olgular üzerine kurulduğu görülmüştür. Reklamın anlatı yapısının ise tanıtılan Netflix içeriğinin konusu, türü, yapıldığı ülke ve o ülkelerin kültürüne özgü anlatı kodları ışığında temel anlamlar olarak kurgulandığı saptanmıştır. Sonuç: Sonuç olarak; Netflix ambient reklamlarında, kendisini sıra dışı, tahmin edilemez kıldığı ve fakat bunu marka ismi ya da sloganı gibi görsel ve dilsel göstergeler ile değil dizi ve filmlerinin görsel, dilsel göstergeleri ile öne çıkararak yaptığı görülmüştür.
Aim: This study aims to assess the perceived levels of organizational depression among healthcare personnel working at Bitlis Tatvan State Hospital and to examine whether these perceptions vary according to key demographic characteristics.Methods: This study was designed as a descriptive cross-sectional study. A face-to-face survey was administered to 325 healthcare workers. The data were analyzed using SPSS 26, employing descriptive statistics, independent samples t-tests, ANOVA, Chi-Square, and Tukey post hoc tests. The 42-item Organizational Depression Scale developed by Sezer served as the primary measurement instrument.Results: The findings indicated an average organizational depression perception score of 2.74. No significant differences were observed in relation to gender, age, education level, job title, smoking status, or years of service. However, marital status, job satisfaction, and salary satisfaction were significantly associated with depression perceptions. Married employees reported lower levels of perceived organizational depression than single employees, while those dissatisfied with their salaries reported higher levels.Conclusion: The study concludes that healthcare workers experience moderate levels of organizational depression. Interventions such as improving work-life balance, revising wage policies, and implementing psychosocial support mechanisms are recommended to mitigate these effects. Healthcare administrators should prioritize mental health strategies to promote employee well-being and service quality.
Amaç: Bu çalışmanın amacı, LEED (Enerji ve Çevre Tasarımında Liderlik) sistemine kayıtlı kurumlar içerisinde sağlık kurumlarının oranını ve sertifika düzeylerini ulusal ve uluslararası ölçekte karşılaştırmalı olarak ortaya koymak ve Türkiye’de faaliyet gösteren LEED sertifikalı sağlık kurumlarından gold ve platinum düzeyinde sertifikaya sahip olanların web sitelerinde yeşil hastane uygulamalarına ilişkin paylaşılan bilgileri, LEED’in yedi alt boyutu çerçevesinde betimsel içerik analizi yöntemiyle incelemektir. Bu kapsamda çalışma, yeşil hastane uygulamalarının sertifikasyon düzeyi ile web tabanlı şeffaflık ve bilgi paylaşımı arasındaki ilişkiye odaklanarak, Türkiye’deki mevcut durumu ortaya koymayı ve iyi uygulama örneklerine yönelik çıkarımlar sunmayı hedeflemektedir.Yöntem: Araştırma, ikincil veri analizi ile web sitesi incelemesine dayalı betimsel içerik analizinin birlikte kullanıldığı bir tasarıma sahiptir. LEED sistemine kayıtlı kurumların verileri LEED proje dizininden elde edilmiştir. Türkiye’de faaliyet gösteren, dizinde yer alan ve sertifika sahibi olan sağlık kuruluşları belirlenerek sertifika seviyesi ve konumu açısından incelenmiştir. Daha sonra, gold ve platinum sertifikalı hastanelerin web içerikleri LEED kategorilerine dayalı tematik bir çerçeve kullanılarak analiz edilmiştir. Bulgular: Elde edilen bulgular sisteme kayıtlı kuruluşların büyük bir kısmının ABD’de yer aldığını ve sağlık kurumlarının oransal olarak küçük bir pay sahibi olduğunu göstermiştir. Türkiye'den 34 sağlık kuruluşu kayıtlıdır ve bunların 13 tanesi gold, 2 tanesi platinum olmak üzere 15'i sertifikalıdır. Web sitelerinin içerik analizi neticesinde, kurumların sertifika sahibi olduklarını sıklıkla beyan ettikleri ancak LEED kategorileriyle uyumlu ayrıntılı bilgileri nadiren sağladıkları belirlenmiştir. En sık vurgulanan temalar sürdürülebilir alanlar, su ve enerji verimliliği ve iç mekan çevre kalitesiyken, tasarımda yenilik ve bölgesel önceliklerin yeterince vurgulanmadığı belirlenmiştir. Sonuçlar: Türkiye’de faaliyet gösteren sağlık kurumlarının LEED sertifika puanlarının yüksek olmasına ve yüksek düzey sertifika sahibi olmalarına rağmen yeşil hastane uygulamalarını iletmede sınırlı bir önceliğe ve şeffaflığa sahip olduğuna işaret etmektedir. Yeşil uygulamaların web tabanlı olarak açıklanmasının teşvik edilmesi, paydaş güvenini artırabilir ve Türkiye'de sürdürülebilir hastane tasarımının daha geniş çapta benimsenmesini teşvik edebilir.
