
Bu çalışma, yapay zekâ sistemlerinin Türk hukukundaki hukuki statüsünü ve bu sistemlerin sebep olduğu zararlara uygulanacak sorumluluk rejimini ince-lemektedir. Mevcut hukuk sistemlerinde yapay zekâya ilişkin açık bir düzen-lemenin bulunmaması, bu varlıkların kişi veya eşya olarak nitelendirilmesi tartışmalarını gündeme getirmiştir. Çalışmada, yapay zekâ sistemlerinin ne kişi ne de eşya olarak değerlendirilmesinin isabetli olmadığı, bunun yerine “insana benzer varlıklar” olarak adlandırılan sui generis bir hukuki statüye tabi tutulması gerektiği ileri sürülmektedir. Bu çerçevede, Türk Medeni Ka-nunu’nda bu varlıklara özgü yeni bir sistematik yapı öngörülmesi; Türk Borç-lar Kanunu bakımından ise sigorta ve fon mekanizmalarıyla desteklenen, kusursuz sorumluluğa dayalı birincil ve kusur sorumluluğuna dayalı tamam-layıcı bir modelden oluşan çok katmanlı bir sorumluluk rejimi önerilmektedir.
Türk Hukukunda dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için öncelikle hileli davranışların gerçekleştirilmesi, böylelikle mağdurun aldatılması ve bu aldatma nedeniyle menfaat temin edilmesi gerekmektedir. Dolayısıyla bahse konu suçun icra hareketlerinin hileli davranışla başladığı malûmdur. Bilişim sistemlerinin araç olarak kullanılması suretiyle gerçekleştirilen eylemler bakımından sergilenen hareketlerin hile niteliğinde olup olmadığının tespiti önem arz etmektedir. Yargıtay’ın ve Bölge Adliye Mahkemeleri’nin bir eylemin dolandırıcılık mı hukuki ihtilaf mı olduğunun tespitine yönelik birtakım kriterleri mevcuttur. Fakat bu kriterler kapsamında bir hareketin hile niteliğinde olup olmadığına yönelik tartışmalar kararların odağında yer almamaktadır. Oysaki Yargıtay’ın yerleşik içtihadı doğrultusunda sıklıkla tekrar edilen kabulüne göre hilenin nitelikli yalan olduğu ve bu yalanın da birtakım nitelikleri haiz olması gerektiği ortaya konmaktadır. İnternet üzerinden sahte satış ilanı paylaşımının başka hususlarla desteklenmediği takdirde nitelikli bir yalan olmayacağının kabul edilmesi gerekir. Bölge Adliye Mahkemesi kararlarında suçun sübutuna ve failin kastına yönelik aradığı emare niteliğindeki hususlardan önce hile teşkil eden nitelikli yalanın mevcut olup olmadığı araştırılmalıdır.
Dijitalleşme, çalışma yaşamında iş organizasyonunu köklü biçimde dönüştürürken, çalışanlar açısından yeni psikososyal risklerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Sürekli çevrim içi olma beklentisi, algoritmik yönetim uygulamaları, dijital gözetim, iş yoğunluğunun artarak özel yaşama yansıması ve buna bağlı olarak iş-yaşam sınırlarının belirsizleşmesi gibi unsurlar çalışanların ruhsal ve fiziksel sağlığını olumsuz etkileyebilmektedir. Bu çalışma çerçevesinde, dijital çalışma yaşamında ortaya çıkan psikososyal risklerin sosyal güvenlik hukuku açısından incelenmesi ve meslek hastalığı sigortası bakımından değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Bu kapsamda ilk olarak psikososyal risk kavramı, görünüm şekilleri ve çalışma yaşamında dijitalleşmenin psikososyal risklerin ortaya çıkmasındaki rolü ele alınmakta, ardından bu risklerin meslek hastalığı olarak değerlendirilmesine ilişkin hukuki ölçütler, ulusal ve uluslararası düzenlemeler ışığında değerlendirilmektedir. Ayrıca mevcut hukuki çerçevenin dijital çalışma hayatının ortaya çıkardığı yeni riskler karşısındaki yeterliliği tartışılmaktadır.
