
Bu çalışmanın temel amacı, Türkiye’de gerçek hayat bağlantıları üzerine hazırlanan lisansüstü tezleri bibliyometrik açıdan detaylı bir şekilde inceleyerek, ilgili alandaki araştırma eğilimlerinin kapsamlı bir şekilde ortaya konulmasıdır. Araştırmada bibliyometrik yöntem benimsenmiştir. Veri toplama sürecinde Yükseköğretim Kurulu (YÖK) Ulusal Tez Merkezi veri tabanı kaynak olarak kullanılmıştır. Araştırma kapsamında, 2002-2025 yılları arasında yayımlanmış ve erişime açık olan 99 yüksek lisans ve 18 doktora tezi olmak üzere toplam 117 çalışma; yıl, tür, üniversite, enstitü, anabilim dalı, danışman, coğrafi dağılım, sayfa sayısı, yazar cinsiyeti, yöntem ve dil değişkenleri açısından analiz edilmiştir. Analiz sonuçlarına göre, çalışmaların %84,62’sinin yüksek lisans düzeyinde olduğu ve en fazla çalışmaya 2022 yılında ulaşıldığı belirlenmiştir. Lisansüstü tezler dağılım olarak 50 farklı üniversite ve 41 farklı ile yayılmış olsa da Gazi ve Hacettepe Üniversiteleri ile Ankara ili bu alanda başı çekmektedir. Disiplin açısından, soyut kavramların somutlaştırılması ihtiyacının yoğun olduğu Matematik ve Fen Bilimleri Eğitimi alanında çalışmaların yoğunlaştığı ve Eğitim Bilimleri Enstitüsünün (%54,70) bu konuda öne çıktığı görülmüştür. Doğrudan coğrafya eğitimi anabilim dalı etiketiyle indekslenmiş bir çalışmaya rastlanmamış olsa da yapılan içerik analizi sonucunda çatı bölümler altında coğrafi bilgi ve becerilerin günlük hayatla ilişkilendirilmesini ele alan spesifik çalışmaların mevcut olduğu saptanmıştır.
Bu çalışmada, Reşadiye İlçesinin (Tokat) sürdürülebilir ve entegre kırsal kalkınma analizinin yapılması amaçlanmıştır. Toplam 41.952 olan nüfusunun (2024) %77’sinin kırsal alanda yaşıyor olması ve Kalkınma Ajansları Genel Müdürlüğü tarafından yapılan Sosyo-Ekonomik Gelişmişlik Sıralaması Araştırmasına (SE-GE) göre gelişmişlik seviyesi bakımından Türkiye’deki mevcut 973 ilçe içerisinde 757. sırada yer alıyor olması Reşadiye ilçesinin araştırma için seçilmesinde belirleyici olmuştur. Çalışmada entegre kırsal kalkınma prensipleri çerçevesinde nitel ve nicel yöntemlerin bir arada kullanıldığı karma araştırma metodu kullanılmıştır. Çalışmanın temel veri setini sahada gerçekleştirilen gözlem ve anket sonuçları teşkil etmiştir. Anket sonucu elde edilen veriler SPSS programı yardımıyla analiz edilmiştir. Çalışma kapsamında 20 kırsal yerleşmede toplam 100 üreticiye anket uygulanmıştır. Çalışmada sonuç olarak Reşadiye ilçesinin kırsal alan unsurları bakımından önemli bir potansiyel barındırdığı ancak geçmişten beri yöreden şehirlere doğru yaşanan yoğun göçün var olan potansiyeli harekete geçirme konusunda kısıtlar ortaya koyduğunu, ilçe kırsalındaki temel ekonomik faaliyetlerden hem tarımın hem hayvancılığın geçmişe göre yoğunluğunun azaldığı anlaşılmaktadır. İlçede kırsal nüfus oransal olarak çok yüksek olmakla birlikte, genç nüfus bağımlılığının azalması, buna karşın yaşlı nüfus bağımlılığının ise giderek artması nedeniyle, kalkınmaya hizmet edecek aktif nüfusun yetersiz kalması sonucu ortaya çıkmaktadır. Bu durum kırsal alan planlamasının entegre bir şekilde yeniden etkin bir şekilde uygulanması gerekliliğine işaret etmektedir.
