
This study examines the transfer of European technological innovations to the Ottoman Empire during the reign of Abdülhamid II, using the electric boat specially commissioned from London for Yıldız Palace as a focal case. In the late nineteenth century, the Ottoman state closely monitored scientific and technical developments in Europe and sought to adapt selected innovations through embassies, expert reports, and direct procurement. The electric boat represents a distinctive example that illuminates both the symbolic and practical dimensions of this process. Acquired through Magnus Volk and used by the Sultan on the artificial lake within the Yıldız Palace gardens, the vessel became part of the palace’s modern, Europeanized landscape aesthetic. Following Abdülhamid II’s deposition in 1909, however, the boat quickly fell into disuse and was later transferred to the Imperial School of Military Engineering as training equipment. Its rapid deterioration highlights the fragility of palace-centered modernization efforts and demonstrates that the sustainability of technological innovations depended on the continuity of the institutional structures surrounding them. Placing the electric boat at the center of analysis, the study reassesses the mechanisms, spatial dimensions, and limitations of Ottoman modernization.
This study examines the origins, purposes of use, and historical backgrounds of the names given to the historical geography of Sudan. The main objective of the research is to explore how naming practices for the Sudan region emerged, and to reveal the roles of internal and external dynamics in this process. The study follows a historical approach and employs a descriptive method based on sources from history, archaeology, and linguistics. The geographical, cultural, and political contexts of each name are explained. Most of the names attributed to Sudan were coined by external observers, while the names used by the local population have either been lost due to undeciphered languages or marginalized. This situation reflects the dominance of external perspective in the historiography of the region. The research concludes that the naming history of Sudan must also be evaluated within the context of cultural representation, identity construction, and power relations.Keywords: Historical Geography, Sudan, Habesh Province, Nubia, Kush, Funj, DarfurÖzet:Bu çalışma, Sudan tarihi coğrafyasına verilen adların kökenlerini, kullanım amaçlarını ve tarihsel arka planlarını incelemektedir. Araştırmanın temel amacı, Sudan bölgesi için isimlendirme pratiklerinin nasıl ortaya çıkmıştır. İç ve dış dinamiklerin etkileri rollü da ortaya koymaktır. Çalışma, tarihsel bir yaklaşımı takip etmektedir. Tarih, arkeoloji ve dil kaynaklara dayalı betimleyici bir yöntem izledi. Yerel ve eski Mısırlılar, Yunanlılar, Araplar ve Avrupalı sömürgeciler tarafından Sudan'a verilen isimler arasinda olan Biladü’s-Sudan, Mahdi Devleti, Habeş Eyaleti, Func ve Fur Sultanlıkları, Musabaait, Koş, Merevi, Nabata, Karma, Alava, Makurat, Nübatia, Nübye, Vavat, Ta-Siti, Ta Nehesy, Belemiler, Bica diyari gibi, ele alınarak, her bir adın coğrafi, kültürel ve siyasi bağlamı açıklanmıştır. Sudan'a dair isimlendirmelerin büyük kısmı dış gözlemciler tarafından yapılmış, yerli halkın kullandığı isimler ise ya çözülmemiş diller nedeniyle kaybolmuş ya da marjinalleşmiştir. Bu durum, bölgenin tarih yazımında sömürgeci ve dışa dönük bakışın hâkimiyetini göstermektedir. Araştırma, Sudan'ın adlandırılma tarihinin, aynı zamanda kültürel temsil, kimlik inşası ve güç ilişkileri bağlamında değerlendirilmesi gerektiği sonucuna varmıştır. Anahtar kalemeler: Tarih Coğrafya -Sudan – Habeş Eyaleti - Nübiye – Koş – Func – Dar Fur
XIX. yüzyılın başında Çarlık Rusyası’nın işgali altına düşen Azerbaycan, diğer alanlarda sömürüldüğü gibi kültürel olarak da yönetimin Ruslaştırma ve asimilasyon politikasıyla karşı karşıya kaldı. Çarlık yönetimi, Azerbaycan Türklerini geçmişinden koparmaya çalışarak nihai amaç olarak tamamen asimile etmeği hedefledi. Bunun öncelikli yolu, bölgede kendine sadık tebaa yetiştirmekti. Yönetim, bu bağlamda önce bölge soylularını yanına çekmeğe çalıştı ve onların evlatlarına Rusça eğitim vererek toplum mühendisliği programı uyguladı. Bu politikanın uygulanması için devlet okulları açmayı önemli gördü. Dolayısıyla yönetim, halkı Ruslaştırma ve asimile etme amacına yönelik devlet okulları tesis etmeye başladı. Bu çalışmanın amacı, Çarlık Rusyası’nın XIX. Yüzyılda Azerbaycan’da, halkı Ruslaştırma ve asimile etme niyetiyle devlet okulları açmış olduğunu tespit etmektir. Bu kapsamda araştırmada nitel araştırma yöntemi olan doküman analizi kullanılmıştır. Çalışma esnasında, Çarlık yönetiminin kanunlarının yer aldığı yayınlanmış arşiv vesikaları gözden geçirilmiş, Kavkaz gazetesinin konuya ilişkin ulaşılabilen haberleri ile her yıl yayınlanan Kafkasya Takvimi incelenmiş, bunların yanı sıra birinci ve ikinci el kaynaklardaki bilgiler değerlendirilerek yazım esnasında kullanılmıştır.
