
Ehl-i Sünnet’in önemli isimlerinden olan İmam Mâtürîdî gerek günümüze ulaşmayan risaleleri gerek Te'vîlâtü’l-Kur'ân ve Kitâbü’t-Tevhîd’inde başta Mu‘tezile olmak üzere İslâm’ın içinden ve dışından pek çok gruba eleştiriler yöneltmiş, aklî ve naklî delillerle bunları nakzetmeye çalışmıştır. Buna karşılık eserinin birçok yerinde eleştiri kurallarını aşan ifadelere yer verdiği de görülmektedir. Fakat eleştirinin belirli bir üslûp ve kurallara göre yapılması gerekmektedir. Zira hakikati ortaya çıkarma aracı olarak “eleştiri”, hem eleştirenin hem de eleştirilenin düşüncelerine katkı sağlayan oldukça değerli bir ilmî çalışma olup, kurallarına uygun, aşırıya kaçmayan, muhataba değil düşünceye yönelik her türlü eleştiri kıymete değerdir. İyi niyet ve samimiyetle, ilmî bir çerçevede yapılan eleştiriler ilim yolculuğunda bir zenginlik olup, ilmî üretimin de bir gereğidir. Zira eleştirinin başlıca amacı yanlış bilginin tashihi ve eleştiri konusunun ilmî bakımdan değerini ortaya koymaktır. Ancak bu amacın gerçekleşmesi için eleştirilerin bazı kurallara uygun olması gerekir. İlk olarak eleştiri İslâmî ahlâk kuralları çerçevesinde yapılmalıdır. Bu bağlamda eleştirmenin muhatabı incitmeyen bir dili tercih etmesi, şahsı değil eleştiri konusunu hedef alması beklenir. Eleştiri konusunun hassas olduğu durumlarda bazen sert bir dil kullanılabilirse de bu hakarete varan, tekfir edici bir üslûp olmamalıdır. Dolayısıyla eleştiri esere ya da düşünceye yönelik olmalı, muhatabın şahsını hedef alan ifadelerden kaçınılmalıdır. Eleştiri kültürüne kelâm ilmi açısından baktığımızda daha ilk dönemlerden âlimlerin bir fikre, düşünce ya da inanç sistemine karşı cevap vermek, onları eleştirmek amacıyla “Kitâbü’r-Redd ʿalâ… Kitâb ʿalâ… Naḳżu Kitâbi… Kitâbü’n-Naḳż ʿalâ…” şeklinde isimlendirilen pek çok eser kaleme aldığı, ayrıca kelâmî eserlerin içinde de eleştiri mahiyetinde başlıklar açtığı görülmektedir. Bu eserlerde âlimler karşıt görüşlere yönelik eleştirilerini cedelî bir tarzda dile getirmiş, düşüncelerin eksik ve yanlış yönlerini, doğurduğu sonuçların sakıncalarını, delillerinin mantıkî tutarsızlıklarını ortaya koymaya çalışmış ve eleştirdikleri düşüncelerin nasıl düzeltileceğini, alternatifinin ne olduğunu çeşitli kelâmî yöntemlerle izah etmişlerdir. Bununla birlikte eleştirdikleri düşüncelerin, sahibini dinden çıkarabileceğinden hareketle bazen aşırıya kaçan, tekfirci bir üslûp benimsedikleri, bazen mezhep taassubuna yenilerek hakarete varan ifadeler kullandıkları, bazen de eksik ya da hatalı bilgilerden hareketle yanlış tespitlere ulaştıkları da bir gerçektir. Bu çalışma bunun bir örneği olarak Mâtürîdî’nin Kitâbü’t-Tevhîd’de Kâ‘bî’ye yönelik eleştirilerini tetkik etmeyi amaçlamaktadır. Bunun için ilk olarak Mâtürîdî’nin eleştirilerinde hangi kelâmî yöntemleri kullandığı tespit edilmiş, sonrasında ulûhiyyet bahislerinde Kâ‘bî’ye yönelik eleştirilerinin ilmî yönden değeri tespit edilmeye çalışılmıştır.
Bilginin gerçekliğe mutabakatı meselesi, İslâm düşünce geleneğinde epistemolojinin temel problemlerinden birini oluşturmaktadır. Duyusal dünyanın değişkenliği karşısında değişmez doğruluğun nasıl mümkün olacağı ve zihnî önermelerin (özellikle nesneleri dış dünyada var olmayanların) hangi gerçekliğe dayanarak hakikat değeri kazanacağı soruları, klasik literatürde farklı çözüm arayışlarını beraberinde getirmiştir. Bu arayışlar içerisinde doğruluk, çoğunlukla bilginin nesnesine uygunluğu üzerinden açıklanmış; ancak bu uygunluğun hangi zeminde temellendirileceği meselesi açık bir problem olarak varlığını sürdürmüştür. Nefsü’l-emr kavramı, tam da bu noktada, bilginin doğruluğunu güvence altına alacak bir referans alanına duyulan ihtiyacın bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bu çalışma, söz konusu ihtiyaca verilen sistematik yaklaşımlardan birini temsil eden Nasîrüddin Tûsî’nin (ö. 672/1274) nefsü’l-emr anlayışını incelemektedir. Nefsü’l-emre ilişkin çerçevenin Tûsî tarafından açık ve sistematik biçimde ortaya konması; kavram hakkında müstakil bir risale kaleme alması ve mahiyetini belirgin biçimde tanımlaması, onu bu tartışmaların kurucu isimlerinden biri hâline getirmiştir. Her ne kadar sonraki dönemlerde kavram farklı biçimlerde yorumlanmış ve tartışılmış olsa da nefsü’l-emrin doğru anlaşılabilmesi bakımından Tûsî’nin yaklaşımı başlangıç noktası olma niteliğini korumaktadır. Çalışma, ağırlıklı olarak Tûsî’nin Risâle fî İsbâti’l-ʿakli’l-mücerred adlı eseri ile Tecrîdü’l-iʿtikād’da yer alan nefsü’l-emre ilişkin bir pasaja dayanmaktadır. Bu metinlerde ortaya koyulan görüşler, Tûsî’nin diğer eserleriyle karşılaştırılarak düşünsel bütünlük açısından analiz edilmiş; ayrıca bu metinler üzerine yazılan şerh ve haşiyeler, kapalı ifadelerin açıklığa kavuşturulması bakımından temel başvuru kaynakları olarak değerlendirilmiştir.Nefsü’l-emr meselesi, klasik ve modern literatürde anlaşılması güç bir problem olarak tartışılagelmiştir. Bu zorluk, kavramın çok katmanlı yapısından ve tarihsel süreçte kazandığı anlam çeşitliliğinden kaynaklanmaktadır. Nitekim klasik kaynaklarda nefsü’l-emr; “hakikat, şeyin kendisi, faal akıl, mücerret akıl, levh-i mahfûz, Allah’ın ilmi ve mutlak sübut” gibi birbirinden farklı alanlara referans verecek biçimde kullanılmıştır. Bu durum, kavramın hem kapsamının hem de statüsünün belirsizleşmesine yol açmıştır. Buna ek olarak nefsü’l-emrin zihnî varlık ve haricî varlık gibi bizzat yoğun tartışmalara konu olan kavramlarla irtibatlandırılması, meseleyi daha da karmaşık hâle getirmiştir. Bu nedenle çalışmada, nefsü’l-emrin farklı kullanımlarını birbirinden ayıran ve her birini kendi bağlamı içinde değerlendiren titiz bir kavramsal haritalama yöntemi esas alınmıştır....
Antik Yunan felsefî düşüncesi ile semavî dinlerin kelam gelenekleri, ontolojik, kozmolojik ve teolojik meseleleri ele almakla birlikte ilke, yöntem ve terminoloji bakımından farklı yaklaşımlara sahiptir. Özellikle Tanrı-âlem ilişkisini konu edinen yaratma problemi, bu iki yaklaşım arasındaki ayrışmayı görünür kılmaktadır. Felsefî gelenek açısından belirleyici konumda bulunan Platon, Aristo ve Plotinos, âlemin varlığını ezelî bir zeminde açıklamış; Tanrı’nın kaotik maddeden yaratması, âleme yalnızca hareket vermesi ve sudûr aracılığıyla zorunlu bir taşma olarak meydana getirmesi şeklinde teoriler geliştirmişlerdir. Semavî dinlerin içerisinden tezahür eden felsefî yaklaşımlarda da farklı izahlarla beraber çoğunlukla ezelîlik iddiası öne çıkmıştır. Söz gelimi Fârâbî ve İbn Sînâ da Yunan filozoflarıyla aynı görüşü paylaşmışlardır. Buna karşın Yahudi, Hristiyan ve İslam kelamında yaratma, bütünüyle yoktan ve zamansal bir başlangıçla ilişkilendirilmiş; âlemin varlığı koşulsuz biçimde Tanrı’ya bağlanmıştır. Burada dikkat çekici olan şey, felsefî yaklaşımların neredeyse tamamının ezelî âlem fikrini benimsemiş olmasına karşılık kelamî geleneklerin hemen hepsinin yoktan yaratma anlayışını öne sürmüş olmasıdır. Dolayısıyla problematik yönü itibarıyla bu makalede neden felsefî yaklaşımlarda âlem ezelî olarak kabul edilirken kelamî geleneklerde âlemin yoktan meydana gelmiş olarak tasavvur edildiği ele alınmaktadır.Literatürde bu makalenin konusuyla dolaylı şekilde ilişkili olarak Yunan felsefesi, İslam felsefesi, Yahudi, Hristiyan, İslam kelamı ve diğer dinler açısından yaratma problemini araştırma konusu yapan, yaratma sorununu İslam kelamı ile Hristiyan teolojisi arasındaki ilişki çerçevesinde değerlendiren ya da âlemin ezelîliği/hâdisliği bakımından ele alan çalışmalar mevcuttur. Yaratma problemini çeşitli yönleriyle ele alan çalışmalardan farklı olarak bu makale, yaratma doktrinlerinin arkasındaki Tanrı tasavvurlarının belirleyici rolüne odaklanmaktadır. Bu bağlamda çalışma, felsefenin benimsediği Tanrı anlayışı ile kelamın savunduğu Tanrı tasavvuru arasındaki farklılıkların, ezelî ya da yoktan yaratma tercihlerini şekillendirdiğini ortaya koymayı amaçlamaktadır. Böylece felsefî yaklaşıma bağlı kalan filozofların neredeyse tamamı ezelî âlem anlayışını benimserken Yahudi, Hristiyan ve İslam kelam geleneklerini takip eden kelamcıların hemen hepsinin âlemi yoktan yaratılmış olarak tasavvur etmesinin Tanrı tasavvurundan kaynaklandığı tespit edilmektedir.Bu doğrultuda araştırmada öncelikle hem felsefî hem kelamî gelenekteki yaratma anlayışları tarihsel verilerin analitik değerlendirmesi yöntemi esas alınarak incelenmektedir. Felsefî yaklaşımın yaratma ve âlem tasavvuru, Yunan felsefesinde Platon, Aristo ve Plotinos üzerinden ele alınmakta, İslam felsefesinde ise Fârâbî ve İbn Sînâ’ya atıfta bulunulmaktadır. Sonrasında İslam kelamı merkeze alınmak suretiyle Yahudi ve Hristiyan kelamında yoktan yaratma anlayışı, kelamcılar ve teologların izahları dikkate alınarak takip edilmektedir. Burada öncelikle İslam kelamında Mu‘tezile ve Ehl-i Sünnet kelamının yaklaşımlarına yer verilmektedir. Devamında Yahudi kelamında II. Makkebeler, Genesis Rabbah ve Pirke de Rabbi Eliezer gibi yazılı kaynakları ve Musa b. Meymûn’un yorumları öne çıkarılmaktadır. Sonrasında ise Hristiyan kelamında ilk apolojistlerin ve Augustinus, Thomas Aquinas gibi teologların kabullerine değinilmektedir. Devamında ise her iki yaklaşımın yaratma anlayışlarında Tanrı tasavvurunun etkisinden bahsedilmektedir. Makalede yapılan araştırma ve değerlendirmelerle birlikte yaratma anlayışlarındaki farklılığın temelinde Tanrı tasavvurunun yer aldığı sonucuna ulaşılmaktadır. Tanrı tasavvurundaki farklılaşmada birinin felsefenin Tanrısına; diğerinin ise dinin Tanrısına işaret ettiği karşılaştırmalı olarak ortaya konulmaktadır.