Taşkınların yaşandığı ve yaşanması muhtemel yerlerde doğal ortam ve insan ilişkisi doğru kurgulanmadığı takdirde can ve mal kayıplarının meydana gelmesi kaçınılmazdır. Taşkınların sıklıkla meydana geldiği Van Gölü kapalı havzası, Türkiye’nin doğu kesiminde İran sınırında bulunmaktadır. Su bölümü çizgisi esas alınarak 19 alt havzaya ayrılan çalışma sahasında, taşkın duyarlılığının sınıflandırılması ve karşılaştırılması amacıyla çizgisel, alansal ve rölyef parametrelerini içeren morfometrik indislerden faydalanılmıştır. Çalışma; morfometrik analizler, arazi bulguları, taşkın istatistikleri ve Coğrafi Bilgi Sistemleri (CBS) tekniklerinden faydalanılarak gerçekleştirilmiştir. Morfometrik indis sonuçları kullanılarak ortaya konulan sayısal etki tablosu ile taşkın duyarlılık sınıflaması beş kategoride (çok düşük, düşük, orta, yüksek, çok yüksek) ele alınmıştır. Sonuçlara göre taşkın duyarlılığı, alt havzalardan üç tanesinde “çok düşük”, üç tanesinde “düşük”, bir tanesinde “orta”, dört tanesinde “yüksek” ve sekiz tanesinde ise (Deliçay, Zilan, Kotum-Tatvan, Erçek-Karasu-Engil, Bendimahi-Deliçay, Engil-Gevaş, Kotum-Sufresor, Çaybağı) “çok yüksek”tir. Çalışma sonuçlarından elde edilen veriler havza önceliklendirme ve planlamaları için karar vericilere fikir niteliği taşımaktadır.
Bu çalışma, 2020-2023 döneminde Erzincan kent merkezinde meydana gelen ölümlü ve yaralanmalı trafik kazalarının zamansal ve mekânsal dinamiklerini, COVID-19 pandemisinin etkileri bağlamında incelemektedir. Erzincan, Doğu Anadolu Bölgesi’nde bin kişi başına düşen araç sayısında birinci sırada yer alması ve düşük nüfusuna rağmen yüksek kaza istatistikleri göstermesi nedeniyle çalışma alanı olarak seçilmiştir. Araştırmada; Sıcak Nokta Analizi (Getis-Ord Gi*), Kernel Yoğunluk Analizi ve Zaman-Mekân Küpü Analizi yöntemleri kullanılarak kazaların dağılımı haritalanmıştır. Ayrıca, Analitik Hiyerarşi Süreci (AHP) ile kaza risk faktörleri ağırlıklandırılmıştır. Bulgular, COVID-19 kısıtlamalarının yaşandığı 2020 yılında kaza sayılarında belirgin bir düşüş yaşandığını, ancak normalleşme süreciyle birlikte 2023 yılında kaza ve yaralı sayılarının pandemi öncesi seviyeleri aşarak zirve yaptığını ortaya koymuştur. Mekânsal analizler, kaza riskinin Dörtyol kavşağı ve ana arterler üzerinde "yoğunlaşan sıcak nokta" karakteri sergilediğini; AHP sonuçları ise trafik yoğunluğu (%46) ve hızın (%33) temel risk faktörleri olduğunu kanıtlamıştır. Çalışma, elde edilen bulgular ışığında, riskli kavşaklar ve trafiğin zirve yaptığı saatler için yerel ölçekte uygulanabilir trafik güvenliği stratejileri sunmaktadır.
Siirt and its surroundings are in the foreland of the Bitlis-Zagros Suture Zone (BZSZ), a prominent neotectonic structure formed by the collision of the Arabian and Eurasian plates. However, studies focusing on the tectonic features of this foreland region near the BZATZ are limited. This study aims to investigate the effects of active tectonism in Siirt and its surroundings, situated within BZATZ, using geomorphological data, and to identify the active faults in the region. Geographic Information Systems (GIS) technologies and geomorphological analysis methods were applied during the evaluation process. The results reveal significant variations in slope values over short distances, reflecting the influence of active tectonics in and around Siirt. A range of tectonically induced landforms have developed, including hanging valleys, fault scarps, landslides, terraces, linear valleys, offset streams, alluvial fans, shutter ridges, and pressure ridges. Both right-lateral and left-lateral strike-slip faults were identified. The right-lateral faults are interpreted as the southward continuation—within a broad deformation zone—of the Kozluk-Narlı Fault described by Perinçek et al. (1987). These faults, which have caused notable deformation and stream offsets, are referred to in this study collectively as the “Kozluk-Narlı Fault Zone.” Future research should focus on delineating the boundaries, geometry, and active tectonic characteristics of this fault zone beyond the current study area. Many of the previously identified active faults in the Siirt region, near the BZATZ, appear incomplete.
