
The plebeian movement, gaining momentum in the Vth century BC, was a pivotal force in Rome's socio-political evolution. Rooted in economic and social disparities, it was led by rich plebeians but driven by rural plebeians (plebs rustica) demanding political representation, debt relief, and equitable land distribution. Key figures such as Spurius Cassius Vecellinus, Spurius Maelius, and Marcus Manlius Capitolinus championed reforms, culminating in the Licinian-Sextian laws of 367 BC, which granted plebeians access to the consulship and economic relief. However, later laws like the lex de ambitu (358 BC) and electoral restrictions (342 BC) sought to curb reformist movements. Rome’s expansion in the late IVth and early IIIrd centuries BC further shaped plebeian politics. Colonization, debt relief, and the abolition of nexum (326 BC) aimed to ease economic pressures on farmer-soldiers (assidui), while efforts to integrate libertini into politics faced senatorial resistance. The Senate's growing power and Rome’s territorial expansion marginalized plebeian assemblies, shifting the political focus to the newly emerging populares movement. Gaius Flaminius, an early popularis figure, sought to integrate the interests of both rural-urban plebeians and the rising equestrian class against senatorial oligarchy, marking a shift in Roman politics. This transformation set the stage for populares movement that challenged the senatorial oligarchy and reshaped the scope of Roman republican politics in the IInd century BC.
Mevcut çalışmada edebi eserlerden şiir türü seçilerek insan çevirisi ile yapay zekâ destekli çeviri çıktıları kıyaslanarak yaratıcılığın ve yorumbilimin önemine ve gerekliliğine dikkat çekmek amaçlanmaktadır. Edebi tür kapsamında seçilen eser, Johan Wolfgang von Goethe’nin Mahomets Gesang adlı Almanca şiiri olmuştur. Goethe’nin Doğu ile olan ilişkisini yansıtan ve İslam peygamberi Muhammed’in ismini taşıyan bu şiirde yer alan dinî motiflerin çevirisi, insan çevirmen Sadi Irmak tarafından yapılan çeviri ile yapay zekâ destekli çeviri sistemlerinin (Google çeviri, Yandex çeviri) ve sohbet robotu ChatGPT’nin ürettiği çeviri çıktıları üzerinden anlam ve yorum ekseninde yaratıcılık boyutlarıyla incelenmektedir. İçinde dinsel ve kültürel göstergelerin olduğu şiirde insan çevirmenin aldığı çeviri kararları ile makineden çıkan çeviri çıktılarındaki benzerlikler ve farklılıklar saptanmaya çalışılmaktadır. Çalışma, literatürün taranarak verilerin analiz edilmesi dolayısıyla nitel araştırma yöntemine dayanmaktadır. Makine çevirilerinin ve insan çevirmenlerin çıktıları ise öncelikli olarak dilbilgisel eksikleri saptamak için Çok Boyutlu Kalite Ölçütleri Modeline (ÇBKÖ) göre “akıcılık, doğruluk, gerçeklik” ölçütleri ve hermenötik yaklaşımı kapsamında analiz edilmektedir. Analiz sonucunda elde edilen bulgular, seçilen dini motiflerin çevirisinde insan çevirmenin yaratıcılığının yorum yetisi ile ön plana çıktığını ve yapay zekâ destekli çeviri araçlarının ÇBKÖ’nü sağlasalar dahi yorum bilgisinin ve anlama yetisinin eksikliğinden ötürü yaratıcı nitelikte çeviri ortaya koyamadıklarını kanıtlamaktadır. Ayrıca yapay zekâ temelli makinelerin yaptığı çevirilerin, terimsel ya da teknik boyutun ötesine geçemediği ve bir insan çevirmenin üzerinde çalışarak düzeltmeler yapmasına gereksinim duyulduğu saptanmaktadır.
Bilindiği üzere Hindistan ve Pakistan 1947 yılında İngiliz Hindistanı’nın İngiliz idaresinden kurtulması ve bağımsızlığını ilan etmesi sürecinde uluslararası siyaset arenasına bağımsız aktörler olarak katılmışlardır. Keşmir meselesi, 1947 yılında yaşanan taksimden bu yana Hindistan ve Pakistan arasındaki ilişkilerde önemli bir sorun olmaya devam etmektedir. O zamandan beri Keşmir, Pakistan ve Hindistan arasında bölünmüş durumdadır ve bölgenin mevcut durumu iki ülke arasında 'kalıcı bir rekabeti' körüklemeye devam etmektedir. Taraflar arasındaki rekabetin en yaygın ve belirgin olarak ortaya çıktığı alan olan Keşmir’de taraflar karşılıklı hak iddiaları sebebiyle sıklıkla karşı karşıya gelmektedir. Bunlardan biri de Siaçen Buzulu bölgesinde cereyan eden çatışma olmuştur. 1984'ten bu yana, Hindistan ve Pakistan orduları, Karakurum Himalayası'ndaki Siachen Buzulu'nda dünyanın en yüksek savaşında kilitlenmiş durumdadır. Bu uzak konum, dünyanın nükleer güce sahip üç ülkesinin birleşim noktası olmasının yanı sıra, Hindistan ve Pakistan'ın önemli bir bölümüne içme suyu kaynağı sağlamaktadır ve bu yerin sahibi olmak her iki devlet açısından da ulusal güvenlikleri sorunu olarak kabul edilmektedir. Geçmişte, dağlık bölgelerdeki savaşlar genellikle yağışla beslenen birikim türüne sahip buzullarda yapılmıştır ancak Siaçen Buzulu, yeni buzul kitlesinin çoğunu çığlar ve buzulların düşüşlerinden elde eden bir yapıdır. Bu durum, taktik ve lojistik açısından benzersiz zorluklar ortaya çıkarmış, modern konvansiyonel savaşın birçok stratejisini etkisiz hale getirmiştir. Bu zorlukların neden olduğu dağ savaş tarzı hem muharipleri hem de buzulun kendisini etkilemektedir. Siaçen çatışmasını üzerine mevcut literatür, çatışmanın dikeyliğini tartışırken, çığa eğilimli birikim türüne sahip yüksek irtifa buzulunda savaşın doğasını analiz etmekte eksik kalmaktadır. İşte bu çalışmada tarihselci bir metot kullanılarak bu çatışma üzerinden Hindistan-Pakistan rekabeti ve Keşmir sorunu konusuna dikkat çekmeye çalışmaktadır.