Klasik dönem sonrası İslâm düşüncesinin etkili filozoflarından biri olan Molla Sadrâ (ö. 1050/1641), burhanî yönteme dayalı İbn Sînâcı metafizik ile irfanî yönteme dayalı İbnü’l-Arabîci metafiziği uzlaştırmaya çalışmıştır. Sadrâ’nın hikmet-i müteâliye olarak adlandırdığı felsefî sistemi, bu uzlaştırma girişiminin ürünüdür. Onun felsefî sisteminin temelinde varlığın asil, mahiyetin ise itibarî olduğu fikri yatmaktadır. Mahiyetin itibarî sayılması, Sadrâ’nın varlık âlemini, varlığın dereceli birliği kavramı altında inceleyebilmesinin önünü açmıştır. Böylelikle varlık âlemi, varlıktan pay alma oranında bir hiyerarşiye göre düzenlenmiştir. Bu düzen, varlığın dikey yönlü açıklamasını vermektedir. Sadrâ, bu düşünceden hareketle İbn Sînâcı metafiziğin temel kavramları olan zorunluluk-imkân ve sebep-sebepli kavram çiftlerini, bağımsız varlık-bağıl varlık çerçevesinde dönüştürmüştür. Ancak Sadrâ’nın tüm felsefî analizlerini güdüleyen etmenin İbnü’l-Arabîci vahdet-i vücûd anlayışını rasyonel yoldan temellendirebilmek olduğu görülmektedir. Oysa mahiyetin ontolojik bakımdan nasıl konumlandırılacağı ve epistemolojik işlevi söz konusu olduğunda, Sadrâ’nın metinleri iki farklı şekilde anlaşılmaya müsaittir. Bu nedenle Sadrâ’nın metinleri ve bu metinler üzerine yapılan yorumlar birtakım sorunlar ortaya çıkarmıştır. Sadrâ yorumcularının bir kısmının savunduğu gibi ontolojik bakımdan mahiyetin itibarîliği zihinsel bir kurgu olarak yorumlandığında, varlık düzeni içinde yer alan yatay düzlemdeki çokluk, çeşitlilik ve farklılığı açıklamak zorlaşmaktadır. Çünkü dış dünyada herhangi bir gerçekliğe sahip olmaması ve insan zihninin sınırlılığının dış dünyaya yansımasının bir ürünü olması anlamında nesnelerin mahiyetleri, varlıkta farklılaşmaya etki edemezler. Aynı şekilde mahiyete ontolojik bir gerçeklik atfedilmediği durumda, klasik mutabakatçı doğruluk teorisinin geçersiz hâle geldiği görülmektedir. Bu durumda dış dünyadaki varlıkların burhanî yöntem aracılığıyla bilgisini edinmek mümkün olmayacaktır. Üstelik bağımsız varlık-bağıl varlık ayrımı üzerinden zorunluluk-imkân ve sebep-sebepli ilişkisinin mahiyet fikrinden arındırılarak salt varlık temelli olarak yeniden kurulması, bu ilişkinin doğasını anlamanın yolunun irfanî yönteme devredilmesiyle sonuçlanmıştır. Böyle olunca burhanî bilgiden irfanî tecrübeye geçiş, döngüsellik sorunu doğurmuştur. Ancak Sadrâ metinlerinin öteki bazı yorumcuları, mahiyetin itibarî olmasını, onun ontolojik statüsünü bir şekilde koruyarak anlamaya çalışmışlardır. Bu yoruma göre mahiyet, varlıkla birlikte ve fakat ikincil bir şekilde dış dünyada bir gerçekliğe sahiptir. Bu fikir, varlık ve mahiyetin, tıpkı Tanrı’nın zâtı ve sıfatları arasındaki ilişkide olduğu gibi, ontolojik bakımdan özdeş, anlam bakımından farklı olduğunu dile getirir. Bu şekilde mahiyetle ilgili ortaya çıkan sorunlar aşılmaya çalışılır. Elbette böyle bir yorum, Sadrâ felsefesini İbnü’l-Arabîci metafizikten uzaklaştırarak İbn Sînâcı metafiziğe yaklaştırır. Her iki yorumun da gösterdiği şey, Sadrâ’nın burhan ile irfanı uzlaştırma projesinin başarıya ulaşıp ulaşmadığının tartışmalı olduğudur.
İslam kelâmında tabiat olaylarının sürekliliği, insan fiillerinin mahiyeti ve Tanrı’nın müdahalesi, nedensellik anlayışı çerçevesinde tartışılmış; bu bağlamda “âdet nazariyesi” temel bir açıklama modeli hâline gelmiştir. Bu çalışma, Tanrı’nın müdahalesini hem doğa olayları hem de insan fiilleri bakımından açıklayan söz konusu nazariyenin tarihsel gelişimini sistematik biçimde ortaya koymayı amaçlamaktadır. Ayrıca çalışma, âdet kavramının Tanrı’nın mutlak kudreti ve sürekli yaratma fikriyle nasıl bütünleştiğini göstermeyi hedeflemektedir. Literatürde genellikle Ebü’l-Hüzeyl veya Ebû İshâk İbrâhîm b. Seyyâr b. Hâni’ en-Nazzâm’a atfedilen bu anlayışın düşünsel temellerinin, Dırâr b. Amr’da daha erken ve güçlü bir biçimde ortaya çıktığı iddiası, çalışmanın temel tezlerinden birini oluşturmaktadır. Bununla birlikte Basra Mu‘tezilesi ile Eş‘arî ekolü tarafından geliştirilen âdet nazariyeleri arasındaki etkileşim ve ayrışma noktaları da karşılaştırmalı olarak incelenecektir. Çalışma, bir yandan âdet nazariyesinin tarihsel inşa sürecini ortaya koymayı, diğer yandan teorinin şekillendiği düşünsel çerçeveyi belirlemeyi amaçlamaktadır. Bu doğrultuda, nazariyeye ilişkin ilk temellendirme çabalarının erken Mu‘tezilî dönemde başladığı; ancak teorinin hem doğa hem de insan fiilleri boyutlarını kuşatan bütüncül bir sistematiğe Eş‘arî gelenekte ulaştığı ileri sürülmektedir. Âdet nazariyesinin tarihsel seyrini bütüncül biçimde kavrayabilmek için, erken düşünsel izleri Dırâr b. Amr’ın kelâmî yaklaşımından itibaren takip etmek; teorinin sistematik formunu ise Eş‘arî gelenek üzerinden değerlendirmek gerekir. Eş‘arî çizginin merkezî konumu, yalnızca sistematik bir yapı kazanmasından değil, aynı zamanda erken Mu‘tezilî yaklaşımlarla sonraki kelâmî yorumları görünür kılmasından kaynaklanmaktadır. Bu seyir izlendiğinde, kelâm tarihinde ortaya konan hemen hemen tüm âdet teorileriyle doğrudan ya da dolaylı bir ilişki kurulabildiği görülür. Sonuç olarak, bu çalışma âdet nazariyesinin tarihsel gelişimini aydınlatmanın yanı sıra, İslam düşüncesinde doğa yasaları, insan özgürlüğü ve ilâhî müdahale gibi temel meselelerin anlaşılmasına da katkı sunmayı hedeflemektedir.Bu yönüyle çalışma, kelâm tarihinde nedensellik tartışmalarının yalnızca teorik bir problem değil, aynı zamanda teolojik, etik ve epistemolojik sonuçları bulunan kapsamlı bir düşünce alanı olduğunu göstermektedir. Âdet nazariyesinin tarihsel seyri incelendiğinde, doğa düzeni ile ilâhî kudret arasında kurulan ilişkinin farklı ekoller tarafından farklı biçimlerde yorumlandığı; ancak tüm bu yaklaşımların Tanrı’nın mutlak iradesini temele alan ortak bir zeminde buluştuğu görülmektedir. Böylece söz konusu teori, İslam düşüncesinde hem metafizik düzen anlayışını hem de insanın özgürlük ve sorumluluk problemini birlikte açıklayan merkezi bir kavramsal araç olarak değerlendirilebilir. Ayrıca bu çalışma, kelâm tarihinde çoğu zaman Eş‘arî gelenekle özdeşleştirilen âdet nazariyesinin daha erken dönemde Mu‘tezilî düşünce içinde filizlendiğini ve farklı düşünürlerin katkılarıyla çok katmanlı bir teorik yapıya dönüştüğünü göstermeyi amaçlamaktadır. Bu çerçevede, teorinin tarihsel gelişimini yeniden değerlendirmek, kelâm düşüncesinde nedensellik, ilâhî kudret ve insan fiilleri arasındaki ilişkinin daha doğru anlaşılmasına imkân sağlamaktadır.
