
Bu araştırmanın amacı deprem dirençli bireylerin yetiştirilmesi için ortaokul fen bilimleri dersi öğretim programının kapsaması gereken yeterlikleri belirlemektir. Bunun için delphi tekniği ile 9 uzmanından oluşan ekipten veri toplanmıştır. Delphi tekniği üç tur olarak gerçekleştirilmiştir. Uzmanlardan, ilk turda ihtiyaç duyulan yeterlikleri listelemeleri istenmiş, betimsel analiz ile tüm uzmanlardan gelen yeterlikler analiz edilmiş ve bu yeterlikleri içeren delphi ikinci tur formu hazırlanmıştır. İkinci turda, uzmanların yeterlikleri gerekli görme düzeylerini 1’den 7’ye kadar likert tipi bir ölçek ile derecelendirmeleri istenmiştir. Ardından, her yeterlik için birinci çeyrek, ikinci çeyrek, üçüncü çeyrek ve çeyrekler arası genişlik hesaplanmış (R) ve delphi üçüncü tur formu hazırlanmıştır. Uzmanlardan yeterlik maddelerini tekrar değerlendirmeleri istenmiştir. Üçüncü tur verileri analiz edilirken her yeterlik için R tekrar hesaplanmış ve 1.2’den az olan (R<1.2) yeterlikler uzlaşma olan yeterlikler olarak değerlendirilmiştir. Sonuçta, uzmanlar tarafından bilgi boyutunda 8 yeterlik, beceri boyutunda 4 yeterlik ve tutum ve değerler boyutunda 2 yeterlik olmak üzere 14 yeterlik belirlenmiştir.
Bu çalışma, öğretmen yetiştirme paradigmaları bağlamında sınıf öğretmeni adaylarının kapsayıcı eğitime ilişkin algılarını nitel bir yaklaşımla incelemeyi amaçlamaktadır. Araştırma, olgu bilim deseninde yürütülmüş olup, veriler yarı yapılandırılmış görüşmeler aracılığıyla toplanmış ve içerik analizi yöntemiyle çözümlenmiştir. Katılımcılarını, 2024-2025 eğitim-öğretim yılında bir devlet üniversitesinde öğrenim gören 12 gönüllü sınıf öğretmeni adayı oluşturmaktadır. Araştırma bulguları, kapsayıcı eğitim anlayışı, kapsayıcı sınıf yönetimi yaklaşımları, benimsedikleri öğretim yaklaşımları, öğretmenlikte etkili paradigmalar, paradigmaların kapsayıcılığa etkisi ve öğretmen yetiştirmeye yönelik öneriler olmak üzere altı tema etrafında yapılandırılmıştır. Öğretmen adaylarının kapsayıcı eğitimi, bireysel farklılıklara saygı ve eğitimde eşitlik çerçevesinde tanımladıkları; sınıf yönetiminde sosyal katılım, empati ve bireyselleştirilmiş öğretimi ön plana çıkardıkları belirlenmiştir. Adayların büyük çoğunluğu eklektik paradigmaya yönelmekle birlikte; yansıtıcı paradigma mesleki gelişim, eleştirel paradigma ise toplumsal adalet açısından önemli bulunmuştur. Elde edilen bulgular, öğretmen adaylarının kapsayıcı eğitim yaklaşımına hem kuramsal hem de pratik düzeyde duyarlılık geliştirdiklerini göstermektedir. Bu bağlamda, öğretmen yetiştirme programlarının içerik ve uygulama bileşenlerinin kapsayıcılığı önceleyen paradigmalarla yeniden yapılandırılması gerektiği önerilmektedir.
