
Konkordato, vadesi gelmiş borçlarını ödeyemeyen ya da ödeyememe tehlikesi altında bulunan borçlunun, Kanun’da öngörülen şartlara göre mahkemenin denetimi ve gözetimi altında, alacaklıları ile anlaşarak borçlarını tasfiye etmesine veya işletmesinin ekonomik durumunu düzeltmesine olanak tanıyan cebri icra hukuku müessesesidir. Konkordatonun tasdikine dair verilen kararın kanun yoluna götürülmesi mümkündür (İİK m. 308/a). Asliye ticaret mahkemesinin konkordatonun tasdikine ilişkin kararı, istinaf aşamasında kaldırılabilir veya temyiz aşamasında bozulabilir. Böyle bir ihtimalde, çekişmeli alacak hakkında açılan dava ve tasdik olunan konkordato arasındaki ilişkiden dolayı, çekişmeli alacak hakkında açılan davanın konusuz kaldığına hükmedildiğine dair yargı kararlarına rastlanmaktadır. Çalışmada bu husus incelenmektedir. İnceleme yapılırken çekişmeli alacak kavramı ve çekişmeli alacak hakkında açılan dava izah edilerek konkordatonun tasdiki kararının kaldırılması ya da bozulmasına ilişkin karar verilmesiyle söz konusu davanın doğrudan konusuz kalıp kalmayacağına ilişkin değerlendirmelerde bulunulmuştur.
İnsani müdahale müessesi, modern uluslararası hukukta kuvvet kullanma yasağının istisnası, egemen devletlerin iç işlerine müdahale etmeme yasağının ve devlet egemenliğinin muarızıdır. İster modern uluslararası hukuk içinde kabul edilsin, ister ona aykırı olduğu iddia edilsin, ister koruma sorumluluğu gibi başka tezler içinde yeniden yazılsın, insani müdahale müessesesi doğal hukuktan kaynaklanan bir hak ve sorumluluk olduğu için yeri geldikçe gündeme gelmeye devam edecektir. Bu çalışmada insani müdahale müessesesi, ona yapılan temel itirazlar, devlet uygulamaları ve uluslararası teamül tartışmalarıyla birlikte ele alınmıştır. Çalışma, koruma sorumluluğu da dahil olmak üzere, insani müdahalenin geçirdiği dönüşümleri açıklamaktadır. Koruma sorumluluğu kendi halkını koruma sorumluluğunu taşımakta aciz veya isteksiz olan devletler için öngörülmüştür. Buna mukabil süregiden insani krizlere, hatta soykırıma, müdahale etmekte aciz ya da isteksiz davranan devletlerden oluşan uluslararası topluluk yerine kim harekete geçecektir? Modern uluslararası hukukun ağır insani krizlere çözüm getiremeyen dar kalıplarının ötesinde bakış açısı sunan bu makale, geçmiş ve güncel örnekleri doğal hukuk yaklaşımıyla yeniden değerlendirmiştir. Bunun yanı sıra, tamamen yeni bir kavram olarak “insanların insani müdahalesi” ni Sumud Hareketi ve benzeri örnekler üzerinden literatüre takdim ederek insani müdahale için insanlık vicdanı ve ortak akla dayanan yeni bir ufuk çizmiştir.
İş yaşamında en çok karşılaşılan müesseselerden biri alt işverenlik müessesesidir. İki işveren arasında kurulan bu ilişkide işverenlerden biri diğerine bir iş devretmektedir. Her türlü işin devri alt işverenliğe konu olmamaktadır. Devredilen işin alt işverenliğe konu olabilmesi için İş K. m. 2/6'da yer alan şartları sağlaması gerekmektedir. Aksi halde alt işverenlik ilişkisinin kurulması söz konusu olmayacaktır. İş yaşamında en çok karşılaşılan müesseselerden biri de işyerinin devridir. İşyerinin devrinde bir işveren işyerini başka bir işverene devretmektedir. Devreden işverenin o işyerinde işverenlik sıfatı sona ermektedir. Devralan işveren devir ile birlikte tüm işçilerin işvereni olmaktadır. İşyerinin devri de İş K. m. 6. hükmünde düzenlenmiştir. İşyerinin devri de belli şartlar çerçevesinde gerçekleşmektedir. Bu şartlar İş Kanunu'nun 6. maddesinde yer almaktadır. Alt işverenlik ilişkisi gibi işyerinin devrinde de üçlü iş ilişkisi kurulabilir. Ancak işyerinin devri ile alt işverenlik müessesesi birbirinden farklı kurumlardır. Örneğin işçilik alacaklarından sorumluluk esasları alt işverenlik ilişkisi ile işyerinin devrinde birbirinden farklıdır. Bu çalışmada alt işverenlik ilişkisi ile işyerinin devrinin ne olduğu ve bu iki müessesenin temelde hangi noktalarda birbirinden ayrıldığı sorularına bir yanıt bulmak amaçlanmıştır.