Sözleşme sona erdikten sonra da bazı yükümlülükler belirli ölçüde etkisini sürdürebilir. Bu çalışma, sözleşme sonrası devam eden yükümlülüklerin kav-ramsal çerçevesini, hukuki kaynağını, kapsamını, sınıflandırılmasını, başlangıç anını ve ihlali hâlinde uygulanacak sorumluluk rejimini incelemektedir. Al-man ve İsviçre hukukunda farklı terimlerle ifade edilen bu yükümlülükler, çoğu zaman dürüstlük kuralı, taraf iradeleri, sözleşmenin amacı ve güven iliş-kisi temelinde açıklanmaktadır. Sözleşme sonrası yükümlülükler; edim sonu-cunu koruma, sır saklama, aydınlatma, rekabet etmeme, koruma ve gözetme gibi farklı görünümler altında ortaya çıkabilir. Bu nedenle bunların tek bir kategori içinde değerlendirilmesi yerine, edimle bağlantısı ve koruduğu men-faat dikkate alınarak sınıflandırılması gerekir. Çalışmada ayrıca, sözleşme son-rası kusur teorisi çerçevesinde bu yükümlülüklerin ihlalinin haksız fiil değil, kural olarak borca aykırılık hükümleri kapsamında değerlendirilmesi gerektiği savunulmaktadır.
Son yıllarda ülkemizde, özellikle Konya Kapalı Havzası’nda obrukların eskiye göre daha sık oluştuğu görülmektedir. Bu durum genellikle tarım arazilerinde zarara yol açmakla birlikte yakın zamanlarda iskân bölgelerini de tehdit etmeye başladığı gözlenmektedir. Günümüze kadar yaşanan obrukların genellikle taşınmazlar üzerinde maddi zararlara neden olduğu görülmekle birlikte, gerekli önlemler alınmadığı takdirde gelecekte ölüm ve yaralanma gibi cismani zararlara da yol açabileceği öngörülmektedir. Obruklar, yeraltındaki eriyebilen kayaçların oluşturduğu boşlukların ani ya da kademeli olarak çökmesiyle meydana gelmekte; doğal sebeplerle birlikte aşırı yeraltı suyu kullanımı gibi antropojenik etkenlerle oluşabilmektedir. Bu çalışma, obrukların neden olduğu zararlar bakımından idarenin sorumluluğuna gidilip gidilemeyeceğini incelemektedir. Bu kapsamda obruklarla ilgili bilimsel verilerden hareketle; idari davranış ve nedensellik bağının bulunup bulunmadığı, bu oluşumların öngörülebilir, önlenebilir ve dışsal olup olmadığı ve zarar görenin ve üçüncü kişinin kusuru meselesi, çok azı obruklarla, ekserisi diğer doğal afetlerle ilgili olan Fransız ve Türk yargı içtihatları ile idare hukuku doktrininin sorumluluk konusundaki görüşleri çerçevesinde kıyasen incelenmiştir. Çalışmanın son kısmında yer alan idarenin obruklara ilişkin görevleri, hizmet kusuru nedeniyle sorumluluğu tespit edebilmek amacıyla incelenmiştir.
Son yıllarda kumar, bahis veya şans oyunları ülkeler açısından önemli bir sorun teşkil etmeye başlamıştır. Türkiye’de kumar, bahis veya şans oyunlarıyla ilgili farklı kanunlarda düzenlemeler bulunmaktadır. Ancak iki kanundaki düzenlemenin genel olarak bu alanı hükme bağladığı söylenmelidir. Bunlardan biri kumar oynanması için yer ve imkân sağlamaya ilişkin TCK’nın 228. maddesi, diğeri de 7258 sayılı Futbol ve Diğer Spor Müsabakalarında Bahis ve Şans Oyunları Düzenlenmesi Hakkında Kanun’un 5. maddesidir. Söz konusu düzenlemelerde kumar (sanal veya fizikî) TCK’da, bahis ise (sanal veya fizikî) 7258 sayılı Kanun’da yer almaktadır. 