
This study examines the ontological and institutional ambiguities inherent in conceptual art through the lens of artistic legitimacy, focusing specifically on the case of Giuseppe Panza. Since the 1960s, conceptual art has redefined the artwork not as a material object but as an idea-based construct, giving rise to new debates concerning its definition, ownership, and circulation. Within this framework, where physical production is often secondary, the existence of an artwork increasingly depends on the artist's intent, written instructions, documentation, and institutional validation. Italian collector Giuseppe Panza emerged as a central figure in this transformation, acquiring numerous conceptual and minimalist works in unrealised plans and certificates. However, Panza's broad claims of authority over these documents led to various legal and ethical tensions with artists such as Donald Judd, Dan Flavin, and Bruce Nauman. This study investigates the following questions through the Panza case: When and by whom is a conceptual artwork considered to ‘exist’? How is artistic intent represented through documentation? Under what conditions do such documents carry legal or institutional authority? By analysing archival materials, artist correspondence, and certificates, the research demonstrates that conceptual art should be understood as an aesthetic stance and a practice embedded in systems of documentation, contractual frameworks, and institutional power.
This study investigates how illustrations in concept albums by Melanie Martinez, Grimes, and Pomme narratively interact with lyrics. Examining Cry Baby (2015), Art Angels (2015), and Consolation (2022), the research analyses how dedicated illustrations for each song reinforce, complicate, or extend their emotional and symbolic content. Moving beyond music videos, the study argues that illustrations actively shape focalisation, tone, and symbolic coherence within track-image pairings, contributing significantly to literature of storytelling in contemporary music and warranting a reevaluation of visual narratives in popular culture.
Deneysel anlatı, ana akım sinema anlatısından farklı olarak sinemada yapılan her türlü yeniliği, denemeyi ve özgünlüğü kapsayarak modern sinemaya yaklaşmaktadır. Deneysel anlatı, yönetmenin yaratıcı kimliğinin ön planda olduğu teknik bir anlatıdır. Roy Andersson’un Sonsuzluk Üzerine adlı filmi ölüm, yaşam, sevgi, yalnızlık, inanç üzerine kısa hikâyeleri konu edinen ve anlatısını modern deneysel olarak kuran bir filmdir. Çalışmanın amacı ses-imajın deneysel anlatıdaki yerini ele alarak alternatif anlatıların neler olduğunu tespit etmektir. Böylelikle ses-imajın klasik anlatıdan ayrışarak bağımsız bir anlam üretici olarak nasıl işlev gördüğünü ortaya koymak amaçlanmaktadır. Bu araştırma, nitel bir yaklaşımla yürütülmüş olup film eleştirisi kapsamında sinematografik analiz ve anlatı analizi yöntemlerini temel almaktadır. Film, kadraj, plan-sekans, renk, ses kuşağı, diegetik ve diegetik olmayan sesler gibi sinemasal unsurlar üzerinden incelenmiş; anlatı yapısı ise klasik sinema kodlarıyla karşılaştırmalı olarak çözümlenmiştir. Bu yöntemle ses-imajın deneysel anlatıdaki işlevi teknik ve estetik açılardan değerlendirilmiştir. Bu çalışma, sinema sanatında sesin sadece tamamlayıcı bir unsur değil, bağımsız bir anlatı aracı olarak nasıl kullanılabileceğini göstermesi açısından önem taşımaktadır. Özellikle deneysel sinema alanında ses-imaj ilişkisinin yeniden düşünülmesini sağlayan bu analiz hem film çözümlemeleri hem de ses estetiği çalışmaları için özgün bir bakış sunmaktadır. Filmde görüntü sabit bir resim tablosunu andırırken ses imajlar hareketi hissettirmektedir. Filmde diegetik olmayan ses olarak müzik, her şeyi bilen anlatıcı dış ses ve asenkron ses kuşağı görülmektedir. Ses-imaj, klasik film anlatı kodundan farklı olarak kendi başına bir anlam üretmekte ve haptik duyusallığı sağlamaktadır. Analiz sonucunda Sonsuzluk Üzerine filminde ses-imaj kullanımının, klasik anlatı yapısından ayrılarak duyusal ve estetik düzeyde özgün bir deneyim sunduğu ve sesin görsel anlatıyı tamamlamaktan öte bağımsız bir anlatı öğesi haline geldiği görülmüştür.