The year 2014 was marked by the Scottish independence referendum, a constitutional debate that generated widespread public engagement in the ‘Yes’ and ‘No’ campaigns and inspired cultural responses, particularly in theatre. Scottish playwright Alan Bissett contributes to this cultural and political moment with his allegorical satire The Pure, the Dead and the Brilliant (2014) which carries the contemporary political debates into the mythic Fairie Kingdom inhabited by Scottish folkloric figures like the mischievous Bogle, the prophetic Banshee and the shapeshifting Selkie. These supernatural creatures from Scottish folk mythology, however, are not mere mythological references but active participants in Bissett’s nationalist discourse. As a supporter of the Yes campaign, Bissett fosters national sentiments with Scottish folklore and presents independence as a continuation of Scotland’s shared heritage by elaborating on the ethnic and cultural roots of Scottish national identity in the early scenes of the play. This strategically then mobilizes into a biting satire of unionist rhetoric culminating with a call for embracing ‘independence’. In this way, Bissett revives ethnic components to construct solidarity among Scots which aligns with Anthony D. Smith’s ethno-symbolic nationalism emphasising the role of myths, symbols and territorial memory in the formation of modern nations. In the light of these considerations, this paper argues that Alan Bissett’s The Pure, the Dead and the Brilliant transforms Scottish folklore into a political instrument, using supernatural allegory to construct an ethno-symbolic national identity. In doing so, the paper aims to demonstrate that the play reframes independence not as a political rupture, but as an inevitable expression of Scotland’s distinct cultural essence and a form of political subversion rooted in cultural destiny.
Kuseyr Yaylasında daha önce incelenen ve değerlendirilen 24 çeşmeye ilaveten 2022 yılında, aynı bölgede yedi adet çeşme ve Narlıca’da bir adet çeşme tespit edilmiştir. 2022 yılında tespit edilen çeşmelerin konumlanmaları, temel tasarım ve biçimlenme özellikleri önceki örnekler ile tutarlılık göstermektedir. Çeşmelerin ikisi yol üstü kuruluşlarıdır. Üç tanesi köy giriş çıkışlarında bulunmakla hem iskân alanı dâhilinde hem de gerek köyler gerekse köy ile idari merkez arasında seyahat edenlerin kullanımına hizmet etmektedir. İki çeşme, meydanda konumlanmış, yakınlarındaki öğütme taşlarında işlenecek ürünlerin yıkanmasında da kullanılmışlardır. Bunlardan biri aynı zamanda çamaşır yıkamak için de kullanılmıştır. Bu çeşme geniş, daire planlı havuzu ile dikkat çekmektedir. Çeşmelerin çoğundan aynı zamanda hayvanların ve bahçelerin sulanmasında da yararlanılmıştır. İncelenen sekiz adet çeşmenin biri hariç tamamı yamaca konumludur. Bu durum yörenin topoğrafik yapısından kaynaklanmaktadır. Eğimli arazi suyun kaynaktan çeşmeye ulaşmasında kolaylık sağlamış, aynı doğal yapı, çeşme kütlesinin yamaca yaslanmasını gereğini beraberinde getirmiştir. Tamamı taştan inşa edilmiş, yalın, dikdörtgen prizmatik kütlelerden ibarettir. Kütlenin bir yüzündeki sivri kemerli nişler, tas nişi, lüle, oluk, tekne ve sekiler gibi donatıları içinde barındırmaktadır. Önceki tespitlerin çoğunda olduğu gibi bu dönem tespitlerinde de sekiz çeşmeden altısında görülen ve kütle içinde, niş açıklığının en az yarısını oluşturan basık sivri kemerler yöre çeşmelerinin karakteristik bir özelliği olarak karşımıza çıkmaktadır. 2022 tespitleri, bezeme açısından daha zengindir. Gerek niş içinde, gerek niş dışında, cephede görülen ve çoğunlukla daire madalyonlar içinde ele alınan bitkisel ve geometrik motifler, Türk-İslam sanatının pek çok yapıtıyla birlikte çeşmelerde de rastladığımız örnekleri içerirler. Önceki tespitlerimizde 19. Yüzyılda ve 20. Yüzyıl başlarında inşa edildiği görülen çeşmelere karşılık 2022 çalışmasındaki dört çeşmenin 18. Yüzyılda inşa edilmiş olduğu görülmektedir. Bunlardan biri 20. Yüzyılın ikinci çeyreğinde, bir diğeri üçüncü çeyreğinde onarımlar geçirmiştir. Yirminci yüzyılın ikinci çeyreğinin hemen başlarında inşa edilen bir çeşmeden başka 1957 tarihli bir diğeri, geleneksel yöntem ve biçimlerde çeşme inşaatının yörede, bu tarihe kadar sürdüğü göstermektedir.