Aim: To determine the interaction between fear of missing out (FoMO), digital addiction, and social loneliness level, the question “does social loneliness mediate the effect of fear of missing out on digital addiction?” is sought.Method: Within the scope of the research, a survey was conducted with 614 academics working at universities in Türkiye using the quantitative research method. The obtained data were analyzed using AMOS 24 and SPSS 26 programs. Confirmatory factor analysis, structural equation model analysis, correlation analysis, and frequency analysis were performed during the analysis process.Results: It was determined that fear of missing out (FoMO) increased digital addiction and social loneliness. In addition, it was observed that increasing social loneliness levels strengthened digital addiction. During the research process, it was determined that social loneliness played a mediating role in the effect of FoMO on digital addiction.Conclusion: When the literature was examined, no other study was found that examined the interactions of fear of missing out (FoMO), digital addiction, and social loneliness level in the same research model. It can be said that this study is original by verifying a research model that has not been tried before. Based on the findings, practical and theoretical suggestions are given in the conclusion section.
Amaç: Gelir dağılımı adaletsizliği, radikalizmin artması, bölgesel savaşlardan kaynaklanan göç dalgaları, iklim krizinin yaşam kalitesini düşürmesi gibi sorunlar, neoliberal sistemin reform ihtiyacını ortaya koymaktadır. Bu nedenle sistemin iyileştirilmesi için sosyal demokratik politikaların entegrasyonuna gerek olduğu düşünülmektedir. Almanya, tarihsel olarak sosyal demokrasinin çıkış kaynağı ve Avrupa Birliği’nin lokomotifi olarak öne çıktığından, Almanya Sosyal Demokrat Partisi’nin (SPD) başkanlığını yürüttüğü koalisyon hükümetinin politikaları, televizyon haberleri üzerinden incelendiğinde, neoliberalizmin sürdürülebilirliği açısından önemli bir inceleme alanı sunmaktadır. Bu bağlamda, nitel içerik analizi yöntemiyle yürütülen bu araştırma, “Neoliberalizmin sürdürülebilirliği açısından belirginleşen kriz noktalarına hangi sosyal demokrat değerler veya politikalar entegre edilebilir?” sorusuna yanıt aramıştır. Yöntem: Bu amaçla, hükümetin resmen göreve başladığı 8 Aralık 2021 tarihinden 31 Aralık 2022 tarihine kadar Alman kamu hizmeti yayıncılığı yapan ZDF kanalının “Heute” isimli akşam haber bültenindeki haberler incelenmiştir. Bulgular: Toplam 386 haber programının analiz edildiği araştırmada, tümdengelim yöntemiyle oluşturulan üç farklı tema ve bunlarla bağlantılı yedi alt tema kapsamında veriler kodlanarak bulgulara ulaşılmıştır. Sonuç: Araştırma, neoliberalizmin sürdürülebilirliği açısından kutuplaşma ve radikalizme karşı toplumsal aidiyeti güçlendirme, demokratik yapıyı tehdit eden unsurlarla mücadele, iklim korumasında yeşil enerjiye geçişi hızlandırma ve dünya barışına yönelik politikalarda çok boyutlu diplomasiye öncelik verme gibi bulguları ortaya koymuştur.
