
One of the most significant demographic challenges facing the world today is the steadily aging population. As ageing progresses, physical changes make it increasingly difficult for older individuals to carry out daily activities independently, often leading them to rely on the care and support of others. In Turkey, as a result of the prevailing traditional and patriarchal social structure, the responsibility of caring for dependent elderly individuals is largely assigned to women. However, when caregivers themselves are also of advanced age, i.e. 65 and above, this responsibility becomes a multidimensional issue. In this study, in-depth interviews were conducted with 13 elderly women who provide round-the-clock care for their elderly relatives, within the scope of a qualitative research approach. This research approach was chosen in order to facilitate 'narrative interviews' - whereby the subjects were asked a series of questions that required them to answer with their own, personal experiences, enabling variation and subtlety of responses. The data obtained was analyzed to reveal the challenges faced by elderly female caregivers, their experiences, and the needs that arise in the caregiving process. Main findings confirmed existing literature and studies, revealing that elderly female carers, who are not only dealing with chronic illnesses, mobility limitations and decreased energy that naturally accompany aging, are also facing psychosocial difficulties such as stress, burnout, social isolation, and depression, as a result of burdenous caregiving. Moreover, the invisibility and unpaid nature of care work further push them into a socially and economically disadvantaged position. Therefore, elderly care labor emerges as a critical social issue that must be addressed not only on an individual level, but also within sociological, psychological, and policy-making frameworks. This study demonstrates the need to redesign and expand care policies in Turkey. It further emphasizes that care labor not be regarded solely as a responsibility assigned to women, but rather as a collective societal responsibility.
Alliances are crucial and undated phenomena that determine the agenda of international security and inter-state relations. They shape the security strategies and foreign policies of states and have direct or indirect effect on the causes and consequences of wars. In this respect, Asia-Pacific is one of the hottest zones of international politics, where alliance systems play a vital role in relations among regional powers. Over the last decade, extraordinary shifts in the distribution of material capabilities and arms race have intensified uncertainty and anxiety among regional actors in the Asia-Pacific. The new security environment of the region has inevitably brought strict geopolitical competition at the regional level and has made alliances more visible and important than ever before. This article aims to analyze the formation process of alliances in the Asia-Pacific. China's fastened military buildup and modernization as well as its active foreign policy behavior cause its it to be perceived as a threat by the United States (US) and Japan to their national interests. In response, the US and Japan have stepped up their mutual military relations and defense contacts as well as their own independent military capabilities. From this perspective, the question in the study is why and how the US and Japan form a military alliance against China. The study’s argument is that the US and Japan implement balancing strategy by expanding their military and defense relations against the perceived threat from China in order to consolidate their security and preserve their position in the region.
This article examines how American artist Georgia O’Keeffe and Turkish artist Fahrelnissa Zeid transform modernist abstraction into a feminine visual language shaped by personal experience, embodiment, and alternative modes of perception. Drawing on feminist critiques of the male gaze and the masculine foundations of modernism, it argues that both artists redefine abstraction beyond formalist, universal, and rational ideals. O’Keeffe develops an immanent visual language grounded in bodily perception, sensory engagement with nature, and an intimate relationship with the New Mexico Desert. Zeid, by contrast, articulates a subjective language of transcendence in which colour, emotional intensity, cultural memory, and spiritual energy converge in both large-scale non-figurative compositions and expressionist modes. Through separate analyses of selected works and a comparative reading, the article demonstrates that for both artists, abstraction functions not as an escape from lived experience but as a means of expressing the personal, intuitive, and spiritual dimensions of female subjectivity. Ultimately, O’Keeffe and Zeid challenge the patriarchal limits of modernism and expand the possibilities of abstraction in twentieth-century art.