Matematiğe ilişkin inançlar, öğrencilerin başarısını etkileyen önemli bir faktördür ve genellikle üç boyutta ele alınır: matematiğe, bireyin kendisine ve sınıf bağlamına yönelik inançlar. Bu çalışmada, öğrencilerin matematikle ilgili inançları, öz-yeterlik ve benlik kavramı ile öğretmenlere yönelik inançlarının birbirleriyle ve matematik başarısıyla ilişkisi incelenmiştir. Araştırma, 8. sınıf öğrencileriyle yürütülmüş ve yapısal eşitlik modellemesi (YEM) kullanılarak analiz edilmiştir. Modelde anlamlı olmayan yollar elenerek daha sade bir yapı oluşturulmuştur. Sonuçlar, matematik benlik algısının matematik başarısını doğrudan etkilediğini (β = 0.55), matematik öz-yeterliğinin matematik benlik algısını güçlendirdiğini (β = 0.80) ve öğretmen algılarının matematik benlik algısı üzerinde (β = 0.28) ve öğrencilerin matematiğe ilişkin inançları (β =-0.39) üzerinde etkili olduğunu göstermektedir. Ayrıca, matematiğe yönelik olumsuz inançların başarıyı olumsuz etkilediği (β =-0.31) bulunmuştur. Bu bulgular, bireysel ve çevresel faktörlerin matematik başarısını şekillendirmede önemli bir rol oynadığını ortaya koymaktadır.
Bu araştırma 2013-2024 yılları arasında erken çocukluk eğitimini konu alan nitel yöntemli tezlerde katılımcı teyidi konusunu incelemektedir. Araştırmada ulusal tez merkezinde yer alan erken çocukluk eğitimi alanında yapılmış çocuk katılımcıya sahip tezler amaçlı örnekleme yöntemlerinden ölçüt örnekleme yoluyla seçilerek; tez inceleme formu yardımıyla doküman inceleme yöntemiyle incelenmiştir. Araştırma verilerine göre 2013-2024 yılları arasında erken çocukluk eğitimini konu alan 1742 tez çalışması olduğu görülmektedir. Bu tez çalışmalarından nitel yöntem kullanılan veya içerisinde nitel kısımlar olan karma yöntemli ve çocuk katılımcıya sahip 127 tez çalışmasından 66’sı (%51,96) yüksek lisans tezi, 61’i (%48,03) ise doktora tezi olduğu görülmektedir. Araştırma sonuçlarına göre katılımcı olarak çocukların seçildiği nitel yöntemle yapılmış veya içerisinde nitel kısımların olduğu karma yöntemle yapılmış 61 doktora tezinden sadece 2’sinde (%3,27) katılımcı teyidi yer aldığı; 59’unda (%96,72) ise katılımcı teyidi stratejisinin kullanılmadığı; dolayısıyla çocuk bakış açılarının doğru ve inandırıcılığı yüksek bir şekilde yansıtıldığına dair önemli bir strateji olan katılımcı teyidi protokolünün işletilmediği görülmektedir.
Değerler eğitiminin milli eğitim müfredatına ağırlıklı bir şekilde yer edinmeye başlamasıyla birlikte hemen hemen bütün ders programlarında doğrudan ya da dolaylı olarak değerler ile ilgili kazanım başlıklarına da yer verilmeye başlanmıştır. 2018 ve 2024 programlarındaki değerler eğitimine yönelik öğretmen görüşlerinin incelendiği bu araştırma toplam 9 (dokuz) öğretmenin katılımı ile gerçekleştirilmiştir. Nitel araştırma desenlerinden fenomenolojik desenle tasarlanan araştırmanın verileri betimsel analiz yardımıyla çözümlenmiştir. Araştırma bulguları, sosyal bilgiler öğretmenlerinin değerler eğitimi konusunda kendilerini yeterli gördüklerini ortaya koymaktadır. Öğretmen görüşlerine göre 2024 Sosyal bilgiler öğretim programı, 2018 programına kıyasla toplumsal değerlere daha fazla önem vermekte; güncel gereksinimlere yanıt veren yeni değer alanlarını içermektedir. Ayrıca katılımcılar, mevcut programın genel eğitim ihtiyaçlarını büyük ölçüde karşıladığı yönünde görüş bildirmiştir. Etkili bir değerler eğitiminin gerçekleştirilmesi için ise öğretmenlerin olumlu rol model olmalarının yanı sıra, ders süreçlerinde örnek olay anlatımlarına daha fazla yer verilmesi gerektiği vurgulanmıştır. Bundan sonraki dönemlerde tasarlanacak olan öğretim programlarının hazırlık aşamalarında öğretmen görüşlerinin baz alınması ve günümüz eğitim ihtiyaçlarına cevap verecek nitelikte olması gerektiği önerilerinde bulunulmuştur.