Aim: The increasing complexity of global supply chains and the growing emphasis on sustainability have highlighted the need for integrated performance evaluation frameworks that jointly consider logistics, economic, and environmental dimensions. In this context, this study aims to determine the relative importance of logistics, sustainability, and economic performance indicators in OECD member countries and to rank these countries based on their overall performance. The analysis incorporates six widely used macro-level indicators: the Logistics Performance Index (LPI), Sustainable Development Goals (SDGs) Index, Foreign Direct Investment (FDI) inflows, Gross Domestic Product (GDP), carbon dioxide (CO₂) emissions, and trade openness (TO).Method: The study employs an integrated Multi-Criteria Decision-Making (MCDM) framework. The CRITIC method is used to objectively determine the weights of the evaluation criteria, while the MAIRCA method is applied to rank OECD countries according to their relative performance. To ensure the robustness of the findings, sensitivity analyses are conducted using alternative weighting (ENTROPY, CILOS, and Standard Deviation (SD)) and ranking (CoCoSo, MABAC and VIKOR) methods.Results: The CRITIC methodology results reveal that trade openness is the most dominant criterion in determining overall performance in OECD member countries, with a weighting of 0.284. This is followed by the Sustainable Development Goals Index (0.203) and the Logistics Performance Index (0.189), while carbon emissions (0.109), gross domestic product (0.108), and foreign direct investment inflows (0.106) have relatively lower weightings. These findings indicate that performance assessment in OECD countries is being reshaped around global trade integration, sustainability, and logistics efficiency, rather than traditional macroeconomic indicators. The ranking results obtained using the MAIRCA methodology show that Belgium has the highest performance, followed by the Netherlands and Denmark; while Colombia, Mexico, and Costa Rica were identified as the lowest performing countries in the analysis. Overall, the results confirm that strong trade integration, advanced logistics infrastructure, and high sustainability performance play a decisive role in the overall performance of countries.Conclusion: The findings suggest that policymakers seeking to enhance national performance should prioritize trade openness, sustainability-oriented indicators, and logistics performance rather than relying predominantly on traditional macroeconomic measures such as GDP and foreign direct investment inflows. The results demonstrate that countries with stronger integration into global trade networks and higher sustainability performance tend to achieve superior logistics outcomes, underscoring the strategic interdependence among these dimensions. Accordingly, policymakers’ effort should be designed in an integrated manner, whereby improvements in lower-weighted criteria are supported through policies that reinforce higher-weighted dimensions. For instance, fiscal incentives aimed at attracting foreign direct investment into sustainable projects can simultaneously strengthen sustainability objectives and trade-related performance. Despite the growing global emphasis on sustainability, the findings also indicate that commercial considerations continue to play a significant role in OECD member countries. Overall, the study highlights the necessity of coordinated policy frameworks that effectively balance economic performance, sustainability goals, and logistics efficiency.
Amaç: Bu çalışma, işletmelerde ortaya çıkan hata ve hileler ile denetim sürecinin yürütülmesinde denetçi tanımlamalarını ele almaktadır. Bu kapsamda çalışmanın amacı: üniversitede muhasebe denetim dersini alan ve almayan öğrencilerin hata, hile ve denetçi algısını ortaya koymaktır. Yöntem: Bu çalışmada anket araştırması yürütülmüş olup, hazırlanan anket İstanbul Medipol Üniversitesi İşletme ve Yönetim Bilimleri Fakültesi Uluslararası Ticaret ve Finansman Bölümü’nde muhasebe denetim dersini seçmeli olarak alan ve muhasebe denetim dersini almayan öğrencilere uygulanmıştır. Bulgular: Araştırma evreninde toplam 341 öğrenci mevcut olup çalışmaya 297 öğrenci katılım sağlamıştır. Elde edilen sonuçlar, SPSS programında Korelasyon ve Fark testleri (T-Testi-Anova) kullanılarak analiz edilmiştir. Araştırma sonucunda; muhasebe dersi alan ve almayan gruplar için muhasebe hata ve hile değişkenlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık olduğu, denetçi algısında ise anlamlı bir farklılığın olmadığı görülmüştür. Sonuç: Bu sonuca göre, muhasebe denetimi dersi alan öğrencilerin muhasebe hatası ve muhasebe hilesi algısında bu dersi almayan öğrencilere göre farkındalığının daha yüksek olduğu söylenebilir.