Bu çalışma, Borsa İstanbul’un etkinliğini belirleyen faktörleri davranışsal bir bakış açısıyla değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Bu doğrultuda, yatırımcı dikkati göstergesi olarak aşırı getiri, anormal işlem hacmi ve geçmiş getiri değişkenleri ele alınırken, yatırımcı duyarlılığının göstergesi olarak VIX endeksi kullanılmıştır. Çalışma kapsamında, 03.01.2017–30.09.2024 dönemine ait günlük veriler analiz edilmiştir. Piyasa etkinliğinin ölçülmesi amacıyla ilk olarak Sample Entropi yöntemi uygulanmış ve XU100 endeksinin Göreceli Bilgisel Etkinlik Endeksi oluşturulmuştur. Elde edilen bulgular, XU100 endeksinin tam etkin yapıya sahip olmadığını, ancak kısmi etkinlik sergilediğini göstermektedir. Bu sonuç, piyasa etkinliğinin statik olmadığını ve piyasa koşulları, ekonomik krizler ve yatırımcı davranışlarındaki değişimlere bağlı olarak dinamik bir yapı gösterdiğini ortaya koymaktadır. Çalışmanın ikinci aşamasında, piyasa etkinliğini etkileyen faktörlerin uzun dönemli ilişkisini belirlemek amacıyla ARDL sınır testi uygulanmıştır. Analiz bulguları, aşırı getirinin XU100 endeksinin etkinliğini uzun dönemde pozitif yönde etkileyen tek değişken olduğunu göstermektedir. Buna karşılık, VIX endeksinin uzun dönemde piyasa etkinliği üzerinde negatif bir etkisi olduğu tespit edilmiştir. Anormal işlem hacmi ve geçmiş getirilerin piyasa etkinliği üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bir etkisinin bulunmaması, bu değişkenlerin fiyat oluşum sürecine her zaman bilgi sunmadığını ortaya koymaktadır. Elde edilen sonuçlar, piyasa etkinliğinin yatırımcı davranışları ve duyarlılıklarına bağlı olarak değişkenlik gösterdiğini vurgulamaktadır. Çalışma bulguları, Adaptif Piyasalar Hipotezi’ni desteklemekte ve piyasa etkinliğini artırmaya yönelik düzenleyici politika ve stratejilerin geliştirilmesine katkı sağlamayı amaçlamaktadır.
Bu çalışma, Irak’ta Sektörel gelir çeşitlendirmesinin ekonomik büyüme üzerindeki etkisini ele almaktadır. Bu bakımdan çalışmanın amacı, Irak’ta Sektörel gelir çeşitlendirmesinin ekonomik büyüme üzerindeki etkisini kısa ve uzun dönemde incelemektir. Araştırmada dağıtılmış otoregresif ARDL eş bütünleşme modeli uygulanmaktadır. Çalışma sonunda elde edilen sonuçlara göre; değişkenler arasında kısa ve uzun dönemli ilişkilerin olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Buna göre, bağımsız değişkenler bağımlı değişkeni farklı oranlarda etkilemektedir. Ancak burada dikkat çekici olan ham petrol ihracat gelirlerinin diğer sektörlerden daha yüksek oranda GSYH üzerindeki etkisidir. Gelişmiş ülkelerle kıyaslandığında bu durumun normal olmadığı görülmektedir. Son olarak çalışmada nedensellik testi uygulanmıştır. Nedensellik testi sonucuna göre, ham petrol ihracat geliri ile birlikte diğer sektörlerde GSYH’de artış veya azalışa neden olmaktadır. Literatürde, Sektörel gelir çeşitlendirmesinin ekonomik büyüme üzerindeki etkisini inceleyen çalışmalar sınırlıdır. Literatürde, konuyla ilgili yabancı çalışmalar mevcut olsa da, bu çalışmada diğer çalışmalarda kullanılan değişkenlerden farklı değişkenler kullanılmıştır. Ayrıca bu değişkenlerin GSYH üzerindeki etkisinin belirlenmesi de çalışmayı diğerlerinden ayıran özelliklerden biri olarak ifade edilebilir.