Bu araştırmada, öğretmen adaylarının afet eğitimine ilişkin öz-yeterliklerini belirlemeye imkân sağlayacak geçerlik ve güvenirliği sınanmış bir ölçme aracı geliştirmek amaçlanmıştır. Araştırmada, Likert tipi ölçek geliştirme yöntemi kullanılmıştır. Bu doğrultuda, Afet Eğitimi Öz-Yeterlik Ölçeği (AEÖYÖ) hazırlanmış ve bir üniversitenin eğitim fakültesinde öğrenim gören öğretmen adaylarına (birinci aşamada 441 kişi, ikinci aşamada 108 kişi olmak üzere toplam 549 kişi) uygulandıktan sonra geçerlik ve güvenirlik çalışmaları yapılmıştır. Ölçeğin kapsam ve görünüş geçerliği için uzman görüşünden faydalanılmış, yapı geçerliği için ise AFA ve DFA yapılmış, güvenirlik katsayısı hesaplanmıştır. Araştırma sonucunda toplam varyansın yaklaşık %56’sını açıklayan dört faktörlü bir yapı belirlenmiştir. Bu faktörler “mesleki bilgi”, “mesleki beceri”, “etkili öğretim verebilme” ve “mesleki sorumluluk” şeklindedir. DFA sonucunda, belirlenen yapının yeterli uyuma ve güvenirlik değerlerine sahip olduğu belirlenmiştir. Araştırmada elde edilen sonuçlardan hareketle, AEÖYÖ’nün öğretmen adaylarının afet eğitimine ilişkin öz-yeterliklerini belirmek amacıyla kullanılabilecek geçerli ve güvenilir bir ölçme aracı olduğu söylenebilir.
Taşkınlar, günümüzde artan iklim değişikliği etkileri ve insan kaynaklı arazi kullanımındaki değişimler nedeniyle sıklığı ve şiddeti artan önemli doğal afetler arasında yer almaktadır. Bu durum, etkin risk yönetimi stratejilerinin geliştirilmesi için taşkın duyarlılığı yüksek alanların önceden belirlenmesini zorunlu kılmaktadır. Bu çalışmada, Samsun ili sınırları içerisinde yer alan Abdal Deresi Havzası’nda taşkın duyarlılığının mekânsal dağılımı Coğrafi Bilgi Sistemleri (CBS) ve Best–Worst Method (BWM) entegrasyonu kullanılarak ortaya konulmuştur. Çalışma kapsamında, farklı kaynaklardan elde edilen mekânsal veriler analiz öncesinde standartlaştırılmış ve çok kriterli karar verme yaklaşımıyla değerlendirilmiştir. Elde edilen ağırlıklandırma sonuçları CBS tabanlı mekânsal analizlerle bütünleştirilerek havza için taşkın duyarlılık haritası üretilmiştir. Analiz sonuçları, taşkın duyarlılığının havza genelinde homojen bir dağılım göstermediğini; özellikle akarsu drenaj ağı ile ilişkili alçak ve düz alanlarda yoğunlaştığını ortaya koymaktadır. Bu durum, hem doğal morfolojik özelliklerin hem de insan faaliyetlerine bağlı arazi kullanım biçimlerinin taşkın oluşumu üzerindeki belirleyici rolünü vurgulamaktadır. Model performansı ROC eğrisi (Receiver Operating Characteristic) analizi ile değerlendirilmiş ve elde edilen AUC (Area Under Curve) değeri (0,792) modelin iyi düzeyde ayırt edicilik performansına sahip olduğunu göstermiştir. Sonuç olarak CBS ve BWM entegrasyonu ile gerçekleştirilen bu çalışma, taşkın duyarlılık analizlerinde güvenilir ve uygulanabilir bir yaklaşım sunmakta olup elde edilen sonuçlar, afet risk yönetimi, mekânsal planlama ve sürdürülebilir arazi kullanımı açısından karar vericilere önemli katkılar sağlamaktadır.
Çalışmada Kastamonu ilinin deprem afetine karşı duyarlılığı çok kriterli karar verme analizleri (ÇKKV), CBS ve bulanık mantık yöntemleriyle tespit edilmiştir. Duyarlılık değerlerinin elde edilmesinde eğim, faya uzaklık, litoloji, arazi kullanımı, zemin geçirimliliği ve en büyük yer ivmesi gibi parametreler kullanılmıştır. Parametre alt gruplarının belirlenmesinde çalışma sahasının özellikleri ve literatür bilgilerinden yararlanılmıştır. Deprem duyarlılık derecelerinin elde edilmesi için bulanık GAMMA türü bindirme analizi kullanılmıştır. Elde edilen deprem duyarlılık değerlerinin doğruluğunun değerlendirilmesi için araştırma alanında gerçekleşen depremlerin tarihsel kayıtları ve konumları kullanılmıştır. Receiver Operating Characteristic (ROC) eğrisi ile sonuçların doğruluk değerlendirmesi istatistiği yapılmıştır. Eğri altında bulunan alanın değeri (AUC) 0,702 olarak tespit edilmiştir. Bu değer, elde edilen sonucun orta düzeyde doğruluk ve iyi ayırt etme gücünü belirtmektedir. Araştırmadan elde edilen bulgulara göre Kastamonu ilinin yüzölçümünün yarısına yakınında deprem risk maruziyeti yüksektir. İlde bulunan fay hatlarının varlığı, jeolojik olarak zayıf zeminli alanların bulunması ve alüvyonlu sahaların yaygınlığı deprem afeti duyarlılığını fazlalaştırmaktadır. Deprem duyarlılığının belirlenmesinin yanında risk maruziyetlerinin tespit edilmesi için yapılara ait öznitelik bilgileri envanterlerinin üretilmesi de deprem zarar azaltma faaliyetleri için önemlidir.
