
Alevilik inanç sistemi, tarihsel süreç içerisinde şekillenen ritüel yapısı, sözlü kültür geleneği ve toplumsal dayanışma biçimleri ile müziği merkezi bir unsur haline getirmiştir. Bu inanç sistemi kutsal söylemleri, öğretileri ve tarihsel belleğini büyük ölçüde müzik aracılığıyla aktarmış ve korumuştur. İnancın aktarımı, kimliğin inşası ve toplumsal belleğin korunması açısından temel bir işlev üstlenen müzik Alevilikte ibadet pratiğinin bir parçası olmanın yanı sıra inanç sisteminin kendisini tanımlayan ve sürdüren bir taşıyıcı unsur olarak konumlanmaktadır. Çubuk Alevi köylerinde varlığını sürdüren cem müzik geleneği özgün yapısı ile Ankara’daki dinî müzik uygulamalarının geleneksel boyutunda yer alması sebebiyle önem arz etmektedir. Günümüzde göç, kentleşme, dijitalleşme, popüler kültür etkisi vd. etkenlerle dinî müziğin geleneksel, özgün yapısının öz halinden uzaklaşması bir problem olarak ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla alan çalışması verileri temelinde dinî müzik pratiklerinin gelecek kuşaklara aktarılması, korunması ve arşivlenmesi için çalışılmalıdır. Bu doğrultuda bu makalenin amacı Türk din müziği ekseninde Ankara’nın Çubuk ilçesindeki Alevi köylerinde cemlerde icra edilen dinî müzik geleneğini âşık / zâkir temelinde teorik ve uygulama bağlamında incelemektir. Alanda tarafımızdan katılımlı yönlendirilmiş ve yönlendirilmemiş gözlem yöntemiyle yapılan saha araştırma verileri üzerinde şekillenen çalışma için ayrıca ilgili yazılı kaynaklara başvurulmuştur. Çubuk Alevi köylerinde cemlerde icra edilen dinî müziği âşık / zâkir temelli inceleyen çalışmada cem ve cem âşık / zâkiri hakkında bilgi verilerek bir zemin hazırlanmıştır. Akabinde Çubuk Alevi köylerindeki dinî müzik geleneği teorik ve uygulama bağlamında incelenmiştir. Çalışma sonucunda Çubuk Alevi köylerinde Ankara’daki dinî müzik pratiklerinin geleneksel boyutunun belirgin bir şekilde kendini gösterdiği gözlemlenmiştir. İşaret edilen bu geleneksel boyutta bağlama, âşık / zâkir, dinî müzik anlatım biçim / form merkezli anlayış yörenin dinî müzik kimliğini görünür kılmıştır. Aynı zamanda cem ritüeli temelinde inanç müzik ilişkisi ortaya çıkmış olup ritüelik yapı örgüsü, bireyin kutsal deneyimini şekillendiren temel bir unsur olarak tespit edilmiştir. Dinî müziğin inanç sistemlerinin içsel mantığını ve toplumsal uygulamalarını birleştiren sembolik ve performatif bir alan olduğu; dinî müzik temelinde söz ve müziğin karşılıklı etkileşim üzerinden işlev gören çok katmanlı bir iletişim biçimi olduğu saptanmıştır. Teknolojik imkanların olumlu yanını dinî müziğin bilimsel araştırılması, gelecek kuşaklara aktarımı ve korunması bağlamında değerlendirmek gerekir ki bu noktada alan çalışmasının önemi ortaya çıkmaktadır. Alan çalışması verileri paralelinde ilgili yazılı kaynakların ışığında yapılacak çalışmalar dinî müzik tarihine ve uygulamalarına ışık tutmasının yanı sıra Anadolu’daki dinî müzik uygulamalarının bütününe yaklaşılacak ve dönüşüm dinamikleri bağlamında takip edilmesine de fayda sağlayacaktır.