Ceza muhakemesinin amacı şüpheli ve sanığın haklarına saygılı bir biçimde maddi gerçeğin araştırılıp bulunması ve cezai uyuşmazlığın çözüme kavuşturulmasıdır. Maddi gerçeğin tespiti ise hâkimin, cezai uyuşmazlığa ilişkin vicdani kanaatine göre yapılır. Yapay zekâ alanındaki güncel gelişmeler ve yapay zekânın karar verme süreçlerinde halihazırda kullanılmaya başlanması, yapay zekânın; ceza muhakemesinde vicdani kanaate ulaşmak için kullanılıp kullanılamayacağı sorusunu akla getirmektedir. Hâkimin, maddi gerçeğin tespiti için vicdani kanaate ulaşması bir süreci ifade eder. Bu süreç içerisinde insan hâkim; bir dizi araştırma yaparak akıl yürütmekte, tecrübe kurallarından, karinelerden ve değerlere dayanan duygulardan yararlanarak gerekçeye dayanan şüpheyi yenmeye çalışmaktadır. Yapay zekânın hukuk alanında ve ceza muhakemesinde kullanılmasına ilişkin güncel gelişmeler ışığında vicdani kanaatin oluşumu sırasında insan hâkim tarafından yerine getirilen işlemlerin, yapay zekâ tarafından da yerine getirilip getirilemeyeceği incelemenin ana konusunu oluşturmaktadır.
Sivil toplum kuruluşları, demokratik toplumların vazgeçilmez unsurlarıdır. Dernekler ve vakıflar, örgütlenme özgürlüğünün kurumsal tezahürleri olarak toplumsal ihtiyaçlara farklı perspektiflerden yanıt verirken, idarenin belirli kuruluşlara tanıdığı “kamu yararı” ve “vergi muafiyeti” statüleri, özendirme ve destekleme faaliyetlerinin en görünür örneklerinden birini oluşturmaktadır. Bu ayrıcalıklar, mali teşvikler ve vergi avantajları yoluyla sivil toplumu güçlendirme amacını taşımakla birlikte, belirsiz ölçütler ve geniş idari takdir yetkisi sebebiyle tarafsızlık, eşitlik ve demokratik çoğulculuk ilkeleri bakımından tartışma yaratmaktadır. Bu çalışmada öncelikle söz konusu statülerin hukuki çerçevesi, şekli ve maddi şartlar bakımından ayrıntılı biçimde ele alınmış; dernekler ve vakıflara ilişkin düzenlemeler arasındaki farklılıkların yarattığı belirsizlikler vurgulanmıştır. Ardından idarenin takdir yetkisinin sınırları, Danıştay kararları ve anayasal ilkeler ışığında değerlendirilmiştir. Çalışma ayrıca, karşılaştırmalı hukuk örnekleri üzerinden farklı ülkelerde kamu yararı statüsünün nasıl belirlendiğini ve hangi kurumsal mekanizmalarla denetlendiğini ortaya koymaktadır. Elde edilen bulgular, Türkiye’de mevcut sistemin şeffaflık, nesnellik ve öngörülebilirlik açısından zayıflıklar taşıdığını göstermektedir. Sonuç olarak makale, idarenin özendirme ve destekleme faaliyetlerinin yalnızca mali kolaylıklar sunan bir araç olarak değil, aynı zamanda örgütlenme özgürlüğü, demokratik denetim ve hukuki güvenlik ile doğrudan ilişkili bir mesele olarak ele alınması gerektiğini ortaya koymaktadır. Bu bağlamda daha şeffaf, eşitlikçi ve özerk bir düzenleme modeline duyulan ihtiyaç vurgulanmaktadır.