Erozyon, toprak ve su kaynaklarını olumsuz etkilediği için havza yönetimi açısından önemsenen bir konudur. Kaz Dağları’nın güney yamaçları boyunca artan erozyon, özellikle şiddetli yağışlardan sonra Edremit Körfezine dikkat çekici boyutlarda sediment taşınmasına yol açmaktadır. Bu çalışma, Kaz Dağları’nın güney yamaçlarında yer alan havzaları morfometrik özelliklerinden yararlanarak erozyon duyarlılığına göre değerlendirmeyi ve bu doğrultuda erozyon açısından önceliklendirmeyi amaçlamaktadır. Bunun için Coğrafi Bilgi Sistemi (CBS) araçları ve 10 m çözünürlüklü sayısal yükseklik modeli kullanılmıştır. Literatürde erozyon araştırmalarında sıklıkla kullanılan, erozyonla ilgili 14 adet çizgisel, alansal ve rölyef morfometrik parametre her bir havza bazında analiz edilmiştir. Havzaların erozyon önceliğini değerlendirmek için her bir morfometrik analiz sonucu erozyon açısından önemine göre 1’den 10’a sıralanmış ve bu sıra değerlerinin ortalamasının alınmasıyla her bir havza için genel erozyon duyarlılığını temsil eden bir bileşik değer hesaplanmıştır. Son olarak araştırma kapsamında değerlendirilen 10 akarsu havzası için elde edilen bileşik değerlere göre havza bazında erozyon önceliklendirmesi yapılmıştır. Erozyon açısından en öncelikli havza Kızılkeçili Havzası olarak tespit edilmiştir. Onu ikinci sırada eşit öncelik değerine sahip Fındık ve Kuruçay Havzası takip ederken; arkasından sırayla Kurudere, Şahindere, Gürlekdere, Köydere, Zeytinli, Kokarsu ve Mıhlı Havzası gelmektedir. Bu sonuçlar, havza yönetiminde koruma ve rehabilitasyon çalışmalarının önceliklendirilmesine ve alınması gereken tedbirlerin planlanmasına katkı sağlaması açısından önemlidir.
Son yıllarda kentlerde yaşanan sosyo-mekânsal ayrışma olgusu, kentsel yaşam kalitesinde birtakım farklılaşmaları ortaya çıkarmıştır. Söz konusu farklılaşmalarının hangi boyutlarda ortaya çıktığının belirlenmesi, kentsel planlama ve kamu politikalarının toplumsal ihtiyaçlara daha adil, sürdürülebilir ve etkin biçimde yönlendirilmesini sağlamak için önemlidir. Bu araştırma; barınma, gelir, toplumsal duyarlık, eğitim, sağlık, iş yaşamı, erişilebilirlik ve katılım, çevresel sorunlar ile güvenlik gibi değişkenler üzerinden bir “yaşam kalitesi ölçeği” geliştirme amacıyla yapılmıştır. Veriler 400 kişiden oluşan iki farklı örneklem grubundan elde edilmiştir. Düzenlenen anket maddelerinin bilimsel yöntemlere dayanarak geçerliği ve güvenirliği yüksek bir ölçme aracını ortaya koyabilmek için madde analizleri sürecinde, her bir maddenin ölçek bütünüyle ilişkisini gösteren madde-toplam korelasyon katsayıları hesaplanmıştır. Uygulanan madde-analizi sonuçlarına göre ölçeğin genel iç tutarlılık seviyesi düşük olan maddeler çıkarılmış ve madde sayısı 54’e inmiştir. Ayrıca teorik olarak öngörülen faktör yapısının ampirik verilerle uyumunu test etmek amacıyla Doğrulayıcı Faktör Analizi yapılmıştır. Yapı geçerliğinin tespitinden sonra güvenirlik niteliğini ortaya koymak için iç tutarlılık göstergesi olan Cronbach's Alpha (α) katsayısı hesaplanmıştır. Oluşturulan kentsel yaşam kalitesi ölçeğinin genel Cronbach Alfa katsayısı ,947 olarak bulunmuştur. Bu yüksek değer, ölçüm aracının genel yapısının son derece güçlü bir iç tutarlılık düzeyine sahip olduğunu ve güvenirliğini açık biçimde desteklediğini göstermektedir. Kentsel yaşam kalitesi ölçeğinin bundan sonra yapılacak araştırmalarda sosyo-mekansal ayrışmayı ölçmeye yönelik önemli bir ihtiyacı karşılayacağı ve alanda yapılacak bu tip çalışmalarda önemli bir veri toplama aracı olacağı değerlendirilmektedir.
