
Antimikrobiyal direnç, tüm dünyada artan prevalansı ve sınırlı tedavi seçenekleri nedeniyle halk sağlığı açısından en önemli tehditlerden biridir. Özellikle karbapenem dirençli Pseudomonas aeruginosa (CRPA), çoklu direnç mekanizmaları, hastane enfeksiyonlarındaki yaygınlığı ve yüksek mortalite oranları ile dikkat çekmektedir. Son yıllarda geliştirilen seftazidim/avibaktam (CZA), CRPA enfeksiyonlarının tedavisinde önemli bir seçenek olarak kullanılmaktadır. Ancak, bu ajana karşı da direnç gelişimi bildirilmektedir. Bu çalışmada, hastanemizde izole edilen CRPA izolatlarında CZA’nın in vitro etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Ocak 2022–Temmuz 2025 tarihleri arasında çeşitli klinik örneklerden izole edilen CRPA suşlarının CZA duyarlılığı retrospektif olarak incelenmiştir. İzolatların tanımlanması VITEK 2 sistemi ile, duyarlılık testleri VITEK-2 ve disk difüzyon yöntemi ile yapılmıştır. Meropeneme dirençli suşlar karbapenem dirençli olarak kabul edilmiştir.Toplam 1162 P. aeruginosa izolatında karbapenem direnci 2022’de %22.3 iken 2025’te %49.8’e yükselmiştir (p
Stafilokoklar, kateterle ilişkili enfeksiyonların en yaygın etkenlerindendir ve biyofilm oluşturma yetenekleri bu enfeksiyonların tedavisini zorlaştıran önemli bir virülans faktörüdür. Bu çalışmada, kan kateteri örneklerinden izole edilen Staphylococcus suşlarının antibiyotik direnç profilleri ile biyofilm oluşturma kapasiteleri in vitro olarak değerlendirildi. Toplam 65 izolatın antibiyotik duyarlılığı VITEK-2 otomatik sistemi ve sıvı mikrodilüsyon yöntemi ile belirlendi. İzolatların oluşturduğu biyofilm kütle miktarı kristal viyole boyama yöntemiyle değerlendirildi ve elde edilen optik dansite (OD) değerlerine göre sınıflandırıldı. İzolatların %54.8'inin biyofilm pozitif (BP) olduğu tespit edildi. BP suşlar, biyofilm negatif (BN) suşlara göre çoğu antibiyotiğe daha dirençli bulundu, bu fark siprofloksasin ve tetrasiklin için istatistiksel olarak anlamlı idi (p
Stenotrophomonas maltophilia, sahip olduğu doğal ve kazanılmış çoklu antibiyotik direnç mekanizmaları nedeniyle sağlık hizmetleri ile ilişkili enfeksiyonlarda giderek önem kazanan fırsatçı bir patojendir. Bu çalışma, 2023 2025 yılları arasında bir şehir hastanesinde klinik örneklerden izole edilen S. maltophilia suşlarının antibiyotik direnç profillerini ve epidemiyolojik eğilimlerini değerlendirmeyi amaçlamaktadır.Retrospektif ve tanımlayıcı nitelikteki bu çalışmada, klinik örneklerden elde edilen tekrarsız S. maltophilia izolatları incelenmiştir. Tür tanımlaması Bruker SMART MALDI Biotyper MALDI TOF MS sistemi ile yapılmıştır. Trimetoprimsülfametoksazol (SXT) ve levofloksasin (LEV) duyarlılığı BD Phoenix M50 otomatize sistemi ve disk difüzyon yöntemiyle belirlenmiş; sonuçlar güncel CLSI/EUCAST kriterlerine göre yorumlanmıştır. Seftazidim için minimum inhibitör konsantrasyon (MİK) değerleri gradient test (bioMérieux Etest) ile belirlenmiştir. Tanımlayıcı istatistikler Microsoft Excel 16.0 ve IBM SPSS Statistics 26.0 programları kullanılarak yapılmıştır.Toplam 1.745 benzersiz S. maltophilia izolatı analiz edilmiştir. İzolatların çoğu erişkin yoğun bakım ünitelerinden (%49,2) ve solunum yolu örneklerinden (%62,4) elde edilmiştir. Genel direnç oranları SXT için %6,0, LEV için %9,2 olup, SXT direncinde yıllar içinde hafif bir azalma eğilimi gözlenmiştir. Seftazidim için MİK₅₀ değeri 16 mg/L, MİK₉₀ değeri ise >256 mg/L olarak bulunmuştur.S. maltophilia, özellikle yoğun bakım ve solunum yolu örneklerinde izole edilen önemli bir sağlık hizmeti ile ilişkili patojen olmaya devam etmektedir. SXT’ye karşı düşük ve azalma eğilimindeki direnç oranı, bu ajanın halen etkili bir tedavi seçeneği olduğunu göstermektedir. Direnç gelişiminin önlenmesi için düzenli sürveyans ve akılcı antibiyotik kullanımı büyük önem taşımaktadır.