5237 sayılı Kanun ve 7258 sayılı Kanun; kumar, bahis veya şans oyunlarına ilişkin bu alanı karşılamaya yönelik hükümler getirmekle birlikte eksiklikler içerdiği görülmektedir. Konunun daha iyi anlaşılması ve eksikliklerin görülmesi için önce bazı ülke düzenlemeleri incelenecek, daha sonra suç tipleri değerlendirilecektir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 11 Ekim 2011’de, Malta vatandaşı babadan evlilik dışı doğan bir çocuğun babasına bağlı olarak Malta vatandaşlığını kazanamamasının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin özel ve aile hayatına saygı hakkı (m. 8) ve ayrımcılık yasağı (m. 14) maddelerini ihlâl ettiğine hükmetmiştir. Mahkeme bu kararda, özel hayat kavramını geniş yorumlamış ve vatandaşlığın reddedilmesinin başvuranın sosyal kimliği üzerinde olumsuz bir etki yarattığına hükmetmiştir. Zira vatandaşlık, kişinin sosyal kimliğini oluşturan unsurlardan olup özel hayat kapsamında korunmalıdır. Her ne kadar vatandaşlık AİHS’de bir hak olarak belirtilmemiş ise de bu kararda başvurana soy bağı esasıyla vatandaşlığın verilmemesi AİHS’in m. 8 ve m. 14 hükümleri çerçevesinde değerlendirilmiş ve bu hükümlerin ihlâl edildiği kanaatine varılmıştır. 5901 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu m. 7 hükmünde de evlilik birliği içinde ve dışında doğan çocukların Türk vatandaşlığını kazanıp kazanmayacağı hususu düzenlenmiş olup bu çalışmada, özellikle de baba ile soy bağının tesisine ilişkin hükmün Genovese içtihadı ışığında değerlendirilmesi amaçlanmaktadır.
Yasaklanmış hakların geri verilmesi kurumu uygulamanın tartışmalı alanlarındandır. Konuya ilişkin yasal düzenlemedeki tanım, sadece Türk Ceza Kanunu (TCK) dışındaki özel kanunlara göre verilen mahkûmiyetlerden kaynaklanan hak yoksunlukları ile sınırlı olarak uygulama yapılacağı izlenimi yaratarak uygulama hatalarına neden olmaktadır. Dolayısıyla en iyi uygulama için bu alanla ilgili kavram karmaşasının ve sorunlu diğer alanların aydınlatılması önem taşımaktadır. Çalışmamızın temel amacı yasaklanmış hakların geri verilmesi kurumunun kapsamına dair uygulama ve yorum farklılıklarının giderilmesine katkı sağlamaktır. Bu bağlamda belirli özellikteki mahkûmiyet hükümlerinden doğan süresiz hak yoksunluklarının giderilmesinde mahkûmiyet hükmünün hangi kanun uyarınca verilmiş olması gerektiğine dair tereddütler giderilmekte, süreli ve süresiz hak yoksunlukları ayrımı açıklanmaktadır. Ayrıca, tespit edilen tartışmalı alanlarla ilgili Adli Sicil Kanunu (ASK) md.13/A ve ilgili diğer hükümlerin yorumuna dair değerlendirme yapılmakta, muhtelif yasal değişiklik önerileri sunulmaktadır.
2 Ağustos 2023 tarihinde yürürlüğe giren Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Eğitim-Öğretim ve Sınav Yönetmeliği ve bu Yönetmeliğin 12. maddesine dayanılarak hazırlanan Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ölçme ve Değerlendirme Yönergesi’nin uygulanması sonucu ortaya çıkan bireysel nitelikteki işlemler aleyhine bir öğrenci tarafından iptal davası açılmıştır. Söz konusu dava, Konya 3. İdare Mahkemesi’nin iptal kararı ve Konya Bölge İdare Mahkemesi 4. İdari Dava Dairesi’nin onama kararıyla birlikte kesin olarak karara bağlanmıştır. Yargı kararları neticesinde ortaya çıkan yeni duruma yönelik fakülte yönetim kurulu tarafından bazı kararlar alınmış bazıları da alınmayı beklemektedir. Bu makalede, yukarıda bahsedilen yargı kararları eleştirel bir hukuki analize tabi tutulmaktadır. Makalede konunun önemi ve kararların uygulanmasında karşılaşılan hukuki zorluklara dikkat çekmek amacıyla, alt başlıklarda ve içerikte eleştirel bir üslup benimsenmiştir. Ayrıca hukuka uygunluk karinesinden yararlanan ve hâlen yürürlükte bulunan bir düzenleyici işlemin salt uygulama işleminin iptal edilmesi sebebiyle akıbetinin ne olacağı sorusuna da cevap aranmaktadır.