İzmir’in güneyinde yer alan Torbalı ilçesi, coğrafi konumu, tarımsal üretim potansiyeli, sanayi yatırımları ve ulaşım olanaklarının etkisiyle hızlı bir nüfus artışı süreci yaşamaktadır. Bu durum, yerleşim alanlarının tarım arazileri aleyhine genişlemesine yol açmaktadır. Bu çalışmanın temel amacı, Torbalı ilçesinde yerleşime uygun alanları Analitik Hiyerarşi Süreci (AHP) ve Coğrafi Bilgi Sistemleri (CBS) kullanarak belirlemek ve sürdürülebilir yerleşim planlamasına bilimsel bir temel sunmaktır. İlgili literatür tarandığında Torbalı’da AHP kullanımıyla yerleşime uygunluk üzerine herhangi bir araştırmaya rastlanmaması araştırmanın özgünlüğünü ortaya koymaktadır. Yerleşime uygunluk tespiti için CBS ve AHP den yararlanılan çalışmada; jeoloji, arazi kullanımı, fay hatlarına mesafe, yükseklik, eğim, bakı, arazi kabiliyeti, erozyon ve suya olan mesafe gibi kriterler kullanılmıştır. Söz konusu kriterlerin analizi CBS verileri ve arazi gözlemlerine bağlı olarak değerlendirildiğinde Torbalı arazilerinin genellikle yerleşime orta uygun (%70,1) olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Bu sonuçlar, Torbalı’da mevcut yerleşim alanlarının büyük ölçüde tarıma elverişli araziler üzerinde geliştiğini ve bu durumun sürdürülebilir arazi kullanımı açısından önemli riskler barındırdığını ortaya koymaktadır. Dolayısıyla gelecekte yapılacak yerleşim planlamalarında, analizde belirlenen uygun ve orta uygun alanların dikkate alınması gerekmektedir. Çalışmanın yerleşime uygun olan ve olmayan alanları ortaya koyması sebebiyle yerel yönetimlere, şehir ve bölge planlamacılarına, ilgili il müdürlüklerine ve alan literatürüne fayda sağlayacağı düşünülmektedir.
Bu çalışma, Filistin’in (Gazze Şeridi) jeopolitik önemini ve stratejik konumunu ele almaktadır. Daha spesifik olarak çalışma, Filistin'in coğrafi koşullarını ve bunların siyasal ve ekonomik yansımalarını, bölgesel dinamikler ve küresel güç ilişkileri bağlamında incelemektedir. Araştırmanın temel amacı, Filistin'in jeopolitik önemini ortaya koymak ve bu bağlamda, coğrafi konumunun ve tarihsel seyrinin Ortadoğu'daki siyasal ve ideolojik dönüşümleri ne şekilde etkilediğini ve küresel siyasette ne tür bir rol üstlendiğini analiz etmektir. I. Dünya Savaşı’ndan itibaren Ortadoğu’daki siyasal dengelerde belirleyici bir alan olan Filistin, 1948’de İsrail’in kurulmasıyla birlikte ideolojik mücadelelerin ve jeopolitik karşılaşmaların merkezinde yer almıştır. Günümüzde de emperyal stratejiler ile karşı-hegemonik direniş pratiklerinin kesişim alanı olmaya devam etmektedir. Metodolojik olarak nitel bir yaklaşım benimsenmiş, ulusal istatistikler, tarihsel raporlar ve akademik çalışmalar sistematik bir biçimde incelenerek Filistin’in jeopolitik ve stratejik durumu irdelenmiştir. Bulgular, Filistin jeopolitiğinin yerel bir mesele olmadığını, bölgesel ile küresel siyasi gündemin şekillenmesinde belirleyici bir bağlama sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Ayrıca, Filistin'in Akdeniz'e açılan stratejik noktası olan Gazze'nin, taşıdığı jeopolitik önem nedeniyle İsrail'in yayılmacı politikalarının merkezinde yer aldığını ortaya koymaktadır.