Bu makalede Muʻtezilî kelamcı ve aynı zamanda hukukçu kimliğiyle bilinen Kādî Abdülcebbâr (ö. 415/1025) ile Hristiyan teolog Thomas Aquinas (ö. 1274)’ın normatifliğin teolojik temelini nasıl kurguladıkları ele alınmaktadır. Her iki teolog da hükümlerin yalnızca iradeye bağlı olarak açıklanamayacağını ve fiillerin değerlendirilmesinde akıl tarafından kavranabilir nesnel bir zeminin bulunduğunu kabul etmektedir. Bununla birlikte bu nesnel zemin Kādî Abdülcebbâr’da daha çok fiillerin hasen ve kabih oluşu ile ilahî adalet ilkesi üzerinden, Aquinas’ta ise doğal yasa ve insan tabiatının gayesi üzerinden açıklanmaktadır. Ancak Kādî Abdülcebbâr’a göre ibadetlerin şekli, sevap ve cezanın miktarı ve teklifin ayrıntıları gibi kimi hususların nakil yoluyla bilinebileceği göz ardı edilmemelidir. Ona göre aklın iyi naklin kötü gördüğü ya da aklın kötü naklin ise iyi gördüğü hükümler de bulunmaktadır. Ancak burada söz konusu hükümler konu dışı tutulacaktır. Aquinas etik normların temelini doğal yasa kavramıyla açıklamıştır. Buna göre iyi ve kötü, insan doğasının belirli amaçlarına uygun ya da aykırı olmasıyla belirlenebilecektir. Akıl ise bunu keşfedebilir niteliktedir. Bu makalenin problematiği Kādî Abdülcebbâr’ın hüküm teorisinin hüsün-kubuh ve akıl-şer’ ilişkisi bağlamında ele alınması ve söz konusu teorinin Aquinas’ın dört yasa görüşüyle karşılaştırmalı bir biçimde incelenmek istenmesidir. Aynı zamanda Kādî Abdülcebbâr ve Thomas Aquinas’ın ahlak, hukuk ve teoloji arasında kurdukları irtibat da bu çalışmanın problematiğinden biridir. İfade edilmelidir ki her ikisine göre de akıl, normatif hükmün epistemik olarak kavranmasında temel bir konuma sahiptir. Bununla birlikte ilahî irade, aklın kavradığı ahlakî düzene aykırı hüküm ortaya koyan bir irade değildir. O, bu düzenle uyumlu bir ilke olarak değerlendirilmektedir. Böylelikle hükmün belirlenmesinde olgusal gerçekliğin rolü ve ilahî adalet vurgusu, bu makalede iki gelenek bakımından da karşılaştırmalı olarak değerlendirilmek istenmektedir. Literatürde, Kādî Abdülcebbâr’ın hüsün-kubuh anlayışı üzerine birçok çalışma bulunmaktadır. Ancak onun hüsün-kubuh problemi temelinde geliştirdiği hüküm teorisi, Aquinas’ın ilgili konudaki görüşleriyle karşılaştırılarak incelenmemiştir. Aynı zamanda müstakil olarak Aquinas’ın dört yasa görüşüne de literatürde çokça yer verilmekle birlikte İslam düşüncesinde Kādî Abdülcebbâr’ın ilgili konudaki görüşleriyle karşılaştırma imkânı sunan çalışma bulunmamaktadır. Bu makalenin literatüre özgün katkısı farklı kültürel ve teolojik düşüncelere ait olmalarına rağmen söz konusu iki düşünürün yaklaşımlarını ele almak suretiyle aralarında ilgili konuda ortak bir bakışın bulunup bulunmadığını ortaya koymaktır. Bu karşılaştırma, Kādî Abdülcebbâr’ın hüsün-kubuh ve aklın prensipleriyle ilgili yaklaşımlarını evrensel bir bağlamla ilişkilendirmeye ve aynı zamanda Aquinas’ın doğal yasa anlayışını İslam düşüncesindeki benzer tartışmalar ışığında yeniden değerlendirmeye imkân tanımaktadır. Bu makale nitel araştırma yöntemi yanında tarihsel-karşılaştırmalı yöntemi benimsemiştir. Makalede kullanılan birincil kaynaklar Kādî Abdülcebbâr’ın el-Muğnî fî ebvâbi’t-tevhîd ve’l-adl ve Şerhu’l-usûli’l-hamse adlı eserleri ve Thomas Aquinas’ın Summa Theologiae adlı eseridir. Aynı zamanda modern literatürdeki ilgili çalışmalara da makalede başvurulmuştur. Makalenin ulaştığı sonuçlara göre Kādî Abdülcebbâr ve Aquinas, farklı kavramsal ifadeler kullanmakla birlikte normatifliğin temelini açıklarken teolojik unsurlardan faydalanmışlardır. Kādî Abdülcebbâr ilgili konudaki görüşünü ilahî adalet ilkesi üzerinden açıklarken Aquinas görüşlerini doğal yasa ve teleolojik insan anlayışı üzerinden gerekçelendirmektedir. Böylece denilebilir ki her iki düşünür de akıl ve şer’ arasında bir çatışma ilişkisi kurmamaktadır. Onlara göre insan, aklı vasıtasıyla zaten var olan bir değeri ortaya çıkarmaktadır. Kādî Abdülcebbâr’a göre bu, fiillerin iyilik ve kötülüğünün akıl ile anlaşılmasıyken Aquinas’ta doğal yasanın ebedî yasadan alınan ilkelerinin akıl ile idrak edilmesinden ibarettir.
Erken dönem Müslüman düşüncesinde Kur’ân’ın akletme, tefekkür ve tedebbüre yönelik teşvik edici diline karşın, hadis literatüründe re’y ve istidlâlî akla karşı geliştirilen mesafeli, hatta zaman zaman dışlayıcı tutumun tarihsel ve teolojik gerekçelerini incelemek bu çalışmanın temel amacını oluşturmaktadır. Müslüman düşünce geleneğinin oluşum evresinde ortaya çıkan akıl-nakil gerilimi, sadece felsefî bir tartışma değil, aynı zamanda mezhebî kimliklerin inşasında ve dinî otoritenin bölüşülmesinde belirleyici bir rol oynamıştır. Araştırma, metodolojik düzlemde re’y ve kıyas, teolojik düzlemde ise kader ve kalem tartışmalarıyla sınırlandırılmıştır. Söz konusu kavramların analiz birimi olarak seçilmesinin temel nedeni, akılcı yaklaşımlar ile nakil merkezli Ehl-i hadis ekolü arasındaki fikrî, siyasî ve metodolojik mücadelenin hadis metinleri ve rivayet teknikleri üzerinden en yoğun şekilde bu alanlarda yürütülmüş olmasıdır. İslâm dininde aklın temel bir epistemolojik araç ve varlığı anlama vasıtası olarak konumlandırılması, bizzat Kur’ân’ın ontolojik vurgularıyla temellendirilmiştir. Hicrî ikinci yüzyıldan itibaren şekillenmeye başlayan ve takip eden süreçte kurumsallaşan hadis odaklı yaklaşımda ise, Kur’ân’ın bu rasyonel açılımına kıyasla re’ye karşı oldukça sınırlayıcı, hatta statik bir paradigmanın hâkim olmaya başladığı görülmektedir. Niteliksel yapıdaki bu fark, çalışmanın ana problemini oluşturmaktadır. Bu epistemolojik ayrışmada Ehl-i hadis; nakilci, lafızcı ve nass-merkezli bir otorite modelini temsil ederken; Ehl-i Re’y ve Sünnî kelamcılar akıl yürütmeyi ve te’vil yöntemini öne çıkarmışlardır. İnsan iradesi hususunda ise bu fıkıh ve kelam okulları, Ehl-i hadis’in katı kaderciliğine teslim olmadıkları gibi, Muʿtezile’nin insan iradesini mutlaklaştıran keskin yaklaşımına da paye vermemişlerdir. Ehl-i hadis’in muhalif ekollerle mücadelesinde cebrî kader anlayışına yakın bir görüşü savunmasına karşın, akılcı kanadın temsilcisi olan Muʿtezile çevresinin insan fiillerinde hürriyet ve sorumluluk vurgusu yapması, iki ekol arasındaki anlama usulü farkını derinleştirmiştir. Araştırma sürecinde ulaşılan bulgular, bu tercihin arka planında tarafların nassı anlama biçimindeki hermenötik farklılıkların yanı sıra dönemin siyasî otoriteleriyle kurulan ilişkilerinin de etkili olduğunu göstermektedir. Özellikle Mihne süreciyle zirveye ulaşan politik-teolojik gerilim, mezhebî kutuplaşmayı keskinleştirmiştir. Süreç içerisinde hadis edebiyatında re’y kavramı sistematik olarak yerilmiş; kavram semantik bir daralmaya ve değer kaybına uğrayarak sıklıkla “bidʿat” ve “dalâlet” ile ilişkilendirilmiştir. Bidʿat temalı rivayetlerin önemli bir kısmının aslında teknik anlamda dinde yenilikten ziyade, istidlâlî aklı ve akılcı yöntemleri hedef alan birer savunma mekanizması olduğu araştırmada ulaşılan sonuçlar arasındadır. Netice itibarıyla erken dönem mezhebî gerilimlerin, Ehl-i hadis çevrelerinde re’y ve kıyas gibi akıl yürütme biçimlerine karşı daha ihtiyatlı ve sınırlayıcı bir tutumun oluşmasına katkı sağladığı söylenebilir. Bu tutumun hadislerin seçimi, tasnifi ve şerh edilmesi süreçlerini etkileyerek normatif bir nakilci ortodoksinin oluşumuna katkıda bulunduğu tespit edilmiştir.