Medya, bilginin aktarımını sağlayan bir iletişim aracı olmanın yanı sıra, uluslararası siyasal süreçlerin ve hukukî normların oluşumuna yön veren etkili bir aktör olarak konumlanmaktadır. Bu bağlamda bu çalışma, medyanın demokrasiyle kurduğu çok katmanlı ilişkiyi tartışmayı amaçlarken, aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri’nin Irak savaşında Abu Ghraib Hapishanesi’nde gerçekleştirdiği uluslararası hukuk normlarını ihlal eden uygulamalarına odaklanmakta ve medyanın bu eylemler karşısındaki etkisini incelemektedir. Çalışmada, Abu Ghraib Hapishanesi’nde çekilmiş ve uluslararası medya kuruluşları tarafından yayımlanmış beş farklı fotoğraf göstergebilimsel analiz yöntemiyle analiz edilmiş, bu görsellerin taşıdığı anlam ve mesaj katmanları incelenmiştir.
Artificial intelligence is the new ‘big thing’ in the digital age. It is slowly changing the basic ways we interact with one another, construct culture, and communicate with society. While smart technologies may help people make better decisions, they also make it harder to hold people accountable. Personalisation offers a sense of control, but it might also limit the public sphere. Data-driven models make it easier for everyone to create knowledge, but they also run the risk of concentrating data ownership in the hands of a few entities.
Kavramsal sanatın kendisi kadar modernizmin sonuçlarının kavramsal sanatın ortaya çıkışına etkisi ve oluşma sürecine dair kapsamlı bir tartışma ortaya koyması bakımından kavramsal sanatın tüm boyutları üzerine yazılmış düşünsel anlamda yoğunluğu yüksek, ender bir yayındır. Yirminci yüzyılın ilk yarısındaki Dada ve Konstrüktivizm gibi avangard hareketlerden 1980’li yıllara uzanan bir perspektifte, kavramsal sanatın en etkin olduğu 1960’lı yılların ortalarından 1970’li yılların ortalarına kadar süren o önemli on yıldaki sanatsal eğilimlere ve üretim biçimlerine odaklanırken, kavramsal sanatın modernizmle olan gerilimi ele alan kitabın ana metni, Kavramsal Sanata Yaklaşmak, Ön Koşullar ve Bakış Açıları, Yeniden Başlayan Avangard, Fikir Olarak Sanat, Politika ve Temsil, Kavramsal Sanatın Mirası başlıklarıyla altı bölümden oluşur. Bu kitap incelemesinde bölümler kısaca tanıtılmış ve Wood’un kavramsal sanata dair öne çıkan argümanları özetlenmeye çalışılmıştır.
The International Communication Days (İFİG), which have been held regularly for twelve years and have become a well-established tradition, stand out as one of the most significant academic contributions of the Üsküdar University Faculty of Communication to the field. Shaped around diverse, contemporary, and critical themes in communication studies, the symposium embodies all the characteristics of an institutionalised scientific event, drawing attention with its consistent contributions to the discipline. At this point, the symposium has evolved beyond being solely an initiative of the Üsküdar University Faculty of Communication, becoming a well-established platform that enriches the international agenda of communication studies. Through its annually determined main themes, İFİG not only addresses the communication discipline but also provides a multidimensional forum that touches upon various fields of the social sciences, including sociology, psychology, political science, and cultural studies, thereby fostering interdisciplinary academic dialogue. Regularly organising academic events holds critical importance for the dissemination of scientific knowledge and the institutionalisation of academic communities. In this respect, İFİG, with its continuity, should be regarded as a platform that ensures the circulation of knowledge in the field of communication, strengthens the identity of the academic community, and guides the future of the discipline.