Bu makale, Türkiye’nin 1990-2022 yılları arasındaki insani gelişme endeksi ve eşitsizliğe uyarlanmış insani gelişme endeksi (EU-İGE) skorlarını değerlendirerek, insani güvenlik perspektifinden bir analiz sunmaktadır. Türkiye’nin insani gelişme endeksi değeri, eğitim, sağlık ve gelir düzeylerindeki gelişmelerle yıllar içinde istikrarlı bir artış göstermiştir. Ancak, eşitsizliğe uyarlanmış değerler incelendiğinde, toplumsal kesimler arasındaki farkların bu ilerlemeyi sınırladığı gözlemlenmektedir. Çalışmada, Türkiye’nin küresel insani gelişme endeks ortalaması ile kıyaslanması yapılarak, ülkenin insani kalkınma açısından güçlü ve zayıf yönleri tespit edilmiştir. Türkiye’nin küresel ortalama ile arasındaki fark, sağlık hizmetlerine erişim, eğitimin yaygınlığı ve ekonomik sürdürülebilirlik gibi faktörler temelinde değerlendirilmektedir. Bu bağlamda, insani güvenliğin alt unsurları olan ekonomik güvenlik, gıda güvenliği, sağlık güvenliği, çevresel güvenlik, bireysel güvenlik, toplumsal güvenlik ve siyasi güvenlik unsurları ele alınarak, insani gelişme endeksi ve eşitliğe uyarlanmış insani gelişme endeksi göstergeleriyle ilişkisi irdelenmiştir. Sonuç olarak, Türkiye’nin insani gelişme endeksi skorunda kaydettiği ilerlemeye rağmen, eşitsizliklerin devam ettiği ve belirli insani güvenlik alanlarında kırılganlıkların sürdüğü ortaya konulmaktadır. Bu kapsamda, çalışmada eşitsizliklerin azaltılması, sosyal politikaların güçlendirilmesi ve insani güvenliği artırmaya yönelik öneriler sunulmaktadır.
The rapid advancement of technology, the increasing interconnectedness between countries, and the evolving consumer demands have made logistics networks increasingly complex. Consequently, using digital technologies to analyze data sources within logistics networks has become significantly important. These technologies are critically important for minimizing costs, improving service quality, and enabling more flexible and faster decision-making through the digital tracking of every stage in logistics processes. Within this context, this study aims to examine studies on the use of digital technologies in the logistics sector through bibliometric analysis and to identify prominent topics and concepts in this field. Accordingly, a search was conducted in the Web of Science database using keywords related to logistics and digital technologies, and 1,597 publications from the period 1983–2024 were analyzed using the R program. The findings indicate a sharp increase in studies after 2017, coinciding with the rise of Industry 4.0. "Internet," "technology," and "challenges" emerged as the most frequent keywords. China and the USA were identified as leading contributors, while regions such as South America, Africa, and Australia showed weaker collaboration networks. The study contributes to literature by mapping the evolution of key themes and identifying underexplored topics such as ethics, data privacy, cybersecurity, government regulations, and human-centered approaches. Practically, it highlights the need for stronger international collaborations and more empirical research on real-life applications of digital technologies in logistics. By identifying trends and research gaps, this study provides insights that can guide both academics and practitioners in advancing the digital transformation of logistics.
As generative artificial intelligence (GenAI) continues to reshape decision-making across industries, this paper re-examines Managerial School of Marketing Thought from a contemporary perspective. Instead of dismissing foundational logic, the study introduces a hybrid conceptual model called the Augmented Managerial Loop (AML), which integrates GenAI capabilities into each stage of traditional marketing management such as environmental scanning, goal setting, implementation, monitoring, and evaluation. The model emphasizes how GenAI tools such as scenario simulation, adaptive content generation, and intelligent dashboards can enhance human judgment rather than replace it. It also proposes a shift in the marketer’s role from strategic planner to ethical orchestrator within AI-augmented systems. By bridging established strategic models with emerging technologies, this work offers a forward-looking perspective on how marketing theory and practice are evolving. Drawing from interdisciplinary insights in strategic marketing, digital transformation, and AI ethics, the paper contributes to ongoing discussions around human–AI collaboration and algorithmic responsibility. It also outlines future research directions including co-agency, transparency in decision flows, and the educational transformation required to prepare marketers for AI-enhanced environments. Ultimately, the study positions GenAI not as a substitute for human reasoning but as a strategic ally in crafting more adaptive, ethical, and resilient marketing strategies.