Bağımsızlık Dönemi Azerbaycan Edebiyatı, toplumsal değişimler, kültürel kimlik ve edebî yenilikleri yansıtan önemli bir dönemdir. Bu dönem, Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından ortaya çıkan siyasi ve kültürel kırılmaları edebiyat aracılığıyla işlemiş ve millî kimliğin yeniden inşasında önemli rol oynamıştır. Edebiyat, tarihsel ve toplumsal dönüşümün estetik yansıması olarak işlev görmüş, realist ve post modern akımların yanı sıra mistik ve eleştirel yaklaşım tarzlarını benimsemiştir. Bağımsızlık sonrası yazarlar, millî değerleri, savaş ve zaferleri, Karabağ sorununu ve devletçilik ruhunu temalarına yansıtarak edebî alanın zenginleşmesini sağlamışlardır. Ayrıca, halk edebiyatı ve klasikten çağdaş akımlara kadar çeşitli türlerin gelişimi ile temalar ve anlatım biçimleri genişlemiştir. Yeni nesil yazarlar, edebî kuşakların deneyimlerini ve özgür düşünce ortamını taşımış, edebî yapıyı içerik ve biçim açısından yenilemişlerdir. Özellikle modernizm, postmodernizm, realizm ve halk edebiyatı, bu dönemin karakteristik özellikleri arasında yer almıştır. Ayrıca, çağdaş Azerbaycan şair ve yazarları, bireysel duyguları ve millî ruhu yansıtarak, edebiyatta evrensellik ve özgünlük kazanmışlardır. Edebiyat, aynı zamanda tarihsel hafızanın canlandırılması, kültürel miras ile çağdaş bağların kurulması ve yerel türlerin gelişimi gibi yönleriyle de zenginleşmiştir. Bağımsızlık dönemi Azerbaycan edebiyatı, hem tematik hem de biçimsel açıdan çok yönlü ve dinamik bir gelişim göstermiş, millî kimlik ve özgür düşüncenin ifadesi olarak önemli bir kültürel alan oluşturmuştur. Bu dönem, edebî çeşitlilik ve yeni anlayışların ortaya çıkmasıyla Azerbaycan kültür ve edebiyat tarihî açısından temel bir dönüm noktası olmuştur. Bu çalışma, bağımsızlık dönemi Azerbaycan edebiyatının temalarını, edebî yeniliklerini ve öne çıkan yazarlarını inceleyerek, dönemin edebî gelişim sürecini ve karakteristik özelliklerini ortaya koymayı amaçlamaktadır.
Bu çalışma, Kuveyt’in tarihsel süreçteki siyasi, ekonomik ve diplomatik konumunu ve Türkiye ile ilişkilerinin gelişimini incelemektedir. Kuveyt, küçük yüzölçümü ve nüfusuna rağmen sahip olduğu zengin petrol kaynakları sayesinde hem bölgesel hem de küresel ölçekte etkili bir aktör haline gelmiştir. Basra Körfezi’nde stratejik bir konumda yer alan ülke, tarih boyunca farklı güçlerin rekabet sahası olurken; Osmanlı Devleti ve İngiltere’nin de nüfuz mücadelesine sahne olmuştur. 18. yüzyılda Utub kabilesinin yerleşmesi ve Sabah ailesinin yönetimi devralmasıyla siyasi yapısı şekillenmiş, sonraki dönemlerde ise İngiltere’nin himayesine girerek bağımsızlığa kadar dış ilişkilerini sınırlı bir çerçevede sürdürmüştür. 1961’de bağımsızlığını ilan eden Kuveyt, özellikle petrol gelirlerini etkin biçimde kullanarak bölgesel ve küresel güçlerden siyasi ve askeri destek sağlamıştır. Türkiye ile ilişkiler, Kuveyt’in bağımsızlığını kazanmasından sonra başlamış, ekonomik boyut ön planda olmuştur. Kuveyt, Türkiye’de altyapı ve sanayi projelerine kredi ve yatırım desteği sağlamış, Türkiye ise Kuveyt’i önemli bir finansman kaynağı ve ticari ortak olarak görmüştür. İran-Irak Savaşı sırasında artan güvenlik kaygıları Kuveyt’in Türkiye’ye yönelik yatırımlarını hızlandırmıştır. Ancak 1990’daki Irak işgali Kuveyt’in ekonomik kapasitesini zayıflatmış, iki ülke ilişkilerinde görece durağan bir dönem başlamıştır. Çalışma, Kuveyt’in ekonomik gücüyle dış politikasını şekillendirme stratejisinin, Türkiye ile olan ilişkilerinde de belirleyici olduğunu ortaya koymaktadır.