Kötülük problemi, Antik Çağ’dan itibaren filozofların düşünce dünyasında önemli bir yer tutmuş ve özellikle din felsefesinin temel tartışma alanlarından biri hâline gelmiştir. Pragmatizmin kurucularından ve modern dinî düşünceyi oldukça etkilemiş bulunan William James de kötülük problemiyle ilgilenmiş ve bu problemi felsefesinin önemli noktalarında belirleyici bir unsur olarak kullanmıştır. O, kötülüğü rasyonalist ve idealist bir tutum çerçevesinde geliştirilen mantıksal veya delilci argümanlar bağlamında değil, bizatihî bireyin yaşantısında açığa çıkan varoluşsal boyutu üzerinden ele almıştır. Gerçekliğin monist değil, çoğulcu bir yapıya sahip olduğunu savunan James’e göre kötülük, çoğulcu evrenin yadsınamaz bir parçası ve insanın özgür iradesiyle mücadele etmesi gereken bir fenomendir. Bu bağlamda James, kötülüğün varlığını mutlak idealizme yönelik bir eleştiri olarak ileri sürmektedir. Ona göre mutlak idealistler kötülüğü, Mutlak’ın mükemmelliğini sağlayan bir araç olarak görmektedir. Bundan dolayı mutlak idealistler açısından kötülüğün bizatihî gerçekliği yoktur. James açısından kötülüğü, mutlak idealizmin benimsediği biçimde anlamlandırmak onu mücadele edilebilecek bir unsur olmaktan çıkaracaktır. Bundan dolayı James’in mutlak idealizme dair en önemli eleştirilerinden biri kötülüğün gerçekliğidir. Ayrıca varoluşsal kötülüğü konu edinen James, kötülük sebebiyle varoluşsal bir ıstırap duyan ve hayatı bu deneyimi merkeze alarak anlamlandıran hasta ruhluların yaklaşımını, kötülüğü görmezden gelerek yaşamı iyimser bir uyumluluk içinde yorumlayan sağlıklı zihinlilere göre daha gerçekçi ve anlamlı bulmaktadır. James’e göre kötülük, hasta ruhlular açısından yalnızca yıkıcı bir olgu olmanın yanı sıra onların ihtidâ etmeleri ve manevî yüceliğe ulaşmalarını tetikleyen fenomenolojik ve psikolojik bir unsur olarak işlev görür. Fakat James’in bu tutumu ile İrenaeusçu teodise veya John Hick’in ruh yapma teodisesi arasında önemli ölçüde farklılık vardır. Bu teodiselere göre Tanrı, kötülüğü bireyin kabiliyetlerini ve istidatlarını geliştirebilmek amacıyla var etmiştir. James ise Tanrı’nın kötülüklere böyle bir amaç yüklediğini düşünmemektedir. Kötülüğün varlığı, James’in Tanrı’yı sonlu bir varlık olarak tasavvur etmesinin başlıca nedenlerinden biridir. Ona göre mevcut kötülük, dünyanın mutlak kudretli, âlim ve iyi gibi sıfatlara sahip bir Tanrı tarafından yaratılmış olmadığını göstermektedir. Bu çerçevede James, evrim teorisinin dünyanın kusursuz bir ilâhî tasarımın ürünü olduğu düşüncesini zayıflattığını hatta tasarımın varlığı kabul edilse bile bu tasarımcının mutlak iyi olarak tasavvur edilmesini sorunlu hâle getirdiğini öne sürmektedir. Bundan dolayı Tanrı’nın varlığını ispat etmek için kurulan teleolojik argümanların artık savunulamayacağını ifade etmektedir. Tanrı’nın kötülükten sorumlu olmadığını dile getiren James, Tanrı’ya atfedilen ahlâkî sıfatların mutlak değil, sonlu olduğuna işaret etmektedir. Onun tasavvurundaki sonlu Tanrı, kötülüğü ortadan kaldırmak için insan ile iş birliği yapmaktadır. James’in kötülüğe yaklaşımı gerçeklik anlayışıyla tutarlı olsa da bazı sonuçları tartışmaya açıktır. Onun Tanrı mefhumu sıradan bir özne hâline gelmiştir. Bu sıradan özne artık ibadete layık görülmemekte ve kötülüğün nihaî olarak mağlup edileceğine dair güven telkin etmemektedir. Bunun yanı sıra James, bir-çok tartışması çerçevesinde kötülüğü ele almakla birlikte düalist yaklaşımların bu konudaki açıklamalarını yeterince dikkate almamıştır. Öte yandan James’in kötülüğün varoluşsal boyutuna yaptığı vurgu ona dair metafizik ve teorik açıklamaların değerini zayıflatmıştır.
İslam düşüncesinde Kurʾân’ın farklı dillere tercüme edilmesine ilkesel bir itiraz bulunmamakla birlikte, namazda kıraati meşrulaştırmak amacıyla tercümelere Kurʾân statüsü atfetme çabaları, meseleyi problemli hâle getirmiştir. Bu yaklaşımların temelinde, Ebû Hanîfe’ye (ö. 150/767) isnad edilen Arapça dışında bir dil ile namaz kılmanın cevazına yönelik fetva ile Kurʾân’ı manadan ibaret kabul eden anlayış yer almaktadır. Böylece Kurʾân’da aslî unsur olarak mana kabul edilmek suretiyle, manaya tekabül eden her türlü lafız Allah’ın kelâmı olarak değerlendirilmektedir. Kurʾân’ın manadan ibaret olduğu düşüncesi, farklı dönemlerde bazı Hanefî fakihler tarafından tercüme ile kıraatı meşrulaştırmak amacıyla savunulmuş; XX. yüzyılda ise Mustafa el-Merâğî (ö. 1952) ve Ferîd Vecdî (ö. 1054) gibi Mısırlı âlim ve entelektüeller tarafından yeniden gündeme taşınmıştır. Söz konusu dönemde meselenin siyasî bir içerik taşıdığı yönündeki kaygılar da dikkate alındığında, tercüme ile kıraate cevaz veren bu anlayışlara yönelik kapsamlı ve sistematik bir eleştiri Mustafa Sabri Efendi (ö. 1954) tarafından dile getirilmiştir. Sabri’nin kadim gelenekten Kâsânî’ye (ö. 587/1191), modern dönemde ise Mustafa el-Merâğî ve Ferîd Vecdî’ye yönelttiği reddiyeler, bu eleştirilerin çerçevesini ortaya koymaktadır. Buna göre Mustafa Sabri, kelâm sıfatı ile kelâm-ı lafzî ve kelâm-ı nefsînin mahiyetine dair tahliller çerçevesinde, tercümelerin Kurʾân olarak nitelendirilemeyeceğini savunur. Ona göre kelâm sıfatı, dilsizliğin zıddı olarak Allah hakkında konuşmaya kâdir olmayı ifade ederken, kelâm-ı nefsî ise, bu sıfatın tezahürü olarak dış dünyada müşahhas bir varlık taşımayan, zihinde kâim olan mânayı ifade etmektedir. Bu itibarla ne kelâm sıfatının ne de kelâm-ı nefsînin tek başına kıraate konu edilmesi mümkündür. Kelâm sıfatını salt mânaya indirgeyerek Kurʾân’ın Arapça lafzını devre dışı görmek isabetli değildir. Zira Kurʾân, hem mânası hem de lafzıyla vahiydir. Lafzın dışlandığı bir tasavvurda Kurʾân’dan söz etmek mümkün değildir. Öte yandan Mustafa Sabri, tercüme ile kıraati savunanların iʿcâzın tercümelere intikal ettiği veya iʿcâz döneminin sona erdiği yönündeki iddialarına da karşı çıkar. Ona göre iʿcâz, ancak lafız ile mâna arasında vazgeçilmez bir bütünlük içerisinde anlam kazanmaktadır. Bu sebeple tercümeler ne iʿcâz vasfını taşıyabilir ne de Kurʾân statüsünde değerlendirilebilir. Bu bağlamda “Mustafa Sabri Efendi’ye Göre Kurʾân Tercümelerinin Kelâmi Arka Planı” konulu makale, “Klasik ve Modern Dönemde Kurʾân Tercümelerine Yönelik Yaklaşımlar, Mustafa Sabri’nin Kurʾân Tercümelerine Yaklaşım ve Mustafa Sabri’nin Tercümelere Yönelik Eleştirileri” olmak üzere üç ana başlık altında analiz edilmiştir. Çalışmanın amacı, tercümeleri Kurʾân mesabesinde değerlendiren yaklaşımlara karşı Mustafa Sabri’nin yönelttiği eleştirileri tahlil etmek ve bu eleştirilerin kelâm ilmi açısından tutarlılığını ortaya koymaktır. Tarihsel analiz, betimleme ve kavramsal çözümleme yöntemlerinin kullanıldığı çalışmada, kelâm ilmi açısından tercümelerin Kurʾân hükmünde değerlendirilemeyeceği sonucuna ulaşılmıştır.