XVI. ve XVIII. yüzyıllar arasında Osmanlı mimarîsinde şeyhülislam ve veziriazamların vakıf yapıları inşasına yaklaşımlarını karşılaştırmalı bir perspektiften ele alan bu çalışmanın temel sorunsalı; ilmiye sınıfının başındaki şeyhülislamlar ile seyfiye sınıfının başındaki veziriazamların hayır eserleri inşası konusundaki tutumlarının neden ve nasıl farklılaştığını ortaya koymaktır. Her iki makamın da devletin en üst kademesinde yer alması ve benzer servet düzeylerine sahip olması göz önünde bulundurulduğunda, vakıf yapıları inşasına gösterdikleri ilgi bakımından aralarındaki belirgin ayrışma bulunması çalışmanın ana tartışmasını meydana getirmektedir. Söz konusu farklılıklar; dönemin özgün vakıf yapıları üzerinden niceliksel olarak ortaya konulmuş, müsadere ve vakıf kavramları bağlamında ise niteliksel olarak değerlendirilmiştir.
Amerikan misyonerleri, Millî Mücadele ve Lozan sürecini yalnızca izlemekle kalmamış, aynı zamanda gözlemlerini rapor ve yazışmalarla kayıt altına almıştır. Bu kayıtlarda sıkça azınlıkların güvenliği, Ermeni ve Rum mültecilerin durumu, Anadolu’daki dönüşümler ve Türkiye’nin bağımsızlık mücadelesinin uluslararası etkileri öne çıkarılmıştır. Lozan Konferansı’nda Türk tarafı “tam egemenlik” ilkesini kararlılıkla savunmuş, Ermeni yurdu ve mandaterlik gibi talepleri kesin biçimde reddetmiştir. Misyoner raporları başlangıçta Ermeni Yurdu’nun kurulamamasını hayal kırıklığı olarak değerlendirse de zamanla önceliklerini yetimlerin korunması, güvenli iskân ve eğitim faaliyetlerine yöneltmiştir. Lozan sonrası dönemde kapitülasyonların kaldırılması, Amerikan kurumlarını Türk yasalarına uyumlu hale getirmiş; Anadolu’nun iç bölgelerinden çekilen misyonerlik faaliyetleri İstanbul ve çevre ülkelere kaymıştır. Böylece Türkiye, uluslararası siyasette bağımsız bir aktör olarak öne çıkarken misyoner faaliyetleri diplomatik baskı aracından insani yardım ağına dönüşmüştür. Bu çalışmada Amerikan Yakındoğu Yardım Kuruluşu belgeleri başta olmak üzere misyoner kaynakları temel alınarak konu aydınlatılmaya çalışılmıştır.