Enfeksiyon hastalıklarında tedavi için rasyonel antibiyotik seçimi, antimikrobiyal direncin önlenmesinde önemli bir basamaktır. Bu çalışmada idrar kültürü yapılamayan bir ilçe merkezi hastanesinde idrar yolu enfeksiyonları (İYE) için ampirik antibiyotik reçeteleme uygulamaları değerlendirilmiş ve klinik kılavuzlara uyum düzeyi ve hasta demografisine göre farklılıklar incelenmiştir.T.C. Sağlık Bakanlığı 19 Mayıs İlçe Devlet Hastanesi’nde 01.08.2022–30.10.2022 tarihleri arasında İYE tanısı alan 370 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Dâhil edilme kriterleri olarak ICD-10 kodları ile doğrulanmış İYE tanısı ve antibiyotik reçetesi bulunması belirlendi. Tekrarlayan İYE öyküsü olan, klinik olarak piyelonefrit düşünülen hastalar veya başka bir enfeksiyon nedeniyle antibiyotik kullanan hastalar dışlandı. Veriler hasta kayıt sisteminden elde edildi. Analizler SPSS (Statistical Package for the Social Sciences) 25.0 programı ile yapıldı. Kategorik değişkenler için ki-kare testi, yaş gruplarına göre antibiyotik seçimi için lojistik regresyon analizi uygulandı. Florokinolonlar (örn. siprofloksasin) ve üçüncü nesil sefalosporinler (sefiksim, sefpodoksim, sefdinir ve parenteral uygulanan seftriakson) geniş spektrumlu antibiyotikler olarak sınıflandırıldıHastaların %88.9’u kadın, %11.1’i erkekti. Ortalama yaş 46.0±22.9 idi. Pediatrik grup 50 hasta (%13.5), erişkin grup 320 hasta (%86.5) idi. Başvurular en sık acil servisten (%39.2) yapıldı. En sık reçete edilen antibiyotik fosfomisin (%62.5) idi; bunu nitrofurantoin (%29.6) ve siprofloksasin (%26.6) izledi. Pediatrik hastalarda amoksisilin-klavulanat (%33.3) ve sefuroksim aksetil (%33.3) öne çıktı. Erişkinlerde fosfomisin (%62.5) ve siprofloksasin (%26.6) baskındı. Yaşlı hastalarda (≥65 yaş) geniş spektrumlu antibiyotik kullanımının artışı istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p
Karbapenem dirençli Klebsiella pneumoniae (KDKP) enfeksiyonları, sağlık kurumlarında yüksek morbidite ve mortaliteye yol açan önemli bir problemdir. Özellikle tedavide son seçenek olarak kullanılan seftazidim-avibaktam (CZA) ve kolistine karşı direnç oranları giderek artmaktadır. Bu çalışmanın amacı, hastanemiz yoğun bakım üniteleri ve servislerinde izole edilen KDKP suşlarında CZA ve kolistin direncinin yıllara göre değişimini değerlendirmektir. Çalışmaya Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tıbbi Mikrobiyoloji Laboratuvarı’nda, Ocak 2022-Haziran 2025 tarihleri arasında çeşitli klinik örneklerden etken olarak izole edilen KDKP izolatları dahil edildi. İzolatların tanımlaması MALDI-TOF MS ile, CZA duyarlılığı disk difüzyon yöntemiyle, kolistin duyarlılığı ise sıvı mikrodilüsyon temelli ticari bir test ile belirlenmiştir. Antibiyotik duyarlılık sonuçları EUCAST kriterlerine göre değerlendirilmiştir. Toplam 643 KDKP izolatının %60.2’si yoğun bakım ünitesinden, %21.4’ü cerrahi ve %18.4’ü dahili servislerden gönderilmiştir. KDKP’nin etken olduğu enfeksiyonlar en sık kan (%29.1), idrar (%25.0) ve trakeal aspirat (%24.0) örneklerinden izole edilmiştir. Kolistin direnç oranının %38.2 olduğu ve yıllar içinde direnç oranlarındaki artışın (%38.9, %33.1, %36.7 ve %42.6) istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görüldü (p=0.394). CZA direncinin ise %42.6 olduğu ve yıllara göre sırasıyla; %18.2, %31.4, %48.5 ve %52.7 olarak değiştiği ve bu artışın istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu saptandı (p
Bruselloz, pastörize edilmemiş süt ve süt ürünlerinin tüketimi ve enfekte hayvanların sekresyonlarının bütünlüğü bozulmuş cilt ile direkt teması ile bulaşabilen bakteriyel bir enfeksiyon hastalığıdır. Ülkemizde önemli bir halk sağlığı sorunu olmaya devam etmektedir. Çalışmamızda, İstanbul’da Brucella seroprevalansının ve bruselloz ile ilişkili risk faktörlerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmaya Aralık 2018-Aralık 2019 tarihleri arasında İstanbul Üniversitesi, İstanbul Tıp Fakültesi’ne bağlı çeşitli poliklinik veya servislerinden, bruselloz şüphesi ile tıbbi mikrobiyoloji laboratuvarlarına gönderilen 467 hasta serumu dahil edilmiştir. Enfeksiyonun tanısında Brucellacapt testi (Vircell, İspanya) kullanılmıştır. Toplam 18 hastada (% 3,85) pozitiflik gözlemlenmiştir. Seropozitiflik, erkek hastalarda anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0,05). Çalışmamız bu enfeksiyon ile ilgili var olan verilere katkıda bulunmaktadır. Çalışma sonuçlarımızın, risk gruplarının bilinçlendirilmesi için de önemli olabileceğini düşünmekteyiz.