The aim of this study is to investigate the mediating role of self-efficacy beliefs in the relationship between teachers’ attitudes towards their profession and their professional learning levels. This research, designed using a relational survey model, was conducted on 660 teachers selected using a simple random sampling method. Descriptive statistics, Pearson product-moment correlation coefficient, t-test, one-way ANOVA and structural equation modeling were employed in the statistical analysis of the data. As a result of the correlation analysis performed, it was found that there was a positive and significant correlation between professional attitude, professional learning and self-efficacy beliefs. The path analysis conducted to analyze the effect of mediating variable exhibited that self-efficacy beliefs played a partial mediating role in the relationship between teachers’ attitudes towards their profession and their professional learning levels. The findings indicate that teachers’ self-efficacy goes beyond individual beliefs and serves as a key mechanism that shapes their attitudes toward the teaching profession and their professional learning processes. The study concluded that, with regard to school administrators, teachers’ professional development and instructional performance can be enhanced more effectively not only through external evaluation but also by strengthening their sense of self-efficacy. It has been recommended that professional development programs for teachers be restructured to include practical content designed to strengthen their perceptions of self-efficacy.
Bu çalışmada özel eğitim ve rehabilitasyon merkezlerindeki meslek elamanlarına sunulan performans geribildirimine ilişkin uygulamacı görüşlerinin detaylı bir şekilde ortaya konması amaçlanmıştır. Araştırma fenomenoloji deseninde gerçekleştirilmiş nitel bir çalışma olarak tasarlanmıştır. Bu kapsamda bir özel eğitim ve rehabilitasyon merkezinde görev yapan 20 uygulamacı ile yürütülmüştür. Veri toplama aracı olarak araştırmacı tarafından hazırlanan ve uzman görüşü alınan iki açık uçlu sorudan oluşan “Açık Uçlu Anket Formu” ve katılımcıların demografik özelliklerini belirlemek amacıyla “Kişisel Bilgi Formu” kullanılmıştır. Elde edilen veriler içerik analizi yöntemiyle analiz yapılmıştır. Araştırma bulguları, performans geribildirimi uygulamacıların mesleki ve kişisel gelişimlerinde önemli rol oynadığını göstermektedir. Bununla birlikte sunulan hizmetlerle ilgili beklentileri ayrıntılı bir şekilde belirlenmiştir. Sonuç olarak uygulamacıların iş birliğine dayalı geribildirimin sunulması hakkında olumlu görüş bildirdiği ve performans geribildirimi sürecinin geliştirilmesine yönelik düzenlemeler yapılması gerektiği tespit edilmiştir.
Reggio Emilia yaklaşımı, okul öncesi eğitimde sıklıkla ele alınan alternatif bir pedagojik model olarak öne çıkmaktadır. Yaklaşımın özgürleştirici ve dönüştürücü niteliği, onun yönetsel süreçlerinden bağımsız düşünülemez; bu nedenle yönetim pratiklerinin incelenmesi ayrı bir önem taşımaktadır. Bu doğrultuda çalışma, Reggio Emilia yaklaşımının yönetim pratiklerini eleştirel pedagoji açısından değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Kuramsal nitelik taşıyan bu çalışmada ulusal ve uluslararası alanyazın incelenerek karşılaştırmalı bir analiz yapılmıştır. İnceleme; katılımcı yönetim ve öğretmen rolleri, yönetimde diyalog ve düşünsel katılım, öğretmenin yönetsel rolü ve etik sorumluluğu, okul-toplum ilişkisi ve yönetime ebeveyn katılımı boyutlarında gerçekleştirilmiştir. Analiz sonucunda Reggio Emilia'nın yönetsel pratiklerinin eleştirel pedagoji ile örtüşen ve ayrışan yönleri ortaya konmuştur.