Müzeler, kültürel mirasın korunması, eserlerin ve nesnelerin sergilenmesi, toplumsal grupların kent yaşamına entegre edilmesi gibi farklı amaçlar doğrultusunda kurulmuş, belirli bir dönemdeki egemen ideolojilerin ve kültürel normların etkisi altında şekil almış kurumlardır. Özellikle 18. ve 19. yüzyılda, Avrupa’daki birçok müze monarşiler, aristokrasiler ya da devletlerin ideolojik söylemlerini yansıtan koleksiyonlara ev sahipliği yapmıştır. Bu açıdan müzeler geçmişi yorumlama ve sunma pratiklerinde tarafsız kurumlar değildir. Bilakis toplumsal güç ilişkileri içindeki ideolojik ve politik yapılardan biri olarak değerlendirilmelidir. Tarihsel süreç içinde dönüşen yapısıyla müzeler, yapıtların korunması ve sergilenmesinden yurttaşların eğitimi ve siyasi güç göstergesi olarak farklı rolleri üstlenmiştir. Güncel müzeoloji yaklaşımları incelendiğinde, müzelerin bilgi üretim ve paylaşım süreçlerinde toplulukların katılımını dikkate alan yöntemleri benimsediği görülür. Bu açıdan müzelerle aktif bir etkileşim ve iletişim içinde olmanın kurumların dönüşümünde etkili bir yöntem olduğu söylenebilir. Disiplinlerarası yaklaşımların ve eleştirel müzecilik çalışmalarının giderek yaygınlaşması, müzelerin toplumsal rolüne yön veren temel unsurlar arasında yer almaktadır. Bu bağlamda müzeler yalnızca geçmişin temsilcileri değil aynı zamanda güncel toplumsal dinamiklerin ve kültürel değişimlerin birer aktörüdür. Müzeler, koleksiyonları aracılığıyla tarihsel anlatılar kurarken teknik öğelerin yanı sıra müze yönetim politikalarıyla da uyumlu tarihsel kaynaklardan yararlanır. Bu nedenle geçmişin kürate edilmesinde nesnelerin tanımı, konumlandırıldığı galeri, coğrafya ve tarihle bağları sadece estetik alanın değil aynı zamanda bilginin şekillendirilmesi süreciyle ilgilidir.
Bu çalışmanın amacı, kültürlerarası iletişim teorileri ve dilin hukuk metinlerindeki rolü gibi temel teorik yaklaşımları inceleyerek, uluslararası ilişkiler ve diplomasi pratiklerinde dil kullanımının karşılıklı anlayış ve etkili iletişim açısından taşıdığı merkezi önemi ortaya koymaktır. İlk olarak, kültürel farklılıkların ve dil engellerinin diplomatik müzakereler ve yasal anlaşmalar üzerindeki etkisine odaklanılmıştır. Ardından, “Siber Diplomasisinin Hukuki Boyutları” başlığı altında, uluslararası hukukta dilin kullanımı, çok dillilik, yasal metinlerin yorumlanması ve antlaşmalar ile sözleşmelerde kültürlerarası anlaşmazlıkların çözüm yolları ele alınmıştır. Bu bağlamda, hukuki metinlerde dil kullanımının karmaşıklığına ve çeviri sürecinde ortaya çıkabilecek sorunlara dikkat çekilerek, bu zorlukların uluslararası ilişkiler ve anlaşma süreçleri üzerindeki etkileri analiz edilmiştir. İkinci olarak, “Uygulama ve Vaka Analizleri” bölümünde, çok dilli uluslararası mahkemelerde iletişim, diplomatik müzakerelerde dil engelleri ve kültürlerarası anlayışın hukuki iş birliğine katkısı incelenmiştir. Bu kapsamda, gerçek dünya örnekleri ve vaka çalışmaları aracılığıyla teorik bulguların pratikte nasıl karşılık bulduğu ortaya konulmuştur. Çalışma, siber diplomasinin güçlendirilmesi, çok dilli ve kültürlerarası iletişim stratejilerinin geliştirilmesi ve gelecek araştırmalar için yol haritası önerileri sunmaktadır. Ayrıca, uluslararası hukuk ve diplomasi pratiklerinde çok dilli ve kültürlerarası iletişimin kritik önemini vurgulamakta ve bu alanlarda karşılaşılan zorluklara ilişkin kapsamlı bir değerlendirme sunmaktadır. Araştırmanın yöntemi, nitel araştırma yaklaşımı çerçevesinde doküman analizi ve vaka incelemesine dayanan kavramsal bir değerlendirmedir. Bu kapsamda veri toplama süreci ve doküman incelemesine dayanmaktadır. Çalışmada kullanılan vaka analizleri, konuya ilişkin farklı belgelerin sistematik bir biçimde incelenmesini içermektedir. Yazılı belgelerin yanı sıra görsel içeriklerin incelenmesi de analiz sürecine katkı sağlamaktadır.