Antibiyotik direnci, dünya genelinde önemli bir sağlık sorunudur ve Dünya Sağlık Örgütü tarafından öncelikli mücadele edilmesi gereken bir konu olarak tanımlanmıştır. Özellikle Gram negatif bakterilerde görülen karbapenem direnci, tedavi seçeneklerini sınırlamakta ve mortaliteyi artırmaktadır. Yoğun bakım ünitelerinde (YBÜ) enfeksiyon etkeni olan bakterilerin ve antibiyotik direnç profillerinin belirlenmesi, etkili tedavi stratejilerinin geliştirilmesi için kritik öneme sahiptir.Çalışmamızda, 1 Ocak 2021 ile 31 Aralık 2024 tarihleri arasında yetişkin YBÜ'lerinden gönderilen kan kültürü örnekleri incelenmiştir. Bakteri tanımlaması MALDI TOF MS yöntemiyle, antibiyogram testi ise Phoenix M50, mikrotüp dilüsyon ve Kirby Bauer disk difüzyon yöntemiyle gerçekleştirilmiştir. Antibiyotik duyarlılık değerlendirmesi, “European Committee on Antimicrobial Susceptibility Testing” (EUCAST) kriterlerine göre yapılmıştır.En sık izole edilen Gram negatif bakteriler Klebsiella pneumoniae, Acinetobacter baumannii, Escherichia coli ve Pseudomonas aeruginosa (sırasıyla %23.7, %23.7, %15.6 ve %14.2) olarak tespit edilmiştir. K. pneumoniae izolatlarında karbapenem direncinin yıllar içinde arttığı, A. baumannii izolatlarında ise çoklu ilaç direncinin yüksek olduğu gözlenmiştir. E. coli izolatlarında karbapenem ve amikasine karşı yüksek uyarlılık saptanırken, sefalosporinlere karşı direnç dikkati çekmiştir. P. aeruginosa izolatlarında ise kolistine karşı yüksek duyarlılık gözlenmiştir.Çalışmamız YBÜ hastalarında Gram negatif bakterilerin tür dağılımı ve antibiyotik direnç profilleri hakkında önemli bilgiler sağlamaktadır. Elde edilen veriler, hastanede ampirik antibiyotik tedavisinin düzenlenmesi, antibiyotik direncinin izlenmesi ve kontrol altına alınması için gereklidir. Sonuçlarımız ışığında, merkezimizde duyarlılık oranları en yüksek antimikrobiyal ajanlar olan kolistin veya amikasinin diğer antibiyotiklerle (meropenem, seftazidim, sefepim, piperasilin tazobaktam gibi) kombine edilerek ampirik tedavi planlarına eklenmesi ve etken tanımlaması /duyarlılık çalışmaları sonrasında uygun tedavinin kesinleştirilmesinin uygun olabileceği düşünülmüştür.
Candida dubliniensis, Candida albicans ile birçok fenotipik özelliği ortak olan patojenik bir Candida türüdür. Flukonazole karşı hızla direnç geliştirebilmesi açısından doğru olarak tanımlanması önem arz etmektedir. Bu iki türün doğru bir şekilde ayırt edilmesi için çeşitli fenotipik testler geliştirilmiş, ancak tek başına yeterlilikleri konusunda farklı görüşler bildirilmiştir. Bu çalışmanın amacı, iki türün güvenilir bir şekilde ayırt edilmesi için ksiloz bazlı agar (XAM) besiyerinin kullanımının araştırılmasıdır. Çalışmada, 95 C. albicans ve 10 C. dubliniensis stok izolatı test edilmiştir. Tüm izolatlar XAM besiyerine inoküle edilmiş, 28°C’de inkübe edilmiş ve yedi güne kadar gözle görülür üreme açısından incelenmiştir. Flukonazol, vorikonazol, amfoterisin B ve kaspofungin için antifungal duyarlılık testleri gradient strip test yöntemi ile gerçekleştirilmiş ve European Committee of Antimicrobial Susceptibility Testing (EUCAST) klinik sınır değerlere göre değerlendirilmiştir. Bu besiyerinde 95 C. albicans izolatının tümü 48 saatlik inkübasyonda üreme gösterirken, 10 C. dubliniensis izolatının hiçbiri inkübasyon süresi yedi güne uzatıldığında bile gözle görülür üreme göstermemiştir. C. dubliniensis izolatlarının flukonazol için MİK aralığı 0.005-0.5 mg/L olarak bulunmuştur. Sonuç olarak, XAM besiyerini, C. dubliniensis'in germ tüp pozitif izolatlardan ayırt edilmesinde, imkânı olmayan laboratuvarlarda tek başına etkin bir fenotipik yöntem olarak önermekteyiz.
