
Bu makale, Hanefî usûl-fürû literatüründe kaza sorumluluğunu belirleyen önemli bir kıstas olarak işlenen, imtidât ve tekrâr teorisini ele almaktadır. Çalışmanın temel amacı, imtidât teorisini ortaya koyup akıl hastalığı ve baygınlık gibi özür dönemlerinde edâ edilemeyen ibadetlerin kaza sorumluluğuyla alakalı problemlerde, mezheplerin sundukları çözümleri Hanefî mezhebi ekseninde ortaya koymaktır. Akıl hastalığı ve baygınlık gibi sık karşılaşılan durumlarla alakalı çözümler ortaya koyması ve ulaşılabilen literatürde konunun imtidât ve tekrâr kavramları çerçevesinde müstakil olarak ele alınmamış olması, makalenin önemini artırmaktadır. İmtidât teorisini geliştiren mezhep olması açısından makale, büyük oranda Hanefî mezhebi üzerinden şekillendirilmiştir. İmtidât, özrün ibadetin doğal süresini aşması, tekrâr ise özür dönemlerindeki ibadetlerin yinelenmesidir. Ulaşılan bulgulara göre Hanefîler, özür hâllerinde kazaya kalan ibadetlerde imtidât ve tekrâr şartının gerçekleşmemesi durumunda kaza sorumluluğunun devam edeceğini, kazaya kalan ibadetlerin çok olup imtidâdın gerçekleşmesi hâlinde ise kaza sorumluluğunun ortadan kalkacağını savunmuştur. Mezhep içerisinde imtidât ve tekrârın sınırıyla ilgili iki farklı görüş bulunmaktadır: Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf’a göre akıl hastalığı ve baygınlık durumunda kazaya kalan namazların üzerinden 24 saatten fazla bir zaman geçmedikçe kişinin kaza sorumluluğu düşmemektedir. 24 saati geçtiğinde ise kazaya kalan namazlar, tekrâr etmiş olacağı için imtidât gerçekleşmiş olmaktadır. İmam Muhammed’e göre ise namaz ibadetinde kaza sorumluluğu, akıl hastalığı ve baygınlık gibi bir özür, tam altı namaz vaktini kapsamadığı, diğer bir ifadeyle altı vakit boyunca sürmediği müddetçe düşmemektedir. Bunun bir sonucu olarak bayılan ya da aklî melekelerini yitiren bir kişinin üzerinden altı namaz vakti geçerse bu kişi kazadan sorumlu tutulamaz. Neticede İmam Muhammed’e göre tekrâr, namaz vakitlerinin tekrarı, diğer iki imama göre ise 24 saatlik zaman dilimlerinin tekrarıdır. Şâfiîler, kaza sorumluluğunun düşmesi için özrün bir vakit boyunca sürmesinin yeterli olacağı görüşünü savunmaktadır. Makalede, imtidât ve tekrâr gibi kavramların Hanefîler tarafından geliştirilmiş olduğu sonucuna ulaşılmıştır. İbadetlerde ihtiyat ilkesinin belirleyici olması göz önüne alındığında Hanefîler’in çözümünün ihtiyata daha uygun olduğu görülmektedir. Mezhep içerisinde ihtiyat eksenli olma noktasında İmam Muhammed’in görüşünün, kolay belirlenebilir olma açısından ise Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf’un görüşünün öne çıktığı söylenebilir.