1912-1913 Balkan Savaşları, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş sürecini hızlandıran ve Avrupa kamuoyunun Doğu’ya dair algılarını derinden etkileyen kritik bir döneme işaret eder. Bu çalışma, söz konusu savaşların Alman mizah ve karikatür basınında nasıl temsil edildiğini incelemektedir. Simplicissimus, Der Wahre Jacob, Jugend ve Kladderadatsch gibi dönemin önde gelen dergilerinde yayımlanan karikatürler yalnızca mizahi ürünler değil politik ve ideolojik anlam taşıyan görsel söylemler olarak da değerlendirilmiştir. Görsel söylem analizi ve Edward Said’in oryantalizm kuramı çerçevesinde yapılan inceleme, Osmanlı’nın genellikle çökmüş, edilgen, pasif ve irrasyonel bir figür olarak temsil edildiğini; Balkan halklarının ise barbarlık ve şiddetle özdeşleştirildiğini ortaya koymaktadır. Batı ise bu görsellerde çoğunlukla düzen kurucu, akılcı ve medeni bir özne olarak konumlanmıştır. Bu temsiller, yalnızca savaşın görselleştirilmiş bir yorumu değil; Batı’nın Doğu’ya dair kültürel üstünlük söylemlerini pekiştiren ideolojik inşalardır. Sonuç olarak Alman karikatür basını Balkan Savaşları sırasında Osmanlı ve Balkan coğrafyasını ötekileştiren, oryantalist bir çerçevede yeniden üreten önemli bir ideolojik alan işlevi görmüştür.
21’inci yüzyılda dünyada hava savunma alanında dengeleri altüst eden teknolojik gelişmeler yaşanmaktadır. Balistik/seyir füzeleri, roketler, uçaklar, helikopterler ve SİHA’lar, düşük görünürlük teknolojileri, gelişmiş aviyonikleri, yüksek hız ve manevra kabiliyetleriyle hava savunma sistemleri için büyük tehdit oluşturmaktadır. Tehditler, teknolojik gelişmeler paralelinde şekil değiştirmekle birlikte, geçmişte olduğu gibi bugün ve gelecekte devletler için ciddi bir tehdit unsuru olmaya devam edecektir. Bu makalenin amacı, havadan gelebilecek tehditlerde yaşanan olağanüstü gelişmelere karşı hava savunma sistemlerinde kaydedilen ilerlemelerin incelenmesidir. Bu makalede, çoklu ve karmaşık hava tehditlerinin neler olduğu, bu tehditlerin önlenmesine yönelik dünyada ve Türkiye’de hangi hava savunma sistemlerinin geliştirildiği/geliştirilmeye çalışıldığı vurgulanmıştır. Bu çalışmada alçak, orta ve yüksek irtifadaki tehditler ve bu tehditlere karşı hangi hava savunma sistemlerinin geliştirildiği açıklanmıştır. Devamında Hava ve Füze Savunma Sistemi Radarlarının kullanım alanlarından ve Türk Hava Kuvvetlerinin envanterindeki hava savunma sistemlerinden bahsedilmiştir.
Eğe ile Akdeniz arasında buluna Girit Adası, konumu itibari ile çok stratejik bir mevkide bulunmaktadır. Özellikle Akdeniz, Ege ve Karadeniz arasındaki ticaretin güvenliği açısından önemli bir konumdadır. Bu nedenle Osmanlı Devleti ile Venedik arasında sürekli bir nüfuz mücadelesine sahne olmuştur. 1666’da adanın büyük bir bölümü Osmanlı hakimiyetine girse de bu nüfuz mücadelesi davam etmiştir. Adanın bu konumu diğer Avrupalı devletlerin de Girit’e yönelik ilgisinin artmasına neden olmuştur. Bu doğrultuda adada konsolosluklar açılmış ve Girit, Osmanlı Devleti’nin paylaşılması projelerinde yer almıştır. Fransa’nın 1798’de Malta ve Mısır işgali, olası bir Girit işgalinin de gündeme gelmesine neden olmuştur. Bu ise adanın güvenliğinin daha ön plana çıkmasına neden olacaktır. Özellikle İngiltere, bir taraftan Osmanlı Devleti ile ittifak görüşmesi yaparken diğer taraftan da olası bir işgal endişesiyle ada hakkında rapor hazırlamıştır. 1799 tarihli bu rapor, Kandiye ve Girit hakkında bilgiler sunmaktadır. İngiltere Milli Arşivleri’nde (The National Archives) dönemin İngiltere elçisinin evrakları içinde bulunan bu rapor, Girit’in askerî ve ticari bir üs olup olamayacağını tartışmaktadır. Özellikle adanın savunması, olası bir istila durumunda alınabilecek önlemler ve askerî üs olarak faydaları raporda yer almaktadır. Bu çalışmada söz konusu rapor doğrultusunda XVIII. yüzyıl sonlar Kandiye ve Girit’in durumu analiz edilmeye çalışılacaktır.