Hükümlü ve tutuklu kişiler yaşadıkları çevre açısından fekal-oral ve kan yoluyla bulaşan hastalıklar ile tüberküloz açısından risk altındadırlar. Çalışmanın amacı, ceza infaz kurumlarındaki tutukluların ilk geliş genel sağlık taramaları sırasında incelenen kan örneklerinde HBV, HCV ve HIV serolojik analizlerini değerlendirmektir. Bu kesitsel çalışmada, Kayseri Ceza İnfaz Kurumu Kampüsü'nde 2023-2024 yılları arasında bulunan 4916 tutukluya ait serolojik veriler incelendi. Çalışma, tutukluların ilk gelişlerinde genel sağlık taraması kapsamında alınan serolojik test sonuçlarının retrospektif olarak incelenmesiyle oluşturuldu. Dörtyüzonbeş tutuklunun kan sonuçları hastaların tıbbi kayıtlarından elde edildi. HbsAg, kadın tutukluların %3.6'sında ve erkek tutukluların %1.7'sinde pozitifti. Anti-HCV ve Anti-HIV değerleri pozitif olan kadın tutuklu bulunmamaktaydı. Erkek tutuklularda Anti-HIV pozitifliği %0.3 olarak bulundu. Yaşlara göre HbsAg, Anti-HCV ve Anti-HIV pozitifliğinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmedi. Çalışmamızda, cezaevlerine hükümlü kabulünde yapılan tarama sonucunda bazı viral enfeksiyöz ajanların pozitiflik oranları bildirilmiştir. Cezaevleri bulaşıcı hastalıklar açısından riskli ortamlardır. Bu nedenle, çalışmamız mevcut hükümlülerin de sağlığını korumak amacıyla özellikle cezaevlerinde bulaşıcı hastalıklara yönelik tarama yapılması, sağlıklı kişilere aşı yapılması, hastalık tanısı konulan kişilerin tedavisi ve sağlıklı kişilerin kontaminasyonunun önlenmesi gerekliliğini bir kez daha ortaya koymaktadır.
Q ateşi endokarditi çocuklarda nadiren bildirilmektedir. Burada pediatrik bir hastada nadir bir Q ateşi endokarditi olgusu ve üç yıllık takibi sunulmuştur.Nedeni bilinmeyen ateş ve belirgin splenomegali ile başvuran, özgeçmişinde konjenital kalp hastalığı ve pulmoner protez kapak replasmanı bulunan hastada, indirekt immünfloresan testi ile C. burnetii enfeksiyonu saptandı. C. burnetii tanısı konulan hastada, uzun süreli doksisiklin ve hidroksiklorokin kombinasyon tedavisi sonrası dalak boyutları tamamen geriledi ve relaps gelişmedi.Nedeni bilinmeyen ateş tanısı ile başvuran, konjenital kalp hastalığı olan, protez kapaklı çocuklarda ülkemizde de Q ateşi endokarditi düşünülmeli ve en kısa sürede tanı için serolojik testler gönderilmelidir. Q ateşi endokarditi, tanı konulmadığında yüksek mortaliteye sahip olduğundan, erken tanı ve tedavi büyük önem taşımaktadır. Tedavi sonrası relaps oranları yüksek olması nedeniyle hastaların takip süresi uzun tutulmalıdır.