Kentler nüfus artışına bağlı olarak hızla büyümekte ve gelişim göstermektedir. Nüfus artışına bağlı olarak mekânsal anlamda büyüyen kentlerde sanayi alanları da zamanla kent içerisinde kalmakta ve köhneleşmektedir. Gönen tarihsel süreçte deri işlemesi ve deri sanayisinin geliştiği yerleşim yerlerinden birisi olmuştur. İrili ufaklı deri işleme tesislerinin zaman içerisinde tabakhaneler bölgesi olarak adlandırılan alanda toplanmasıyla beraber deri işleme sanayi tesisleri bir alanda kümelenmiştir. Kentin gelişmesine bağlı olarak tabakhaneler bölgesi kent içerisinde kalmış, yanı sıra çevre ve görüntü kirliliğine de sebep olmaya başlamıştır. Bu çalışmada Gönen’de deri sanayisinin yıllar içerisindeki gelişimi ve kent içerisinde kalması sonucunda tabakhaneler bölgesinin taşınması/dönüşmesi süreci ve meydana gelen mekânsal dönüşümün araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada nitel araştırma yöntemlerinden olan gözlem ve görüşme yöntemlerinden faydalanılmıştır. Ayrıca mekânda meydana gelen değişimin tespit edilmesi amacıyla Google Earth uydu görüntülerinden faydalanılmış ve zaman içerisinde meydana gelen değişim ortaya konulmaya çalışılmıştır. 2024 yılı temmuz ve aralık aylarında araştırmacı katılımlı gözlemler yapılmış, deri işletmecileri ile de yarı yapılandırılmış görüşme formları çerçevesinde derinlemesine görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Elde edilen bulgulara göre Gönen tabakhaneler bölgesinin deri ihtisas ve karma organize sanayi bölgesine taşınması, Gönen için olumlu bir gelişme olmuş ancak Gönen Deri İhtisas ve Karma Organize Sanayi Bölgesine az sayıda deri işletmesi geçiş yaparken tabakhaneler bölgesindeki birçok firma kapanmak durumunda kalmıştır. Dolayısıyla taşınma sürecinin küçük ölçekli işletmelere zarar verdiği tespit edilmiştir. Bunun yanı sıra tabakhaneler bölgesi için 2013 yılında kentsel dönüşüm projesi ilan edilmiş ancak üzerinden geçen on yıldan fazla bir süreye rağmen proje tamamlanamamıştır. Bu durum hak sahipleri ve tabakhaneler bölgesinde çalışmaya devam eden esnaf üzerinde de belirsizlik oluşturmaktadır.
Bu çalışmanın amacı, Ardahan ilinde 1985-2025 yılları arasında meydana gelen arazi kullanımı/arazi örtüsü (AK/AÖ) değişimlerini belirlemek ve bu değişimleri sosyoekonomik verilerle birlikte bütüncül bir çerçevede değerlendirmektir. Landsat verileri Sentinel-2 görüntüleriyle bütünleştirilmiş; AK/AÖ sınıfları, Google Earth Engine (GEE) ortamında Random Forest (RF) algoritması kullanılarak yerleşme, tarım, mera, orman ve su alanı olmak üzere beş kategori altında belirlenmiştir. Bulgular, Ardahan’da arazi kullanımının büyük ölçüde korunduğunu; değişimin ise daha çok tarım ve mera alanları arasındaki geçişler ile yerleşme alanlarındaki artış üzerinden gerçekleştiğini göstermektedir. 1985-2025 döneminde mera alanları %10,77 oranında azalırken, tarım alanları %15,23 oranında artmıştır. Bu değişim, Ardahan’da tarımsal arazi kullanımının zaman içinde genişlediğini ve mera alanlarında azalma yaşandığını ortaya koymaktadır. TÜİK verileri de bu değişimlerin sosyoekonomik arka planını desteklemekte; tahıllar ve diğer bitkisel ürünlerin ekim alanındaki artış ile yerli sığır varlığından kültür melezi ve saf kültür sığır varlığına doğru yaşanan değişim, kırsal üretim yapısında niteliksel bir dönüşüme işaret etmektedir. Çalışma bulguları, CORINE verileriyle genel eğilim açısından örtüşmekte; ancak GEE tabanlı analizler yerel ölçekte daha ayrıntılı sonuçlar sunmaktadır. Bu durum, yüksek rakımlı ve bulutluluk oranı yüksek bölgelerde GEE tabanlı çok zamanlı uzaktan algılama analizlerinin kullanılabilirliğini göstermektedir. Sonuçlar, Ardahan’da arazi kullanımının genel olarak korunmasına rağmen tarım, mera ve yerleşme alanlarında izlenen değişimlerin kırsal planlama, mera kullanımı ve sürdürülebilir arazi yönetimi açısından dikkate alınması gerektiğini ortaya koymaktadır.