Bu çalışma, VI/XII. yüzyılda Horasan ve Semerkant bölgelerinde yaşayan İbn Gaylân el-Belhî’nin felsefe eğitiminden felsefe karşıtlığına giden ilmî hayatını, çalışmalarını ve felsefeye yönelik eleştirel tavrını incelemektedir. Makale, Gazzâlî sonrası İbn Sînâ ve onun temsil ettiği felsefî geleneğe yönelik eleştirel tutumun önemli temsilcilerinden biri olan ve akademik camiada hakkında yeterli incelemenin bulunmadığı bir şahsı ele alması bakımından önem arz etmektedir. Çalışmanın temel amacı, Hudûsü’l-‘âlem eseriyle felsefe eleştirisi literatürünün önemli bir halkası olmasına rağmen pek de tanınmayan bir âlimin entelektüel biyografisini ve felsefe karşıtı tavrını ortaya koyarak literatüre özgün bir katkı sunmaktır. Ayrıca Gazzâlî sonrası dönemde felsefe karşıtlığının geldiği noktayı İbn Gaylân üzerinden ortaya koymak ve dönemin felsefe algısının bir yönüne ışık tutmak hedeflenmektedir. Bu çerçevede araştırma, İbn Gaylân el-Belhî’nin ilmî serüveni, etkileşimleri, eserlerinin tespit edilerek ortaya konması ve felsefe karşıtlığının temellerine ve boyutuna odaklanmaktadır. Felsefeye yönelik ilginin ve karşıtlığın bir arada olduğu bir ortamda yetişen İbn Gaylân, ilmî mesaisini büyük ölçüde İbn Sînâ felsefesi ile mücadeleye ayıran bir kelâmcıdır. İbn Gaylân, ileri derecede felsefe karşıtlığına rağmen felsefî ilimleri bizzat bu geleneğin içerisinde yer alan kişilerden almış ve adı felsefî ilimlere dair ilim silsilelerine kaydedilmiştir. Onun felsefe karşıtı bakış açısının zemininde Büyük Selçuklu Devletinin felsefe karşıtı tutumu ile İslâmî ilimlere dair eğitim aldığı Nizâmiye medreseleri bulunmaktadır. O, felsefeye yönelik eleştirel tutumunda Gazzâlî’yi örnek almış olsa da ondan daha radikal bir çizgi izlemiştir. Zira Gazzâlî’nin aksine İbn Sînâ gibi Meşşâî filozofların Allah’ın varlığı, sıfatları, nübüvvet ve ahiret gibi konuların tümünde küfre düştüğünü savunmaktadır. Dahası İbn Sînâ’yı Bâtınî düşünceyle ilişkilendirerek onun felsefî yetkinliğini tümüyle zedelemeye çalışmaktadır. İbn Gaylân, İbn Sînâ’nın metafizik ve fizikle ilgili fikirlerini hedef almakla yetinmeyerek mantık ve tıp gibi alanlarda da eleştiriler getirmektedir. Bu anlamda İbn Gaylân’da felsefe karşıtlığının bütünüyle İbn Sînâ karşıtlığına evrildiğini söylemek mümkündür. Çünkü onun bakış açısına göre İbn Sînâ’nın ilim câmiası içerisindeki itibarını zedelemek, Meşşâî düşünceye vurulabilecek en büyük darbedir. Felsefe ile mücadeleyi dînî bir sorumluluk olarak gören İbn Gaylân, neredeyse bütün eserlerini bu bağlamda ele almıştır. Özellikle Hudûsü’l-‘âlem eseri, Gazzâlî’nin Tehâfütü’l-felâsife eserini birçok noktada takip etmesi nedeniyle Tehâfüt geleneğinin bir parçası olarak kabul edilmelidir. Makale, İbn Gaylân’ın entelektüel biyografisini ve eleştirel tutumunu tarihsel ve düşünsel bağlamı içerisinde tahlil etmekte, özellikle de İbn Gaylân’ın söylemlerini Gazzâlî’yle karşılaştırmalı bir şekilde ele almaktadır.
Hanefî-Mâturîdî kimliğe sahip Osmanlı uleması için Ebû Hanîfe ve ona nispet edilen eserler haliyle önemli bir referans kaynağıdır. Özellikle el-Vasıyye ile oğlu Hammad b. Ebî Hanîfe kanalıyla rivayet edilen el-Fıkhu’l-ekber, Osmanlı ulemasının Arapça ve/veya Türkçe şerhini yapmak, Türkçe’ye tercüme etmek ve onu manzum kalıba dökmek gibi ilmî uğraşlarının odağı olmuştur. 9./15. yüzyılda Fıkh-ı Ekber’i Arapça olarak şerh etmeye başlayan Osmanlı uleması, 10./16. yüzyıl itibariyle Fıkh-ı Ekber’in gerek bizzat kendisinin gerekse de bazı şerhlerinin Türkçe çevirilerini kaleme almaya başlamıştır. Bu çevirilerin 11./17. yüzyılda ise nicelik bakımından ciddi bir artış gösterdiği görülmektedir. Bunda Şîî Safevî tehdidine karşı Hanefî-Mâturîdî kimliğin öne çıkması, Ebû Hanîfe ve eserlerinin merkezi bir role sahip hale gelmesinin önemli bir etkisi olmalıdır. 12./18. yüzyıla gelindiğinde artık tercümelerin şerh formatına doğru yöneldiği ve içeriğin daha derinleşmeye başladığı görülmüştür. Fıkh-ı Ekber tercümelerinin bir kısmı harfi tercüme iken çoğu ilave açıklamalar içermekte, mütercimlerin kendi görüşlerini de zikrettiği bir zemin görevi görmektedir. Mütercimler, Fıkh-ı Ekber’e özel bir misyon yüklemişlerdir. Halkın Arapça bilmemesi sebebiyle doğru inancın kıstası olarak addettikleri bu metni tercüme etmenin gerekliliğine inanmışlardır. Bu mütercimlerden birine göre, ilahî kitaplardan sonra daha üstünü olmayan Fıkh-ı Ekber, öyle bir eserdir ki “Her kimin ki itikādı, bu kitapta yazılana muhalif olsa, onun imanı ehl-i hevâ imanı gibi olur.” Öte yandan mütercimler Fıkh-ı Ekber’i tercüme ederken muhaliflerini bu metinde belirtilen hususlara aykırı bazı görüşler benimsedikleri imasında bulunurken, bu iddianın muhatabı olanlar da savunularını yine Fıkh-ı Ekber’in tercümesini gerçekleştirerek göstermeye çalışmışlardır. Nitekim ebeveyn-i Resûl gibi ihtilaflı bazı meselelerde mütercimler Fıkh-ı Ekber’i kendi görüşlerini destekler tarzda ilave açıklamalarla tercüme yoluna gitmekte, aynı ifade tercüme ve şerhlerde farklı şekillerde açıklanmaktadır. Osmanlı döneminde Fıkh-ı Ekber üzerine yazılan literatürü kaydeden, bunların bazısını hususen konu edinen birtakım çalışmalar yapılmış olmakla birlikte Türkçe çevirilerini tespit ederek derleyen ve daha önemlisi bu tercümeleri, niçin kaleme alındıkları, kendilerine yüklenen misyon ve fonksiyon, müelliflerinin dinî kimlik ve aidiyetleri ile Osmanlı’daki siyasî, kültürel, sosyal ve ilmî gelişme ve değişmelerle ilişkisi bağlamında inceleyen hususi bir çalışma bulunmadığı için bu makale bu boşluğu doldurma hedefindedir. Bu bağlamda mütercimlerin dinî-mezhebî-fikrî aidiyetleri, Fıkh-ı Ekber’e ve tercümelerine yükledikleri işlev ve anlam ile yazıldıkları dönemin siyasî, kültürel, ilmî ve dinî bağlamı birlikte değerlendirilecek ve Fıkh-ı Ekber’in tercümelerinin belli amaçlar için hususen seçildiğine işaret edilecektir.
Hacimli klasik kelâm metinleri, kapsamları ve kavramsal yoğunlukları nedeniyle analizi güç bir literatür sunmaktadır. Kelâm kavramlarının metin içerisindeki bağlamlarıyla birlikte yorumlanması, ulaşılan sonuçları doğrudan etkilemektedir. Varlık, âlem ve bilgi bahislerine dair teorik meselelerin diğer kelâm konularıyla ilişkilendirilerek ele alınması ise kavramların farklı bağlamlarda ve ilişkiler ağı içinde kullanılmasına yol açmaktadır. Buna karşın hacimli kelâm eserlerinin manuel yöntemlerle analizi, bu bağlamların sistematik biçimde izlenmesi ve kavramlar arası ilişkilerin ortaya konması hususunda sınırlı kalmaktadır. Dolayısıyla metin içi bağlantıları görünür kılacak sistemli analiz araçlarına ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmanın temel problemi, klasik kelâm metinlerinde farklı bağlamlarda yer alan kavram ve tartışmaların dijital kodlama yoluyla analiz edilip edilemeyeceğidir. Amaç, bilgisayar destekli nitel veri analizi yazılımlarından (CAQDAS) biri olan MAXQDA’nın kelâm metinlerinde işlevsel bir analiz aracı olarak kullanılıp kullanılamayacağını sınamaktır. Çalışma, kelâm metinlerinin dijital kodlama ve görselleştirme teknikleri aracılığıyla nasıl çözümlenebileceğini uygulama verileri üzerinden değerlendirmektedir ve bu yönüyle kelâm alanına dijital beşerî bilimler perspektifinden katkı sunmayı hedeflemektedir. Araştırma nitel araştırma desenine dayanmaktadır. Veri setini Ebû Mansûr el-Mâtürîdî’nin Teʾvîlâtü’l-Kurʾân adlı eserinin, kavramsal çeşitlilik ve farklı kelâmî meseleleri bir arada sunması bakımından elverişli görülen 6. cildi oluşturmaktadır. Analiz aracı olarak CAQDAS yazılımları arasında yapılan değerlendirme sonucunda MAXQDA tercih edilmiştir. Analiz süreci tümevarımsal içerik analizi yaklaşımı çerçevesinde yürütülmüştür. Kodlar hazır bir şemaya dayandırılmamış, doğrudan metinden üretilmiştir. Kodlama aşamasında açık ve ikincil kodlama adımları izlenmiş, ikincil kodlama sürecinde elde edilen kodlar üst kategoriler altında hiyerarşik biçimde yapılandırılmıştır. MAXQDA’nın kodlama, kategori oluşturma ve kod ilişkilerini görselleştirme imkânlarından yararlanılmıştır. MAXMaps aracılığıyla görselleştirme için varlık, tabiat ve rü’yetullah başlıkları örnek olarak seçilmiştir. Bu üç konu üzerinde yürütülen analizler, dijital kodlama tekniklerinin klasik kelâm metinlerinde kavramsal yoğunlukların, tematik örüntülerin ve kavramlar arası ilişkilerin izlenmesini mümkün kıldığını göstermektedir. Özellikle rü’yetullah bahsinin öncelikle bilgi, ikincil olarak varlık kavramlarıyla (cisim, cevher, araz) olan bağını kod ilişkileri haritası üzerinden ortaya konması, dijital yöntemin metin içindeki örtük kavramsal kesişimleri görünür kılabildiğini teyit etmektedir. Bununla birlikte analiz sonuçlarının yazılımın otomatik çıktıları değil, araştırmacının yorumlayıcı tercihleri doğrultusunda şekillendiği tespit edilmiştir. Çalışma, dijital kodlamanın kelâm metinlerinde yorumu ikame etmeyip onu yapılandıran tamamlayıcı bir analitik araç olarak işlev gördüğünü ortaya koymaktadır. Bu yaklaşım, klasik metin çalışmalarında dijital yöntemlerin imkân ve sınırlarını göstermekte ve kelâm literatürünün dijital beşerî bilimlerle ilişkilendirilmesine katkı sunmaktadır. Bu çalışma, dijital kodlama yöntemlerinin klasik kelâm literatüründe karşılaştırmalı ve problem merkezli analizlere uygulanabileceğine işaret etmektedir. Gelecek araştırmalarda, farklı dönem ve müellifler arasında kavramsal süreklilik ve dönüşümlerin CAQDAS yazılımları aracılığıyla incelenmesi mümkündür.