Kandidemilerde etken tür dağılımında ve antifungal duyarlılık durumundaki değişimler, hastalarda prognozu etkileyebilmektedir. Bu çalışma, COVID-19 pandemisi öncesi (2016-2019) ve sonrası (2020-2024) dönemlerde kan kültürlerinden izole edilen mantar türlerinin dağılımlarını ve antifungal duyarlılıklarını karşılaştırmayı amaçlamaktadır.Çalışmada, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Mikrobiyoloji Laboratuvarı'nda 2016-2024 yılları arasında kan kültürlerinden izole edilen mantar türleri değerlendirilmiştir. Kan kültürleri COVID-19 öncesi ve COVID-19 sonrası dönemde BACT/ALERT® 3D cihazında inkübe edilmiştir. Üreyen mantarların tanımlanmasında pandemiden önce fenotipik yöntemler (ID32C) kullanılırken, pandemi sonrası dönemde VITEK® MS (MALDI-TOF MS) sisteminden yararlanılmıştır. Antifungal duyarlılık testleri CLSI M27-A3 mikrodilüsyon referans yöntemiyle yapılmıştır.Gazi Üniversitesi Hastanesi’nde 2016-2019 ve 2020-2024 dönemlerinde alınan toplam 148734 kan kültürünün analizi yapılmıştır. COVID-19 öncesi dönemde pozitif kültür oranı %16 (8397/53835) ve mantar pozitifliği %5 (391/8397) iken, pandemi sonrası dönemde bu oranlar sırasıyla %17 (16.572/94.899) ve %5 (845/16.572) olarak saptanmıştır. En sık izole edilen dört tür her iki dönemde Candida albicans (%40→%39), Nakaseomyces glabratus (%19→%18), Candida parapsilosis (%14→%23) ve Candida tropicalis (%9→%7) olmuş, C. parapsilosis’teki artış istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0.011). MİK90 değerleri esas alındığında flukonazol için C. tropicalis’te (4→8 µg/ml), vorikonazol için N. glabratus ve C. tropicalis’te (sırasıyla 0.25→2 ve 0.25→4 µg/ml), amfoterisin B için ise C. albicans ve C. parapsilosis’te (0.25→1 µg/ml) artış izlenmiştir. Bu bulgular, bazı türlerde antifungal duyarlılığın azaldığını ve dikkatli izlenmesi gerektiğini göstermektedir.Pandemi öncesi ve sonrası dönemde etken dağılımlarında sınırlı farklılıklar izlenmiş, antifungal direnç açısından dikkat çekici artışlar gözlemlenmiştir. Klinik mikrobiyoloji laboratuvarlarının düzenli aralıklarla tür ve duyarlılık dağılımlarını değerlendirmesi önerilmektedir.
Antiretroviral tedavilerin (ART) etkin şekilde kullanılmasıyla Human Immunodeficiency Virus (HIV) ile yaşayan bireylerin yaşam süreleri uzamaktadır. Hem ilerleyen yaş hem HIV hem de ART’lerin kemik sağlığı üzerine olumsuz etkileri gündeme gelmektedir. Bu çalışmada 1 Ocak 2013 ile 1 Mayıs 2024 tarihleri arasında kliniğimizde takipli HIV ile enfekte, ≥18 yaş, ≥ 50 yaş erkek, postmenapozal kadın ve <40 yaş menapoza girmiş kadınlar çalışmaya dahil edildi. Kemik mineral yoğunluğu (KMY) sonuçları, kullandıkları ART’ler ve süreleri tarandı. Verilerin normal dağılımı Shapiro-Wilk testi ile değerlendirildi. Gruplar arası ve grup içi karşılaştırmalarda Mann-Whitney U, Kruskal-Wallis, Ki-kare ve Wilcoxon “signed-rank” testleri kullanıldı. Kriterlere uyan toplam 263 HIV ile enfekte bireyin 220’sinin en az bir KMY ölçümü mevcuttu. KMY 116 (%52) kişide normal, 84 (%38) kişide osteopenik ve 20 (%9) kişide osteoporotik olarak değerlendirildi. KMY normal tespit edilenlerin tenofovir alafenamid (TAF) kullanım süresi ortalama 10 ay iken, tenofovir disoproksil fumarat (TDF) kullanım süreleri ortalama 39 ay idi. Osteopeni/osteoporoz tespit edilenlerin TAF ve TDF kullanım süreleri sırasıyla ortalama 8 ve 32 ay olarak bulundu. En az bir kez KMY ölçümü yapılmış HIV ile yaşayan bireylerin %48’inde osteopeni ya da osteoporoz tespit edildiğini saptadık. Bu durum KMY taramasında rehberlerin önerilerine uyulmasındaki önemi göz önüne çıkarmaktadır.
Çocukluk çağında antibiyotik kullanımı yaygın olmakla birlikte, uygunsuz ve gereksiz reçetelenmesi, sadece bireysel düzeyde advers ilaç reaksiyonları (AİR) ve tedavi başarısızlıklarına neden olmakla kalmamakta, aynı zamanda toplum genelinde antimikrobiyal direnç gelişimini hızlandırarak ciddi bir halk sağlığı sorunu oluşturmaktadır. Farmakovijilans, çocuklarda ilaç güvenliliğinin sağlanması, AİR’lerin erken saptanması ve direnç gelişiminin önlenmesinde kritik bir role sahiptir. Pediatrik popülasyonda farmakokinetik ve farmakodinamik farklılıklar nedeniyle antibiyotiklere bağlı AİR riski erişkinlere kıyasla daha yüksektir. Farmakovijilans verileri, tedavi rehberlerinin güncellenmesine katkı sağlayarak akılcı antibiyotik kullanımını desteklerken, sağlık profesyonellerinin farkındalığını artırarak gereksiz antibiyotik reçetelenmesini azaltmaktadır. Farmakovijilans uygulamaları; advers reaksiyonların erken tanımlanmasına, antibiyotiklerin güvenlilik profillerinin sürekli olarak izlenmesine, direnç paternlerinin belirlenmesine ve böylece tedavi rehberlerinin güncellenmesine katkıda bulunmaktadır. Türkiye’de farmakovijilans faaliyetleri Türkiye Farmakovijilans Merkezi (TÜFAM) tarafından yürütülmekte olup, pediatrik hasta grubunda AİR bildirimi oranları hala istenilen düzeye ulaşamamaktadır. Bu nedenle pediatristlerin, aile hekimlerinin ve yardımcı sağlık personelinin farmakovijilans konusundaki farkındalığının artırılması; raporlama alışkanlıklarının teşvik edilmesi, düzenli eğitim programlarının uygulanması ve klinik pratikte farmakovijilansın aktif olarak kullanılması, çocuklarda akılcı antibiyotik kullanımının yaygınlaştırılmasında ve antimikrobiyal direnç sorunlarının önlenmesine de önemli katkı sağlayacaktır.