The notion of subculture has been significant in cultural and communication studies. While it often emphasized oppositions between mainstream and alternative formations, the scene framework (Šima & Michela, 2020, pp. 5-6) offers a more fluid and localized approach to cultural participation and identity. Despite this shift, the subcultural approach remains valuable for understanding cultural practices like punk that exist outside formal institutions. Cultural studies’ marginal position within academia (Serbes, 2025, p. 180) has allowed subcultural research to explore resistance, communication, and cultural production beyond institutionalized norms.
The purpose of this paper is to present a series of reflections on the notion of creativity in the context of artificial intelligence (AI). The central argument of this discussion is an attempt to move beyond a simplistic binary perspective on the relationship between technology and human beings: the question of whether AI is creative or not is a contentious one.
The development of Artificial Intelligence (AI) technologies is gaining increasing momentum in the publishing industry, as in many other sectors. AI applications, which are generally used for technical support in the background in traditional media operations, have become more visible in recent years. Newscasters created with AI have started to be used on digital platforms. This study focuses on the impact of ‘Alexa’, Türkiye’s first digital news anchor created with AI, on the viewers of the RoboTV channel operating on the YouTube platform. In this direction, in-depth interviews were conducted with 12 individuals who had experience with ‘Alexa’, and the data obtained were analysed using qualitative content analysis to identify themes, in the context of ‘parasocial interaction theory’. As a result of the research, it was revealed that the satisfaction level of the viewers with the broadcast content transmitted by the AI anchor was lower compared to the content presented by the human anchor. Participants stated that the lack of emotion and facial expression of the AI news anchor made it difficult for the audience to establish an emotional connection with the anchor. This research shows that the adoption of AI anchors in broadcasting has a direct impact on audience perception and satisfaction with broadcast content. The results provide a basis for future research by providing insights into how viewers evaluate the use of AI technologies in the media sector at this stage.
In today’s digital age, the increasing integration of automation is reshaping human interactions and becoming a transformative force in the structure of modern society. While this shift enhances efficiency, it also introduces significant social and psychological consequences at both individual and societal levels, requiring critical examination. This study explores how digitalization and automation affect social dynamics, focusing on the transformation of interpersonal relationships. As automated systems become more embedded in everyday life, individuals may experience a declining sense of control, resulting in social isolation, erosion of trust, and weakening of communication and social skills. The research emphasizes the evolving relationship between humans and technology, drawing attention to potential risks such as the loss of autonomy, reduced critical thinking, and increased vulnerability to manipulation. Additionally, the study addresses the growing dependence on digital media and automation, examining their connection to surveillance capitalism and its broader social implications. Conceptually, it investigates how technological systems influence trust, decision-making, and social engagement, while highlighting the diminishing role of human agency in the face of machine precision and authority. The ease of access to automated technologies and the resulting dependency are also identified as factors that contribute to the weakening of social bonds. Employing a qualitative approach through literature review and case analysis, the study concludes that the combined effects of technology, media, and globalization lead to the homogenization of experiences, the erosion of individuality, and the external shaping of identity and personal decision-making processes.
We interviewed Professor Peppino Ortoleva, a distinguished Italian scholar of Media History and Theory at the University of Turin (Italy), who has long investigated the cultural and social implications of communication in contemporary societies. His work has outlined how media shape the transmission of historical knowledge, while also examining the enduring presence of myths within modern and postmodern culture. In this interview, Professor Ortoleva addresses key aspects of his research, from the coexistence of high- and low-intensity myths to the transformations brought about by digital media. He also reflects on the rise of new sound media -particularly podcasts- which he considers a distinct form of storytelling that combines rhythm, words, and sounds, opening new possibilities for communication and education.