Bu çalışma, modern biyoteknolojinin en tartışmalı alanlarından biri olan insan klonlamasını, özellikle “Tanrı’nın rolünü oynama” iddiası çerçevesinde İslâm kelâmı perspektifinden ele almayı amaçlamaktadır. Genetik bilimindeki hızlı ilerlemeler, klonlamayı yalnızca teknik veya tıbbî bir uygulama olmaktan çıkararak yaratma, insanın ontolojik statüsü, ilahî kudret ve ahlâkî sorumluluk gibi temel teolojik meselelerin yeniden tartışılmasına zemin hazırlamıştır. Bu bağlamda makale, klonlamanın gerçekten ilahî yaratma fiiline bir müdahale teşkil edip etmediği ve bu iddianın kelâmî açıdan ne ölçüde temellendirilebilir olduğu sorusuna odaklanmaktadır. Çalışmada öncelikle klonlamanın bilimsel mahiyeti açıklanarak biyolojik anlamda yoktan yaratma ile mevcut biyolojik unsurlar üzerinde gerçekleştirilen teknik müdahale arasındaki fark ortaya konulmuştur. Klonlama sürecinin, var olan genetik materyalin belirli bir teknik işlemle yeniden düzenlenmesine dayandığı; bu nedenle ontolojik anlamda yeni bir varlığı yoktan var etme niteliği taşımadığı vurgulanmaktadır. Bu ayrım, makalenin teolojik analizinin temelini oluşturur. Çünkü “Tanrı’nın rolünü oynama” iddiası büyük ölçüde klonlamanın yaratma fiiliyle özdeşleştirilmesine dayanmaktadır; oysa kelâm geleneğinde yaratma kavramı yalnızca Allah’a mahsus olan yoktan var etme anlamında kullanılmaktadır. Makale, klasik kelâm literatüründe özellikle Mu‘tezilî, Eş’arî ve Mâtürîdî geleneklerde yaratma, kudret, fiil ve sebep-sonuç ilişkisine dair geliştirilen kavramsal çerçeveyi analiz ederek insan fiilleri ile ilahî yaratma arasındaki ontolojik ayrımı ortaya koymaktadır. Bu geleneklerde insanın fiilleri, hakikî anlamda yaratma olarak değil, mevcut varlık alanı içinde gerçekleşen tasarruf, sebebiyet veya tevlîd olarak değerlendirilir. Dolayısıyla insanın biyoteknolojik müdahaleleri, ontolojik düzeyde yaratma fiiline ortaklık anlamına gelmemektedir. Bu yaklaşım, klonlamanın tevhid inancına aykırı olduğu yönündeki iddiaların kelâmî açıdan zorunlu olmadığını göstermektedir. Çalışmada ayrıca klon bireyin ontolojik ve ahlâkî statüsü de ele alınmıştır. Genetik özdeşliğin bireysel bilinç, irade ve kişilik bakımından bir aynilik doğurmadığı; bu nedenle klon bireylerin diğer insanlardan farklı bir varlık kategorisi oluşturmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Bu durum, dinî ve ahlâkî sorumluluk bakımından klon bireylerin tam anlamıyla insan olarak değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Sonuç olarak makale, insan klonlamasının İslâm teolojisi açısından zorunlu bir inanç krizine yol açmadığını savunmaktadır. Aksine klonlama tartışmalarının, yaratma, insan fiilleri, kader ve sorumluluk gibi temel kelâmî kavramların daha derinlikli biçimde yeniden düşünülmesine imkân sunduğu ileri sürülmektedir. Böylece çalışma, modern biyoteknolojik gelişmeler ile klasik kelâmî ilkeler arasında çatışma yerine kavramsal bir yeniden yorumlama imkânı bulunduğunu ortaya koyarak, klonlama meselesini teolojik açıdan daha dengeli ve analitik bir zemine taşımayı hedeflemektedir.
Bu çalışmanın amacı, tasavvuf düşüncesinin önemli yorumcularından biri olan Molla Câmî’nin a‘yân-ı sâbite anlayışını ortaya koymak ve bu kavramın kazâ-kader, insan fiilleri ve yaratma teorisiyle olan ontolojik ilişkisini incelemektir. Vahdet-i vücûd düşüncesinin en temel kavramlarından olan a‘yân-ı sâbite, Câmî’ye göre ilahî ilimde bulunan sâbit hakikatler; haricî ve somut bir varlığa sahip olmayan, ezelî ve ebedî olarak değişmeyen maʻkûl suretlerdir. Bu sâbit hakikatler hüküm, eser ve nitelikleri vasıtasıyla dış dünyada zuhur etmektedirler. Câmî’ye göre kazâ varlıkların aynlarına dair ilahî hükmü; kader ise bu hükmün tafsili, yani varlıkların istidat ve kabiliyetlerine göre belirli zaman ve sebeplere bağlı olarak tahakkuk etmesidir. Bu tarif, Eşʻarîlerin kazâ-kader tanımıyla uyuşmaktadır. Ancak Câmî, “kaderin sırrı” ve “kaderin sırrının sırrı” formülasyonlarıyla kader meselesini vahdet-i vücûd ontolojisi üzerinden yorumlamaktadır. Buna göre kaderin sırrı, her bir aynın a‘yân-ı sâbitede belirlenmiş kabiliyetine göre varlıkta zuhûr etmesi; kaderin sırrının sırrı ise ilahî zâtta bulunan değişmeyen nisbet ve şe’nlerdir. Bu nisbet ve şe’nlerin değişmediği vurgusu, ilahî ilmin maluma tâbi oluşu ilkesiyle ilişkilidir; Câmî bu ilke sayesinde ilahî ilmin varlıklar üzerinde zorlayıcı bir tesirinin bulunmadığını ileri sürer. Câmî mantalitesinde insan fiilleri yaratma bakımından Allah’a, kesb bakımından ise kula nispet edilmekle birlikte; kulun fiili, mutlak varlığın kulun mertebesine tenezzül ederek onun istidadına göre kayıtlanıp zuhur etmesi olarak izah edilmektedir. Câmî bu tenezzül ve kayıtlanmayı kulun ihtiyarî fiili olarak adlandırmaktadır. Kudret ve fiilin kula nispet edilmesi ise Hakk’ın kulda kudret ve fiil suretinde zuhuru bakımından olup kudret ve fiiller hakikatte Hakk’a nispet edilir. Bu nedenle Câmî, kulun fiil üzerinde doğrudan bir tesirinin olmadığını ifade eder. Bununla birlikte Câmî, mutlak cebir anlayışını kulun istidat ve kabiliyetine dayanan bir kesb teorisiyle aşmayı hedefler. Câmî, yaratmayı Hakk’ın vücûdunun a‘yân-ı sâbitelere bürünmesi olarak açıklar. Yaratmanın sürekliliği bağlamında, âlemin sadece arazlar değil bütün cüzleriyle her an yenilendiğini savunur ve bu sürekli yaratılış hadisesini Hakk’ın mütekabil isimlerinin faal oluşuyla ilişkilendirir. Yaratmayla ilgili diğer bir husus da Câmî’nin, bazı eserlerinde yaratmanın zaruretine veya vücubuna ilişkin ifadelerine yer vermesidir. Ona göre âlem, ayn-ı vâhidde toplanan arazların toplamından ibaret olup bu ayn-ı vâhid, vücûdun hakikatidir; bütün cevher ve arazlar onunla kaimdir. Çalışmanın önemli bulgularından biri, Câmî’nin kazâ-kader ve insan fiilleri meselesinde kelamî terminolojiyi kullanmakla birlikte, bunları vahdet-i vücûd düşüncesi bağlamında ontolojik düzeyde temellendirdiğini ortaya koymasıdır. Araştırmanın ulaştığı nihaî sonuç, Câmî’nin dayanan a‘yân-ı sâbite doktrini vasıtasıyla vahdet-i vücûd düşüncesine Allah âlem-insan modeli inşa ettiği; kelam ilminin kazâ-kader, insan fiilleri ve kesb görüşünü ontolojik zemine taşıyarak kulun kabiliyet ve istidadıyla ilişkilendirdiği yönündedir.