Sözlü edebiyat geleneğinin bir ürünü olan masallar, toplumsal değerlerin ve kültürel normların kuşaktan kuşağa aktarılmasında önemli bir rol oynamıştır. Yazılı edebiyata taşınmalarıyla birlikte bireylerin ve toplumların hayal dünyasını zenginleştiren evrensel anlatı ögelerini içinde barındırmışlardır. Masalda sıkça rastlanan evrensel temalar arasında kahramanın yolculuğu, iyilikle kötülük arasındaki çatışma, sihirli yardımcı figürler ve mutlu sona ulaşma gibi tekrar eden öğeler yer alır. Bu nedenle masallar, kültürler arası köprü işlevi görerek insanlığın ortak deneyimlerini yansıtan anlatılar olarak öne çıkar. Bu çalışma, Çin halk anlatılarından Lang Popo (狼婆婆) masalını, Vladimir Propp’un işlevsel kuramı çerçevesinde yapısal olarak incelemiştir. Araştırmada, masalın olay örgüsü ve karakterlerin eylemleri, Propp’un tanımladığı 31 işlev temelinde analiz edilmiş; anlatının 11 işlevle doğrudan örtüştüğü tespit edilmiştir. Özellikle “çatışma” (H) ve “zafer” (J) işlevlerinin belirgin olduğu ve anlatının bu iki öğe etrafında geliştiği görülmüştür. Çalışmada ayrıca, masalın tarihsel kökeni, Çin’deki sözlü ve yazılı varyantları ile Aarne-Thompson-Uther (ATU) sistemindeki yeri değerlendirilmiş, ATU 333 ve ATU 123 kodlu masallarla yapısal benzerlikleri karşılaştırılmıştır. Bulgular, Lang Popo’nun evrensel masal yapılarıyla uyumlu olduğunu ancak ginkgo meyvesi, kurt figürü ve büyükanneye dönüşüm gibi yerel motiflerle Çin kültürüne özgü izler taşıdığını göstermiştir. Bu yönüyle çalışma, Propp’un yapısal modelinin kültürlerarası masal çözümlemelerinde uygulanabilirliğine dair somut bir örnek sunmuştur.
Toplumların oluşturdukları, kabullenip benimsedikleri ve belirli periyotlarda ortaya çıkardıkları uygulamalara ritüel denir. Ritüel kavramı, aynı toplumda yaşayan insanlar tarafından yaratılan, uygulanan ve nesilden nesle aktarılan tüm etkinlikleri içine alır. Bu etkinlikler sayesinde bireyler arasındaki sosyal etkileşimin, samimiyetin, bağlılık duygusunun, ortak davranış biçimlerinin ortaya çıkması kaçınılmazdır. Gerçekleştirilen her ritüelin kendi içerisinde resmî olmayan fakat halk tarafından belirlenen kuralları vardır. Ritüeller, toplumdan topluma farklılık ve özgünlük gösterir. Konya’da yılın belirli tarihlerinde uygulanan ancak tarihi her yıl değişen “şivlilik” ritüeli de bu uygulamalardan bir tanesidir. Konya merkezde uygulanan şivlilik ritüeli, İslam dünyası tarafından kabul gören üç ayların başlamasından sonraki ilk Perşembe günü Konya’nın merkez ilçelerinde (Meram, Konya, Selçuklu) herkes tarafından icra edilir. Perşembe gününden önceki akşam “fener alayı” adı verilen bir ritüel ile ateşler, fenerler yakılır, havai fişekler ve torpiller patlatılır. Bu ritüel daha çok çocuk merkezli olup üç ayların başlangıcında devam edem ilk Perşembe günü çocukların kapı kapı gezerek büyüklerden hediye toplaması ile devam eder. Bu çalışmada daha çok Konya’nın merkez ilçelerinde icra edilen şivlilik ritüeli hakkında bilgi verilecek, bu ritüelin etrafında oluşturulan inanmalar ve uygulamalar halk bilimi açısından değerlendirilecektir. Bu değerlendirmede kullanılan yöntem ise “nitel araştırma yöntemi” olmuştur. Nitel araştırma yöntemi desenlerinden olan “kültür analizi” deseni ile de çalışmanın çerçevesi oluşturulmuştur.
Kişinin kendi deneyimlerini, anılarını, duygularını, düşüncelerini ve içgörülerini yansıtan bir anlatım olan otobiyografi, okuyuculara yazarın kişisel yolculuğuna, içinde yaşadığı tarihsel ve kültürel bağlama ilişkin bakış açısı sunan bir türdür. “Oto-sosyo-biyografi” ise Fransız sosyolog Pierre Bourdieu ve Annie Ernaux’nun öncü çalışmaları sayesinde 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren edebiyat alanında yer edinmeye başlamıştır. Otobiyografi, sosyo-analiz ve sosyolojinin özelliklerini birleştiren ve melez bir yazı türünü ifade eden oto-sosyo-biyografi özellikle Annie Ernaux’nun mahrem ve kolektif olanı, kişisel ve toplumsal hafızayı harmanlamasıyla merkezi bir figür haline gelmiştir. Yazarın tüm çalışmaları da onu şekillendiren toplumsal yapıların analizi yoluyla kendi yaşamının bir anlatısına dayanmaktadır. Bu bağlamda, çağdaş Frankofon edebiyatın önde gelen yazarlarından Alain Mabanckou’nun eserleri ne salt otobiyografik ne de tamamen sosyolojiktir. Yazar her ne kadar kendisi hakkında yazsa da her zaman döneminin sosyal, siyasi, ekonomik ve kültürel koşullarından bahseder. “Demain j'aurai vingt ans” adlı romanında Mabanckou, 1970-1980 yılları arasındaki Kongo toplumunun sosyo-kültürel ve sosyo-politik yapısını yaklaşık on yaşında bir çocuk olan anlatıcı Michel tarafından yansıtır. Hikâye, dönemin sosyo-politik çalkantılarına dair bir bakış açısı sunması, dünya haberlerine ve Avrupa kültürüne göndermeler içermesi bakımdan da oto-sosyo-biyografi bir tür olarak okuyucunun karşısına çıkar. Böylece yazar kendine dair öznel bakış açısını çevresinin sosyolojik bir analiziyle birleştirir. Bu çalışmanın amacı Mabanckou’nun “Demain j'aurai vingt ans” adlı romanındaki oto-sosyo-biyografi unsurları Pierre Bourdieu ve Annie Ernaux’nun tanımları bağlamında ele almaktır.