Bu çalışma, Ankara’da yer alan Başkent Millet Bahçesi örneği üzerinden, büyük ölçekli kamusal yeşil alanların gayrimenkul tercihleri ve toplumsal algılar üzerindeki etkilerini incelemeyi amaçlamaktadır. Çalışmada, millet bahçelerinin yalnızca fiziksel birer rekreasyon alanı değil, aynı zamanda sosyal etkileşimi teşvik eden ve ekonomik değer üreten kentsel mekânlar olarak nasıl algılandığı araştırılmıştır. Araştırma kapsamında yapılandırılmış çevrim içi anket yöntemi kullanılarak 407 katılımcıdan veri toplanmış, elde edilen veriler Python programlama dili ile analiz edilmiştir. Analizlerde katılımcıların millet bahçesi çevresinde yaşama istekliliği, avantaj ve dezavantaj algıları ile “konut fiyatı artar” düşüncesi arasındaki ilişkiler korelasyon temelli olarak incelenmiştir. Bulgular, katılımcıların özellikle sosyal donatı ve etkinlik unsurlarını değer artırıcı unsurlar olarak değerlendirdiğini, “konut fiyatı artar” algısının diğer olumsuz çevresel faktörlerle ilişkilendirilmediğini ortaya koymuştur. Bu durum, millet bahçelerinin mekânsal bir değer üretim unsuru olarak algılandığını göstermektedir. Çalışma, Başkent Millet Bahçesi örneğinden yola çıkarak, benzer kentsel yeşil alanların konut tercihi, yaşam kalitesi ve yatırım eğilimleri üzerindeki etkilerine ışık tutmayı hedeflemektedir.
This conceptual study explores the comparative effectiveness of human influencers (HIs) and virtual influencers (VIs) by integrating marketing and sociological perspectives. As brands increasingly adopt virtual personas in digital campaigns, understanding how consumers respond to real versus rendered influencers has become essential for both scholarship and practice. The study employs a conceptual scoping review, drawing on interdisciplinary theories. This scoping review analyzed studies published between 2020 and 2025, using Scopus, Web of Science, and Google Scholar databases. Following PRISMA-ScR guidelines, studies were screened and selected according to predefined inclusion and exclusion criteria. A total of 60 studies were synthesized. The review compares the influence mechanisms, authenticity perceptions, and social implications of HIs and Vis and highlights societal disadvantages of VIs over HIs. Findings suggest that HIs are more effective in contexts demanding emotional engagement, social trust, and authenticity such as lifestyle, fashion, and community-driven campaigns. In contrast, VIs demonstrate effectiveness in tech-forward, highly visual, and brand-controlled settings, particularly in sectors like gaming, digital fashion, and beauty technology. The emergence of VIs also brings up important sociological issues about identity norms, cultural representation, labor displacement, and the algorithmic creation of symbolic capital. This study contributes to literature by offering a multidimensional framework that combines marketing and sociological insights. It further proposes a research agenda addressing hybrid influencer strategies, ethical and regulatory considerations, cross-cultural adoption, and the transformation of social influence in digital environments. These contributions provide both theoretical grounding and practical relevance for researchers, marketers, and policymakers navigating the evolving social media influencer economy.
Bu çalışma, tekstil sektöründe görev yapan Y (1981–1996) ve Z (1997–2012) kuşağı çalışanlarının liderlikten beklentilerini araştırmayı amaçlamaktadır. Araştırma, nitel araştırma yaklaşımı çerçevesinde yürütülmüş ve İstanbul'da faaliyet gösteren dört tekstil işletmesinde çalışan 20 katılımcı ile yarı yapılandırılmış görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Katılımcılar maksimum çeşitlilik örneklemesi yöntemiyle seçilmiş, elde edilen veriler tematik içerik analiziyle değerlendirilmiştir. Bulgular, her iki kuşağın da liderlerden adalet, güven ile etkili ve açık iletişim gibi temel değerlere ortak biçimde önem verdiğini göstermektedir. Bununla birlikte Y kuşağı (Milenyum Kuşağı) güven, rehberlik, kişisel gelişim desteği, vizyon sunma, disiplin–anlayış dengesi, emeğin karşılığını verme ve tutarlılık gibi özellikleri ön plana çıkarmıştır. Z kuşağı (Gen Z) ise netlik, şeffaflık, hızlı geri dönüş, samimiyet, dijital iletişim, motivasyon, takdir ve takım ruhunu güçlendirme beklentilerine vurgu yapmıştır. Olumlu liderlik deneyimlerinde Y kuşağı adalet, güven, vizyon ve gelişim desteği sunan liderleri değerli bulurken Z kuşağı samimiyet, şeffaflık, hızlı iletişim ve motivasyon sağlayan liderleri ön plana çıkarmıştır. Olumsuz liderlik deneyimlerinde ise her iki kuşak da adaletsizlik, güven kaybı ve iletişim eksikliğini temel sorunlar olarak tanımlamıştır. Bununla birlikte Y kuşağı açısından aşırı baskı, empati eksikliği ve yaratıcılığa kapalı liderlik anlayışı öne çıkan sorunlar arasında yer alırken Z kuşağı açısından yavaş iletişim, samimiyetsizlik ve takdir yoksunluğu dikkat çeken sorunlar olarak belirlenmiştir.