İktidarların toplumu biçimlendirmek, yön vermek ve özellikle de toplumsal, nideolojik ve kültürel değişim dönemlerinde yeni ideolojileri yerleştirmek için sirayet etmeye çalıştıkları temel toplumsal birim genellikle aile olmuştur. Bu çalışmada Türkiye’de çeşitli inkılaplarla olduğu kadar basın ve aydınların çabalarıyla da yeni bir rejimin yerleştirilmek istendiği 1930’lı yıllardaki ‘yeni aile’ ideali dönemin aile, kadın ve fikir dergileri ile ABD Büyükelçiliği’nde görevli G. Howland Shaw’un “Family Life in The Turkish Republic of 1930’s” başlıklı raporunu kapsayan ABD arşiv belgelerine dayanılarak incelenmektedir. Böylece dönemin basınının işleyişi de dikkate alınarak, aydınların bu konuyu hangi yönleriyle inceledikleri ve tartıştıkları ve dışarıdan bir bakışın yeni aileye dair neler gördüğüne dair bir kavrayış ortaya konmaya çalışılacaktır. Bu amaç doğrultusunda makaledeki veriler amaçlı örneklem tekniğiyle toplanarak, tematik eksende analiz edilmiştir. Sonuç olarak dergilerde dönemin ideolojik görüşüyle uyumlu olarak aileye önemli bir rol vermenin yanında, onu çağdaş değerlerle kuşatmaya çalışan bir yayıncılık faaliyetinin yürütüldüğü, ancak toplumsal manada yeni ve eski aile anlayışları arasında önemli çatışmaların da yaşandığı bulunmuştur.
Bu çalışma, dijital yayın platformlarının (BluTV, Netflix, Prime Video) bireylerin sosyal gerçeklik kavramlaştırmaları ve dünya algılamaları üzerindeki etkisini, George Gerbner’ın yetiştirme kuramı çerçevesinde incelemektedir. Televizyonun bir kültürel anlatı ve ideolojik araç olarak ele alındığı bu kuram, dijital içeriklerin artan etkisiyle yeniden değerlendirilmiştir. Araştırma, dijital platformların günümüz medya ortamında nasıl bir sembolik işlev üstlendiğini anlamaya yönelik kuramsal ve ampirik bir çaba niteliği taşımaktadır. Çalışma iki aşamada gerçekleştirilmiştir. İlk aşamada, Türkiye'de en çok izlenen diziler esas alınarak BluTV, Netflix ve Prime Video platformlarında yayınlanan içeriklere mesaj sistem çözümlemesi uygulanmıştır. Şiddet, aile yapısı ve kent yaşamı gibi temalar doğrultusunda elde edilen bulgular, ikinci aşamada geliştirilen anket formunun temelini oluşturmuştur. Anket, Gaziantep Üniversitesi’nde öğrenim gören 530 lisans öğrencisine yüz yüze uygulanmış; veriler yetiştirme ve anaakımlaştırma analizleriyle değerlendirilmiştir. Elde edilen bulgular, dijital içeriklerde belirli toplumsal normların sistematik biçimde tekrarlandığını ve bu içeriklerin izleyicilerin sosyal gerçeklik algılarına yön verdiğini göstermektedir. Özellikle “şehir merkezleri daha tehlikelidir” ve “aile hâlâ önemlidir” ifadelerine verilen yüksek katılım oranı, dijital içeriklerin ideolojik etkisini ortaya koymaktadır. Ayrıca, demografik değişkenlere göre anlamlı farklılıklar da gözlemlenmiştir. Sonuç olarak çalışma, dijital yayın platformlarının yalnızca içerik sağlayıcı değil; aynı zamanda kültürel normların ve ideolojik yapının yeniden üretildiği sembolik düzenleyiciler olduğunu göstermektedir. Bu yönüyle Gerbner’ın kuramsal çerçevesinin dijital bağlamda da geçerli olduğu teyit edilmiştir.
Football has gone beyond being just a sport for many years and has become a cultural area where gender roles are reproduced. The male-dominated structure of this sport limits women’s participation in football culture in various ways. The stereotypical roles that gender imposes on individuals still lead to football being largely perceived as a “men’s sport”; this situation causes female fans to be excluded and targeted in both physical and digital environments. Relatedly, this study aims to examine cyberbullying practices towards female football fans on Instagram, an area where gender inequality in digital media becomes visible. Within the scope of the research, female user comments on football-related Instagram posts were examined using discourse analysis; reactions to the comments, aggressive expressions, and sexist language patterns were analyzed in detail. In order to deepen the analysis, semi-structured interviews were conducted with 20 university students from different departments, and the reasons for cyberbullying towards female fans, the social dynamics behind these attitudes, and the digital reflections of male-dominated sports culture were examined through participant statements. The findings, through discourse analysis conducted on comments directed at female football fans on Instagram and in-depth interviews, reveal that women are excluded and subjected to cyberbullying in football. The perception that football is a sport for men is dominant in both online comments and participant opinions. The fact that women are not seen as "real fans" causes both their knowledge base to be belittled and them to become targets of sexist discourse on social media. Although participants state that gender roles should be questioned, traditional perspectives that women are not suitable for football are still strong. It is recommended that steps be taken to increase the visibility of women in football, especially on social media.