Bu çalışmada, Türk Borçlar Kanunu’nda “Destekten Yoksun Kalma (DYK) tazminatı” olarak isimlendirilen tazminat türünün İslam hukuku çerçevesinde değerlendirmesi yapılmıştır. Destekten yoksun kalma tazminatı haksız bir fiille ölen kişinin hayattayken destek verdiği veya gelecekte destek verebileceği kişilerin, bu desteklerinin ölüm sonrasında sonlanması ile meydana gelen zararları içermektedir. İslam hukuk eserlerinde doğrudan “destekten yoksun kalma tazminatı” terimi bulunmamakla birlikte, haksız bir şekilde öldürülen kişinin geriye kalanlarının uğrayacağı zararı gidermeye yönelik bazı uygulamalar mevcuttur. Bunların başında diyet, ta‘zir cezası ve zararı gidermeye yönelik tazminatlar gelir. Meydana gelen mağduriyetin bir şekilde giderilmesi ön görülmüştür. Dolayısıyla modern anlamdaki DYK tazminatı ile klasik fıkıhtaki bazı uygulamalar arasında benzerlikler olduğu görülmektedir. Klasik fıkıh eserlerinde DYK tazminatına benzetilebilecek meselelerden birisi diyet uygulamasıdır. İslam hukukundaki diyet uygulaması ile DYK tazminatı arasında birçok benzerlik bulunmakla birlikte bunların birebir örtüştüğünü söylemek güçtür. Diyet ve DYK tazminatında en açık benzerlik haksız fiilde failin cezasız kalmaması ve mağdurların zararlarının giderilmesidir. Fakat diyet ile DYK tazminatı arasında benzerliklerin yanında ciddi farklılıklar da bulunmaktadır. Bu farklılıklardan en önemlisi DYK tazminatında destek görecek kişilerin alacağı tazminatın tamamen tahmine dayanmasıdır. Oysa diyet Şâri‘ tarafından belirlenmiş bir miktardır. Diğer bir sorun ise DYK tazminatının sadece mirasçılara değil kanunen desteğin bakmakla yükümlü olmadığı kişilere de verilebilmesidir. Oysa diyet mirasa dahil olur ve varislere paylarına göre dağıtılır. DYK tazminatı ta‘zir cezası bağlamında veya mali tazmin bağlamında İslam hukukundaki bazı uygulamalara da benzetilebilir. Dolayısıyla hukuk sisteminin, sosyal yapının değiştiği günümüz hukukunda haksız fiille öldürülen kişilerin geride kalan yakınlarının uğradığı zararları telafi bağlamında ele alınan DYK tazminatı, İslam hukukunda doğrudan olmasa da her iki sistemde yer alan hukukî uygulamalar ve temel amaçlar açısından benzerlik arz etmektedir. Bu doğrultuda mağduriyetlerin giderilmesi bağlamında, şer‘î ilkelere aykırılık teşkil eden bazı yönler düzeltildiğinde Türk Borçlar Kanunu’nda düzenlenen DYK tazminatı uygulaması meşru görülebilir.
Bu makalede, Şâfiî mezhebinin müteahhir âlimlerinden Râfiî’nin (ö. 623/1226) Fethu’l-ʿAzîz adlı eseri incelenmektedir. Söz konusu eser, Şâfiî mezhebi literatüründe yer alan farklı rivayet ve tarikleri bir araya getirmesi, dağınık bilgileri sistematik biçimde tasnif etmesi ve mezhep birikimini veciz bir üslupla sunması bakımından önemli bir konuma sahiptir. Çalışmanın temel amacı, Râfiî’nin bu eserinde başvurduğu fıkhın küllî kaidelerini tespit etmek ve bu kaidelerin fıkhî meselelere nasıl tatbik edildiğini ortaya koymaktır. Ayrıca çalışma, Râfiî’nin mezhep içi tercihleri ve değerlendirmeleri bağlamında küllî kaidelerin üstlendiği metodolojik işlevi analiz etmeyi hedeflemektedir. Araştırma nitel yöntem çerçevesinde yürütülmüştür. Bu kapsamda Fethu’l-ʿAzîz’de yer alan küllî kaideler sistematik olarak taranmış, ilgili metinler bağlamlarıyla birlikte tespit edilmiş ve içerik analizi yöntemiyle incelenmiştir. Seçilen örnekler üzerinden, Râfiî’nin fıkhî meseleleri ele alırken karşılaştığı problemlere çözüm üretmek amacıyla bu meseleleri hangi küllî kaidelere dayandırdığı analiz edilmiştir. Elde edilen bulgular, Râfiî’nin küllî kaideleri fıkhî meselelerin çözümünde sistematik biçimde kullandığını ve bu kaideleri tikel (fürûʿ) meselelere etkin şekilde uyguladığını göstermektedir. Ayrıca onun, küllî kaideleri teorik düzeyde aktarmanın ötesine geçerek mezhep görüşlerinin tahkiki, farklı rivayetlerin telifi ve tercihlerin gerekçelendirilmesinde işlevsel bir metodolojik araç olarak değerlendirdiği tespit edilmiştir. Bu yaklaşım, küllî kaidelerin Şâfiî fıkhında sadece teorik bir çerçeve sunmadığını, aynı zamanda mezhep içi fıkhî sistematiğin şekillenmesinde belirleyici bir işleve sahip olduğunu göstermektedir. Bu yönüyle Fethu’l-ʿAzîz, küllî kaidelerin uygulama alanlarını ortaya koyan temel eserlerden biri olarak öne çıkmaktadır. Sonuç olarak bu çalışma, küllî kaidelerin söz konusu eserdeki işlevsel kullanımını ortaya koymak suretiyle usul ile fürû arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğunu göstermekte ve literatüre bu yönde katkı sunmaktadır.