Brezilyalı Paulo Freire ve Afrikalı Amilcar Cabral, eğitimi yalnızca bireysel gelişim aracı olarak değil aynı zamanda ezilenlerin özgürleşmesi, kültürel bağımsızlık, toplumsal dönüşüm ve politik bilincin gelişmesi için vazgeçilmez bir araç olarak gören düşünürlerdir. Freire ve Cabral, bu düşüncelerinin şekillenmesinde özellikle yaşadıkları toprakların etkisinin olduğunu belirtirler. Ayrıca Freire, eğitime yönelik fikirlerinin şekillenmesinde Cabral’ın çalışmalarının ve Gine-Bissau'ya yaptığı seyahatle elde ettiği deneyimlerinin de etkili olduğu vurgular. Dolayısıyla mevcut çalışmanın amacı da, Freire’nin düşüncesinin şekillenmesinde katkısı olan Cabral’ın fikirlerini incelemek ardından Freire’nin tarihsel, kültürel ve sosyal sentezle şekillendirdiği özgürleştirilmiş eğitim düşüncesini Cabral’ın düşünceleriyle ilişkilendirilerek değerlendirebilmektir. Bu doğrultuda çalışmada öncelikli olarak Cabral’ın kültür, tarih, egemenlik, özgürlük, kurtuluş mücadelesi ve özgür eğitim gibi düşünceleri analiz edilmiştir. Ardından Freire’nin Cabral’a yönelik çalışmaları ve fikirleri ele alınmıştır. Sonrasında ise Freire’nin özgürleştirilmiş eğitim düşüncesi ve bu düşüncenin temelindeki etmenler Cabral’ın düşünceleriyle ilişkilendirilerek analiz edilmiştir. Yapılan analizler sonucunda, her iki düşünür tarafından toplumların özgürleşebilmek için girdikleri mücadelede eğitimin hem süreç içerisinde hem de sonrasında büyük bir görevinin olduğunun vurgulandığı görülmektedir. Böylesi bir eğitim için ise özgürlük, kültürel bağımsızlık, diyalog, praksis, diyalektik yöntem, eleştirel bakış açısı, aktif eğitim gibi kavramları ön plana çıkarırlar. Öğrencilerin ve öğretmenlerin aktif ve diyalog halinde olduğu, bağımsız bir eğitim süreciyle kendini yetiştirdiği, bilimsel veriler ışığında düşünce ve eylemi sentezleyebildiği bir eğitim modelini önerirler.
Anlatı ile gerçeklik arasında kesin sınırlar çizmek, ne tarih ne de edebiyat alanında mümkündür. Tarih söz konusu olduğunda, belgeler tarihçinin en temel araştırma malzemesidir. Ancak belgelerin güvenilirliği, postmodern tarih yaklaşımları ile tartışmaya açılmış, sonucunda her tür metnin aslında bir ölçüde kurmaca içerdiği savunulmuştur. Bu anlayışa göre, bilimsel ya da edebi hiçbir metin, herkes tarafından kabul edilebilecek net ve tek bir anlama sahip değildir. Çünkü dil, gerçekliği yansıtmak bir yana, onu yaratır. 20. yüzyılın en önemli düşünürlerinden Paul Ricoeur ise iki büyük söylem sınıfı olarak nitelediği kurmaca anlatı ile tarihsel anlatıyı, gerçekliğe gönderme biçimleri bakımından birbirinden ayırır. Ona göre, tarihin belgelere başvurması ve belgeler aracılığı ile geçmişi yorumlaması, kurmaca anlatı ile arasına kesin bir sınır çizer. Öte yandan, her iki alanın da anlatımlarında geçmiş zaman kullanması bu iki anlatıyı ortak noktada buluşturur. Bu çalışmanın konusu II. Mahmud döneminin (h. 1808-1839) önemli devlet adamlarından Mehmed Said Halet Efendi’yi (1760-1822) ana karakter olarak merkeze alan Halet Efendi adlı eserdir. Bu çalışmada ele alınan romanda; tarihi ve kurmaca karakterler ile olaylar aracılığıyla nasıl bir ulus kimliği kurgulandığı, metindeki tarihi kişilerle olayların birincil ve ikincil kaynaklarla ne ölçüde örtüştüğü ya da ayrıştığı, bu uyum ve ayrışmaların resmî anlatı tarafından oluşturulan ideolojiye hangi boyutlarda hizmet ettiği, romanın Atina’da ve İstanbul’da yayımlanan baskılarının karşılaştırmalı bir incelemesiyle sorgulanmaktadır.