This study evaluates Camaran Island’s strategic, political, and sanitary significance in the late Ottoman era, focusing on its role in the international regulation of Hajj voyages and within the broader architecture of global health governance. At the Red Sea’s southern gateway, Camaran operated as the principal quarantine station for pilgrims moving between India and the Hejaz, while also serving as both an expression of Ottoman administrative authority and a node of British imperial surveillance.Drawing on British and Ottoman archives, the study shows how Camaran became both a medical frontier and a geopolitical battleground. Placing the island within late-nineteenth- and early-twentieth-century international sanitary conventions and conferences, it underscores the institutionalization of inter-imperial cooperation against epidemics and the concurrent reconfiguration of global power within the Eastern Mediterranean and Red Sea.Highlighting the intersection of religion, empire, and public health, the article shows how sanitary measures and infrastructure became instruments of sovereignty and control. Adopting historical international relations approach, the study evaluates Camaran’s quarantine regime within the geopolitical and sanitary dynamics of the Eastern Mediterranean and the Red Sea, offering an original contribution to the field by demonstrating how Ottoman–British rivalry shaped maritime health governance and the regulation of Hajj traffic.
Bu çalışma, II. Dünya Savaşı sonrasında şekillenen iki kutuplu dünya düzeninde, kapitalist blok lideri Amerika Birleşik Devletleri ile komünist ideolojinin öncüsü Sovyetler Birliği arasında yürütülen Soğuk Savaş dönemini incelemektedir. Soğuk Savaş yalnızca askeri ve siyasi değil, aynı zamanda ideolojik ve kültürel bir mücadele alanı haline gelmiş; komünizm, Sovyetler Birliği'nin etkisiyle özellikle Doğu Avrupa’da hızlı bir yayılma göstermiştir. Bu süreçte Türkiye gibi stratejik ülkeler, komünist tehdide karşı önemli bir cephe hattı oluşturmuştur. Makalede, Soğuk Savaş yıllarında dünya genelinde ortaya çıkan komünist faaliyetler ve bu faaliyetlere karşı geliştirilen mücadele yöntemleri, Türk Dışişleri Bakanlığı diplomatik arşiv belgeleri ve The Times gazetesi gibi dönemin basın kaynakları ışığında ele alınmaktadır. Arşiv belgeleri, Türkiye’nin komünizmle mücadele kapsamında uluslararası gelişmeleri nasıl takip ettiğini ve diplomatik düzeyde nasıl tepki verdiğini ortaya koymak açısından önemli bir kaynak işlevi görmektedir. Bu yönüyle çalışma, Soğuk Savaş dönemine hem küresel hem de Türk dış politikası perspektifinden ışık tutmaktadır.
Kuzey Azerbaycan'ın güneydoğu bölgesinde bulunan 18. ve 19. Yüzyılın Başlarında Hanlığın Merkezi olarak Lenkeran, Batı-Doğu ticaret yolu üzerinde stratejik konumuyla bölgenin önde gelen şehirlerinden birine dönüşmüştü. Ancak 1813 yılının ilk ayında, hanlık topraklarının bir kısmı ile birlikte güçlü surlarla çevrili Lenkeran şehri Rus İmparatorluğu tarafından işgal edildi. Zor kullanılarak ele geçirilen şehir tamamen tahrip edildi. Böylece, Kuzey Azerbaycan’ın diğer şehirlerinde olduğu gibi, 19. yüzyılın başlarında Çarlık Rusyası'nın işgalinden sonra savaş sırasında yıkıma uğrayan şehirlerin ekonomik ve sosyal hayatı, özellikle de bayındırlık (imar) meseleleri, işgalci yönetimin dikkatinden uzak kalmıştı.19. yüzyılda ve 20. yüzyılın ilk on yılında Azerbaycan’ın güneyinde yer alan Lenkeran şehri, hem Rus İmparatorluğu’nun yayılmacı politikaları hem de bölgesel sosyo-ekonomik süreçlerin etkisi altında önemli siyasal ve toplumsal dönüşümler yaşamıştır. 