Türk Ticaret Kanunu’nda (TTK’de) deniz ticareti sözleşmelerinden biri olarak ele alınan navlun sözleşmesi, navlun karşılığında eşyanın deniz yolu ile taşınmasına ilişkin sözleşmedir. TTK’de navlun sözleşmesi iki türe ayrılmıştır: yolculuk çarteri sözleşmesi ve kırkambar sözleşmesi. İkisinde de sözleşmenin konusunu oluşturan eşyanın tanımı ya da özellikleri belirtilmemiştir. Bu hu-susta Türk Medeni Kanunu’na da (TMK) atıf yapılmamıştır. Bu durum bazı eşyaların navlun sözleşmesi ile taşınıp taşınamayacağına, bu eşyalara TTK’nin navlun sözleşmesine ilişkin madde hükümlerinin uygulanıp uygulanmayacağına ilişkin tartışmalara neden olmuştur. Öğretide navlun sözleşmesi ile taşınabilecek eşyalara ilişkin değerlendirmeler yapılmıştır. Çalışmada navlun sözleşmesinin konusu olabilecek eşyalar, yer yer TMK ile karşılaştırma yapılarak ve öğretideki görüşler değerlendirilerek ele alınmıştır.
Başta Avrupa ülkelerinde olmak üzere kutsal kitapları yakma eylemleri son yıllarda gittikçe artmaktadır. Bazı ülkelerde bu tür eylemler ifade özgürlüğü çerçevesinde güvence altına alınmaktadır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşme-si’ne göre ifade özgürlüğü en geniş yorumlanan haklardan biri olarak ele alınmasına rağmen söz konusu hak mutlak bir hak olmayıp, belli koşullarda sınırlandırılabilmektedir. Bir dine yönelik düşünce açıklamaları veya eleştiriler ifade özgürlüğünü kapsamında koruma görür. Bununla birlikte herhangi bir toplumsal tartışmaya katkı sağlamayan, sırf belli bir dinin mensuplarını aşağı-lama amacıyla yapılan kutsal kitapların yakılması eylemleri din temelli nefret söylemidir. Bir dinin kutsal kitabına yönelik bir saldırı olduğunda bireysel menfaat ile kamusal menfaat arasında bir denge kurulması gerekmekte olup, bu dengede kamusal menfaatin ağır basması gerekir. Şimdiye kadar AİHM ifade özgürlüğü kapsamında bir dinin kutsal kitabının yakılmasına yönelik herhangi bir karar vermemiştir. Bununla birlikte nefret söylemi söz konusu olduğunda başkalarının haklarının korunması gerekçesiyle AİHM’nin bu tür eylemleri ifade özgürlüğü olarak değerlendirmeyeceği öngörülebilir.
Suriye Arap Cumhuriyeti'nde 2011'den günümüze değin süregelen iç savaş neticesinde milyonlarca sığınmacı Türkiye'ye göç etmiştir. Kitlesel düzeyde gerçekleşen bu akın karşısında Türkiye, sığınma arayan kimselere yönelik geçici koruma statüsü sağlamıştır. 8 Aralık 2025 tarihinde Beşşar Esed yönetiminin muhalif güçler tarafından devrilmesiyle birlikte gerçekleşen rejim değişikliği neticesinde Suriye'de yeni bir sürece girilmiştir. Bu çalışmada geçici koruma statüsünün uluslararası hukukta gelişimi ve Türk hukukundaki yeri ele alınacak ve Suriye'de gerçekleşen rejim değişikliği sonrasında Türkiye'de geçici koruma rejimi kapsamında bulunan Suriye Arap Cumhuriyeti vatandaşlarının durumu, uluslararası hukuk bağlamında ele alınacaktır.