Bu araştırmada, ilkokul birinci sınıf öğrencilerinin okula uyumları ve yürütücü işlev becerileri, cinsiyet, okul öncesi eğitim deneyimi ve ebeveyn eğitim düzeyi değişkenleri açısından incelenmiş, ayrıca yürütücü işlev becerilerinin okula uyumu yordama rolü araştırılmıştır. Genel tarama modelinde yürütülen araştırmanın örneklemini 561 ilkokul birinci sınıf öğrencisi oluşturmuştur. Veriler, Kişisel Bilgi Formu, İlkokul Öğrencilerinin Okula Uyum Ölçeği ve Çocukluk Dönemi Yürütücü İşlevleri Envanteri aracılığıyla toplanmıştır. Verilerin analizinde betimsel istatistikler, grup karşılaştırma analizleri ve basit doğrusal regresyon analizleri kullanılmıştır. Bulgular, öğrencilerin okula uyum puanlarının cinsiyet, okul öncesi eğitim alma durumu, okul öncesi eğitimin alındığı kurum türü ve anne-baba eğitim düzeylerine göre anlamlı farklılık gösterdiğini ortaya koymuştur. Yürütücü işlev becerileri puanları ise okul öncesi eğitim alma durumu ve anne-baba eğitim düzeylerine göre anlamlı farklılık gösterirken, cinsiyet ve okul öncesi eğitimin alındığı kurum türüne göre anlamlı farklılık göstermemiştir. Ayrıca yürütücü işlev becerilerinin hem okul öncesi eğitim alan hem de almayan öğrencilerin okula uyumlarını anlamlı düzeyde yordadığı belirlenmiştir. Bu bulgular, okula uyum sürecinde yürütücü işlev becerileri ile okul öncesi eğitimin önemini vurgulamakta ve müfredat düzenlemeleri, öğretmen eğitimi ve veli eğitimine yönelik uygulamalara ışık tutmaktadır.
Bu araştırma, okul öncesi dönemdeki çocuklara uygulanan oryantiring eğitim programının çalışma belleği, problem çözme ve bilişsel esneklik becerileri üzerindeki etkisini incelemeyi amaçlamıştır. Araştırma, 60-72 aylık 50 çocuktan oluşan çalışma grubu ile karma yöntem kullanılarak yürütülmüştür. Çalışmanın nicel aşaması ön test-son test kontrol gruplu yarı deneysel desen, nitel boyutu ise durum çalışması olarak yapılandırılmıştır. Deney grubundaki çocuklara 10 hafta boyunca toplam 20 oturumluk Oryantiring Eğitim Programı uygulanmıştır. Veriler Çalışma Belleği, Problem Çözme Becerileri Ölçeği ve Nesne Seçiminde Esneklik Görevi, ebeveyn görüşme formları ve yansıtıcı günlükler aracılığıyla toplanmıştır. Elde edilen bulgular oryantiring eğitimi alan deney grubu lehine çalışma belleği, problem çözme ve bilişsel esneklik becerilerinde anlamlı bir gelişim olduğunu ortaya koymuştur. Sonuç olarak oryantiringin okul öncesi dönemde bu temel bilişsel becerileri geliştiren etkili bir uygulama olduğu söylenebilir.
Bu çalışmanın amacı, öğretmenlerin dijital teknolojilere erişim motivasyonu, dijital okuryazarlık becerileri, teknolojiye yönelik tutumları ile teknoloji kullanım ve stres düzeylerini belirlemektir. Ayrıca, bu değişkenler ile yaş, cinsiyet, öğrenim durumu, mesleki kıdem ve okul türü gibi demografik faktörler arasındaki ilişkilerin incelenmesi amaçlanmaktadır. İlişkisel tarama modeline dayalı araştırmanın örneklemini Sivas'ta görev yapan 308 öğretmen oluşturmaktadır. Veriler, ilgili ölçekler aracılığıyla toplanmış ve SPSS ile analiz edilmiştir. Bulgular, dijital erişim motivasyonunun dijital okuryazarlıkla pozitif, teknostresle negatif ilişkili olduğunu ortaya koymuştur. Genç öğretmenlerin motivasyonu daha yüksek, lisansüstü mezunların teknostresi daha düşük, ilkokul öğretmenlerinin ise teknostres düzeyleri daha yüksek bulunmuştur. Öğretmenlerin dijital yeterliliklerini artırmaya ve teknolojik streslerini azaltmaya yönelik mesleki gelişim programlarının geliştirilmesi önerilmektedir. Bu çalışma, öğretmenlerin dijital motivasyon ve okuryazarlık düzeyleri ile teknostres arasındaki ilişkileri ortaya koyarak alanyazına özgün katkılar sunmaktadır.