Üniversitelerarası Kurul (ÜAK) doçent adaylarının eser incelemesi sırasında jüriler tarafından yapılan etik ihlal iddiaları üzerine bir etik ihlal olup olmadığının tespiti için bir süreç başlatmakta, süreç sonunda etik ihlal olduğuna karar verirse adayın doçentlik başvurusunu iptal etmekte ve öğretim elemanı olarak çalışan doçent adaylarının kadrolarının bulunduğu üniversitelere disiplin soruşturmasına başlanarak kendi (ÜAK) yaptığı tespitler uyarınca disiplin cezası verilmesi amacıyla bildirimde bulunmaktadır. Bu bildirim yazısında ÜAK, üniversitelerin yeniden inceleme ve karar verme yetkisi bulunmadığını, yeniden etik inceleme yapılmaksızın etik komisyonu tarafından tespit edilen etik ihlalin karşılığı olan disiplin cezasının uygulanması gerektiğini belirtmektedir. Üniversitelerden bir kısmı bu yöndeki yazılara istinaden doçent adaylarına disiplin cezası verirken bir kısmı ise yeniden bir soruşturma yaparak etik ihlal olup olmadığını bir daha değerlendirmekte ve bu değerlendirme uyarınca disiplin cezası vermekte veya vermemektedir. Uygulamada iki farklı durumla karşılaşılması, ÜAK’ın etik ihlale ilişkin kararının niteliğinin ve bu kararın üniversitelerin disipline ilişkin yetkileri üzerinde nasıl bir etkisi olduğunun tespitini gerektirmektedir. Bu tespitin yapılabilmesi için öncelikle üniversitelerin ve ÜAK’ın Türk idare teşkilatındaki yerinin belirlenmesi, sonra da bu iki idare arasındaki hukuki ilişkinin ortaya konması gerekmektedir. Bunlar tespit edildikten sonra da ÜAK’ın disipline ilişkin kararının üniversiteleri bağlayıp bağlamadığı idarenin bütünlüğü, kanunilik ve üniversitelerin özerkliği uyarınca bir değerlendirmeye tabi tutulmaktadır.
Bir meselenin çözümü için özel veya teknik bilgiye gerek duyulan hâllerde oy ve görüşünü sözlü veya yazılı olarak vermesi için başvurulan gerçek veya özel hukuk tüzel kişisi, bilirkişi olarak tanımlanır. Bilirkişilik kurumu tarihi çok eskilere dayanan kadim bir hukuki müessesedir. Bilirkişilerin sundukları mütalaalar, somut uyuşmazlığın çözümü bakımından hâkime yardımcı olduğundan, bilirkişiler de hâkim yardımcısı konumundadırlar. Kurumun önemine binaen bizim hukukumuz bakımından da 6754 sayılı Bilirkişilik Kanunu ile ilk defa bilirkişilik hakkında münhasır bir Kanun çıkarılmıştır. Bahsi geçen Kanun ve sair mevzuat hükümleri gereğince bilirkişiler bakımından getirilen en önemli yükümlülüklerden bir tanesi de bilirkişinin, görevini dürüstlük kuralları çerçevesinde bağımsız, tarafsız ve objektif olarak yerine getirmesine ilişkin yükümlülüktür. Bilirkişilerin hazırlamış oldukları mütalaalarda gerçeğe aykırı beyanda bulunmaları onların ceza hukuku bakımından sorumlu tutulmalarını gerektirmektedir. Bu bağlamda TCK’nın 276/1. maddesinde gerçeğe aykırı bilirkişilik yapma suçu düzenlenmiştir. Aynı zamanda bilirkişiler kamu görevlisi olduklarından, hazırlamış oldukları raporlarda gerçeğe aykırı mütalaada bulunmaları resmi belgede sahtecilik suçlarında fikri sahteciliği akla getirmektedir. Bu noktada bu suçlar arasındaki içtima meselesinin nasıl çözümleneceği meselesi de önem arz etmektedir. Çalışmamızda hem TCK m. 276/1’i suç inceleme yöntemin
Devlet bağışıklığı, bir devletin kendisini ve mal varlığını başka bir devletin mahkemelerinin yargı yetkisinden koruması bakımından söz konusu olmaktadır. Bu tür bağışıklık bir devletin başka bir devletin ülkesinde yargılanmasını engelleyen yargı bağışıklığı ile mal varlıklarına yönelik cebri icra tedbirlerinin uygulanmasını engelleyen icra bağışıklığından oluşmaktadır. Geleneksel uluslararası hukukta, devletin bütün faaliyetleri bakımından mutlak bağışıklığa sahip olduğu anlayışı hakimdir. Günümüzde bu anlayışın yerine, devletin egemenlik işlemleri kapsamında sınırlı bağışlıktan yararlanacağı görüşü ağırlık kazanmıştır. Bu görüş çerçevesinde şekillenen icra bağışıklığı, yabancı devletin ticari olmayan amaçlarla kullandığı mal varlığına karşı kısıtlama tedbirleri bakımından kabul edilmiştir. Kural olarak, bir devletin yabancı ülkelerde bulunan merkez bankasına ait varlıkları da dahil devlet malları, yargı sürecinin bir parçası olarak uygulanan kısıtlama tedbirlerinden bağışıktır. Uluslararası uygulamada, devletler, kendi ülkesinde yer alan yabancı devletlerin merkez bankalarına ait mal varlıklarını yürütme işlemlerine dayanarak da dondurmaktadır. Bu uygulamaya ilişkin güncel örneklerden biri, Avrupa Birliği’nin, Ukrayna’ yı işgali nedeniyle, Rusya Merkez Bankası’nın üye devletlerin finansal kuruluşlarında bulunan 210 milyar Euro değerindeki varlıklarını dondurmasıdır. Bu bağlamda, devletlerin kendi ülkelerinde bulunan yabancı merkez bankalarına ait mal varlıklarını dondurması, yargı süreci ile bağlantılı olmayan ve ancak yürütme faaliyetlerine dayanan icra bağışıklığı ile ilgili tartışmaları da beraberinde getirmektedir. Ayrıca, bu kısıtlama tedbirlerinin icra bağışıklığına aykırı olduğu kabul edilirse, bu durum, bu tedbirlerin karşı önlem doktrini kapsamında fiilin hukuka aykırılığını ortadan kaldırıp kaldırmayacağı sorusuna da yol açmaktadır. Mevcut çalışmada, bir mahkeme önündeki yargılamalarla bağlantılı olmayan kısıtlama tedbirleri bakımından icra dokunulmazlığı konusu, Avrupa Birliği’nin Rusya Merkez Bankası’na ait varlıkları dondurması örneği üzerinden değerlendirilmeye çalışılacaktır. Bu kapsamda öncelikle, Rus Merkez Bankası’na ait varlıkların dondurulmasına ilişkin kısıtlama tedbirinin devlet mallarına yönelik icra bağışıklığı kurallarını ihlal edip etmediği; ardından, bu tedbirin icra bağışıklığına ilişkin kurallara aykırı olduğu kabul edilirse, karşı önlem rejimi kapsamında hukuka uygun hale gelip gelmeyeceği tartışılacaktır.