Bu çalışma, Rusya Federasyonu İş Kanunu çerçevesinde işçi-işveren ilişkilerinin temelini oluşturan iş sözleşmesinin hukuki altyapısını incelemeyi amaçlamaktadır. Normatif hukuk yöntemiyle yürütülen çalışmada, öncelikle RF İş Kanunu’nun kapsamı ve uygulama alanı değerlendirilmiş olup, devamında iş sözleşmesinin hukuki yapısı, şekli, içeriği ve türleri sistematik biçimde ele alınmıştır. Özellikle iş sözleşmesinin şekli yönünden Rusya hukuk sisteminde zorunlu olarak bulunan yazılılık şartı, sözleşmenin kurulması, değiştirilmesi ve sona ermesi gibi temel işlemlerin belirli prosedürlere ve resmî şekil şartlarına bağlandığı tespit edilmiştir. Araştırma, Rusya’da çalışmak üzere giden Türk işçilerin karşılaşabileceği olası hukuki durumları öngörmek ve bu kişilere hak ve yükümlülükleri konusunda yol göstermek açısından da önem arz etmektedir. Ayrıca, konuya ilişkin yer yer Türk iş hukukundan örnekler verilerek iki hukuk sistemi arasındaki bulunan farklı ve benzer yönlere de dikkat çekilmiştir. Sonuç olarak, Rusya Federasyonu İş Kanunu, yerli ve yabancı işçilere uygulanabilir, ulusal ve uluslararası normlarla uyumlu, kapsamlı bir koruma ve düzenleme sistematiği içeren bir kanun olarak incelenmiştir.
YZ Yasası’nın hem Türkiye’deki YZ operatörlerine doğrudan uygulanabilirliği hem de olası ulusal düzenlemeye model alınabilirliği nedeniyle Türkçeye aktarılması ve Türkçede anlaşılması önemlidir. Bununla birlikte YZ Yasası’nın düzenlediği aktörlerden birini tanımlamak üzere tercih ettiği deployer kavramının Türkçe karşılığı konusunda belirsizlik mevcuttur. Çalışma, kavramın Türkçede farklılaşan kullanımlarını değerlendirerek, en azından YZ Yasası’nın Türkçe çevirisi ve olası ulusal düzenleme bağlamında uygun karşılığın belirlenmesine katkıda bulunmayı amaçlamaktadır. Bu doğrultuda çalışmada öncelikle kavramın AB yasama sürecindeki seyrine ve tercih edilme nedenine odaklanılmakta, YZ Yasası uyarınca deployer olarak nitelendirilmenin koşulları ve bu nitelendirmenin getirdikleri açıklanmakta, kavramın AB resmî dillerindeki karşılıkları gösterilmekte ve buradan hareketle bazı saptamalarda bulunulmaktadır. Bunu takiben Türkçedeki belirli kullanımların neden yerinde olmadığı tartışılmakta ve benimsenebilecek karşılıklar önerilmekte ve gerekçelendirilmektedir. Her halükârda, bu konuda olası ulusal düzenlemede tercih edilecek deyimin yasa koyucunun takdirinde olduğunun ve bu tercihin kaçınılmaz olarak hukuk öğretisi ve uygulamasındaki kullanımı da şekillendireceğinin farkında olarak, kanıta dayalı bir tercih yapılması gerektiği vurgulanmaktadır.
5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu, adil bir yargılamanın yürütülmesi maksadıyla bazı düzenlemelere yer vermiştir. Ancak uygulamada iş yükünün fazla olması nedeniyle Ceza Muhakemesi Kanunu’nda yer alan bazı düzenlemeler göz ardı edilmekte veya dikkate alınmakla birlikte tam manasıyla tatbik edilmesi güç hâle gelmektedir. Söz gelimi; şüpheli veya sanığa sahip olduğu hakların kendisine bildirilmemesi veya bildirilmekle birlikte bunun soyut kalıp açıklanmaması, duruşmaların birbirlerine yakın saatlere planlanması ve dolayısıyla sanık açısından zaman baskısının meydana gelmesi, hâkimin duruşma tarihinden önceki bir zaman diliminde karar metnini hazırlaması ve yapılacak olan son duruşmada söylenenleri dikkate almadan önceden hazırlamış olduğu metni kopyala-yapıştır yapmak suretiyle karar olarak yazması uygulamada yaşanan sorunlardan bazılarıdır. Çalışmamızda bu sorunların adil yargılanma hakkı çerçevesinde ele alınıp alınamayacağı, ele alınması hâlinde bunların adil yargılanma hakkına aykırı olup olmayacağı ayrı ayrı başlıklandırılmış ve değerlendirilmiştir.