This study examines the administrative experiences of academic middle leaders in the Turkish higher education system, focusing on the structural and relational dynamics that shape these experiences. Adopting a qualitative phenomenological approach, the study draws on semi-structured interviews conducted with 13 academic middle managers at a public university. The data were analyzed using Interpretative Phenomenological Analysis (IPA). The findings reveal that academic middle leadership is experienced through five interrelated dimensions, navigating “a life between academic and leadership roles”, enacting “the organizational interface role”, confronting “authority–responsibility imbalance and invisible workload”, engaging in “emotional labor and relational management”, and constructing “personal meaning-making and resilience strategies”. In the Turkish context, academic middle leadership emerges as a multilayered role largely learned through practice, shaped by structural constraints, heavy workload, and limited systematic preparation. By illuminating the lived experience of the organizational interface role, this study contributes to a deeper understanding of middle-level leadership in higher education and underscores the need for structured professional development to support its professionalization.
Bu araştırmanın amacı, Türkiye’de uygulanan ortaöğretime geçiş sınavlarında yer alan fen bilimleri sorularını Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA) 2018 Fen Okuryazarlığı Değerlendirme Çerçevesi’nin bilgi türleri boyutu (içerik bilgisi, yöntem bilgisi ve epistemik bilgi) açısından incelemektir. Araştırmanın çalışma grubunu, Türkiye’nin PISA değerlendirmelerine 2003 yılında dâhil olmasından hareketle belirlenen 2003–2023 yılları arasındaki ilgili sınav soruları oluşturmaktadır. Ortaöğretim Kurumları Sınavı (OKS), Seviye Belirleme Sınavı (SBS), Temel Eğitimden Ortaöğretime Geçiş Sınavı (TEOG) ve Liselere Geçiş Sınavı (LGS) kapsamında yer alan toplam 525 soru, doküman analizi yoluyla incelenmiş ve içerik analizi ile çözümlenmiştir. Bulgular, soruların çoğu yıl %60’ın üzerinde oranlarla içerik bilgisi ağırlıklı hazırlandığını, bazı yıllarda bu oranın %90–100 düzeyine ulaştığını göstermektedir. Yöntem bilgisine dayalı soruların oranlarının genellikle %15–45 aralığında değiştiği ve bu bilgi türünün dönemsel artışlar göstermesine karşın süreklilik göstermediği belirlenmiştir. Epistemik bilgiye ise yalnızca tek bir uygulama yılında ve %5 düzeyinde yer verilmiştir. Yıllar arası karşılaştırmalar, frekans değerleri üzerinden hesaplanan z-skorlarıyla desteklenmiştir. Bu doğrultuda, sınav sorularının bilgi türleri açısından daha dengeli bir yapıya kavuşturulması önerilmektedir.