Aim: This study aims to determine the moderating role of perceived intrinsic marketing activities in the relationship between call center employees' AI anxiety and organizational commitment.Method: For this purpose, data were collected from 398 call center employees working in call centers located in 12 provinces of Turkey (Adana, Adıyaman, Ankara, Antalya, Diyarbakır, Elazığ, Gaziantep, İstanbul, Kilis, Kocaeli, Malatya, and Samsun) through an online questionnaire. Structural Equation Modeling was used to examine the relationships between the variables.Findings: The correlation analysis results indicate that there is no significant relationship between ‘Intrinsic Marketing’ and ‘Organizational Commitment’ and between ‘Intrinsic Marketing’ and ‘Artificial Intelligence Anxiety’ scales. However, multiple linear regression analysis results show that ‘Intrinsic Marketing’ plays an important role in ‘Organizational Commitment’, and ‘AI Anxiety’ has a significant and positive effect on ‘Organizational Commitment’. Nevertheless, the combined effect of ‘Intrinsic Marketing’ and ‘AI Anxiety’ does not have a significant moderating effect on ‘Organizational Commitment’.Conclusion: The findings of this study indicate that while intrinsic marketing plays a significant role in enhancing organizational commitment, it does not moderate the relationship between AI anxiety and organizational commitment. Furthermore, AI anxiety itself has a positive and significant impact on organizational commitment. These results suggest that although intrinsic marketing contributes to employees’ organizational commitment, its influence does not alter the effect of AI anxiety. The study provides valuable insights into the dynamics of AI-related concerns and internal marketing strategies in call centers.
Amaç: İnsan yaşamının teknoloji ile iç içe geçmesi birçok alanda ve iyi oluş üzerinde değişikliklere yol açmıştır. Dijital araçların yaygınlaşması olumlu ve olumsuz etkilere yol açmakta, bireylerin duygulanımları, yaşam doyumları ve dijital iyi oluşlarını etkilemektedir. Bu çalışmada bireylerin pozitif duygulanımları, yaşam doyumları ve dijital iyi oluş düzeyleri arasındaki etkileşimin incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: İlişkisel tarama deseni kullanılarak kolay ulaşılabilir örneklem yöntemi ile yaş ortalaması 27,78 (+9,18) olan 18-61 yaş arasında toplam 372 kişiye ulaşılmıştır. Demografik Bilgi Formu, Pozitif Duygulanım Ölçeği, Riverside Yaşam Doyumu Ölçeği ve Dijital İyi Oluş Hali Ölçeği uygulanmıştır. Çalışmada parametrik analizler yapılmıştır. Bulgular: Araştırma sonucu, yaşın ilerlemesiyle pozitif duygulanım düzeyinin ve güvenli ve sorumlu davranışların arttığını, kadınların yaşam doyumunun daha yüksek olduğunu, dijital tatminin ve güvenli ve sorumlu davranışların eğitim seviyesiyle yükseldiği saptanmıştır. Bununla birlikte, pozitif duygulanım düzeyinin yaşam doyumu ve dijital iyi oluşun tüm boyutlarıyla olumlu yönde ilişkili olduğu tespit edilmiştir. Çalışmanın sonuçları bulgular bölümünde sunularak literatür kapsamında tartışılmıştır. Sonuç: Pozitif duygulanım ile güvenli ve sorumlu davranışın 30 yaş ve üstü grupta daha yüksek olduğu, kadınların yaşam doyumu düzeylerinin daha yüksek olduğu, dijital tatmin ile güvenli ve sorumlu davranış değişkenlerinin lisans ve lisansüstü eğitim alan katılımcılarda daha yüksek olduğu, yaşam doyumu ile pozitif duygulanımın olumlu yönde ilişkili olduğu, pozitif duygulanım ile dijital iyi oluş halinin tüm boyutlarıyla olumlu yönde ilişkili olduğu ve dijital iyi oluş alt boyutlarının birbirleriyle olumlu yönde ilişkili olduğu ve cinsiyetin yaşam doyumunun yordamasında anlamlı bir etkisi olduğu tespit edilmiştir.