Yeni medyada temsil konusu önemli bir yere sahiptir. Yeni medyada haber temsilinde yalnızca olayların aktarılması değil, bu olayların görsel ve dilsel açıdan nasıl yeniden kurgulandığı da tartışılmaktadır. BBC News Türkçe’nin 2024 yılına dair Instagram gönderilerinin nasıl temsil edildiğini ortaya koyabilmek amacıyla yapılan bu çalışmada, dijital yıl sonu anlatıları içerik ve biçim açısından incelenmiş ve ele alınan olaylarda nelerin öne çıkarıldığı veya dışarıda bırakıldığı, hangi anlamların inşa edildiği irdelenmiştir. Konu, temsil türü, anlatı, görsel ve öznenin temsili olmak üzere 5 kategori altında incelenen ilgili gönderiler öncelikle tablolar halinde sunulmuş daha sonra ise elde edilen bulgular doğrultusunda analiz edilmiştir. 2024 yılı içerisinde Instagram platformunda yayınlanan paylaşımlar içinde yer alan toplamda 20 gönderi seçilerek temsil çerçevesinde detaylı bir şekilde incelenmiştir. Çalışmada, BBC News Türkçe’nin Instagram hesabında “2024 Dijital yıl sonu anlatıları” adı altında genellikle kriz, savaş, afet, protesto ve doğa olayları temalarının yer aldığı, görsel ve metinsel bağlamında hayranlık, endişe ve korku gibi duyguların harekete geçirildiği, olayın farklı anlatılar ve görseller eşliğinde yeniden inşa edildiği, haberlerin sunumunda belirli duyguların ve olayların ön planda tutulduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Bu çalışma, David Cronenberg’in 2022 yılında vizyona giren Müstakbel Suçlar (Crimes of the Future) filmine ait seçili bir afişi modernlik bağlamında incelemektedir. Filmin bir mikrokozmosu olarak ele alınan afişin merkezinde, deformasyona uğratılmış bir insan yüzü yer almakta ve bu imge, modernliğin akıl merkezli söylemlerine yönelik eleştirel bir bakışın simgesi haline gelmektedir. Araştırmanın temel amacı, afişin görsel kodlarını modern Batı düşüncesinin akıl/beden, kültür/doğa, düşünce/duygu, erkek/kadın, güzel/çirkin gibi kurucu ikilikleri çerçevesinde ortaya koymaktır. Bu doğrultuda çalışmada Roland Barthes’ın göstergebilimsel çözümleme yöntemi kullanılarak; afişteki göstergeler, düz anlam ve yan anlam düzeylerinde analiz edilmiştir. Afişin ürettiği anlam katmanları Emmanuel Levinas’ın etik felsefesi ve Mikhail Bakhtin’in grotesk beden anlayışıyla tartışmaya açılmaktadır. Çalışmanın sonucunda, seçili afişin bir tanıtım aracı olmasının ötesinde, modernliğin aklı, düzeni ve hiyerarşiyi merkeze alan düşünsel yapısına karşı eleştirel bir temsil sunduğu ortaya konulmuştur. Afiş, bedeni merkeze alarak modernliğin dışlayıcı ve nesneleştirici söylemlerini sorgulayarak, grotesk estetiğin yardımıyla modernliğin beden üzerinden idealize ettiği insan modelini yıkıma uğratmaktadır.