İdareler ihtiyaç duydukları yapım işleri için 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu uyarınca ihaleye çıkmakta ve ihaleyi kazanan istekliyle sözleşme akdetmektedirler. Kural olarak yüklenicinin ihalede teklif ettiği bedelle sözleşmeyi yerine getirmesi gerekmektedir. Ancak sonradan gerçekleşen değişiklikler belirlenen bedelle işin tamamlanmasını hakkaniyete aykırı hâle getirebilmektedirler. Böyle durumlarda sözleşmelerin uyarlanması gündeme gelmektedir. Götürü bedelle akdedilen eser sözleşmelerinin uyarlanması 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu madde 480/II’de düzenlenmiştir. Kamu ihale sözleşmelerinin ifa ve sona erme rejimini düzenleyen 4735 sayılı Kamu İhale Sözleşmeleri Kanunu’ndaysa konuya ilişkin bir hüküm yoktur. 4735 sayılı Kanun madde 36 uyarınca Kanun’da hüküm bulunmayan hâllerde TBK’ye gidilecektir. Dolayısıyla mesele, TBK madde 480/II çerçevesinde çözüme kavuşturulacaktır. Ancak kamu ihale mevzuatında uyarlamaya dair doğrudan hüküm bu-lunmamakla beraber, uyarlama yapılırken göz önünde bulundurulması gereken düzenlemeler mevcuttur. İşbu nedenle mesele kamu ihale mevzuatı da dikkate alınarak bütüncül bir bakış açısıyla ele alınmalıdır. Aksi hâlde konunun kamu hukuku boyutu ve kendine has hususiyetleri göz ardı edilmiş olacaktır.
Vakıfların işletilmesi hususunda öncelikle vakıf kurucusunun beyan ettiği şartlara, yani vakfiyeye bakılır. Ancak vakfiyeler bazen çok hacimli şekilde ihdas edilseler de, ebediyen işlemesi beklenen bir müessesenin karşılaşabile-ceği bütün ihtimalleri kuşatmaları mümkün değildir. Vakıf hukukunda asıl olan, vakfın menfaatine en uygun şekilde ebediyen ve sürekli işletilmesini sağlamaktır. Bu nedenle vakıf kurucusunun iradesinin tespit edilemediği durumlarda bir pratik geliştirilmesi lüzumu söz konusu olup, bu şekilde orta-ya çıkan ve “evveli bilinemeyecek kadar” uzun süre uygulanarak normatif kuvvet kazanan tasarruflara “amel-i kadim” denir. Arşiv belgelerinde ve fıkıh eserlerinde sıklıkla kendisine lafzen veya mana olarak atıf yapılan amel-i kadim, kadim vakıflarla ilgili ihtilaflarda başvurulan en kuvvetli normdur. Öyle ki, hüccet, ilam, berat veya Defter-i Hâkâni, tapu yahut muhasebe kayıt-ları gibi resmî belgeler dahi amel-i kadim ile çatışmaları durumunda geçersiz sayılırlar. Kadim vakıflarda vakfiye, ancak kadimden beri uygulanıyor ise hukuken geçerli olur. Bu çalışmada amel-i kadim kavramının kavramsal ana-lizi yapılarak çeşitli bağlamlarda örnekleri incelenecektir.
Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM), evrensel ceza adaletini ve bireysel hesap verebilirliği sağlamak amacı ile kurulmuş olsa da bu amacı gerçekleştirmek noktasında yetersiz kalması iddiaları ile sıklıkla eleştirilmektedir. Kuruluşundan bu yana gerçekleştirdiği soruşturma ve yargılamalar, ilk bakışta Mahkemenin genellikle uluslararası politikalar ve devlet çıkarlarının etkisi altında kaldığını düşündürmektedir. Bu çalışma, UCM’nin amacını ve etkililiğini, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ve Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında çıkarılan tutuklama müzekkeresi ışığında analiz etmektedir. Bu analiz, UCM’nin işleyişinde hukuk ve politikanın ne ölçüde etkileşimde olduğu sorusuna eleştirel bir yaklaşım sunmayı amaçlamaktadır. Nihayetinde, UCM’nin tutuklama müzekkeresinin fiilen icrasının üye devletlerin siyasi ajandalarına göre şekillenen takdir yetkisine bırakılmış olması, her ne kadar Mahkemenin meşruiyeti ve etkililiğine ilişkin soruları beraberinde getirse de; bu adımın taraf devletlerin siyasi tutumları üzerinde olumlu etkiler yarattığına dair bulgular, UCM’nin evrensel adaletin gelişimindeki önemini koruduğu yönündeki argümanı desteklemektedir.