1813 tarihli Gülistan ve 1828 tarihli Türkmençay Antlaşmaları sonrası bölgenin Çarlık Rusyası’na bağlanmasıyla birlikte, geleneksel feodal-idari yapıların yerini imparatorluk merkezli bürokratik sistemler almıştır.Talış Hanlığı’nın kaldırılması ve Rus yönetiminin doğrudan idaresi altında kalan Lenkeran’da, yerli halk ekonomik baskılar, ağır vergi yükleri ve dini-milli kısıtlamalarla karşı karşıya kalmıştır. Aynı dönemde, yerli toprak sahipleriyle iş birliği yapan yeni bir burjuva sınıfı, Rus yönetimine bağlı memurlar ve Azerbaycan aydınları şekillenmeye başlamış, toplumsal yapı içinde yeni katmanlar oluşmuştur.1905–1907 yılları arasında Rusya genelinde baş gösteren devrimci hareketlerin etkisi Lenkeran’da da hissedilmiş; köylü ayaklanmaları, işçi grevleri ve siyasal uyanış süreci başlamıştır. Bu dönemde çeşitli gizli cemiyetler, sosyalist gruplar ve milli hareketler bölge halkı arasında destek bulmuş, milli bilinçlenme süreci ivme kazanmıştır.Böylece, 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın ilk on yılında Lenkeran, bir yandan imparatorluk yönetiminin baskısıyla şekillenen otoriter siyasal sistemin etkisi altındayken, diğer yandan halk tabanında sosyal adalet arayışları ve ulusal kimlik talepleri doğrultusunda gelişen yeni bir siyasal-toplumsal dinamizme sahne olmuştur.
During the Second World War, the U.S. Office of Strategic Services (OSS) operated in neutral Turkey within a wider Allied effort to monitor Axis activity, limit German access to strategic materials, and influence Ankara's wartime choices. This article examines how OSS collection, liaison, and covert action interacted with diplomacy and economic warfare between 1942 and 1945. Methodologically, it uses a qualitative historical case study that process-traces two critical episodes, the DOGWOOD network and the May 1944 Evros sabotage, and triangulates OSS files, Foreign Relations of the United States volumes, British parliamentary debates, and Turkish newspapers. The article argues that intelligence in wartime Turkey was not merely ancillary to diplomacy. Rather, it supplied decision-relevant information on German-Turkish bargaining, sharpened Allied pressure over chrome exports and transport corridors, and, in limited instances, complemented diplomatic coercion through deniable operations. Turkish officials, however, cooperated selectively and instrumentally, using liaison to preserve formal neutrality and widen Ankara's bargaining room. The findings therefore support a bounded causal claim: OSS activity did not by itself determine Turkey's late-war realignment, but it increased Allied leverage at decisive moments and formed part of a broader repertoire of wartime statecraft.
Throughout the medieval era, conflicts endorsed and spearheaded by Western Christian clergy unfolded to reclaim sacred territories. Among these endorsed conflicts were expeditions to Palestine, which targeted reconquering Jerusalem and adjacent lands from Islamic governance. The campaigns culminated in the capture of Jerusalem in 1099, and numerous subsequent military undertakings were launched, marking a significant and protracted era in European history. These expeditions, from the 11th to 13th centuries, left an enduring and complex legacy on Palestine and the Holy Land. The initial Crusader incursions aimed to establish Christian control, establishing Crusader states in the Levant. While the intensity of these campaigns diminished after the 15th century, coinciding with the Ottoman conquest of Constantinople, their impact resonated through the formation of national legends, valorous accounts, and geographical nomenclature. Furthermore, the historical context of these medieval engagements has been invoked in modern times, shaping perspectives within political Islam and secular nationalism. By the end of the 13th century, Crusader influence in Palestine collapsed, especially after the loss of Acre. However, the legacy of these medieval invasions endured far beyond their physical presence. The Crusades profoundly affected the region’s history and identity formation. Therefore, this paper aims to venture beyond the Holy Wars and determine the legacy of the medieval Crusades on the contemporary geopolitical events in Palestine and the Middle East.