The Turkish Language Reform, launched in the early years of the Republic, sought to replace Arabic and Persian vocabulary with words of Turkic origin and align the national language with modern, secular, and nationalist ideals. While the reform has long been a subject of debate, most notably criticized by Geoffrey Lewis for being artificial and disruptive, this paper reconsiders its legacy through both historical reflection and quantitative analysis. First, Lewis’s major objections are contextualized and examined in light of modern linguistic and sociocultural developments, and counterarguments are offered concerning the reform’s long-term coherence and adaptability. Two original quantitative studies are presented: (1) an etymological breakdown of the 1000 most frequent words in written Turkish today, and (2) a diachronic comparison between a 1927 passage from Atatürk’s Nutuk and its modernized version. Both analyses converge on remarkably similar results, with Turkish-origin words making up approximately two-thirds of the vocabulary in each case, a finding that affirms the reform’s success in altering the core lexicon.
Mevcut çalışma tümleyici tümceciklerinden ve karmaşık ad öbeklerinden eylem ardı konuma yapılan çalkalamaları incelemektedir. İçeyerleşik tümcecik içerisinde bulunan özne, nesne, eklenti gibi kurucuların gerek kendi tümceciklerinin sonuna gerekse ana tümcecik sonuna taşınması sonucu oluşan türetimler hem yorumlama hem de işlemleme temelli olarak değerlendirilmiştir. Çalışmada 3 veri toplama aracı kullanılmıştır: Dilbilgisellik Değerlendirme Testi, Kendi Hızında Okuma Uygulaması ve Eksik Sözcüğü Tamamlama Uygulaması. Veriler çevrimiçi ve çevrimdışı olarak farklı üniversitelerde öğrenim gören 260 katılımcıdan (168 kadın, 92 erkek, yaş ort. 20.7) toplanmıştır. Ana tümcecik eylemi ardına yapılan çalkalamalar üzerine elde edilen veriler incelendiğinde, çekimsiz tümleyici tümceciklerinde Evre Girişimsizlik Koşulunun ihlal edilip edilmemesinden kaynaklı olarak üye & eklenti bakışımsızlığı gözlemlenmektedir. Bununla beraber, karmaşık ad öbeklerinde üyelerin de çalkalanmasında sorunlar olduğunu gözlemlenmektedir. Yan tümcecik ardına yapılan çalkalamalarda, mevcut çalışma çekimsiz tümleyici tümceciklerinin ve karmaşık ad öbeklerinin en üst katmanında bulunan belirleyici öbeğine artalan taşıması yapılamadığını savunmaktadır. Öte yandan, çekimli tümleyici tümceciklerinin en üst katmanında böyle bir öbek olmadığı için kurucuların taşınmalarında herhangi bir sorun yaşanmaması beklenmektedir. Nitekim nesneler ve eklentiler üzerine elde edilen bulgular bu yöndedir. Özneler de görülen sorunun ise bu kurucuların ana tümcecik öznesi gibi yalın durum yüklenmelerinden kaynaklandığı savlanmaktadır.
Bu çalışma, Jeremy Bentham’ın eğitim felsefesini, faydacı etik kuramı bağlamında felsefeye atfettiği işleve odaklanarak incelemektedir. Bentham’a göre eğitim, bireyin içsel gelişimine ya da hakikat arayışına odaklanan geleneksel bakış açısından uzak olmalıdır. Bunun yerine, toplumsal faydanın maksimize edilmesine hizmet eden rasyonel ve disipliner bir organizasyon olarak işlev görmelidir. Felsefe de bu doğrultuda soyut düşünsel bir uğraş olmaktan çıkar; ölçülebilir faydanın üretimi doğrultusunda işlevselleştirilen teknik bir araç halini alır. Bilgi aktarımı şeklinde sınırlanan bir eğitim anlayışı davranış biçimlerinin toplumsal refah ekseninde yapılandırılmasını mümkün kılmaz. Eğitim, bireyi özerkleştirmektense onu yönlendirilebilir ve denetlenebilir bir yurttaş olarak şekillendirmeyi hedeflemelidir. Bu bağlamda Benthamcı pedagojide metafizik, sezgi ve içsel hakikat gibi kavramlara yer yoktur; fayda, gözlem, deneyim ve ölçülebilirlik temel alınır. Bentham’ın panoptik gözetim ilkesine dayanan eğitim modeli, öğretmeni davranış düzenleyici bir otoriteye dönüştürmektedir. Eğitim, bu sistemde etik bir bilinçten ziyade, hesaplanabilir faydaya yönelen bir davranış mühendisliği olarak işlev kazanır. Kant ve Rousseau gibi düşünürlerin bireysel özerkliği önceleyen yaklaşımlarının tersine, Bentham eğitimde içsel gelişimi değil, toplumsal sistemin sürdürülebilirliğini öncelemektedir. Çalışma, Bentham’ın felsefeyi ve eğitimi nasıl araçsallaştırdığını, modern bürokratik aklın temelini oluşturan fayda merkezli bir yönetim mantığıyla nasıl bütünleştirdiğini kavramsal bir çerçevede analiz etmektedir.