Bu makale, aile bağlamında “kadının güçlendirilmesi (the empowerment of women)” kavramını Modern Hukuk ve İslam Hukukunun farklı normatif zeminlerinde karşılaştırmalı olarak incelemektedir. Çalışmanın temel problemini, bu iki farklı hukuki zeminin kadın anlayışlarındaki farklılıklar ve kadının aile içindeki gücünün modern hukukta mutlak eşitlikten gelmesine karşın, İslam hukukunda nisbi eşitlik ve koruyucu haklarla tesis edilmesi oluşturmaktadır. Çalışmada iki hukuk sisteminin kadını aile içinde güçlendirme mekanizmaları sorgulanmış; güç, eşitlik–adalet ayrımı ve toplumsal cinsiyet kavramları çerçevesinde kavramsal analiz yapılmıştır. Araştırmada nitel bir yöntem benimsenmiş, uluslararası belgeler (Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi- CEDAW) ve Türk Medeni Kanunu’nun 2002 değişiklikleri ile İslam hukukunun nass temelli hükümleri karşılaştırmalı analiz yöntemiyle ele alınmıştır. Bu çalışma, kadına yönelik haksızlıkların çözümünde modern güçlendirme kavramını şekillendiren temel dinamik olan kadın-erkek çatışması ekseninde beliren ideolojik yaklaşımların ötesine geçerek, İslam hukukunun kadını erkekle çatışan değil, birbirlerini tamamlayan bir eş olarak konumlandırmasını ve kadının aile içinde güçlendirilmesinin yalnızca mutlak eşitlik yoluyla değil; pozitif ayrımcılık ve değer merkezli söylemlerle adalet temelli bir zemin üzerinde de sürdürülebilir biçimde sağlanabileceğini ortaya koyması açısından önem arz etmektedir. Türkiye örneğinde ise modern hukuki düzenlemeler ile İslam hukuku referanslı aile pratiklerinin aynı toplumsal zeminde kesişmesinin, kadın açısından özgün bir gerilim alanı oluşturduğu teorik olarak ortaya konulmuştur.
Bu çalışma, Memlükler Dönemi’nde Sultan Baybars’ın öncülüğünde geliştirilen dört mezhepten kādılkudât atama uygulamasını, mezhep çoğulculuğunun yargı alanında kurumsallaşma süreci, işleyişi ve sınırları çerçevesinde incelemeyi amaçlamaktadır. Sultan Baybars’ın yargı alanındaki bu düzenlemesinin, farklı fıkhî geleneklerin temsiline matuf teknik bir uygulamadan ibaret olmadığı; aksine hukuk kurumu ile siyasî otorite arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlayan, çok katmanlı ve işlevsel bir kurumsal yapıyı ikame ettiği ileri sürülmektedir. Çalışmada, dört mezhebin resmî olarak yargı sistemine dâhil edilmesinin fıkhî çoğulculuk bakımından taşıdığı teorik ve pratik anlam ile bu yapının Memlük siyasî sistemi içerisindeki meşrûiyet üretimi, merkezîleşme eğilimleri ve siyasî denge arayışıyla olan ilişkisi birlikte ele alınmaktadır. Araştırmanın kapsamı, söz konusu uygulamanın tarihî arka planı, dört kādılkudâtın yetki ve konumları, mezhepler arası temsilin yargı pratiğine yansımaları ve bu çoğulcu yapının fiilî sınırlarıyla belirlenmiştir. Yöntem olarak klasik dönem tarih ve fıkıh literatürü ile modern akademik çalışmalar karşılaştırmalı biçimde analiz edilmiş; normatif söylem ile uygulama arasındaki farklılıklar, tayin süreçleri ve yargısal yetki alanları üzerinden değerlendirilmiştir. Bulgular, mezhep temsiliyetinin bir yandan yargı süreçlerinin toplumsal kabulünü ve hukuk güvenliğini güçlendirdiğini, diğer yandan sultanın tayin, azil ve düzenleme yetkileri aracılığıyla merkezî otoritenin yargı üzerindeki denetimini sürdürmesine imkân tanıdığını ortaya koymaktadır. Ayrıca teorik düzeyde eşitlik iddiası taşıyan bu çoğulcu yapının, pratikte siyasî ihtiyaçlar, bürokratik düzenlemeler ve yerleşik teamüller doğrultusunda sınırlandığı tespit edilmektedir. Yapılan değerlendirme dört mezhepten kādılkudât atanması uygulamasının ne yalnızca fıkhî çoğulculuğun kendiliğinden gelişen tabiî bir sonucu ne de salt siyasî bir araç olarak açıklanabileceğini göstermektedir. Aksine bu düzenleme, hukukî çoğulculuk ile siyasî denetimin aynı kurumsal yapı içerisinde birlikte işlediği, Memlükler’e özgü, özgün ve tarihî açıdan dikkat çekici bir yargı tecrübesini yansıtmaktadır.