Harem-i Hümâyun, eğitim düzeni ve kademeli terfi sistemi bulunan kurumsal bir yapıdır. Bu sistemde harem mensupları kalfalıktan ustalığa uzanan statülerle saray içinde görev dağılımı yapılmıştır. Bu yapı Osmanlı sarayında kadınların belirli ölçüde kariyer, statü ve idari sorumluluk kazanabildiğini göstermektedir. Haremde kadınların ulaşabildiği en üst görevlerden biri hazinedar ustalık olup bu görev harem bürokrasisinin düzeni ve işleyişinde önemli bir yere sahipti. Nesimisaba’nın Esma Sultan nazarında idari ve siyasi açıdan etkin bir konumda olduğu anlaşılmaktadır. Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı Osmanlı Arşivi’nde dağınık biçimde yer alan Nesimisaba’ya ilişkin belgeler bir araya getirilerek karşılaştırmalı okumalar yoluyla veriler arasındaki bağlantılar ortaya çıkmıştır. Bu çalışmanın temel bulguları Nesimisaba’nın ailesine dair bilgiler yanında haremdeki kariyeri, Esma Sultan üzerindeki siyasi etkisi ve bu etkisi nedeniyle onun yanından uzaklaştırılması, hazinedar ustalığına terfi etmesi, elde ettiği servet ve gelir ağları, bunları esham gibi yatırımlarla değerlendirmesi ve hayır faaliyetlerinde kullanmasıdır. Nesimisaba’nın kariyeri, serveti ve hayır faaliyetleri bir bütün olarak değerlendirildiğinde harem içindeki kadınların uygun şartlar oluştuğunda iktidara yakın hale gelebildiğini, iktidarın kırılganlığını, kişiyi uzaklaştırılmaya da sürükleyebildiğini ve bununla birlikte iyi yönetilebilen bir süreçle statüsünün yükselebildiğini ve bu ünvanını koruyabildiğini göstermektedir. Bu yönüyle çalışma, Osmanlı tarih yazımında giderek önemli hale gelen ikincil elitler, saraylı kadınların eylemliliği literatürüne ve harem kurumu çalışmalarına bir katkı sunmaktadır.
Bu çalışma, Hakkâri ili sınırları içerisinde yer alan Çetintaş (Hergel) Kaya Mezarının arkeolojik, mimari ve tarihsel bağlamını, Urartu Krallığı’nın güneydoğu sınır bölgesindeki kültürel ve siyasi varlığı çerçevesinde değerlendirmektedir. Demir Çağı’nda stratejik bir geçiş alanı olarak dikkat çeken Hakkâri, gerek Asur yazıtlarında adı geçen Hubuşkia, Muşaşir (Ardini) ve Uişe gibi tartışmalı coğrafi yerleşimlerle olan bağlantıları, gerekse Urartu dönemine tarihlenen kaleler, höyükler ve kaya mezarlarıyla, bölgenin tarihsel topografyasının anlaşılması açısından büyük önem taşımaktadır. Özellikle II. Sargon’un MÖ 714 sefer yazıtı, Hakkâri’nin Demir Çağı’ndaki siyasal coğrafyasını aydınlatan en temel kaynaklardan biridir. Bu yazıt, Asur-Urartu rekabetinin en kritik sahnelerinden biri olan Muşaşir’in yağmalanışıyla bağlantılı olarak, Urartu’nun sınır politikalarının anlaşılmasına katkı sunmaktadır. Bu bağlamda, Çetintaş Kaya Mezarı yalnızca bir mezar anıtı değil, aynı zamanda Urartu elit kültürünün bölgedeki izdüşümü olarak değerlendirilmelidir. Çetintaş Kaya Mezarı, üç bölümlü plan şeması, beşik tonozlu tavan sistemi ve kaya yüzeyine oyulmuş kapı detaylarıyla, Van Kalesi, Altıntepe ve Ayanis gibi merkezlerde görülen Urartu kraliyet kaya mezarlarının güçlü benzerliklerini taşımaktadır. Mimari özellikleri, Hakkâri’de Urartu varlığının sadece askeri ve idari boyutta değil, aynı zamanda ideolojik ve ritüel düzeyde de hissedildiğini göstermektedir. Ayrıca Kunin Kalesi, Bay Kalesi ve Dara Höyük gibi arkeolojik buluntular, bölgenin Urartu’nun sınır güvenliği ve hinterland ekonomisi açısından oynadığı rolü daha görünür kılmaktadır. Sonuç olarak, Çetintaş (Hergel) Kaya Mezarı, Hakkâri’nin Demir Çağı arkeolojisinde merkezi bir konumda yer almakta; Urartu Krallığı’nın güneydoğu sınır politikalarının, siyasi-askeri kontrol mekanizmalarının ve dini-ideolojik sembolizminin anlaşılmasına ışık tutmaktadır. Bu nedenle mezarın ayrıntılı analizi hem Urartu arkeolojisinin bölgesel çeşitliliğini hem de Doğu Anadolu’nun kültürel etkileşim ağlarını çözümlemek açısından anahtar niteliği taşımaktadır.