Bu araştırma, Ordu ilinde faaliyet gösteren zincir otellere yönelik sosyal medya platformlarında yapılan müşteri yorumlarını analiz ederek müşteri deneyimlerini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Çalışmada betimsel analiz ve içerik analizi teknikleri kullanılarak çevrim içi müşteri yorumları detaylı biçimde incelenmiştir. Turizm sektöründe çevrim içi müşteri yorumları, tüketici davranışlarını anlamak, işletmelerin hizmet kalitesini değerlendirmek ve müşteri memnuniyetini artırmaya yönelik stratejiler geliştirmek açısından önemli bir veri kaynağıdır. Bu nedenle küresel ölçekte yaygın olarak kullanılan ve güvenilir bir otel değerlendirme platformu olan TripAdvisor araştırmada veri kaynağı olarak seçilmiştir. Araştırma kapsamında, Ordu’daki 5 zincir otele yönelik 2020–2025 yılları arasında TripAdvisor’da paylaşılan 320 müşteri yorumu incelenmiştir. Yorumlar, betimsel analiz yöntemiyle değerlendirilmiş; elde edilen bulgular içerik analizi tekniği aracılığıyla MAXQDA yazılımı kullanılarak analiz edilmiştir. Bulgular, müşteri yorumlarının büyük ölçüde kat hizmetleri ve oda kalitesine odaklandığını göstermektedir. Özellikle oda temizliği ve manzaraya ilişkin olumlu değerlendirmeler dikkat çekmektedir. Bu sonuçlar, otellerin güçlü ve zayıf yönlerini belirlemede ve hizmet kalitesini geliştirmede önemli bir rehber niteliği taşımaktadır. Kat hizmetleri ve oda kalitesinin müşteri memnuniyeti üzerindeki belirleyici etkisi nedeniyle, işletmelerin bu alanlarda hizmet standartlarını sürekli iyileştirmesi gerekmektedir. Ayrıca, yöneticilerin çevrim içi müşteri yorumlarını dikkate alarak hizmet kalitesine yönelik stratejiler geliştirmesi önerilmektedir.
Hastalık kaygısı alan yazında hastalıktan kaçınma ve sağlıklı olmaya yönelik gösterilen aşırı zihinsel meşguliyet olarak tanımlanmaktadır. Hem ulusal hem de uluslararası alan yazında hastalık kaygısı, kaygı bileşenlerinden biri olarak araştırılan önemli değişkenlerden biridir. Örneklemini 10-15 yaş aralığında 334 çocuk ve annesinin oluşturduğu araştırmanın regresyon ve korelasyon analizi sonuçlarına göre çocuklardaki hastalık kaygısı ile somatizasyon belirtileri, duygu düzenleme becerileri bastırma stratejileri alt ölçeği, çocuk kaygısı, annelerin hastalık kaygısı, yaşam kalitesi ve bilinçli farkındalık düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişkiler görülmüş; buna ek olarak çocukların yaşam kalitesi, genel çocuk kaygısı ve annelerde görülen hastalık kaygısının, çocuklarda görülen hastalık kaygısı değişkeni ile anlamlı düzeyde ilişkili olduğu görülmüştür. Bu araştırmadan elde edilen sonuçlar değerlendirildiğinde, çocuklarda görülen hastalık kaygısı üzerinde etkin olabilecek psikososyal faktörlerin çeşitliliği göz önüne alınarak, gelecek araştırmaların çocuklarda hastalık kaygısını etkileyen faktörleri derinlemesine inceleyerek, söz konusu sonuçların klinik pratiğe nasıl yansıtılacağına odaklanmaları önerilmektedir.
Sporcu tükenmişliği, sporcuların hem kariyer gelişimlerini hem de mental sağlıklarını olumsuz yönde etkileyen önemli psikolojik etkenlerden biridir. Literatürde sporcu tükenmişliği alanına ilişkin mevcut bilgi birikiminin özetlenmesini amacıyla gerçekleştirilmiş çeşitli sistematik literatür taramaları bulunsa da kapsamlı bibliyometrik analiz çalışmaları kısıtlıdır. Sistematik litertür taramaları her ne kadar bir alana ilişkin mevcut bilgi birikiminin özetlenmesini, ilgili alandaki boşlukların ortaya koyulmasını sağlasa da ilgili alandaki araştırma bileşenleri arasındaki yapısal bağlantıları ve entelektüel etkileşimleri ortaya koymakta zorlanmaktadır. Bu çalışmada, sporcu tükenmişliği alanındaki, bu boşluğu doldurmak amacıyla, 1 Ocak 2000 ile 12 Kasım 2025 tarih aralığında literatürün kapsamlı bir bibliyometrik analizi gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya Web of Science veri tabanında dizinlenen 421 makale dahil edilmiş ve veriler bibliometrix yazılımının biblioshiny aracıyla analiz edilmiştir. Analiz sonuçlarına göre yıllık %12,13 yayın artış hızıyla alana olan ilgi hızla artmaya devam etmektedir. Alandaki en üretken yazar Gustafsson H., en çok yayın yapan dergi Psychology of Sport and Exercise dergisidir. Ayrıca anahtar kelimelere göre eş-birliktelik ağı analizi sonuçlarına göre alanda “tükenmişlik, stres ve performans”, “sağlık ve psikolojik iyi oluş”, “risk ve adölesan sporcular”, “motivasyon ve sporcu tükenmişliği ölçme araçları” ve “öz belirleme kuramı ve içsel motivasyon” başlıklarında kümelenmiş beş ana alt tema tespit edilmiştir.