İklim değişiminin etkileri günden güne daha çok hissedilir hale gelirken, iklim değişikliği ile mücadele ve sürdürülebilir kalkınma amacıyla kaynak etkin ve yeşil ekonomiye geçiş süreci küresel bir seferberlik halini almaktadır. 19 Kasım 2019 tarihinde AB, iklim değişikliği bağlamındaki hassasiyetini bir basamak ileri taşıyarak, çevre ve sürdürülebilirlik konularında somut ve ilgili tüm taraflar açısından bağlayıcı bir rota izleyeceğini açıklamış, söz konusu yaklaşımın açık taahhüdü niteliğinde bir inisiyatifler paketi olan Avrupa Yeşil Mutabakatı’nı (AYM) kamuoyuna duyurmuştur. Bu Mutabakat, Avrupa Birliği’nin yeni sanayi politikasının ve ekonomik büyüme stratejisinin çerçevesini çizmektedir. AB, geçtiğimiz dönemde Emisyon Ticaret Sistemi’nin (ETS) yardımıyla emisyon azaltımında önemli bir kazanım sağlamıştır. Ancak, Avrupa Komisyonu’nun AYM ile daha iddialı iklim hedefleri belirlemesinin, karbon fiyatlarını artırarak karbon kaçağı riskini yükseltebileceği tahmin edilmektedir. Bu riski sınırlamak amacıyla AYM’nin kilit unsurlarından biri olarak Sınırda Karbon Düzenlemesi dikkat çekmektedir. Döngüsel Ekonomi Eylem Planı döngüsel modellerin uygulanma potansiyelinin yüksek olarak değerlendirildiği elektronik, bilişim, batarya, otomotiv, ambalaj, plastik, tekstil, inşaat, gıda ve tarım gibi sektörleri merkeze almakta, bu dönüşümün gerçekleştirilebilmesi için gerekli olan politika tedbirlerinin yanı sıra davranış değişikliklerinin de sağlanmasına yönelik faaliyetler tanımlamaktadır. Sanayinin farklı sektörlerinde döngüsel ekonomi modellerinin en verimli şekilde uygulanmasını sağlamak üzere kurgulanan Eylem Planı’nın amaçlarından bir diğeri de döngüsel ekonomiyi vatandaşlar, bölgeler ve şehirler için etkin işleyen bir mekanizma olarak geliştirmektir. Türkiye’nin AB ile olan ticari ilişkilerinin büyüklüğünü düşünecek olursak, AB ülkeleri ile ticaret yapan Türkiye sanayi kuruluşlarının Yeşil Mutabakat ile tabi olabilecekleri yükümlülüklerin getireceği yapısal ve maddi koşullar ile finansman olanakları hakkındaki bilgi düzeyleri oldukça önemlidir. Bu projeyle yukarıda da bahsedilen konular kapsamında, Konya Sanayi bölgesi kuruluşları baz alınarak, Yeşil Mutabakat Eylem Planı ve Yeşil dönüşüm hedefleri hakkındaki bilgileri, farkındalıkları ve uyumları, anket uygulamasıyla ölçülmek istenmektedir. Bu anket uygulaması için Türkiye Sanayisinin temel taşlarından olan Konya Sanayisi bölgesi seçilmiş olup, belli bir bölgenin seçilmesiyle daha küçük kuruluşların da ankete katılımı sağlanmış olacaktır.
Anonim şirket yapısı içerisinde pay sahibinin şirketin faaliyetleri hakkında bilgi sahibi olması oldukça önemlidir. Bunu teminen pay sahibine sağlanan haklardan birisi de inceleme hakkıdır. Çalışmamız pay sahibine tanınan bu inceleme hakkını merkezine oturtmakta ve TTK 437.4 hükmünü etraflıca ele almaktadır. Bu bağlamda, ilk olarak kanuni düzenleme çalışmaya yansıtılacaktır. İkinci olarak, inceleme hakkının tanımı, niteliği ve amacına ilişkin değerlendirmelerde bulunulacaktır. Akabinde ise inceleme hakkının kullanılmasına ilişkin temel esaslar üzerinde durulacaktır. Bu bağlamda, hakkın süjesi, kullanılacağı yer ve zaman ile inceleme talebine temas edildikten sonra hakkın konusu ve kapsamı ele alınacaktır. Nihayet, hakkın sınırları ve giderek dava suretiyle kullanımı incelenerek çalışma tamamlanacaktır.