Bu çalışmanın amacı, Mısır’da milliyetçiliğin, 1882’de ortaya çıkışından Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır’ın hayatını kaybettiği 1970 yılına kadarki süreçte farklı dönemlerde geçirdiği dönüşümleri analiz etmektir. Mısır milliyetçiliği tarihsel süreç içerisinde İslamcı, seküler, izolasyoncu, toprak merkezli ve Pan-Arabist biçimlerde tezahür etmiştir. Bu bağlamda çalışma iki iddia ile şekillenmektedir: Mısır milliyetçiliğinin bir bağımsızlık mücadelesi olduğu kadar; değişen aktörler, ideolojiler ve söylemler aracılığıyla sürekli yeniden kurulan bir siyasi kimlik olduğu ve Mısır’da milliyetçiliğin ortaya çıkışından yaşadığı değişimlere kadar ekonomik bir boyut taşıdığıdır. Buna göre Mısır’da milliyetçilik, ortaya çıkışında İstanbul’daki hilâfet makamının da etkisiyle Pan-İslamist bir karakter taşımış, 1920’li yıllarda hilâfet makamının yokluğunda sekülerleşmiş, değişen konjonktür ve 1952’deki Hür Subaylar Darbesi sonrasında da Pan-Arabist bir kimlik kazanmıştır. Ardından yine ekonomik nedenlerle Pan-Arabist iddialarından vazgeçmiştir.Anahtar Kelimeler: Mısır, Milliyetçilik, Mısır Milliyetçiliği, Pan-Arabizm, Pan-İslamizm
Suriye’nin kuzeyinde bulunan ve Tell Mardikh olarak bilinen alanda tespit edilen Ebla kenti, sahadaki önemli yerleşim alanlarından biridir. İtalyan arkeolog heyeti tarafından alanda uzun yıllar sürdürülen sistematik çalışmalar sonucunda Ebla kentine dair buluntulara ulaşmıştır. Kurucu hanedan tarafından kurgulanan ve idealize edilen devlet modeli sayesinde Ebla, Suriye coğrafyasında bulunan diğer yerel politik güçler arasındaki diplomatik ilişkilerde arabulucu konumda olmuştur. Karşılıklı bağımlılık esasından hareketle sahada inşa edilecek güven ortamının tek kazananı Ebla olmayacaktı. Buradan hareketle Suriye coğrafyasındaki politik ve askerî güçler arasındaki krizlerde Ebla yöneticileri her zaman için barışı tesis eden konumda olmuştur. Ebla’nın bürokratik aklının uyguladığı askerî ve diplomatik parametreler sonrasında sahip olduğu hegemonik istikrar kuramını Suriye coğrafyasının geneline yaymaya çalışmıştır. Antik Çağ kronolojisinin MÖ 3500-2400 yıllarına tarihlendirilen höyük, varlığını Roma ve Arap dönemlerine kadar sürdürmüştür.
Toplumsal birlikteliğin önemli göstergelerinden birisi olan bayramlar, insanlık tarihi boyunca muhtelif şekillerde hemen her toplulukta mevcut olmuştur. Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde de kutlanan bayramlar, toplumsal birliği pekiştirmek ve devlet ideallerini halka iletmek açısından önemli araçlardı. Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte bu gelenekler, modern devletin ideallerinin halk nezdinde kabul görmesini sağlamak ve milli bilinci güçlendirmek amacıyla sistematik bir boyut kazandı. İzmit’te gerçekleştirilen Onuncu Yıl Kutlamaları, bu çabaların somut ve çok boyutlu bir örneğini sunmaktadır. Araştırmamız, devlet arşivleri, Halkevi belgeleri ve yerel-ulusal gazete kaynakları kullanılarak tarihsel betimleme, kaynak tarama ve doküman analizi yöntemleriyle yürütülmüştür. Bulgular, kutlamaların yalnızca bir bayram etkinliği olmadığını, aynı zamanda Cumhuriyet ideallerinin halka aktarılması, toplumsal dayanışmanın güçlendirilmesi ve tarihsel hafızanın oluşturulmasında kritik bir rol oynadığını göstermektedir. Valilik, Halkevi ve Cumhuriyet Halk Fırkası teşkilatlarının koordinasyonu, Cumhuriyet Marşı’nın öğretilmesi, tiyatro temsilleri, sportif etkinlikler ve öz Türkçe metinlerin yaygınlaştırılması halkın kutlamalara aktif katılımını sağlamıştır. İzmit örneği, Cumhuriyet’in ilk yıllarında kültürel ve toplumsal seferberliğin taşra düzeyinde nasıl organize edildiğini ve halkın milli kimliğinin güçlendirilmesini göstermesi açısından önemlidir. Onuncu Yıl Kutlamaları, halkın günlük yaşamına Cumhuriyet kazanımlarının işlendiği, coşkuyla benimsenen ve tarihsel hafıza yaratan bir dönüm noktası olmuştur.