Bu çalışma, 11. asırda yaşamış Şâfiî fakihi ve siyaset teorisyeni olan Ebü’l-Hasan Alî b. Muhammed b. Habîb el-Basrî el-Mâverdî’nin (öl. 450/1058) devlet anlayışını ve devletin meşruiyet kaynaklarının neler olduğunu sistematik olarak incelemeyi amaçlamaktadır. Makale literatürde eksikliği tespit edilen bazı boşlukları doldurmayı da hedefler. Bunlardan ilki Mâverdî’nin siyasî fikirlerinin çoğunlukla tek eseri yoluyla bilinmesidir. Bu eser Müslüman toplumları anlama gerekçesiyle 20. yüzyıldan günümüze kadar pek çok Batı diline çevrilmiş, Mâverdî’nin en bilinen eseri Ahkâmü’s-Sultâniyye’dir. Mâverdî Ahkâm eserini, farklı mezheplerdeki fakihlerin kamu yönetimi ve anayasal sistemlere dair görüşlerini tarafsız olarak inceleyip sadeleştirerek anayasal düzenleme gayesiyle kaleme almıştır. Ancak Mâverdî’nin siyasete dair diğer eserlerini bütüncül şekilde değerlendirildiğinde, onun Ahkâmü’s-sultâniyye’de ortaya koyduğu anayasal çerçevenin ötesinde, daha geniş bir sosyal-felsefî perspektife sahip olduğu iddia edilebilir. Zira Mâverdî’nin siyaset türü eserlerinde araştırma konusu yapılan, yalnızca yöneticinin iktidara nasıl geldiği değil, aynı zamanda siyasal sistemlerin nasıl kurulduğu, sürdürüldüğü, yok oluşlarının nedenleri, sonuçları ve yerlerine yenilerinin gelmesindeki ahlakî motivasyonları içermektedir. Bu durumda çalışmanın diğer amacı, Mâverdî’nin siyaset eserlerinin ilkeler ve gerçekler arasında uyum imkanı için, toplumda ve yönetimde iyiye doğru gitme çabası taşıyan külliyat olarak görülmesi gerektiğidir. Dikkat çeken diğer boşluk ise, mevcut araştırmalarda Mâverdî’nin devlet tasavvurunda meşruiyet türlerini, bu ilkelerin ahlakî motivasyonlarını ve uygulamadaki yansımalarını bütüncül şekilde değerlendiren kapsamlı değerlendirme olmamasıdır. Bu çalışmada, Mâverdî’nin ideal yönetim türü konusunda belirli tercihlere sahip olduğu ve devletin meşruiyetinin sürekliliğini sağlamak amacıyla sağlam temel arayışı içinde bulunduğu, eserlerinin bütüncül okumasıyla tespit edilmeye çalışılmıştır. Söz konusu perspektife bağlı kalarak çalışma, Mâverdî’ye göre devletin kavramsal olarak ne anlam ifade ettiği, işleyişi ve yönetim türlerine dair ilkeleri inceler. İlgili çerçevede, tarihsel oluşumun siyasal zemini olarak devletin lineer mi yoksa döngüsel mi karakter taşıdığı sorusuna cevap aranmıştır. Çalışmanın teorik zemini bu sorunun cevabıdır. Bu zeminden hareketle, Mâverdî’nin devletin meşruiyet temellerini din, güç, zenginlik olarak üçlü tasnife tabi tutması incelenmiş ve Mâverdî’ye göre devletin meşruiyetinde ahlakî ilkelerin belirleyici temel ölçüt işlevi gördüğü sonucuna ulaşılmıştır. Bu bağlamda Mâverdî’de devletin meşruiyetinin yalnızca siyasî fayda olarak değil, aynı zamanda ahlâkî perspektifle değerlendirildiği görülmektedir. Makalenin sonuçlarından bir diğeri de, meşruiyet temeli en sağlam olarak gördüğü yönetim türü ile tercihte bulunduğu devlet anlayışının ortak hedefler içeriyor olmasından hareketle Mâverdî’nin ideal devlet tasavvuruna sahip olduğunu söylemeyi mümkün kılmasıdır. Böylece Mâverdî’nin devlet tasavvurunun hem teorik hem de pratik yönleri izaha kavuşmuş olur.
Religious pluralism has become one of the most contested issues in contemporary philosophy of religion and is generally discussed within the frameworks of exclusivism, inclusivism, and pluralism. This article provides a comparative analysis of religious pluralism in the thought of Mawlana Jalaluddin Rumi, one of the leading Sufi figures of Islamic intellectual tradition, and John Hick, a prominent representative of modern philosophy of religion. Mawlana’s understanding of religion is grounded in the metaphysics of waḥdat al-wujūd (the unity of being) and in the moral-metaphysical dimension of divine love. For him, the infinite self-disclosures of the Absolute Being constitute the ontological foundation of religious diversity. Accordingly, Mawlana develops an inclusive and pluralistic perspective in which every faith is regarded as a partial manifestation of divine truth. Although he was well-versed in theological and philosophical debates, Mawlana did not follow the methods of theologians or philosophers when addressing such issues. For him, engaging in excessively abstract reasoning was not a valid path to truth. His conceptions of life, humanity, and religion are shaped by the idea of being. The vastness of being corresponds to his understanding of life and religion, for both emerge from and continue within the essence of existence. To Mawlana, the realm of being is too vast to be grasped by the senses, and its source lies deeper than both the material world and the realms of imagination and sensation. Although Mawlana’s reflections on religious diversity can be analyzed through the contemporary paradigms of exclusivism, inclusivism, and pluralism, it becomes clear that he transcends these frameworks through a more profound and holistic vision. The seemingly contradictory tendencies of exclusivity, inclusivity, and pluralism observed in Sufi discourse stem from the dialectic between the outer (ẓāhir) and inner (bāṭin) dimensions. Thus, the inclusive and pluralistic attitudes in Sufism are not mutually exclusive. Hick, on the other hand, constructs his pluralism on an epistemological basis, interpreting religious diversity as the plurality of human responses to the “Ultimate Reality” within the limits of human cognitive and cultural conditions. Drawing on Kant’s ontology and epistemology, Hick reinterprets the divine by postulating God as the “Ultimate Reality” at the center of his pluralistic framework. This distinction has generated major debates in theology and philosophy of religion, particularly concerning the possibility of revelation. According to Hick, there is a sharp distinction between Reality in itself and Reality as conceptualized and experienced through religious traditions—an indeterminacy that arises from metaphysical uncertainty. Each religion asserts absolute truth claims, yet these claims cannot be verified by any objective criterion. Therefore, no religious tradition can make a complete or final claim about the nature of Reality. The fundamental difference between the two approaches lies in their orientation: while Mawlana proposes a God-centered and religion-centered pluralism, Hick advocates an experience-centered one. The study concludes that Mawlana offers a more holistic framework that preserves the authenticity and socio-cultural dimensions of religion, whereas Hick’s model, though compatible with modern values such as liberalism and tolerance, risks undermining the essence of religion through its reductionist tendencies.
Osman Hulûsi Efendi XX. yüzyıla damga vuran tasavvufî Türk edebiyatı şairlerindendir. Dini, tasavvufi ve ahlâkî temaları işlediği “Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî” ve “Mektûbât-ı Hulûsî-i Dârendevî” gibi eserleri vardır. O, Allah’a karşı duyduğu muhabbeti, Dîvan edebiyatı içerisinde değerlendirilen şiirleriyle ortaya koymuştur. Dîvan edebiyatı sona erse de bu geleneği devam ettiren son temsilcilerden biri olarak kabul edilir. Bu nedenle şiirlerinde ele aldığı konular önem arz etmektedir. Tasavvufî yaşantıyı hayatının merkezine almış olması, onu, sûfîlerin nazarında ahlâkî olgunluğu ile ön plana çıkan bir mürşid-i kâmil haline getirmiştir. İnanç ve fikirlerini yansıttığı şiirlerinde pek çok dini kavramı da işlemiştir. Bu kavramların çoğunluğu tasavvuf ilminin alanına girerken bazıları da kelam ilmini ilgilendirmektedir. İslam düşüncesinin gönül boyutuyla doğrudan ilgili iki ilmî alan olan tasavvuf ve kelamın birçok ortak kavramı bulunmaktadır. Şair, Dîvân’ında bu kavramlardan yaratılış, rûh üflenmesi, Adem’e secde, insana eşyanın esmâsının öğretilmesi, ilk yaratılan şey, bezm-i elest ve Allah’ın ilmi gibi konuları ele almıştır. Allah’ın ilmi ile alakalı ve doğrudan tasavvuf ilminin kavramlarından olan ancak kelam ilminde dolaylı olarak yer verilen İlm-i ledün, Hızır ve Rûhulkudüs gibi çok sayıda tartışmalı konuya da yer vermiştir. Ayrıca, bu kavramlar ile onun tasavvufi görüşleri arasındaki ilişki de ortaya konmuştur. Bu çalışmada Osman Hulûsi Efendi’nin Dîvân’ında geçen ilgili konular çerçevesinde tasavvuf ve kelam ilimlerinin bilgi ve bilginin kaynakları olarak kabul edilen temel esasları karşılaştırılacak, her iki disiplinin metodolojileri ana hatlarıyla irdelenecek, ortak kullanılan fakat farklı yorumlanan kavramlar ele alınacak, farklılığın boyutları tespit edilmeye ve teolojik etkileri ortaya konmaya çalışılacaktır. Çünkü eserdeki (Dîvân) bazı ayet yorumları ve kavramlar kelam ilmi açısından dikkat çekicidir. Çalışmadan elde edilen sonuçlara göre farklılığın temel sebebi, her iki ilmin bilgi kaynağı olarak benimsediği ilkelerin farklı oluşudur. Bu nedenle bazı kavramların anlam aralığı her iki disiplinde de aynı iken bazı kavramlara farklı anlamlar yüklendiği görülmüştür. Sonuç olarak, Osman Hulûsi Efendi’nin şiirlerindeki kavramlar kelam ilmiyle birçok noktada örtüşse de kelam ve tasavvuf arasındaki epistemolojik farkları ortaya koymaktadır. Kelam ilmi; akıl, duyular ve haberi bilginin kaynakları olarak kabul ederken tasavvuf ilmi; ilham, sezgi, keşf ve müşâhedeyi bilgi kaynakları olarak kabul etmiştir. Dîvân’da yer alan konular Hulûsi Efendi tarafından Kur’an ve hadislerin rûhuna aykırı düşmeden, tasavvufî bir hassasiyetle şiirleştirmiştir. Çalışma, onun edebî ve düşünsel mirasını kelam ilmi bağlamında anlamaya katkı sunmaktadır.