Bu çalışma, Almanya Federal Cumhuriyeti’nde Anayasayı Koruma Kurumunun (Bundesamt für Verfassungsschutz, AKK) normatif ve tarihsel temellerini incelemektedir. Demokratik hukuk devletinin özünü güvence altına alan kurumsal mekanizmaların başında gelen AKK, “mücadeleci demokrasi” anlayışının somut bir yansıması olarak ortaya çıkmıştır. Weimar Cumhuriyeti’nin başarısızlığı ve Nazi diktatörlüğünün yükselişi, demokratik düzenin kendi araçlarıyla ortadan kaldırılabileceğini göstermiş; bu tarihsel deneyim, anayasal düzenin korunmasına yönelik kalıcı önlemleri zorunlu kılmıştır. Federal Almanya Anayasası (Grundgesetz), AKK’nin hukuki dayanaklarını hem doğrudan hem dolaylı düzenlemelerle belirlemiştir. 73. ve 87. maddeler kurumun kuruluş ve işlevine dair çerçeveyi çizmektedir. 9. ve 21. maddeler ise dernek ve siyasi parti özgürlüğüne getirilen sınırlamalarla demokrasinin kendi düşmanlarına karşı savunma refleksini kurumsallaştırmaktadır. Ayrıca 79. maddenin 3. fıkrasında yer alan “ebediyet maddesi” anayasal düzenin özünü değiştirilemez kılarak demokratik hukuk devletinin sürekliliğini güvence altına almaktadır. AKK’nin temel görevi, anayasal düzeni tehdit eden faaliyetleri gözlemlemek ve yetkili mercileri bilgilendirmektir. Bu sınırlı fakat kritik işlev, özgürlüklerin korunması ile demokratik düzenin savunulması arasındaki hassas dengeyi yansıtmaktadır. Kurumun bilgi toplama ve analiz faaliyetleri, özellikle şiddet çağrıları, demokratik düzenin unsurlarını ortadan kaldırmaya yönelik girişimler ve insan onurunu zedeleyen söylemler üzerinden yürütülmektedir. Sonuç olarak, AKK’nin varlığı, Almanya’da demokratik hukuk devletinin özünü güvence altına alan ve tarihsel deneyimlerden beslenen bir kurumsal zorunluluk olarak değerlendirilmektedir.
Günümüzde nitelikli işgücü hem ekonomik hem stratejik bir kaynak haline gelmiş, devletler, nitelikli işgücüne ulaşmak için çeşitli hukukî düzenlemeler yapmaya başlamıştır. Bu doğrultuda Türk hukukunda, 6735 sayılı Uluslararası İşgücü Kanunu (UİK) çerçevesinde nitelikli yabancı işgücünü ülkeye çekme amacıyla “Turkuaz Kart” uygulaması ihdas edilmiştir. Bu uygulama ile başta yatırımcılar, akademisyenler, bilim insanları ve sanatçılar olmak üzere çeşitli alanlardaki yüksek nitelikli yabancıların Türkiye’ye kazandırılması hedeflenmektedir. Bu çalışmada, Turkuaz Kart uygulamasında idarenin takdir yetkisi üzerinde durulacaktır. Konunun anlaşılabilmesi için öncelikle Turkuaz Kartın tanımı, amacı ve kapsamına kısaca değinilecek, akabinde idarenin takdir yetkisinin nasıl kullanıldığı; UİK, Uluslararası İşgücü Kanunu Uygulama Yönetmeliği (UİKUY) ve Turkuaz Kart Yönetmeliği (TKY) çerçevesinde incelenecektir. Bu noktada, Değerlendirme Komisyonunun rolü, puanlama sistemi, takdir yetkisinin ölçütlendirilmesi, şeffaflaştırılması, kategori bazlı asgarî kıstaslar belirlenmesi, kamuya açık puanlama kriterleri getirilmesi ve alınan kararlar için gerekçe standardı getirilmesi gibi meseleler tartışılacak, Turkuaz Kart uygulamasının hukuk devleti, hukukî güvenlik ve belirlilik ilkesi esas alınarak denetlenebilir bir çerçeveye kavuşabilmesi için çeşitli önerilere yer verilecektir.