Amaç: Günümüzde sağlık kurumlarında sunulan hizmetin doğası gereği ve odağında insanın yer alması nedeniyle bu alan diğer endüstri ve hizmet sektörlerinden ayrılmakta; bu nedenle ‘sağlıkta yönetişim inovasyonuna’ özel bir önem atfedilmektedir. Konunun bu öneminden hareketle hazırlanan araştırmanın amacı; “sağlık hizmetlerinde yönetişim inovasyonunun bir ‘moda kavram’ olup olmadığının” araştırılmasıdır. Yöntem: Araştırmada “PRISMA Şemasından” yararlanılarak. “Sistematik Literatür Taraması” yöntemi kullanılmıştır. Bu yöntem aracılığıyla “sağlık hizmetlerinde yönetişim inovasyonu bir ‘moda’ kavram mıdır?” şeklindeki araştırma sorusuna yanıt bulabilmek için ulaşılabilen çok sayıda çalışmadan yararlanılmıştır. Bu aşamada toplanan bulgular, eleştirel olarak değerlendirilmiş, birleştirilmiş ve sistematik bir şekilde sunulmaya çalışılmıştır. Bulgular: Bulguların değerlendirilmesiyle ulaşılan sonuçlardan önemli birisi; “sağlık hizmetlerinde yönetişim inovasyonunun bir ‘moda kavram’ olmadığıdır”. Diğer önemli bir bulgu; “literatürde inovasyon, yönetişim ve kurumsal yönetişim olgularının giderek artan sayıda yayınla incelendiğidir”. Son ve önemli bir bulgu ise, “sağlıkta yönetişim inovasyonu konusunda çalışmaların çok sınırlı sayıda” olduğudur.Sonuç: Küreselleşme süreciyle birlikte yaşanan paradigma değişimi "yönetim" kavramından farklı bir yapıya sahip “yönetişim” olgusunu yeni bir model olarak sunmaktadır. Bu nedenle sağlık hizmetinin sunumunda “iyi bir yönetişim sisteminin tesis edilmesi” gerekliliğinin altı çizilmektedir. Araştırma kapsamındaki literatür sağlık kuruluşlarının sürdürülebilir yenilikleri benimseyerek maliyetleri düşürebileceğini, hasta sonuçlarını iyileştirebileceğini ve dolaysıyla sağlık hizmeti sunumunun etkinliğini ve verimliliğini artırabileceğini göstermektedir.
Modern relationship dynamics have evolved significantly, reflecting changes in societal norms, digital communication, and psychological complexities. This article is a theoretical review examining the interaction of early trauma, attachment disruptions, dissociation, and narcissistic traits in shaping relational behaviors such as situationships, cushioning, breadcrumbing, ghosting-zombie-ing, enmeshment, and the objectification trap. From the perspective of modern psychotraumatology and dissoanalysis theory, it explores how unresolved emotional issues and societal influences sustain patterns of control, superficial interactions, and emotional detachment, drawing on concepts like necriphysiphilia and controlled human syndrome. These dysfunctional relationships are intensified by digital platforms, amplifying interpersonal alienation and promoting cycles of control, submission, and dependency. To counter consumerist and digital structures that encourage emotional detachment and the commodification of relationships, societal shifts emphasizing empathy, authenticity, and mutual connection are needed. This study integrates psychosocial perspectives to offer a framework for understanding and minimizing dysfunctional relationship patterns in the modern era.
The main purpose of this research is to investigate the factors influencing sustainable consumption behavior in Türkiye and to reveal the behavioral theories applied in studies related to sustainable consumption behavior. The systematic literature review conducted on 93 articles revealed that the most common independent variable discovered to influence Turkish consumers’ sustainable purchasing behavior is sustainable consumption intention. Gender, education level, and environmental concern, income level and attitude toward green consumption behavior are among the independent variables that were found to have a significant impact on sustainable consumption behavior. The Theory of Planned Behavior is the most frequently used framework among the studies. While most research approaches the topic from a general consumer behavior perspective. The fact that this research is one of the pioneering studies conducted on solely on consumers in Türkiye on the subject and takes a comprehensive approach to it is seen to add to its relevance.
Aim: The purpose of this paper is to investigate the effects of economic development indicators on gender inequality by using data from high income countries. Gender inequality covers many complex dimensions such as education, politics, socioeconomic developments, cultural structures and the concentration of women in various sectors. In this research is investigated the gender inequality in different dimensions such as economic growth, education, political participation and life expectancy.Method: For this purpose, this paper employs gender inequality index, GDP per capita, female life expectancy at birth, the proportion of seats held by women in national parliaments and expected years of schooling for females. We examine the correlation between gender inequality and women's involvement in parliament, as well as the education rate, life expectancy at birth, and economic growth from 2005 to 2021 applying the dynamic panel data methods. Results: The analysis results indicate that higher levels of women's involvement in parliament, women's education rates, life expectancy at birth, and economic growth are associated with a decrease in gender inequality. Finally, it has been demonstrated that there is a bilateral causal relationship between gender inequality, the level of women's representation in parliament, women's educational attainment, life expectancy at birth, and economic growth.Conclusion: In high-income countries, gender inequality diminishes as female life expectancy at birth, predicted years of schooling, economic growth, and the share of women in parliaments increases. A bidirectional causality relationship between gender inequality and the variables is expected, and it is confirmed by the panel causality test conducted in this paper.