Bu araştırmanın amacı, kırsal kesimde yaşayan kız çocuklarının ortaöğretime devam edememe nedenlerini belirlemek ve bu süreci şekillendiren bireysel, ailevi ve yapısal dinamikleri bütüncül bir çerçevede incelemektir. Araştırma, nitel araştırma yaklaşımı kapsamında fenomenoloji deseni ile yürütülmüştür. Çalışma grubunu, Midyat’ta ikamet eden ve ortaöğretime devam etmeyen 100 kız çocuğu oluşturmaktadır. Veriler yarı yapılandırılmış görüşmeler yoluyla toplanmış ve içerik analizi ile çözümlenmiştir. Araştırma sürecinde geçerlik ve güvenirliğin sağlanmasına yönelik çeşitli önlemler alınmıştır. Bulgular, kız çocuklarının ortaöğretime devam edememe nedenlerinin; aile ve sosyoekonomik yapıdan kaynaklanan engeller, toplumsal cinsiyet temelli engeller, yapısal ve erişim temelli engeller ile bireysel ve algısal engeller olmak üzere dört ana tema altında toplandığını göstermektedir. Öne çıkan faktörler arasında ekonomik yetersizlikler, kız çocuklarına yüklenen ev içi sorumluluklar, cinsiyetçi tutumlar, ulaşım ve erişim sorunları ile başarısızlık ve uyum kaygıları yer almaktadır. Araştırma bulguları, kız çocuklarının eğitime devam edememe sürecinin yalnızca bireysel ya da ailevi tercihlerle açıklanamayacağını; bu durumun toplumsal cinsiyet normları, ekonomik eşitsizlikler ve eğitim sisteminin yapısal sınırlılıkları ile yakından ilişkili olduğunu ortaya koymaktadır. Bu yönüyle çalışma, kız çocuklarının eğitime erişim sorununu çok katmanlı ve yapısal bir çerçevede ele alarak literatüre katkı sunmaktadır. Elde edilen bulgular doğrultusunda, kız çocuklarının eğitime devamını artırmaya yönelik politikaların yalnızca aileyi hedefleyen yaklaşımlarla sınırlı kalmaması; aynı zamanda eğitim sisteminin erişilebilirliğini, kapsayıcılığını ve eşitleyici kapasitesini güçlendiren bütüncül müdahaleleri içermesi gerektiği önerilmektedir.
Okul öncesi dönem, çocukların sayılarla ve temel matematiksel kavramlarla tanışmalarını sağlayarak, ilerleyen yıllarda karşılaşacakları daha karmaşık matematiksel işlemler ve problem çözme süreçleri için güçlü bir zemin oluşturması bakımından kritik bir öneme sahiptir. Bu doğrultuda, okul öncesi öğrencilerinin sahip oldukları sayı hissi becerilerinin belirlenmesi ve eksik yönlerinin desteklenmesi gerekmektedir. Alanyazında Türkçeye uyarlanmış bazı ölçme araçları bulunsa da okul müfredatı dikkate alınarak geliştirilecek yeni ölçeklerin alana katkı sunacağı düşünülmektedir. Bu çalışmada, sayı hissi becerilerini ölçmeye yönelik bir ölçek geliştirilmesi amaçlanmıştır. Ölçeğin kuramsal temellerini oluşturmak üzere kapsamlı bir literatür taraması gerçekleştirilmiş ve bazı sayı hissi bileşenleri, ölçek maddelerinin oluşturulmasında temel alınmıştır. Ölçek verileri, 2022-2023 ve 2023-2024 eğitim-öğretim yıllarının bahar dönemlerinde toplam 677 beş yaş grubu (61-72 ay) öğrenciden toplanmıştır. Uzman görüşleri doğrultusunda hazırlanan taslak ölçek, ilk olarak 227 öğrenciyle pilot uygulamaya tabi tutulmuştur. Öğrencilerin verdiği yanıtlar sayı hissi temelli, işlem-kural temelli/anlamsız açıklamalar şeklinde sınıflandırılarak değerlendirilmiştir. Yapılan madde analizleri sonucunda revize edilen ölçek ikinci pilot uygulamada 300 öğrenciye uygulanmış ve açımlayıcı faktör analizi (AFA) gerçekleştirilmiştir. Elde edilen 10 maddeli üç faktörlü yapı, toplam varyansın %46’sını açıklamıştır. Ardından, ölçek 150 öğrenci ile doğrulayıcı faktör analizine (DFA) tabi tutulmuş ve uyum indekslerinin iyi düzeyde olduğu saptanmıştır. Araştırma sonucunda, elde edilen Sayı Hissi Beceri Ölçeği’nin (SHBÖ) alanyazına katkı sağlayacağı ve yapılacak çalışmalarda, okul öncesi öğrencilerin sayı hissi becerilerini geliştirmeye yönelik farklı öğretim yöntemlerinin etkililiğini incelemek amacıyla kullanılabileceği önerilmektedir.