Hidâyet ve dalâlet konusu, kelâm düşüncesinde kader bağlamında Allah’ın iradesi ve insan hürriyeti ile ilişkili olarak erken dönemden itibaren tartışılagelmiştir. Şüphesiz bu konu irade probleminin bir uzantısı olarak âlimlerin üzerinde ihtilaf ettikleri önemli bir husustur. Kelâm sisteminde hidâyet-dalâlet konusu genel itibariyle cebrî, kaderî ve kesbî olmak üzere üç farklı şekilde yorumlanmıştır. Bilindiği üzere bu yorum farklılıkları, ontolojik olarak tamamen farklı iki iradenin etkinlik alanları ile ilgilidir: Allah ve insan iradesi. Kelâm tarihi boyunca bu konuda yapılan tartışmalar, ortaya çıkan ihtilaflar, konu hakkında ileri sürülen çözüm-görüşler hidâyet ve dalâlette Allah ve insanın belirleyiciliği ele alınmıştır. Bir problem olarak bu konu modern insanın da önemli çıkmazlarından biri olduğu aşikârdır. Esasında hidâyet ve dalâlet, Allah-insan-âlem ilişkisine ışık tutan geniş kapsamlı kavramlar olup insanın yaratılışı, doğuştan gelen kabiliyetleri, yaşamı boyunca yaptığı tercihler ve nihayet ahiret hayatına dair bir çerçeve çizer. Bu konuda sistematik bir yöntem takip eden Taberî’ye göre hidâyet-dalâlet, insanın yaşam serüveninin bir serencamı olduğundan dolayı Allah’ın mutlak iradesi ve insan iradesiyle doğrudan ilgilidir. Ona göre hidâyet-dalâlette Allah’ın ilmi, iradesi ve kudreti bağlamı ile insan iradesi ve kudreti farklı bir düzlemde ele alınmalıdır. Buna göre hidâyet yaratma bakımından Allah’a nispet edilirken; insan açısından her türlü maddî ve manevî iyiliğe meyletme ve Allah'ın insan fıtratına yerleştirdiği Allah'ı tanıma yeteneğini temsil eden bir meleke olduğuna dikkat çekilmektedir. Dalâlet ise kişinin yöneldiği her türlü dinî yasaklar ve kötü davranışlar için kullanılan bir kavram olup yaratılması da elbette Allah’a aittir. Bu duruma işaret eden ilahi beyanlar, bu iki olgunun olağan bir şekilde değil, ilahi kanunlar çerçevesinde belirli bir düzen içinde meydana geldiğini ortaya koymaktadır. Bununla birlikte insan hidâyet ve dalâletinin birçok faktörün tesiri ile şekillendiği gerçeğinden hareketle, kişinin itikat ve davranışlarının bu konudaki belirleyici rolü üzerinde durulmaktadır. Araştırmada hidâyet ve dalâlet konusunda bütüncül bir çerçeve çizmek için konuyla ilgili ayetler Taberî açısından incelenmiştir. Konu, özellikle Taberî'nin ansiklopedik tefsirinde söz konusu ayetlerle ilgili rivayetler ve onun yorumlarından hareketle belli bir akış içerisinde ele alınmıştır. Bu akış içerisinde insanın yaratılışından ölümüne kadar ki aşamalar dikkate alınmıştır. Taberî'nin konuyu ele alış üslubu, çalışmanın başlıklarını oluşturmuştur. Çalışma Taberî bağlamında ele alındığında, herhangi bir ekole mensup olmaması sebebiyle konuyla ilgili ayetlerin erken dönemde nasıl anlaşıldığı tespit edilmiş olacağı gibi onun bu konudaki kelâmî düşüncesi de tespit edilecektir.
Ferhârî bugünkü Pakistan’ın Pencap bölgesindeki Mültan iline bağlı Ferhâr köyünde yaşayan ve 1239/1823 yılında vefat eden sûfî karakterli bir din âlimidir. Yaşadığı bölge tasavvufî açıdan oldukça zengin bir muhittir. Vahdet-i vücûtçu bir tasavvufî kişiliğe sahip olan Ferhârî’nin itikat alanına dair dört eser yazdığı bilinmektedir. Bu dört eserden Îmân-ı Kâmil adlı manzum akāid risalesi kısa ama itikādî konuların hemen hemen hepsine özetle değinen bir risaledir. Bu risale ülkemizde pek bilinmemektedir. Urduca kelimelerin de kullanıldığı bir Farsçayla yazılan bu manzum eser, iki yüz doksan yedi beyitten oluşmaktadır. Risalenin telif sebebi Hz. Peygamber’in soyundan gelen ve Ferhârî’nin çok sevdiği bir kişinin özel isteğidir. Çalışmamızda, müellifin söz konusu risalesinde ele aldığı konular; bilgi ve varlıkla ilgili meseleler, ilâhiyyâtla ilgili konular ve sem’iyyâtla ilgili hususlar olmak üzere üç başlık altında incelenmiştir. Ferhârî’nin görüşleri değerlendirilirken ondan önce yaşayan diğer manzum akāid risale müellifleri olan Ûşî (ö. 575/1179), Hızır Bey (ö. 863/1459), Erzurumlu İbrahim Hakkı (ö. 1194/1780) ve Tokatlı İshak Zencânî (ö. 1090/1656)’nin risalelerinden de faydalanılmıştır. Ferhârî’nin risalesinde ele aldığı konulardaki kanaatleri incelendiğinde onun Ehl-i sünnet mezhebi taraftarı olduğu anlaşılmaktadır. Onun Ehl-i sünnet mezhebini öven kendi ifadeleri de aynı hususu desteklemektedir. İmanın tanımı, imanda istisna, nübüvvette cinsiyet gibi meselelerdeki görüşleri onun Ehl-i sünnet içinden de Hanefî/Mâtürîdî ekolünü benimsediğini göstermektedir. Bununla beraber müellif te’vil, haberi sıfatlar, Allah’ın sıfatlarının zatının aynı mı gayrı mı olduğu, husun-kubuh gibi kelâmın tartışmalı olan meselelerine hiç değinmemektedir. Aynı şekilde felsefî kelam dönemi telif metodundan farklı olarak risalesinde bilgi ve varlık bahislerine hiç girmemektedir. Bu hususlar Ferhârî’nin kelâm metodundan uzak kalmaya çalıştığını göstermektedir. Buna göre (bu eser bağlamında) Ferhârî’nin bir Ebû Hanîfe takipçisi olarak fıkıhçı Hanefîlerden olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Ferhârî’nin manzum akāid metnine tasavvufî bakış açısını da yansıttığı görülmektedir. Allah ve sıfatları konusunu ele alırken ilmin Allah’la ilgili konularda yetersiz olduğunu, bu amaca ulaşmak için manevî bir rehbere uymanın gerekli olduğunu söylemektedir. Aynı şekilde kader meselesini ele alırken kulların fiillerinin oluşumuna değinmekte ve tasavvufî bakış açısını izhar etmektedir. Ferhârî kulların fiillerinin vahdet-i vücutçu anlayışa uygun olarak kulların Allah’ın ilmindeki a‘yân-ı sâbitelerine göre gerçekleştiğini söylemektedir. Yine Ehl-i beyt sevgisini genişleterek seyyid ve şeriflerin diğer insanlardan üstün olduğunu belirtmektedir. Bu hususları onun akāid risalesindeki tasavvufî tezahürler olarak kabul etmek mümkündür.
Bu çalışma, Nevevî’nin haberî sıfatlara ilişkin yaklaşımını, İslâm düşünce tarihinde önemli bir kırılma noktası oluşturan Hanbelî itikadî çizgi ile kelâmî te’vil geleneği arasındaki konumunu ortaya koymak amacıyla ele alınmıştır. Kur’ân-ı Kerim ve hadislerde geçen, lafzî anlamları itibariyle teşbih ve tecsîm çağrışımı yapan bazı ifadeler, İslâm ilim geleneğinde “haberî sıfatlar” olarak isimlendirilmiştir. Bu tür ifadelere yönelik anlam arayışları, ilk dönemlerden itibaren âlimlerin dikkatini çekmiş, farklı metodolojik eğilimlerin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Böylelikle İslâm düşüncesinde, nasların zahirî anlamına bağlı kalma ile onları aklî yorum çerçevesinde te’vil etme arasında köklü bir tartışma doğmuştur. Teşbih ve tecsîm anlayışı, sınırlı bazı fırka ve çevreler dışında genel kabul görmemiş, çoğunluk tarafından reddedilmiştir. Buna karşılık, hadis merkezli bir din anlayışını esas alarak nasların zahirine bağlı kalmayı savunan Hanbelî âlimlrinin, aklî yorumları çoğunlukla ikincil bir planda değerlendirmiş ve kelâm ilmini bid‘at kabul etmişlerdir. Öte yandan, nasların yanında akla da belirgin bir rol tanıyan kelâmcılar ise te’vil yöntemini benimseyerek Yüce Allah’ın tenzihi açısından bu yaklaşımı zaruri görmüşlerdir. Bu iki eğilim arasındaki ihtilaf, yalnızca ilmî tartışmalara değil, zaman zaman toplumsal ve siyasal boyutları olan gerilimlere de yol açmıştır. Tarihsel süreçte te’vil karşıtı Hanbelî söylem ile te’vili savunan kelâmî çizgi, İslâm toplumlarında farklı dönemlerde farklı ağırlıklarla etkisini sürdürmüştür. Günümüzde de benzer tartışmalar farklı biçimlerde devam etmektedir. Çağdaş Hanbelî eğilimli bazı yazarlar, nasların zahirî anlamına bağlı kalmayı savunarak te’vili reddetmekte; buna karşılık kelâmî geleneği benimseyen ilim çevreleri, te’vili gerekli görerek tarihsel çizgiyi sürdürmektedir. Her iki yaklaşım da kendi görüşlerini meşrulaştırırken geçmişte otorite kabul edilen âlimleri referans göstermişlerdir. Bu bağlamda Nevevî, özellikle hadis ve fıkıh alanındaki otoritesi sebebiyle, her iki tarafın da sıkça atıfta bulunduğu bir isim olarak öne çıkmaktadır. Çalışmada, Nevevî’nin haberî sıfatlar konusundaki telakkisi, söz konusu iki yaklaşım arasındaki konumunun tespit edilmesi amacıyla ayrıntılı biçimde incelenmiştir. Giriş kısmında, erken dönem âlimlerinin müteşâbih naslara bakışı ve kelâm ilmine dair değerlendirmeleri özetlenmiştir. Devamında Hanbelî akaid âlimlerinin görüşleri ile kelâmcıların te’vil merkezli yaklaşımları mukayeseli olarak ele alınmıştır. Daha sonra Nevevî’nin konuyla ilgili yorumları, bu iki çizgi ışığında değerlendirilmiş; onun görüşlerinin hangi yönleriyle Hanbelî geleneğe, hangi yönleriyle kelâmcıların yaklaşımına yakınlık gösterdiği ortaya konulmuştur. Böylece Nevevî’nin İslâm düşünce tarihindeki yeri, haberî sıfatlar bağlamında tespit edilmiştir.