Yazar: Vanessa RATTENSport Entrepreneurial Ecosystems: Technology,Innovation, Perspectives,Singapur: Springer Nature Singapore Pte Ltd.,2024, 105 s.ISBN: 978-981-97-8922-1 (Basılı),978-981-97-8923-8 (e-Kitap)DOI: 10.1007/978-981-97-8923-8
Amaç: Otizm spektrum bozukluğu tanılı çocukların sayısındaki artış, bu ailelerin karşılaştığı psikososyal zorlukları daha yakından incelemeyi gerekli kılmaktadır. OSB tanılı çocukların yoğun bakım ihtiyacı, ebeveynlerin hem bireysel ruh sağlığını hem de evlilik ilişkilerini etkileyebilmektedir. Bu bağlamda, ebeveynlerin duygu düzenleme becerilerinin evlilik uyumu üzerindeki etkisini inceleyen çalışmalar, literatürde sınırlıdır. Mevcut çalışma bu boşluğu doldurmayı ve hem bilimsel hem de uygulamalı müdahale çalışmalarına katkı sunmayı amaçlamaktadır. Bu çalışma, ebeveynlerin bireysel düzeydeki duygu düzenleme becerileri ile evlilik ilişkilerindeki uyum düzeylerini inceleyerek hem psikopatolojik hem de ilişkisel bir bağlamda yeni veriler sunmayı amaçlamaktadır. Literatürde sınırlı sayıda çalışma bu iki değişkeni birlikte incelemiştir. Bu araştırma, klinik psikoloji alanında müdahale çalışmalarına temel oluşturabilecek bulgular sunması açısından önem taşımaktadır.Yöntem: Araştırma, İstanbul’da ikamet eden ve rastgele seçilen ebeveynlerle yürütülmüştür. Örneklem grubunu, OSB tanılı 40 çocuğun ebeveynleri ve OSB tanısı bulunmayan 40 çocuğun ebeveynleri oluşturmuştur. Katılımcılara Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği ve Evlilik Uyumu Ölçeği uygulanmıştır. Nicel veriler karşılaştırmalı ve korelasyon analizleriyle değerlendirilmiştir.Bulgular: OSB tanılı çocuğa sahip ebeveynlerin duygu düzenlemede anlamlı düzeyde daha fazla güçlük yaşadığı bulunmuştur. Ayrıca, bu grubun evlilik uyumu düzeylerinin, OSB tanısı olmayan çocukların ebeveynlerine göre daha düşük olduğu tespit edilmiştir. Duygu düzenleme güçlüğü ile ilişki tarzı arasında anlamlı ve negatif yönlü bir ilişki gözlemlenmiştir; duygu düzenleme güçlüğü arttıkça daha az uyumlu ilişki tarzları sergilendiği belirlenmiştir. Öte yandan, farkındalık düzeyindeki artış, evlilik ve genel uyum düzeylerinin yükselmesiyle ilişkili bulunmuştur. Bireylerin kişisel hedeflere yönelik baskı hissetmeleri ise evlilik uyumunu olumsuz yönde etkilemiştir.Sonuç: Elde edilen bulgular, OSB tanılı çocuğa sahip ebeveynlerin hem bireysel hem de ilişkisel düzeyde daha fazla psikolojik desteğe ihtiyaç duyduğunu göstermektedir. Duygu düzenleme becerileri ve farkındalık düzeyi, evlilik uyumu üzerinde belirleyici bir rol oynamaktadır.
Aim: This research was designed to conclude the distrust levels in the health system among students of the health science faculty.Method: This descriptive study was conducted at a foundation university in Istanbul. The population of the research consisted of students studying in various departments of the Faculty of Health Sciences between 15 May and 15 June 2024; the data collection process was completed with 419 students who voluntarily agreed to participate. Information were gathered through a private information sheet and the Health System Distrust Spectrum, and analyzed using percentage, constancy, mathematically, seperate specimens t-test, particular ANOVA, and Bonferroni tests.Results: According to the research findings, it was concluded that the distrust level in the health system among health science faculty students is at a medium level (x̄=2.98). Additionally, while students in the health management department expressed greater commitment in the health system in contrast with students from other departments (x̄=2.75), the greatest level of distrust in the health system was observed among nursing students (x̄=3.19).Conclusion: Upon examining the research results, it was found that the average rank of distrust in the health system among participants is at a medium level. Given that these students will become integral parts of the health system upon graduation and will play significant roles in the development of health policies, it is possible the medium rank of distrust in the health system can lead to hazardous outcomes concerning the health systems in which they will be stakeholders; thus, it can be regarded as one of the important problems that needs to be directed.