Çoğunlukla erken çocukluk ve ilkokul müzik eğitiminde uygulanan Kodály yaklaşımı, ortaöğretim dâhil her yaş düzeyi için uyarlanabilir bir çerçeve sunmaktadır. Ancak lise düzeyinde uygulamada, öğrencilerin sınırlı müziksel geçmişleri ve yetersiz şarkı söyleme deneyimleri gibi güçlükler ortaya çıkmaktadır. Bu durum, gelişimsel olarak uygun ve pedagojik açıdan anlamlı bir repertuvar seçimini kritik hâle getirmektedir. Bu araştırma, Türkiye’de 9. sınıf Müzik Dersi Öğretmen Kılavuz Kitabı’nda yer alan şarkı repertuvarını Kodály yaklaşımı çerçevesinde incelemiştir. Betimsel olarak tasarlanan çalışmada, kitaptaki 53 şarkı, daha büyük yaş grupları için ideal bir repertuvarı tanımlayan yedi kategori temelinde 12 uzman müzik öğretmeni tarafından değerlendirilmiştir. Bulgular tüm kategorilerin temsil edildiğini; türkülerin ve çok bölümlü eserlerin en yoğun, oyun şarkılarının ise en az yer alan türler olduğunu göstermektedir. Öğretmen değerlendirmeleri arasındaki farklılıklar kategori yorumlarında tutarsızlıklara işaret etmektedir. Sonuçlar, Kodály temelli uygulamaların ortaöğretim öğrencileri için daha fazla uyarlamaya ihtiyaç duyduğunu göstermektedir.
Bu çalışma, argümantasyona dayalı sosyobilimsel konu temelli fen öğretiminin, ortaokul öğrencilerinin sosyobilimsel konu (SBK)’lara yönelik tutumları, farkındalıkları ve argümantasyon yetkinlikleri üzerindeki etkisini incelemeyi amaçlamaktadır. Araştırma, yarı deneysel (ön test-son test kontrol gruplu) ve gözlemsel durum çalışmasının bir arada kullanıldığı karma yöntem iç içe desenine göre yürütülmüştür. Çalışma grubu, Ankara'daki bir devlet okulunda 7. sınıfta öğrenim gören 53 deney ve 50 kontrol grubu öğrencilerinden oluşmaktadır. Nicel bulgular, öğrencilerin SBK'ya yönelik tutumlarında deney grubu lehine istatistiksel olarak anlamlı bir artışa olduğu tespit edilmiştir. Sosyobilimsel konulara ilişkin farkındalık puanlarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır; ancak nitel bulgular, öğrencilerin sosyobilimsel konulara yönelik farkındalıklarının olumlu yönde geliştirdiğini ortaya koymuştur. Argümantasyon yetkinlikleri nicel analizleri; iddia, veri, akıl yürütme ve destekleyici bileşenlerinde istatiksel olarak anlamlı gelişim olduğunu, ancak çürütücü bileşeninde anlamlı bir gelişim olmadığını ortaya koymuştur. Nitel bulgular ise, deney grubu öğrencilerinin süreç boyunca argümantasyon bileşenlerinin kullanımında niteliksel bir iyileşme kaydettiğini göstermiştir.
Erken çocukluk döneminde bilişsel, fiziksel, dil, motor, duygusal, sosyal ve cinsel gelişim alanlarının bir bütün olarak ele alınması, çocukların sağlıklı bireyler olarak yetişmeleri açısından büyük önem taşımaktadır. Bu dönem, tüm çocuklar için kritik olmakla birlikte, özel gereksinimli çocuklar açısından daha büyük bir öneme sahiptir. Söz konusu çocukların bağımsızlık düzeylerinin artırılmasında, erken dönemde kazandırılacak bilgi ve beceriler belirleyici rol oynamaktadır. Bu doğrultuda, gelişim alanlarına yönelik kazanımların açık şekilde tanımlanması ve uygulanması gerekmektedir. Bu çalışmada, MEB (2018) Erken Çocukluk Özel Eğitim ve Okul Öncesi Özel Eğitim Öğretim Programları’nda yer alan cinsel gelişim kazanımları betimsel araştırma modellerinden olan doküman analizi yöntemiyle incelenmiştir. Bulgular, programlarda cinsel gelişime dair kazanımlara yer verildiğini ancak özel gereksinimli çocuklara yönelik kazanımların daha net ve kapsamlı biçimde ele alınması gerektiğini ortaya koymaktadır.