Bu çalışmada, Türk idari yargılama usulünde tespit davası kavramı, davanın yeri, işlevi ve özellikleri öğretideki görüşler ile Uyuşmazlık Mahkemesi’nin kararları ışığında incelenmiştir. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda açıkça düzenlenmeyen tespit davası, medeni usul hukukunda bağımsız bir dava türü olarak kabul edilmekte olup, bir hukuki ilişkinin varlığının, yokluğunun veya kapsamının saptanmasını amaçlar. Ancak idari yargıda, bu dava türünün kabul edilip edilmeyeceği uzun yıllardır tartışma konusudur. Çalışmada önce tespit davasının medeni usul hukukundaki niteliği, amacı ve şartları ele alınmış; ardından idari yargıda bu davanın yeri ve gerekliliği değerlendirilmiştir. Daha sonra, Uyuşmazlık Mahkemesi’nin önemli bazı kararları bağlamında tespit davasının idari yargıdaki gerekliliği incelenmiştir. Uyuşmazlık Mahkemesi, 1948 yılında verdiği kararında, idari işlemleri özel hukuk işlemlerinden ayıran ölçütleri ortaya koymuştur. Mahkemenin sonraki yıllarda verdiği kararları da incelenerek, tespit davasının idari yargıdaki gelişim çizgisi ortaya konulmuştur. Bihassa 20.11.2020 tarihli kararı, tespit davasının idari yargıda bağımsız ve müstakil bir dava türü olarak açılabileceği yönünde önemli bir dönüm noktası olmuştur. Bu karar, idari işlemlerin tespitinin idari yargı tarafından yapılmasına imkân tanıması bakımından önemli bir yenilik getirmiştir. İdari yargılama hukukunda tespit davası, öğreti ve içtihatlar çerçevesinde karşılaştırmalı bir yöntemle incelenerek tespit davasının Türk idari y
Bu çalışma, sağlık hizmetlerinde ortaya çıkan sessiz istifa olgusunu disiplin hukuku ve organizasyon kusuru çerçevesinde incelemektedir. Çalışmada, sessiz istifanın mevzuatta açıkça düzenlenmemiş olması nedeniyle bu olgunun disiplin hukukunun kanunilik, belirlilik ve tipiklik ilkeleri çerçevesinde otomatik olarak disiplin suçu sayılmaması gerektiği savunulmaktadır. Çalışma, normatif analiz ve içtihat incelemesi yöntemine dayanmakta; başta Anayasa ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu olmak üzere ilgili mevzuat ile idare hukuku ilkeleri çerçevesinde değerlendirme yapmaktadır. Bununla birlikte, sessiz istifa davranışlarının kamu hizmetinin kötü işlemesi, geç işlemesi veya hiç işlememesi sonucunu doğuracak ölçüde fiilî aksamalara yol açması hâlinde, mesele yalnızca disiplin hukuku bakımından değil, idarenin personel yönetiminde özen yükümlülüğü, hizmet kusuru ve organizasyon kusuru bakımından da önem kazanmaktadır. Çalışmada ayrıca, aşırı iş yükü ve nöbet düzenlemeleri, geçici görevlendirmenin amaç dışı kullanımı, performans ve ek ödeme sistemlerinde adalet algısının zedelenmesi ile mobbing benzeri uygulamaların sessiz istifayı tetikleyen başlıca idari etkenler olduğu değerlendirilmektedir. Bu yönüyle çalışma, sessiz istifa olgusunu disiplin hukuku eksenli dar yorumların ötesinde ele almakta ve sağlık hizmetlerinin sürekliliği ile idarenin sorumluluğu arasındaki ilişkiyi idare hukuku perspektifinden bütüncül biçimde tartışmaktadır.