Bu çalışma, kavramsal sanatın doğasında bulunan ontolojik ve kurumsal belirsizlikleri, sanat eserinin meşruiyeti bağlamında ele almakta ve Giuseppe Panza örneği üzerinden değerlendirmektedir. 1960’lı yıllardan itibaren gelişen kavramsal sanat, sanat eserini maddi bir nesne olmaktan çıkarıp fikir temelli bir yapıya dönüştürmüş; bu dönüşüm, eserin tanımı, mülkiyeti ve dolaşımı gibi alanlarda yeni tartışmaları beraberinde getirmiştir. Fiziksel üretimin geri planda kaldığı bu bağlamda, eserlerin varlığı büyük ölçüde sanatçının niyeti, yazılı talimatlar, belgeler ve kurumsal onay mekanizmalarıyla tanımlanır hâle gelmiştir. İtalyan koleksiyoner Giuseppe Panza, bu dönüşümün merkezinde yer alan belirleyici bir figür olarak, birçok kavramsal ve minimal sanat eserini henüz gerçekleştirilmemiş planlar ve sertifikalar aracılığıyla toplamıştır. Ancak Panza’nın bu belgeler üzerinden ileri sürdüğü geniş hak iddiaları, Carl Andre, Donald Judd, Dan Flavin ve Bruce Nauman gibi sanatçılarla hukuki ve etik düzeyde çeşitli gerilimlere neden olmuştur. Çalışma, Panza örneği üzerinden şu sorulara odaklanmaktadır: Bir kavramsal sanat eseri ne zaman ve kim tarafından ‘var’ kabul edilir? Sanatçının niyeti belge yoluyla nasıl temsil edilir? Ve bu belgeler hangi koşullarda hukuki ya da kurumsal otorite taşır? Arşiv belgeleri, sanatçı yazışmaları ve özgün sertifikaların çözümlemesi yoluyla yapılan inceleme, kavramsal sanatın yalnızca estetik bir yaklaşım değil, aynı zamanda belge, sözleşme ve otoriteye dayalı karmaşık bir pratik olduğunu ortaya koymaktadır
Alegori, anlamı dolaylı yollarla ileten bir anlatım biçimi olarak, queer okumalar için önemli bir potansiyel sunar. Bu çalışma, queer kimliklerin doğrudan temsil edilmediği düşünülen anlatıları alternatif bir perspektifle ele almaktadır. Araştırmanın temel amacı, Disney ’in Küçük Deniz Kızı (1989) adlı animasyon filminde Ariel ’in beden dönüşümü ve kimlik keşfi sürecinin queer alegorik bir bağlamda nasıl anlamlandırılabileceğini ortaya koymaktır. Bu çerçevede, filmdeki dönüşüm ve kimlik arayışının, queer bireylerin toplumsal cinsiyet normlarıyla yaşadıkları çatışmalarla alegorik düzeyde nasıl ilişkilendirilebileceği tartışılmaktadır. Karakterlerin beden ve imaj idealleri çerçevesinde şekillenen anlatı, toplumsal cinsiyet performativitesi ve heteronormatif düzenle ilişkili göstergeler üzerinden ele alınmaktadır. Bu doğrultuda çalışma, temel yöntem olarak metin analizini kullanmakta ve bu analizi queer kuramın sunduğu perspektifle yürütmektedir. Filmdeki görsel kodlar, şarkı sözleri, diyaloglar ve karakter temsilleri queer alegori bağlamında analiz edilerek, bunların heteronormatif normlarla ilişkileri değerlendirilmiştir. Çalışma, Küçük Deniz Kızı ’nın queer okuma pratiği üzerinden sunduğu alternatif anlam katmanlarını incelemekte ve popüler kültür metinlerinde bu tür okumaların potansiyeline dikkat çekmektedir. Analiz bulguları, filmin bazı anlatı ve görsel öğelerinin, metinsel örüntülere dayanan queer alegorik okumalara elverişli olduğunu göstermektedir.