Gündelik yaşamın en görünür alanlarından biri olan trafik, bireylerin yalnızca araç kullanma davranışlarını değil, aynı zamanda statü, saygınlık ve toplumsal konumlarını sahneledikleri kültürel bir mikrokozmos olarak işlev görmektedir. Bu çalışma, trafik olgusunu kültür sosyolojisinin kavramsal dağarcığı içinde ele alarak, özellikle araçtan inme pratiklerinin toplumsal ve sembolik boyutlarını analiz etmeyi amaçlamaktadır. Aynı zamanda araçtan inme davranışını bireysel öfke ya da psikolojik tepkiden öte, normatif çözülme (Durkheim), sembolik şiddet ve sermaye mücadeleleri (Bourdieu) ile dramaturjik performans (Goffman) ekseninde yorumlamaktadır. Çalışma, gündelik yaşamın sıradan eylemleri içinde toplumsal yapının yeniden üretildiğini göstermeyi hedeflemektedir. Trafik, burada yalnızca fiziksel bir hareketlilik alanı değil, aynı zamanda bireylerin toplumsal konumlarını, habituslarını ve kültürel sermayelerini görünür kıldıkları bir etkileşim sahası olarak ele alınmaktadır. Metodolojik açıdan çalışma, nitel ve yorumsamacı (interpretivist) bir yaklaşıma dayanmaktadır. Kavramsal analiz yöntemi kullanılarak Durkheim, Bourdieu ve Goffman’ın kuramsal çerçeveleri literatürle karşılaştırmalı biçimde çözümlenmiş; medya söylemleri, kamusal gözlemler ve ampirik araştırmalardan elde edilen ikincil veriler destekleyici bağlam olarak değerlendirilmiştir. Böylelikle, araçtan inme eyleminin mikro-toplumsal boyutu ile makro düzeydeki moral düzen arasındaki ilişki tartışılmıştır. Çalışmanın kapsamı, kentli yaşamın trafik pratikleriyle sınırlıdır; ancak elde edilen sonuçlar, modern toplumlarda birey-toplum ilişkisini açıklamada daha geniş bir kuramsal zemin sunmaktadır. Bu bağlamda araştırma, trafik alanının kültürel, normatif ve sembolik şiddet boyutlarını bir arada ele alarak hem toplumsal davranış kalıplarını hem de moral düzenin kırılganlığını görünür kılmaktadır. Bu çalışma, trafik olgusunu kültürel bir mikrokozmos olarak konumlandırmakla, bireysel davranışların ardındaki toplumsal dinamikleri açığa çıkarmayı hedeflemekte ve gündelik yaşamın en sıradan mekânlarında bile kültürün, güç ilişkilerinin ve normatif yapının nasıl yeniden üretildiğini göstermektedir.
This article will situate Maggie Gee’s latest novel The Red Children (2022) within the twenty-first-century literature as a speculative narrative of crisis and resilience. Gee builds her fictional world in the near future by imagining what could happen to the Neanderthals today if they did not become extinct. Despite the fantastic premise of the novel, the fictional near future Gee portrays is ominously familiar to the reader with the devastating effects of a virus outbreak and climate crisis experienced by the characters. The community of surviving Neanderthals, or the Red people as they are called in the story, have to leave their homeland and migrate to the shores of the English town Ramsgate due to global warming. Functioning as an imaginary microcosm for Gee, Ramsgate represents the author’s career-long interest in the condition-of-England novel as well as her awareness of larger social and environmental issues. She reminds the reader that the history of England, like that of the world in general, has always been shaped and transformed by migrations, yet she also explores the tensions and precarious dynamics behind these historical processes affected by environmental crises, neoliberal exploitation, racism, and xenophobia. The gravity of the novel’s subject matter, however, does not translate into a dark, dystopian mode of speculation. This article will examine the innovative and thought-provoking contrast between the content of the novel and Gee’s seemingly simple tone of storytelling. Drawing upon the theoretical delineations of precarity both as a shared existential condition for all living beings and as an unjust distribution of this condition within webs of systemic socio-political and economic inequalities, the article will argue for the potential of this satirical narrative contrast for imagining communal resilience and solidarity against injustices.
İnsanlık tarihi boyunca ordular, toplumun savaş gücünü temsil eden ve aynı zamanda askerî dünyanın ruhuna özgü bir dil ve kültür oluşturan kurumları olmuştur. Askerî alan, kendine has kavram dünyası, terminolojisi ve iletişim biçimleriyle ile dilbilim araştırmaları için materyal yönünden zengin ve dikkat çekici bir sahadır. Bu bağlamda askerî terminoloji, disiplinler arası bir araştırma alanı olarak dilbilimde özellikle de sözlükçülük çalışmalarına araştırma konusu olmaktadır. Askerî terminoloji, tarihi, siyasi, diplomatik ve teknolojik unsurlardan etkilenerek güncellenebilir ve değişebilir. Bu nedenle bu alana özgü terimleri çeren askerî sözlükler, hazırlanması esnasında ve sonrasında gerçekleştirilecek çalışmalarla incelenmektedir. Bu nedenle askerî sahaya özgü terimlerin dilbilim sahasına aktarımında, standartlaştırılmasında ve muhafaza edilmesinde gerçekleştirilecek her çalışma önem kazanmaktadır. Bu çalışmada, sözlükçülük faaliyetleri ve sözlükbilim odağında askerî sözlük tarihine ilişkin bilgiler verilirken Rusça-Türkçe olarak hazırlanmış askerî sözlüklerin özellikleri, alana katkıları ele alınmaktadır. Çalışma ile hem dilbilim hem de askerî tarih açısından değerli olan askerî sözlüklerin kronolojik bir sınıflandırması yapılmaktadır. Basılı sözlüklerin yanı sıra internette hazırlanan online sözlükler de taranarak araştırmamıza dahil edilmiştir. Sonuç bölümünde ülkemizde ve Rusya’da hazırlanan Türkçe-Rusça askerî sözlüklere yönelik değerlendirmelere yer verilmektedir.