Avrupalı devletlere verilen ahitnameler (kapitülasyonlar) çerçevesinde ticaret vs. amaçlarla Osmanlı coğrafyasında ikamet eden müstemenler (tüccar, konsolos vs.), her ne kadar oturma süreleri değişiklik gösterse de Osmanlı İmparatorluğu’nun belirli ayrıcalıklara sahip ecnebi statüsündeki geçici misafirleridir. Bu doğrultuda da Osmanlı tebaası olan gayrimüslimlerden farklı hukuk sistemine tabilerdir. Lakin müstemenler, istisnaları olsa da hukuki sınırlara zaman zaman riayet etmemiştir. Dolayısıyla imparatorluk, dönem dönem onları kontrol etmeye çaba sarf etmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun bu çabalarından biri de 1759/1760’ta gerçekleştirilmiştir ve III. Mustafa (1757-1774) konuk olarak Osmanlı topraklarında bulunan, aynı zamanda gayrimüslim kadınlarıyla evlenerek mülk tasarruf eden ya da satın alan müstemenlerin sayılmasını istemiştir. Bu çalışmada da ilgili sayımlar konu edilmekte ve imparatorluğun neden zimmi kızlarıyla evlenerek mülk tasarruf eden ya da satın alan müstemenleri gözetleme ihtiyacı duyduğu burada ele alınmaktadır. Ayrıca müstemenlere yönelik yapılan bu yoklamalar, 17. yüzyılın son çeyreğinden itibaren bozulan himaye sistemine çare arayan Osmanlı İmparatorluğu’nun 10 Ekim 1758’de gerçekleştirdiği tercüman reformunun bir devamı olarak kabul edilmektedir.
Bu araştırma, problemli internet kullanımı ve internet bağımlılığının yol açtığı enformasyon obezitesi sorununa yönelik farklı ülkelerde uygulanan mücadele politikalarını, Hofstede’in Kültürel Boyutlar Kuramı çerçevesinde karşılaştırmalı olarak analiz etmekte ve bu kapsamda Türkiye’de uygulanan mücadele politikalarını incelemektedir. Ayrıca, Türkiye’de konuya ilişkin akademik çalışmaların sınırlı olması nedeniyle, çalışmanın ileride yapılacak araştırmalara kaynak sağlama potansiyeli bulunmaktadır. Çalışmada örneklem kapsamına alınan ülkeler, enformasyon obezitesi ile mücadele politikalarının bir çerçevesinin çizilebilmesi amacıyla durum analizi yöntemiyle ele alınmıştır. Bu kapsamda Japonya, ABD ile Türkiye’nin enformasyon obezitesine yönelik mücadele politikaları incelenerek çalışmanın amacı doğrultusunda verilere ulaşılması hedeflenmiştir. Araştırma sonucunda, problemli internet kullanımı ve enformasyon obezitesi ile mücadelede her ülkenin kendi bünyesinde farklı çalışmalar yürüttüğü ve uluslararası iş birliğine dayalı politika ve etkinlikler gerçekleştirdiği saptanmıştır. Özellikle Japon Hükümeti’nin enformasyon obezitesini ciddi bir sorun kabul ederek bakanlıklar bünyesinde çalışmalar yaptığı fakat ABD’nin enformasyon obezitesini resmi olarak tanımadığı için önleyici ve müdahale edici yaklaşımlarda eksik kaldığı sonucuna ulaşılmıştır. Türkiye’de, kamu kurumları ile sivil toplum kuruluşlarının çeşitli etkinlikler (Dijital Vatandaşlık Eğitimleri, Davranışsal Bağımlılıklar ile Mücadele Ulusal Strateji Belgesi ve Eylem Planı, “Sosyal Medyadan Sosyal Meydana” etkinliği vs.) düzenlediği ve çocuk ile gençlere yönelik çalışmaların ön planda olduğu tespit edilmiştir.