Tontin ile grup hayat sigortası, Türk Ticaret Kanunu’nda (TTK) ayrı maddelerde düzenlenen, nitelik ve işleyiş bakımından birbirinden oldukça farklı iki müessesedir. TTK m. 1488 hükmünde düzenlenen tontin, birden fazla kişinin ödediği katkı paylarıyla oluşturulan havuzun, belirli şartlara göre hayatta kalanlara veya ölenlerin önceden belirlediği lehtarlara dağıtılmasını esas alır. Tontin klasik anlamda bir sigorta sözleşmesi değildir; sigortacı, riziko veya prim gibi temel unsurlar tontinde bulunmaz. Grup hayat sigortası ise TTK m. 1496’da düzenlenmiş, en az on kişilik gruplar için yapılan ve sigortacının belirli rizikoları üstlendiği bir sigorta sözleşmesidir. Anılan sözleşmede sigortacı, sigorta ettiren ve sigortalılar olmak üzere üçlü bir taraf ilişkisi bulunur. Rizikonun gerçekleşmesi hâlinde sigortacı tarafından tazminat ödenir. Tontinde tüm katılımcılar eşit statüde yer alır ve katkı payları bireysel değil, ortak birikim ve paylaşım amacı taşır. Katılımcı sayısında yasal bir alt sınır yoktur. Buna karşılık grup hayat sigortasında asgari on kişi şartı aranır ve primler genellikle (örneğin, işveren gibi) bir sigorta ettiren tarafından ödenir. Lehtar belirleme, sözleşmenin süresi, kamusal denetim ve bilgilendirme yükümlülüğü gibi hususlar bakımından da tontin ve grup sigortası arasında farklılıklar mevcuttur. Tontin sistemleri özel hukuk ilişkisi içinde yürür ve kamu denetimine tabi değildir. Grup hayat sigortaları ise mevzuatla daha geniş bir şekilde düzenlenir ve ilgili kamu otoritesince denetlenir. Netice olarak tontin tasarruf ve paylaşım esasına dayanırken; grup hayat sigortası, öngörülemeyen risklere karşı mali güvence sağlayan klasik bir sigorta mekanizmasıdır.
This article examines how constitutional law structures foreign-affairs decision-making under conditions of strategic risk through a comparative analysis of Morocco and Germany. It argues that foreign affairs should not be conceived as a sphere lying beyond law merely because they are shaped by urgency, uncertainty, and geopolitical pressure. On the contrary, they constitute a particularly revealing site of constitutional ordering, since they expose how legal systems organize the exercise of external power when the need for effective action is at its highest. Adopting a doctrinal and comparative public-law approach, the article analyses the allocation of foreign-affairs powers, the legal filters governing executive action, and the forms of parliamentary participation and judicial review that frame accountability in each system, with particular attention to military deployments, sanctions and embargoes, energy-security arrangements, and migration instruments. The article shows that the central divergence between Morocco and Germany lies not in the existence of legal constraint, but in its structure, timing, and institutional location. Germany reflects a model of dense ex ante legality, characterized by prior authorization, procedural discipline, review mechanisms, and, where relevant, the normative force of European Union law. Morocco operates within a more centralized constitutional architecture in which executive predominance is combined with treaty-based controls, constitutionally defined forms of parliamentary assent, and the possibility of prior constitutional review. The article ultimately proposes a comparative framework for assessing legality in foreign affairs under strategic pressure.
İdari rejimin uygulandığı ülkelerde, idarenin yargısal denetiminin gerçekleştirilmesi için var olan iptal davası, kural olarak karara bağlanmakla hüküm ve sonuçlarını hemen doğuran bir dava çeşididir. İptal kararı verilmesi üzerine, idarenin işlemleri geçmişe etkili bir şekilde, bütün hüküm ve sonuçlarıyla ortadan kalkar. Dava ret kararı verildiği takdirde ise dava edilen idari kararın hukuka uygunluğu teyit edilmiş olur. Gerek Fransa’da gerekse ülkemizde, geleneksel yaklaşım ve genel uygulama bu şekildedir. Durum böyle olmakla beraber, Fransa’da özellikle 2000’li yılların başında itibaren, iptal davasına olan bakış açısında geleneksel anlayıştan sapmalar yaşanmaya ve bu bağlamda birtakım değişiklikler yapılmaya başlanmıştır. Köklü bir reform olarak adlandırılabilecek bu süreçte, Fransız Danıştayı ilk aşamada şarta bağlı iptal kararı verilmesi uygulamasının önünü açmıştır. Mahkeme iptal kararı verirken, kararın sonuçlarını doğurmasını belirli bir zaman dilimine bağlayarak, iptalin hüküm ifade etmesini idarenin iptale konu olan kararının tanınan sürede düzeltilmesi şartına bağlamıştır. Bu şekilde, verilen sürede idare tarafından hukuka aykırılıklar giderilirse, iptal kararı bir anlam ifade etmeyecektir. Sonraki süreçte ise, çevre ve şehircilik hukukuna ilişkin birtakım uygulamalar açısından, idareye dava edilen kararını tadil etmesi için süre tanınması uygulaması, idari yargı organları için yasal bir zorunluluk haline getirilmiştir. Daha sonra ise bu uygulamayı, mahkeme kararlarının etkilerinin zamanda uyarlanması yöntemi takip etmiştir. Bu şekilde iptal kararının etkileri geçmişte sınırlandırılabilmekte veyahut da dava ret kararının yürürlük tarihi, ilgililerin kendilerini yeni hukuki duruma hazırlamaları için, karar ve tebliğ tarihinden sonraki bir tarihe ertelenebilmektedir.