Bu araştırmada otizm spektrum bozukluğu ve zihinsel yetersizliği olan bireylerin eğitiminde yapay zekâ araçlarının kullanımına ilişkin ebeveyn görüşlerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Nitel araştırma yöntemlerinden fenomenoloji deseni ile yürütülen bu araştırmada, 13 ebeveynle yarı yapılandırılmış görüşmeler gerçekleştirilmiş, verilerin analizinde içerik analizi yöntemi kullanılmıştır. Araştırma bulgularına göre ebeveynler, yapay zekâ tabanlı eğitim araçlarını genel olarak duymalarına rağmen işlevleri ve eğitimde nasıl kullanılacağı konusunda sınırlı bilgiye sahiptir. Katılımcılar, yapay zekâ destekli araçların akademik becerileri destekleyebileceğini, bireyselleştirilmiş öğrenme imkanları sunabileceğini ve görsel-işitsel öğrenmeyi teşvik edebileceğini ifade etmiştir. Ancak yapay zekâ araçlarının maliyeti, güvenlik sorunları, bağımlılık riski ve altyapı eksikliği gibi konular ebeveynler tarafından endişe kaynağı olarak öne çıkarılmaktadır. Katılımcılar, yapay zekâ araçlarının etkili ve güvenli bir şekilde kullanımını sağlamak için ebeveynlerin bu konuda bilgilendirilmesi ve eğitimler düzenlenmesi gerektiğini vurgulamıştır. Araştırma bulguları, otizm ve zihin yetersizliği olan bireylerin eğitiminde yapay zekâ araçlarının entegrasyonuna yönelik ebeveyn farkındalığının artırılması, altyapı eşitsizliklerinin giderilmesi için mali destekler sağlanması ve ailelere yönelik güvenli teknoloji kullanımı eğitimlerini içeren politikaların geliştirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.
Öğretmen duyguları öğretimi planlama ve sürdürmenin tüm boyutlarını etkilemektedir. Araştırma, temel bir beceri olarak ilk okuma yazmanın en etkili şekilde kazandırılması için öğretmenin duygusal süreçlerini anlamayı amaçlamaktadır. Türkiye’de 1. sınıf öğretmenlerinin duygusal süreçleri; doğrudan araştırılabileceği gibi ilk okuma yazma öğretiminde yaşadığı sorunlar, iş memnuniyeti, öz yeterlilik ve tutum algıları gibi çalışmalardan elde edilebilir. Bu amaçla araştırma, sistematik bir derleme olarak tasarlanmıştır. Ulaşılan bulgular sınıf öğretmenlerinin duygularının ilk okuma yazma öğretimine yönelik tutum ve öz yeterlilik algılarıyla, aldıkları eğitimlerle, kişilik özellikleriyle, tükenmişlikleriyle ve mesleki deneyimleriyle şekillendiğini göstermektedir. Öğretmenler ilk okuma yazma öğretimine genel olarak kaygıyla başlamakta ve süreç boyunca heyecan, sevgi, umut, mutluluk, gurur, isteklilik, keyif, sabır, azim gibi olumlu duygular yanında endişe, hayal kırıklığı, pişmanlık, bıkkınlık, kızgınlık, telaş gibi olumsuz duyguları da hissetmektedir. Kadın sınıf öğretmenleri, erkek sınıf öğretmenlerine kıyasla daha fazla olumlu duyguya sahiptir. Öğretmen eğitiminde kişisel ve duyuşsal gelişimin desteklenmesi ve daha nitelikli bir eğitim verilmesi önerilmektedir.