Non-fermentatif Gram negatif bakteriler, özellikle bağışıklığı baskılanmış hastalarda kan dolaşımı enfeksiyonlarının önemli etkenleri arasında yer almakta ve artan antibiyotik dirençleri nedeniyle tedavi zorlukları oluşturmaktadır. Bu çalışmada, üçüncü basamak bir hastanede sekiz yıllık dönemde kan dolaşımı enfeksiyonu etkeni olarak izole edilen non-fermentatif Gram negatif bakterilerin dağılımı ve antibiyotik direnç profilleri değerlendirildi.Bu retrospektif kesitsel çalışmada, 2016-2023 yılları arasında hastanemizin mikrobiyoloji laboratuvarına kabul edilen kan kültürü örnekleri analiz edildi. BacT/ALERT 3D sistemi kullanılarak üreme saptanan kan örneklerinden izole edilen bakteriler otomatize sistemlerle (VITEK2 Compact ve VITEK MS) tanımlandı.Antibiyotik duyarlılıkları EUCAST ve CLSI kriterlerine göre değerlendirildi. Tekrarlayan izolatlar dışlandı; <30 örnekli türler istatistiksel analizden çıkarıldı.Sekiz yıllık sürede toplam 132904 kan kültürü örneğinin %20’sinde üreme gözlendi ve 1974’ünde (%7.4) non-fermentatif Gram negatif bakteri saptandı. Bunların %61.1’i yoğun bakım ünitelerinden gönderilen örneklerden elde edildi. En sık izole edilen bakteriler Acinetobacter baumannii (%41.4), Pseudomonas aeruginosa (%29.6) ve Stenotrophomonas maltophilia (%13.1) idi. A. baumannii izolatları başta karbapenemler (%93.7 imipenem direnci), piperasilin/tazobaktam ve siprofloksasin olmak üzere birçok antibiyotiğe yüksek oranda direnç saptandı. P. aeruginosa izolatları ise daha düşük direnç profili sergiledi. S. maltophilia suşlarında seftazidime karşı direnç %40 oranında olup trimetoprim/sülfametoksazol ve levofloksasin direnç oranları daha düşük seviyede saptandı. Yerel direnç verilerinin sürekli izlenmesi ve akılcı antibiyotik kullanım politikalarının geliştirilmesi, enfeksiyonların etkili yönetimi için kritik öneme sahiptir. Bu çalışmada A. baumannii suşlarında gözlenen yüksek antibiyotik direnç oranları özellikle endişe vericidir.
Vektör kaynaklı hastalıklar, dünya genelinde ciddi halk sağlığı sorunları arasında yer almaktadır. İklim değişikliği başta olmak üzere küreselleşme ve kentleşme gibi faktörler, vektörlerin biyocoğrafik dağılımını ve dolayısı ile hastalık etkenlerinin yayılımını doğrudan etkilemektedir. Vektörlerden korunma, bu hastalıkların önlenmesinde en etkili stratejidir. Bu derlemede; kene, sivrisinek ve kum sineği gibi önemli eklem bacaklı vektörlerden korunmaya yönelik bireysel, kimyasal, biyolojik ve çevresel müdahale yöntemleri ele alınmış, vektör kontrol stratejilerinin ve halkın bilinçlendirilmesinin önemi vurgulanmıştır.