In this study, we provide a comprehensive bibliometric analysis of 188 articles published in the Journal of Necmettin Erbakan University School of Law Review between 2018 and 2025. We gather data from the Google Scholar database using Publish or Perish (V8) software, and keywords, abstracts, and institutional information are extracted from the journal website using Python scripts. We analyzed citation indicators, subject distributions, and inter-institutional co-authorship networks. Our findings indicate a total of 429 citations exist for the journal articles. On average, the journal has 2.28 citations per article and 61.29 citations annually. The h-index and g-index values are 10 and 12, respectively, and the average number of authors per article is 1.16. Journal articles cover various topics with a focus on Consumer Law, Criminal Law, Obligations/Private Law, and Constitutional Law. Also, the procedural and constitutional frameworks play an intersecting role in many studies. Keyword frequency analysis shows that historical themes (e.g., Ottoman law) coexist with contemporary debates (e.g., personal data, mediation, labor contracts). The journal articles are written by authors from several institutions. Collaborations of authors from several institutions, including international institutions, are observed in collaboration network analysis. Our results suggest that the journal has a strong profile in private and criminal law, with its rapidly increasing publication volume in recent years. Focused calls for international partnerships and focused attention on underrepresented areas could increase visibility and impact.
This study aims to analyze the crucial role of occupational health and safety (OHS) in advancing the concept of “decent work” within the framework of the Sustainable Development Goals (SDGs). Centered on the United Nations 2030 Sustainable Development Goal 8 “Decent Work and Economic Growth”, this analysis explores the connection, both in theory and practice, between this goal and the Occupational Health and Safety Law No. 6331. It determines the key areas through which occupational health and safety, in line with relevant legislative provisions, can promote safe, healthy, and dignified working conditions, and it analyzes the points of intersection between OHS regulations and the decent work agenda. The study uses a method called document analysis which is a type of qualitative research. Within this scope, the articles of Law No. 6331 that are directly related to the principle of decent work are interpreted in detail. The findings reveal that the decent work objective constitutes the core essence of these legal regulations.
Tahkim, tarafların tahkim sözleşmesiyle/şartıyla aralarındaki uyuşmazlığın çözümünü hakem veya hakem kuruluna bıraktığı bir yargılama yoludur. Tahkim yargılamasının temeli, tahkim sözleşmesine dayanmaktadır. Tahkim sözleşmesinde irade özgürlüğünün ve bu kapsamda sözleşme özgürlüğünün olduğu kabul edilir. Ancak Anayasa tarafından korunan temel haklardan olan adil yargılanma, ayrıca bu kapsamda yer alan hukuki dinlenilme hakkı ve sürpriz karar yasağından sözleşme özgürlüğü çerçevesinde feragat edilip edilemeyeceğinin belirlenmesi önem taşımaktadır. Sürpriz karar yasağı, mahkemenin, taraflara açıklama hakkı tanımaksızın hükmünü taraflardan birinin açıkça gözden kaçırdığı veya önemsiz gördüğü bir hususa dayandırması yasağı şeklinde ifade edilebilir. Bu bağlamda çalışmada, tahkimde sürpriz karar yasağının, uygulamada ne şekilde ortaya çıkabileceği belirtilmiştir. Öte yandan, adil yargılanma ve hukuki dinlenilme haklarıyla doğrudan bağlantılı olan sürpriz karar yasağının, tahkim sözleşmesi ile vazgeçilebilir bir hak olup olmadığı ele alınmıştır. Ayrıca tarafların aralarında yapacakları sözleşme ile anayasal temel hakları sınırlandırabilecekleri ancak hakkın özünden vazgeçemeyecekleri ortaya konulmuştur. Sürpriz karar yasağının, adil yargılanma ve hukuki dinlenilme hakkının özü olması nedeniyle bu haktan tahkim sözleşmesi ile feragat edilemeyeceği belirtilmiştir.