Sarıçam (Pinus sylvestris) dünyada Pinaceae ailesinin en geniş alanlarda yayılış gösteren üyesi olup, Türkiye’de 738.000 hektar alan kaplamaktadır. Geniş alanlarda yayılış göstermesi, türü küresel iklim değişikliğinin etkileri ile geniş alanlarda populasyon kaybı riskine açık hale getirmektedir. Küresel iklim değişikliği sürecinde bu kayıpları en aza indirebilmek için, türlerin uygun yayılış alanlarındaki değişikliklerin tahmin edilerek, gerekli tedbirlerin alınması önemlidir. Bu çalışmada da sarıçamın Türkiye’deki uygun yayılış alanlarının nasıl değişeceği belirlenmeye çalışılmıştır. Çalışma kapsamında türün uygun yayılış alanları GAM (Generalized Additive Model) modeli kullanılarak SSPs 245 ve SSPs 585 senaryolarına göre değerlendirilmiş, 2060 ve 2100 yıllarına kadar olan süreçteki değişimleri tahmin edilmeye çalışılmıştır. Çalışma sonuçları, sürecin etkilerinin kısa sürede ve oldukça yıkıcı olacağını, örneğin SSPs 245 senaryosuna göre 2060 yılına kadar %19’u aşan oranda bir kayıp yaşanabileceğini göstermektedir. Bundan dolayı populasyon kayıplarını en aza indirebilmek için, olası etkilerin önceden belirlenerek gerekli planlama çalışmalarının yapılması ve türün ihtiyaç duyduğu göç mekanizmasının insan eliyle sağlanması önerilmektedir.
This review examines Rashid Khalidi’s The Hundred Years’ War on Palestine through the lens of political geography and territorial conflict studies. Khalidi’s analysis provides a spatial and historical account of the Israeli-Palestinian conflict, exploring interactions among nationalism, territorial governance, and geopolitical relationships. His work discusses how territorial disputes evolve as dynamic processes shaped by historical contexts and political decisions. This review highlights the methodological strengths of Khalidi’s spatially informed approach and explores its relevance to broader discussions of sovereignty, territorial management, and conflict resolution in contested regions globally.
Bu çalışmada, Bingöl ilinde deprem, heyelan, çığ, su baskını ve kaya düşmesi gibi doğal tehlike kaynaklarının mekânsal dağılımı ve analizi yapılmıştır. Bu kapsamda Coğrafi Bilgi Sistemleri (CBS) kullanılarak il genelinde afet riskinin yüksek olduğu alanlar belirlenmiştir. Bingöl ili Türkiye’nin en önemli yapısal unsurlarından olan Kuzey Anadolu Fayı ile Doğu Anadolu Fayı’nın kesiştiği alanda yer almaktadır. Bu konumu nedeniyle ilde afet boyutunda etkili olan çok sayıda doğal olay meydana gelmektedir. Bu çalışmada Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı’nın (AFAD) verileri kullanılarak afet oluşturacak doğal olayların/tehlikelerin il genelinde yoğunluk kazandığı alanlar haritalanmıştır. Hazırlanan haritalara göre il genelinde Sancak Havzası ve çevresi, Peri Suyu Çayı Vadisi ile Kargapazarı güneyi deprem yoğunluğunun yüksek olduğu alanlara karşılık gelmektedir. İl genelinde deprem dışında Akçakara Dağı güneyi ve doğusu, Bingöl Çayı Vadisi, Adaklı ilçesinde, Hasbağlar ve Yeldeğirmeni heyelan yoğunluğunun artış gösterdiği alanlar olarak belirlenmiştir. Akçakara Dağı çevresinde (Vahkin Çayı Havzası), Bingöl Çayı Havzası’nda, Dallıtepe-Oğuldere arasında, Sülbüs Dağı kuzeyi ile Peri Suyu Çayı Vadisi’nde çığ olayları yoğunluk kazanmaktadır. Bingöl ili genelinde doğal tehlikelerin yoğunluk kazandığı alanlar afet zarar azaltma çalışmaları için öncelikli alanlar olup afet önleme ve zarar azaltma çalışmalarının bu alanlardan başlatılması gerekmektedir.