Giriş-Amaç: Bu çalışmada genişlemiş spektrumlu betalaktamaz salgılayan Escherichia coli, karbapenem dirençli Klebsiella pneumoniae, Pseudomonas aeruginosa ve Acinetobacter baumannii izolatlarında kolistin ve polimiksin B’nin in vitro etkinliğinin değerlendirilmesi ve karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç-Yöntem: Çalışmaya Nisan 2022-Haziran 2024 tarihleri arasında klinik örneklerden etken olarak izole edilen her mikroorganizmadan 100 suş olmak üzere toplam 400 izolat dahil edilmiştir. İzolatların tanımlanması MALDI-TOF-MS ile gerçekleştirilmiştir. Kolistin ve polimiksin B’nin duyarlılığının saptanması amacıyla sıvı mikrodilüsyon yöntemi kullanılmıştır. Genişlemiş spektrumlu betalaktamaz varlığı çift disk sinerji testi ile, karbapenemaz direnci ise disk difüzyon ve Vitek2 ile tespit edilmiştir.Bulgular: Bu çalışmada kolistin / polimiksin B duyarlılık oranları E. coli için %77 / %83, K. pneumoniae için %74 / %83, P. aeruginosa için %87 / %90 ve A. baumannii için %56 / %69 olarak saptanmıştır. E. coli izolatlarında 66, K. pneumoniae izolatlarında 63, P. aeruginosa izolatlarında 73 ve A. baumannii izolatlarında 50 suşta kolistin ve polimiksin B MİK değerlerinin aynı olduğu bulunmuştur. Ancak E. coli izolatlarında 24, K. pneumoniae izolatlarında 20, P. aeruginosa izolatlarında 18, A. baumannii izolatlarında ise 42 izolatta polimiksin B MİK değerleri, kolistin MİK değerlerinden daha düşük bulunmuştur. Bu çalışmada polimiksin B’nin tüm izolatlar için daha potent olduğu saptanmıştır.Sonuç: Sonuç olarak her dört etkende de polimiksin B, kolistine göre daha potent olarak tespit edilmiştir. Özellikle A. baumannii izolatlarında polimiksin duyarlılığı %70’in altında bulunmuştur. Bu nedenle polimiksin direncinin belli aralıklarla izlenmesi, antimikrobiyal yönetimin titizlikle uygulanması, kombinasyon tedavilerinin araştırılması önem arz etmektedir. Ayrıca polimiksin B ve kolistinin etkinliğinin karşılaştırılması için daha fazla izolat ile yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır.
Stenotrophomonas maltophilia, yenidoğan ve ileri yaş grubundaki kişilerde, solunum yolu enfeksiyonları başta olmak üzere nozokomiyal ya da toplum kaynaklı çeşitli enfeksiyonlar ile ilişkilendirilmiş, kısıtlı tedavi seçeneği olan fırsatçı bir patojendir. Bakterinin antimikrobiyal direnci yıllar içinde artmakta ve coğrafi bölgeler arasında farklılıklar göstermektedir. Bu çalışma ile hastanemizde üç yıl boyunca izole edilen S. maltophilia suşlarının dağılımı ve antibiyotik duyarlılığının retrospektif olarak araştırılması amaçlanmıştır. Ocak 2022- Aralık 2024 tarihleri arasında çeşitli klinik örneklerden izole edilen S. maltophilia suşları incelenmiştir. Suşların identifikasyonu ve antimikrobiyal duyarlılığının belirlenmesi için Phoenix otomatize sistemi (Becton Dickinson Diagnostic Instrument Systems, Sparks, ABD) kullanılmıştır. Çalışma süresince toplam 233 S. maltophilia izolatı elde edilmiştir. Suşlar en sık solunum yolu örneklerinden (%66.5) izole edilmiştir. Suşların %60.3’ü çocuk ve yoğun bakımlarda tedavi gören hastalardan, %11.1’i ise poliklinikten başvuran hastalardan izole edilmiştir. Hastaların 157’si (%67.4) 65-95 yaş aralığında bulunmuştur. Suşların %90.12’si (210/233) trimetoprim/sülfametoksazole (TMP/SXT), %80.34’ü (184/229) ise levofloksasine duyarlı bulunmuştur. Sonuç olarak, verilerimiz yoğun bakımda yatan ileri yaş grubundaki kişilerin S. maltophilia enfeksiyonu gelişimi açısından dikkatle takip edilmesi gerektiğini düşündürmektedir. Hastanemizde izole edilen S. maltophilia suşları için en etkili antimikrobiyal TMP-SXT iken, yıllar içinde levofloksasin duyarlılığındaki azalma dikkat çekicidir. S. maltophilia enfeksiyonlarında önemli tedavi seçenekleri olan bu iki antimikrobiyal için duyarlılık durumu yeni çalışmalarla takip edilmelidir.