Amaç: COVID-19 salgını sürecinde ortaya çıkan belirsizlik çerçevesinde, söz konusu virüsün kökeni, aşılarla ilgili komplo teorilerinin hızla yayılmasına neden olmuştur. Mevcut çalışmanın amacı, bireylerin komplo teorilerine duydukları inancın COVID-19 aşı niyetleri üzerindeki etkisinin araştırılmasıdır. Ayrıca bu çalışmada, potansiyel bireysel farklılıkların COVID-19 aşı niyetleri ve komplo teorilerine duyulan inançla ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Katılımcılar (N=170), komplo yanlısı bilgiye maruz bırakılan grup, komplo karşıtı bilgiye maruz bırakılan grup ve kontrol grubuna seçkisiz olarak atanmıştır. Grup manipülasyonunun ardından katılımcılardan, Aşı Karşıtlığı Ölçeği ve COVID-19’a Yönelik Komplo Teorileri Ölçeği’ni cevaplandırmaları beklenmiş, bireysel farklılıkları inceleyebilmek amacıyla eğitim seviyesi, gelir düzeyi, muhafazakârlık düzeyi ve politik konumlarını bildirmeleri istenmiştir. Bulgular: Bulgular, Türkiye’de yaşayan bireylerin komplo yanlısı manipülasyona maruz kaldıklarında aşılanmaya yönelik tutumlarının olumsuz, komplo karşıtı manipülasyona maruz kaldıklarında ise aşılanmaya yönelik tutumlarının olumlu etkilendiğini göstermiştir. Ayrıca, bireylerin aşılanmaya yönelik tutumlarının ve komplo teorilerine inanma eğilimlerinin politik eğilimlerinden ve eğitim seviyelerinden etkilenebildiği görülmüştür. Sonuç: Sonuç olarak, mevcut çalışma ile komplo yanlısı ve komplo karşıtı manipülasyona maruz kalmanın aşı tutumuna etki edebileceği gösterilmiştir. Bunun yanı sıra muhafazakârlık ve eğitim seviyesinin de aşı tutumu ve komplo inançları ile ilişkili olduğu görülmüştür. Bu çalışmanın bulguları, ülkemizde COVID-19 pandemisine yönelik komplo teorilerine maruz kalmanın, bireysel farklılıklarla birlikte kişilerin davranışlarını nasıl etkilediğini daha iyi anlamamıza yardım edecektir.
Amaç: Küresel ve yerel boyutlarıyla önem kazanan çevresel etkinlik analizleri, sürdürülebilir kalkınma hedeflerine ulaşmada kilit bir araç olarak değerlendirilmektedir. Büyüme verileri, sektörel gelişim süreci ve bölgesel farklılıklar gibi unsurlar dikkate alındığında, Türkiye’de sürdürülebilir kalkınma hedeflerine ulaşılması doğrultusunda bölgesel düzeyde stratejik politikaların geliştirilmesi ve etkin yaklaşımların benimsenmesi yoluyla çevresel performansın iyileştirilmesi gerekli hale gelmektedir. Bu bağlamda bu araştırma, Türkiye’deki İBBS düzey 2 kapsamında yer alan 26 bölgenin 2018-2023 dönemindeki çevresel etkinliğini ortaya koymayı amaçlamaktadır.Yöntem: Araştırmada yöntem olarak girdi odaklı, değişken ölçek getirili (VRS) klasik tek aşamalı Veri Zarflama Analizi (VZA) modeli kullanılmıştır. İstihdam, elektrik tüketimi, toplam nüfus, ar-ge harcaması, otomobil sayısı ve işlenen tarım alanı olmak üzere altı girdi değişkeni kullanılmıştır. Bununla birlikte iki tane de çıktı değişkeni kullanılmıştır. Bunlar: Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) ve istenmeyen çıktı olarak tanımlanan Kükürt Dioksit ( ) değeridir.Bulgular: Değişken getiri etkinlik değerlerine göre bölgelerin ilgili döneme ait çevresel etkinlik skorları 0.636-1.00 arasında değişmektedir. Ortalama çevresel etkinlik değerlerine