Doğaya dayalı turizm, küresel turizm sektörünün önemli bir bileşeni olup özellikle korunan alanlar bu turizm türü içinde hızlı bir büyüme göstermektedir. Bu alanlar her yıl artan ziyaretçi sayılarıyla dikkat çeken önemli destinasyonlar haline gelmiş ve turizm çalışmalarının da popüler bir konusu olmuştur. Korunan alanlar, doğal ekosistemin korunması ve sürdürülebilirliği açısından önemli bir rol üstlenmektedir. Bu bağlamda ülkemizde korunan alanlar sayısında 2010 yılından sonra ciddi artışlar görülmüştür. Bu çalışma, 2020 yılında tabiat parkı ilan edilerek koruma altına alınan Paşaca Şelalesi ve çevresinin rekreasyon potansiyelini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Alanın bozulmamış yapısı hem ziyaretçilerin rekreatif deneyimlerini destekleyen hem de doğa temelli turizmin teşvik edilmesine katkı sunan önemli bir doğal alan niteliğindedir. Çalışma kapsamında alanın turizm potansiyelini bilimsel bir temelde analiz edebilmek amacıyla, Gülez’in (1990) açık hava ve orman içi rekreasyon potansiyelini değerlendirmeye yönelik geliştirdiği yöntem kullanmıştır. Yöntem çerçevesinde gerçekleştirilen analizler sonucunda, çalışma alanının rekreasyon potansiyelinin orta düzeyde olduğu belirlenmiştir. Alanın rekreasyon potansiyelinin iyileştirilmesine yönelik sürdürülebilir yönetim politikalarının geliştirilmesi, uzun vadeli koruma stratejilerinin uygulanması ve turizm ile doğa koruma arasındaki dengenin gözetilmesi vurgulanmakta ve paydaşların plan, yatırım ve uygulama alanlarında geliştirici ve destekleyici kararlar alması noktasında öneriler sunulmuştur.
Toponimi, beşeri coğrafyanın bilimsel bir kimlik kazanmasıyla birlikte gelişme gösteren önemli bir araştırma alanıdır. Ancak uzun yıllar teorik temelleri ihmal edilmiş daha çok saha araştırmaları şeklinde yürütülen bir disiplin olmaktan öteye gidememiştir. Çalışmada coğrafya disiplininin kuramsal çerçevesinde gerçekleşen paradigmatik dönüşümlerin, toponimik anlayış üzerindeki etkileri teorik olarak ele alınmıştır. Bu doğrultuda modern coğrafya dönemindeki çevresel determinizm, olasılıkçılık ve bölgeselcilik paradigmaları ile çağdaş dönemdeki pozitivist, Marksist, hümanist, feminist, post-kolonyal ve post-yapısalcı paradigmalar incelenerek bu paradigmaların hakim olduğu dönemlerde yapılan toponimi çalışmaları analiz edilmiştir. Alanyazın, paradigmaların yer adları anlayışına etkileri ve anlayış değişikliklerini tespit etmeye imkân tanımıştır. Böylece, toponimik anlayışın kuramsal süreklilik ve kırılma mantığı içinde nasıl şekillendiği izlenerek değerlendirilmiştir. Modern dönemde genellikle etimolojik ve ansiklopedik bir yaklaşımla ele alınan yer adlarının, çağdaş coğrafi paradigmalar doğrultusunda toplumsal kimlik, toplumsal cinsiyet, ideoloji, jeopolitik söylemler ve iktidar ilişkileri bağlamında yeniden kavramsallaştırıldığı görülmüştür. Coğrafya disiplininin kuramsal çerçevesinde yer adları anlayışındaki değişim sürecinin irdelenmesi hem coğrafi düşüncenin evrimini yeniden okumaya hem de toponimi çalışmalarının teorik temellerini güçlendirmeye olanak sağlayacaktır. Çalışma neticesinde toponimi anlayışının, coğrafi düşüncenin tarihsel ve kuramsal dönüşümleriyle biçimlendiği sonucuna ulaşılmıştır.
İklim değişikliği küresel çapta tarımsal faaliyetleri olumsuz etkileyebilmektedir. Bu olumsuz etkilerin başında tarım ürünlerinin büyüme mevsimlerini değiştirmesi, ürün verimini düşürmesi ve kuraklık, sel, sıcak hava dalgaları gibi aşırı hava olaylarının sıklığında meydana gelen artışın tarım arazilerine zarar vermesi gelmektedir. Ayrıca artan sıcaklıklar ve yağış frekanslarındaki değişiklikler toprak kalitesini, su mevcudiyetini ve haşere popülasyonlarını etkileyerek tarımsal faaliyetleri daha zor bir hâle getirmektedir. Çalışmada, sahada gözlemlenen bu sorunlara yönelik alanyazın taranmış, ilgili kurum ve kuruluşlardan istatistiki veriler toplanmış, tarım üreticileriyle yüz yüze derinlemesine görüşmeler gerçekleştirilmiş ve coğrafi bakış açısıyla çalışma problemi ele alınarak çözüm önerileri sunmak amaçlanmıştır. Gerçekleştirilen durum çalışması neticesinde bitkilerin çiçeklenme döneminde meydana gelen aşırı sıcaklar; dolu yağışları ya da hortum gibi aşırı hava olaylarının narenciye bahçeleriyle seralara zarar vermesi ve artan bitki zararlıları çalışma sahasında gözlemlenen sorunlardır. Özellikle tarım arazilerini kiralayan veya görece daha küçük arazilerde tarımsal faaliyetlerini sürdüren üreticilerin iklim değişikliğinin olumsuz etkilerinden daha fazla etkilendikleri sonucuna ulaşılmıştır.