3 Aralık 2019 tarihinde yaşanan trajik bir olayın ardından, Türk Ceza İnfaz Sistemi “iyi hâl” değerlendirme sistemi yönünden yeniden ele alınmıştır. Açık ceza infaz kurumunda bulunan bir hükümlünün firar ederek sokakta rastgele seçtiği 20 yaşındaki Ceren Özdemir’i öldürmesi, toplumda ve profesyoneller arasında; ceza infaz kurumlarındaki risk değerlendirmesi ve rehabilitasyon çalışmaları üzerine yoğun tartışmalara neden olmuştur. Bu tartışmalar, mevzuat ve sistem değişikliği ile sonuçlanmıştır. Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun (CGTİHK)’un 89’uncu maddesinde yapılan değişiklik ile 1 Ocak 2021 tarihinde yürürlüğe giren yeni sistemle birlikte, hükümlüler bir iyi hâl metriği üzerinden değerlendirilmeye başlanmış ve (belirli hallerde) ceza infaz kurumlarındaki idare ve gözlem kurullarına dış üyeler dâhil edilmiş, savcılık makamı kurul başkanlığı koltuğuna oturtulmuştur. Hükümlülerin “iyi hâl” durumu; 50 kriterden oluşan, 6 aylık periyotlar hâlinde yapılan ara değerlendirmeler ve 100 puanlık ölçek üzerinden takip edilmektedir. Hükümlüler; açık ceza infaz kurumuna ayrılma, denetimli serbestlik tedbiri uygulanarak cezanın infazı ve (ceza infaz kurumundan doğrudan) koşullu salıverilmeden faydalanabilmek için puan toplamak, rehabilitasyon programlarına katılmak zorundadır. Ceza infaz kurumlarındaki değerlendirme kriterleri, hükümlülerin topluma yeniden uyumunu güçlendirme amacı gütmektedir. Belirli bir hedefe odaklanan hükümlünün cezaevi alt kültüründen (cezaevilileşme/prisonization) daha az etkilenmesi beklenmektedir. Türkiye’deki 5 yıllık uygulama deneyimine bakıldığında; 1.628.421 son değerlendirme [açık ceza infaz kurumuna ayrılma, denetimli serbestlik tedbiri uygulanarak cezanın infazı, ceza infaz kurumundan doğrudan koşullu salıverilme] yapılmıştır. Bu değerlendirmelerin %6.09’u olumsuz sonuçlanmıştır. Olumsuz karar oranları kendi içinde çoktan aza doğru sıralandığında, koşullu salıverilmede olumsuz karar oranı %13,33, açık ceza infaz kurumlarına ayrılmada olumsuz karar oranı %12,16 ve denetimli serbestlik tedbiri uygulanarak cezanın infazında olumsuz karar oranı %2,31’dir.
Bu makale, şirketlerin işgal altındaki topraklarda yürüttüğü faaliyetlere ilişkin uluslararası hukuk kurallarının seçici biçimde uygulanmasını, Airbnb’nin Batı Şeria’daki hukuksuz İsrail yerleşimlerindeki faaliyetleri vakası üzerinden incelemektedir. Uluslararası insancıl hukuk ve uluslararası insan hakları hukuku, kuvvet kullanımı yoluyla toprak edinimini açıkça yasaklamakta ve hukuksuz yerleşimlere destek veren uygulamaları sınırlamaktadır. Buna rağmen ekonomik aktörler bu bölgelerde sınırlı hukuki sonuçlarla faaliyet göstermeye devam etmektedir. Airbnb’nin bu yöndeki degişken politikası (yerleşimlerdeki ilanlara önce izin vermesi, ardından kaldırması ve daha sonra yeniden yayımlaması) şirket davranışlarının uluslararası hukuk standartlarından ziyade siyasi ve ekonomik baskılar tarafından şekillendiğini göstermektedir. Makale, bu tutarsızlığın uluslararası iş ve insan hakları hukukundaki yapısal eksikliklerden kaynaklandığını belirtmektedir. Birleşmiş Milletler İş Dünyası ve İnsan Hakları Rehber İlkeleri’nin bağlayıcı olmaması, muğlak terminolojisi ve düzensiz uygulanması, yorum ve kaçınma için geniş bir alan bırakmakta ve bu ilkelerin pratik etkisini zayıflatmaktadır. Daha temelde ise, bu yumuşak ve belirsiz çerçevelerin tasarımın kendisi, çifte standartları sınırlamak yerine mümkün kılmaktadır. Bu nedenle benzer davranışlar bazı çatışmalarda kınanırken diğerlerinde tolere edilebilmektedir. Bu bağlamda Airbnb vakası, daha derin bir sorunun küçük bir yansıması niteliğindedir: uluslararası hukukun seçici biçimde uygulanmasının giderek daha görünür hâle gelmesi ve buna paralel olarak otoritesi ile güvenilirliğinin aşınması. Batı Şeria’daki şirket faaliyetlerine yönelik müsamahakâr ortam, uluslararası hukuk düzeninin bu yapısal zaaflarının adeta habercisi olmuş; söz konusu zaaflar Gazze’de artık inkâr edilemeyecek ölçüde görünür hâle gelmiştir.