İklim değişikliği, çevresel bir sorun olmanın ötesine geçerek ekonomik yapılar, toplumsal ilişkiler ve işgücü piyasaları üzerinde doğrudan etkili çok boyutlu bir krize dönüşmüştür. Bu dönüşüm, günümüzde küresel politika gündeminin öncelikli konularından biri haline gelmiştir. Bu çalışma, söz konusu krizin istihdam üzerindeki etkilerini sürdürülebilir kalkınma hedefleri doğrultusunda şekillenen “adil geçiş” (just transition) yaklaşımı çerçevesinde ele almaktadır. Özellikle yeşil ekonomi kapsamında gelişen “yeşil işler” kavramı, yeni istihdam olanakları sunarken eş zamanlı olarak sosyal eşitsizlikleri ve kırılganlıkları da derinleştirmektedir. Çalışmada, iklim krizinin artırdığı sosyoekonomik kırılganlıklar değerlendirilmiş; kadınlar, göçmenler, tarım işçileri ve genç işsizler gibi dezavantajlı grupların maruz kaldığı çok katmanlı riskler incelenmiştir.Ampirik analiz kapsamında, Eurostat veri tabanından elde edilen ikincil veriler kullanılarak 2011–2023 dönemi için, farklı refah rejimi tipolojisine sahip ülke örnekleri için panel eş bütünleşme analizi yapılmıştır. Bulgular, yeşil istihdam üzerinde sosyal koruma harcamalarının ve genel istihdam seviyesinin pozitif yönde, işsizliğin ise negatif yönde etkisi olduğunu göstermektedir. Bu bulgular, yeni istihdam biçimleri gibi yapısal dönüşümler karşısında, sürdürülebilir kalkınma ile istihdam politikaları arasında denge kurmayı amaçlayan bütüncül sosyal politika reformlarının gerekliliğini vurgulamaktadır.
Çalışmada, Türkiye’de bireysel emeklilik sistemine giriş ve çıkışları etkileyen makroekonomik ve finansal faktörlerin kalıcılık boyutu dikkate alınarak belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu kapsamda makro dinamikler, beklenti ve risk göstergeleri, piyasa performansı ve borçlanma koşulları çerçevesinde 16 göstergenin BES katkı payı ödemeleri ve sonlanma ödemelerine etkisi Pata&Yilanci (2020) Kesirli Frekanslı Esnek Fourier Formunda Toda&Yamamoto nedensellik testi ile analiz edilmiştir. Çalışmanın özgün yönü makroekonomik ve finansal faktörlerin BES dinamikleri üzerindeki etkilerinin çok sayıda değişken dikkate alınarak incelenmesi ve tespit edilen etkilerin kalıcılık ve geçicilik özelliklerinin ortaya konmasıdır. Çalışma ile ulaşılan en önemli sonuç, perakende ciro endeksi, üretici fiyat endeksi ve CDS primlerinden BES girişlerine, perakende ciro endeksi, CDS primleri ve konut fiyat endeksinden BES çıkışlarına nedensellik ilişkilerinin bulunmasıdır. Öte yandan bulgular, perakende ciro endeksi ve CDS primlerinin hem BES girişleri hem de BES çıkışları üzerinde etkili olduğuna işaret etmektedir. Belirlenen değişkenlerden BES giriş ve çıkışlarına tespit edilen nedensellik ilişkilerinde kalıcılık yapısının ise değişkenlere göre farklılaştığı görülmektedir. Sonuçlar, bireysel emeklilik sisteminin makroekonomik konjonktür ve risk ortamına duyarlı olduğunu ve sistemin kısa vadeli ekonomik dalgalanmalara karşı kırılganlığını ortaya koymaktadır. Bu bağlamda, katılımcılara ve potansiyel katılımcılara emeklilik planlamalarını risk primlerini ve makro göstergeleri dikkate alarak yapmaları, politika yapıcılara ise sistemin dayanıklılığını artıracak yapısal önlemler geliştirmeleri önerilebilir.