El hijyeni, enfeksiyonların önlenmesinde kritik, maliyet-etkin bir uygulama olmasına rağmen dünya genelinde uyum düzeyi düşüktür ve bu durum önemli halk sağlığı sorunlarına yol açmaktadır. Bu çalışma, İstanbul Medipol Üniversitesi Müzik Bölümü öğrencileri ve akademisyenleri tarafından kullanılan telli ve vurmalı enstrümanlar üzerinde bakteriyel kolonizasyonu incelemekte ve müzisyenlerde el hijyeni uygulamalarını değerlendirmektedir. Otuz farklı enstrümandan ve 28 öğrenci ile iki akademisyenin ellerinden alınan sürüntüler konvansiyonel yöntemlerle işleme alındı ve tanımlandı. Tüm el sürüntülerinde normal mikrobiyota bakterilerinin mevcut olduğu saptandı. Katılımcıların %53.3'ünde hem ellerinde hem de enstrümanlarında bakteri üremediği belirlendi. Bununla birlikte, Staphylococcus aureus ve Escherichia coli gibi patojenler de tanımlandı ve bu da müzikal enstrümanların enfeksiyon kaynağı olabileceğine işaret etti. Bu çalışma, el hijyeni ve enstrüman temizliğinin mikrobiyal bulaş risklerini azaltmadaki önemini vurgulamaktadır. Müzik bölümü öğrencilerinin uygun hijyen uygulamaları konusunda eğitilmesi ve enstrüman dezenfeksiyon protokollerinin sürekli olarak uygulanması bireysel ve toplumsal sağlığı korumak için elzemdir.
Pneumocystis jirovecii (PJ) immünosupresif hastalarda pnömoniye sebep olan fırsatçı bir maya benzeri fungustur. En riskli grup HIV-pozitif hastalardır ancak son yıllarda HIV-negatif immünosuprese hastalarda daha sık görülmektedir. Bu çalışmada Marmara Üniversitesi Pendik Eğitim ve Araştırma Hastanesinde Pneumocystis jirovecii pnömonisi (PJP) ve diğer fırsatçı solunum yolu patojenleri şüphesi ile bronkoskopik örnekleri değerlendirilen hastalarda PJ polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) pozitiflik oranı, hasta risk faktörleri, klinik ve laboratuvar bulgularını retrospektif olarak değerlendirilmiştir.Toplam 133 hastanın bronkoalveolar lavaj örneğinden PJ-PZR çalışılmış ve % 13 (17/133) oranında pozitiflik bulunmuştur. PZR pozitif hastaların % 41’inin HIV-pozitif ve % 59’unun HIV-negatif immünosuprese hastalar olduğu görülmüştür. Örnek gönderilen hastaların 72’sine ampirik trimetroprim/sülfametoksazol başlanmış, PZR pozitif hastalarla beraber toplam 38 hastada tedaviye devam edilmiştir. PJ-PZR negatif 21 hastanın dokuzunda klinik yanıt alınmıştır ve başka bir enfeksiyon etkeni gösterilememiştir.Toplam 66 hastaya hipoksik olmaları nedeniyle steroid verilmiştir. Ampirik tedavi baş- lanan hastaların % 24’ünde PJ-PZR pozitifliği ve % 36’sının tedaviye yanıt verdiği görülmüştür. HIV-negatif immün suprese hastalarda PJP akla gelmeli ve gerekli örnek alındıktan ve ampirik tedaviye başlandıktan sonra başka bir etken gösterilemiyorsa ve yüksek klinik şüphe varsa tedaviye devam edilebilir.
Pseudomonas aeruginosa, yüksek mortaliteyle seyreden enfeksiyonlara yol açan fırsatçı bir patojendir. Bu çalışmada üniversite hastanesinde yatan hastaların kan kültürlerinde tespit edilen P. aeruginosa izolatlarının çeşitli antibiyotiklere karşı direnç profilinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmada Ocak 2018-Aralık 2023 tarihleri arasında kan örneklerinden izole edilen P. aeruginosa izolatlarının antibiyotik direnç profilleri retrospektif olarak incelenmiştir. Klinik izolatlar konvansiyonel yöntemler, VITEK 2 Compact (bioMérieux, Fransa) veya Phoenix (BD Diagnostic Systems, ABD) otomatize sistemleri ile tanımlanmıştır. Antibiyotik duyarlılıkları otomatize sistemleri ile test edilmiş ve European Committee on Antimicrobial Susceptibility Testing (EUCAST) önerileri dikkate alınarak değerlendirilmiştir. En yüksek direnç imipenem (n=162, %39.4), meropenem (n=134, %32.6) ve piperasilin/tazobaktama (n=130, %31.6) karşı tespit edilmiştir. En etkili antibiyotiklerin ise amikasin (n=15, %3.6) ve tobramisin (n=17, %4.1) olduğu belirlenmiştir. Antibiyotiklerin direnç oranları yıllara göre incelendiğinde piperasilin/tazobaktam, seftazidim, sefepim, imipenem, meropenem ve levofloksasin direnç oranlarında istatiksel olarak anlamlı fark saptanırken (p<0.05), siprofloksasin, amikasin, tobramisin ve gentamisin direnç oranlarında istatiksel olarak anlamlı fark görülmemiştir (p>0.05). Antibiyotik duyarlılık test sonuçlarına göre uygulanan tedavi protokolü ve akılcı antibiyotik kullanımı ile direnç oranlarının azalacağı düşünülmektedir. Bu nedenle düzenli sürveyans takibi yapılmalı ve tedavide uygun antibiyotik kombinasyonları seçilmelidir.