göre; TR10, TR32, TR61, TR62, TR81, TR82, TR90, TRA1, TRA2, TRB2, TRC1 ve TRC3 bölgeleri etkin bölgeler (%100) olarak öne çıkmaktadır. Etkinlik skorunda bu bölgeleri ise ortalama etkinlik skoru 0.90’dan büyük olan TR22, TR21, TR51, TR42, TRB1, TR63, TR31 ve TR83 bölgeleri takip etmektedir. Buna karşılık, TR41, TR33 ve TRC2 bölgeleri oldukça düşük etkinlik skorları ile öne çıkmaktadır.Sonuç: Araştırma bulgularına göre çevresel etkinlik değerlerinde yıllar ve bölgeler arası farklılıklar bulunmakta ve bölgelerin çevresel etkinlik skorlarında hafif bir artış eğilimi gözlemlenmektedir. Etkin bölgeler dikkate alındığında, bölgesel farklılıklar altyapı, üretim, ar-ge, girişimcilik, yenilik kapasitesi ve yatırım farklılıkları ile açıklanabilir. Çevresel etkinlikteki yıllar içindeki değişimi, değişen ve dönüşen küresel dinamikler, çevresel politikalar, yenilenebilir kaynaklı kurulu güç artışı ve teknoloji yatırımlarındaki artış ile açıklamak mümkündür.
Amaç: Günümüzde uluslararası ticaret hacmindeki artış, ekonomik büyümeyi destekleyen temel bir unsur olarak değerlendirilirken, bu sürecin çevresel maliyetleri de giderek daha fazla önem kazanmaktadır. Özellikle taşımacılık faaliyetleri, küresel karbon emisyonlarının önemli bir bileşeni hâline gelmiştir. Bu bağlamda, dış ticaret performansı ile taşımacılıktan kaynaklanan çevresel etkiler arasındaki ilişkinin incelenmesi, sürdürülebilir kalkınma politikaları açısından stratejik bir gereklilik olarak ortaya çıkmaktadır. Bu çalışma, Türkiye’nin dış ticaret performansı ile taşımacılıktan kaynaklanan karbondioksit (CO₂) emisyonları arasındaki ilişkiyi 2005–2023 dönemi için incelemeyi amaçlamaktadır.Yöntem: İhracat ve dış ticaret oranı (ihracat/ithalat) değişkenlerinin taşımacılık kaynaklı CO₂ emisyonları üzerindeki etkisi, zaman serisi analiz tekniklerinden biri olan Otoregresif Dağıtılmış Gecikme (ARDL) modeli aracılığıyla analiz edilmiştir. ADF birim kök testi sonuçları, değişkenlerin farklı bütünleşme derecelerine sahip olduğunu (I(0) ve I(1) ortaya koymuş; bu durumda ARDL analizi kullanılmıştır.Bulgular: ARDL sınır testi sonuçlarına göre, değişkenler arasında uzun dönemli bir eşbütünleşme ilişkisi tespit edilememiştir. Ancak kısa dönemli analizlerde hem ihracat hem de dış ticaret oranının taşımacılıktan kaynaklanan CO₂ emisyonları üzerinde istatistiksel olarak anlamlı etkileri olduğu belirlenmiştir. Özellikle ihracatın ve dış ticaret oranının hem cari hem de gecikmeli değerlerinin emisyon seviyelerini anlamlı biçimde etkilediği saptanmıştır. Ayrıca modelin tahmin sonuçları, serisel korelasyon, heteroskedastisite, normallik ve yapısal kırılma gibi varsayımları büyük ölçüde sağladığını göstermektedir.Sonuçlar: Elde edilen bulgular, Türkiye’nin dış ticaret politikalarının çevresel sürdürülebilirlik ilkeleriyle bütünleşik bir biçimde ele alınması gerektiğine işaret etmektedir. Bu doğrultuda, düşük karbonlu taşıma modlarının teşvik edilmesi, ihracat odaklı stratejilerde çevresel maliyetlerin dikkate alınması ve karbon fiyatlama mekanizmalarının dış ticaret politikalarına entegre edilmesi önerilmektedir. Bu çalışma, çevresel etkileri dikkate alan ticaret politikalarının geliştirilmesine yönelik ampirik bir katkı sunmaktadır.