Traditionally, Soviet attitude to Turkey was governed by strategic concepts as a result of the latter’s possession of the Black Sea Straits, and from its proximity to vital targets in Ukraine and Transcaucasia. Thus, Turco-Soviet enmity has deep roots going back to the struggle between the Russian and the Ottoman Empires, which began in the 15th century with the gradual conquest of the Black Sea, Transcaucasia and Balkans by the Turks. However, during the eighteenth and early twentieth century, Russia enlarged its territory primarily at the expense of the declining Ottoman Empire. It was only with the collapse of the Russian Empire in 1917, that the Russian irredentist ambition enshrined in the “Warm Waters”, the Russian/Soviet desire to gain access to the Mediterranean, was effectively abandoned. As a result, Turco-Soviet relations reached a peak in the Atatürk era and again later in the 1960s and 1970s. On 19 March 1945, as the war in Europe about to end, the Soviet Government reported to the Turkish Government its decision to put an end to the Turco-Soviet Treaty of Friendship and Non-Aggression dated 17 November 1925. The claim was that the Treaty was no longer relevant given the new conditions emerging after the Second World War. On 7 June 1945, Selim Sarper, the Turkish Ambassador to Moscow, in his meeting with Molotov, the Soviet Foreign Minister, stated that Turkey wished to form good relations once again. Molotov, however, wanted bases on the Straits in addition to the Kars-Ardahan region in return for restored relations and the reinstatement of the treaty. Turkey did not accept these demands. As a result, the Soviets decided not to renew the treaty, which was the beginning of strained relations between the Turks and the Soviets which lasted until 1953. After Stalin’s death, the Russians attempted to restore their relations with Turkey to their relatively relaxed pre-war level. The Turks, however, were cautious in their response. Developments in Soviet-American relations in the early 1960s led the Turks to reconsider their dependent relationship with the United States and to take on a less uncompromising approach towards the Soviet Union, resulting in the second period of good Turco-Soviet relations after the Atatürk era.
Kırklareli’nin Vize İlçesi’nde bulunan Vize A Tümülüsü 1938 yılında Arif Müfid Mansel tarafından kazılarak açığa çıkarılmıştır. Zengin mezar eşyaları ile ön plana çıkan mezarın Trakya’nın MS 44 yılında ölen son kralı III. Rhoimetalkes’e ait olduğu düşünülmektedir. Vize A Tümülüsü’nün bulgularına çeşitli yayın ve araştırmalarda yer verilmiş olmasına karşın mezar eşyaları arasında bulunan askeri teçhizat üzerinde kapsamlı bir değerlendirme yapılmamıştır.Tümülüs bulguları arasında yer alan defne yaprağı formundaki altın çelenk taneleri ve iki adet altın yüzük defnedilmiş kişinin sosyal statüsü hakkında bilgiler verirken, mezarda bulunan maskeli miğfer, lorica plumata tarzı zırh, spatha tarzı kılıç ve iki adet mızrak ucu ise kişi hakkında askeri bilgiler içermektedir.Çalışma kapsamında Trakya Krallığı’nın Roma İmparatorluğu’nun vasalı olduğu dönem içerisinde yer alan Vize A Tümülüsü buluntuları ışığında defnedilen kişi (III. Rhoimetalkes) askeri açıdan değelendirilmektedir. Değerlendirmenin yanı sıra Trakya Krallığı’nın Roma İmparatorluğu’na sağlamış olduğu askeri destek konusunda da yorumlamalar yapılmaktadır.