This article examines the use and classification of narrators and monstrators in video games. It explores the utilization of narrators and monstrators, their characteristics and classification, and their application in video games. The research framework, which draws upon narratology and cinema studies, served as a foundation for the subsequent analysis of Baldur’s Gate 3, Slay the Princess, and The Bard’s Tale games. This analysis employed a close reading technique, which entailed playing or watching gameplay videos. The study resulted in the categorisation of narrators and monstrators in video games and an in-depth examination of their use in video games. The article proposes a novel perspective on narrators and monstrators in game studies, while concurrently furnishing a framework for the classification of these elements.
Bu çalışmada, reklamcılık alanında giderek yaygınlaşan üretken yapay zekâ (YZ) uygulamalarının sektörel etkileri örnek olay üzerinden ele alınmakta; bu teknolojilerin içerik üretimi, verimlilik ve tüketici ile kurulan iletişim boyutunda nasıl bir dönüşüm yarattığı değerlendirilmektedir. Çalışma, ‘Fly By Sign’ kampanyası üzerinden tekil açıklayıcı vaka analizi yöntemi ile kurgulanmıştır. Sonuçlar, doğru bir iletişim stratejisinin oluşturulması hâlinde, YZ destekli chatbotların markalar açısından şu temel çıktıları sağlayabileceğini ortaya koymaktadır: Marka görünürlüğünün artırılması, hızlı yanıt mekanizmaları aracılığıyla müşteri memnuniyetine katkı sunulması, yeni müşteri kitlelerine erişimin kolaylaştırılması, müşteriler hakkında daha derinlemesine içgörüler elde edilmesi ve gelişmiş veri analizi imkânı sağlanması. Elde edilen bulgular, YZ uygulamalarının yalnızca veri takibi ve analiz süreçlerini kolaylaştırmakla sınırlı kalmadığını; aynı zamanda kampanya performansını artırma ve marka-tüketici etkileşimini güçlendirme yönünde stratejik katkılar sunduğunu göstermektedir.
Influencer marketing has emerged as a central strategy in digital advertising, enabling brands to leverage social media influencers to enhance audience engagement and brand awareness. This study examines the effectiveness of influencer marketing across six major platforms: TikTok, Facebook, Instagram, X (formerly Twitter), LinkedIn, and YouTube. The study employs a qualitative research approach to present the findings in three core dimensions: Influencer Types and Performance, Content Strategy, Marketing Advantages, and Challenges. Key findings demonstrate that campaign effectiveness is highly dependent on the strategic alignment of influencer types and content formats with each platform’s technical affordances and audience culture. TikTok and Instagram are particularly effective for high-engagement, short-form content, making them optimal for viral campaigns and rapid audience growth. LinkedIn and YouTube excel in supporting long-form, educational, and thought leadership content, fostering professional credibility and sustained audience retention. Facebook remains significant for community-driven engagement and interactive formats such as live shopping. X distinguishes itself with real-time interaction and thought leadership, especially in trending and niche communities. The study highlights that nano and micro-influencers outperform macro-influencers on platforms that prioritise authenticity and community. Macro and thought leadership influencers are more impactful in rewarding expertise and depth. The growing presence of AI-generated and meme influencers on visually and algorithmically driven platforms points to new directions for digital marketing. This research provides actionable insights for brands and marketers seeking to improve their digital engagement, offering a structured framework for influencer marketing strategies. By clarifying the interplay between influencer type, content strategy, and platform affordance, the study supports more effective, evidence based influencer marketing campaigns. Future research should explore the evolving role of AI-generated influencers and the impact of emerging digital platforms on influencer marketing strategies.