Dinlerde, hemen hemen her anlayışın ve uygulamanın temelini “kutsallık” olgusu oluşturmuş ve bu çerçevede mekânlar önemli bir rol oynamıştır. Mekân(lar) ile birlikte obje(ler)/nesne(ler), zaman(lar), unsur(lar)/varlık(lar) ve kişi(ler) üzerinde tecelli eden “kutsallık” anlayışının muhteviyatında ve temelinde ise “semboller” yer almıştır. Çünkü insanoğlu, hem çeşitli dinî-manevî ihtiyaçlarını giderme hem de soyut kavramları anlamlandırma veya bazı unsurları kısa bir şekilde betimleme arzusunda olmuştur. Bu bağlamda mekânlara bazı sembolik anlamlar yüklenmiş ve semboller, mekânlarda kullanılarak dinî yapılar ile özdeşleştirilmiştir. Söz konusu vasıflara örnek mekânlardan biri, Türkiye’nin başkenti, can damarı Ankara’dır ve Ankara’nın Altındağ ilçesine bağlı “Ulus” semtidir. Ulus, var olduğu günden bugüne hem tarihî hem coğrafî hem de kutsal mekân(lar) açısından Ankara’nın en önemli yerleşim yerleri arasında olmuştur. Çünkü Türklerin hem ana hem de ata/baba yurdu Anadolu coğrafyası, Türk olduğu ileri sürülen Hititlerden Selçuklu, Osmanlı ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne kadar -bazı nüanslarla birlikte- aynı Türk soyundan birçok beyliğe, krallığa, devlete, imparatorluğa ve uygarlığa ev sahipliği yapmıştır. Ulus’un, tarihten günümüze “ortak payda” bağlamında Türk kültürünün ve medeniyetinin merkezinde yer aldığı anlaşılmıştır/anlaşılmaktadır. Dolayısıyla Ankara’da, dinî ve kültürel tabakalaşma bağlamında geçmişten bugüne varlık göstermiş “milletler”e ve dinlere ait kutsal mekânlar genel hatlarıyla örnek dahilinde Augustus (Ogüst) Mabedi, Musevi Sinagogu, Azize Tereza Kilisesi ve Hacı Bayram Veli Cami sembolleri ile birlikte ele alınmıştır. Netice itibariyle hem Türkiye’de hem de Ankara’da var olmuş/olan kültürlere, topluluklara ait kutsal mekânların; coğrafî konumu, ibadet yönü (kıble), iç ve dış mimarî yapısı, süslemeleri/bezemeleri, sembolleri ile dinî uygulamalardaki benzerlik(ler)i dikkat çekmektedir. Bu durum, Anadolu’nun dinî ve kültürel yaşamında ortak bir anlayışın olduğunu ve Maide Suresi’nin 3. Ayeti’nde de vurgulandığı gibi “kültürel tabakalaşma”yı ortaya koymaktadır. Çünkü dinlerin birer halka halinde bir sonrakinin bir öncekinin eksikliklerini gidererek yeni unsurlarla olgunlaştığı ve nihayetinde İslâm ile tamamlandığı vurgulanmaktadır. Bu duruma örnek teşkil eden Ankara’nın Altındağ ilçesine bağlı Ulus semti de kutsal mekân-sembol ikileminde karşılaştırma mahiyetinde konu edilmiştir.
Türk üniversitesinin geçmişi, fikrî olarak 1845’e kadar uzansa da faaliyete geçme denemeleri 1863’te başlar; ancak sürdürülebilir bir kuruluş 1900 yılında Darülfünun-ı Şahane ile gerçekleşir. 1900 yılına gelinceye kadar yapılan üniversite açma denemelerinde bir İslam İlahiyatı Şubesi/Fakültesi yer almamıştır. İslam İlahiyatı üniversite bünyesine ilk defa 1900’de açılan Darülfünunda, Ulum-ı Aliye-i Dinîye şubesi olarak yer bulmuştur. Ancak bu şube 1914 yılında medreseye nakil olunmuştur. Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile 1924 yılında, Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından İlahiyat Fakültesi adıyla yeniden üniversitede açılan yükseköğretim kurumu da ancak 1933 yılına kadar yaşatılabilmiştir. On altı yıllık sürecin ardından, 1949 yılında İlahiyat Fakültesi Ankara Üniversitesi bünyesinde tesis edilmiştir. Günümüzde yaşayanlar arasında ilk olan bu Fakülte Türk Yükseköğretiminde, İslam İlahiyatının kurulup gelişmesinin öncüsü ve örneği olmuştur. Akademik yapılanmadan program geliştirmeye, akademisyen yetiştirmeye ve örgün ve yaygın din eğitiminde ve din hizmetleri alanlarında her düzeyde hizmet üreterek bir temel ve gelenek oluşturmaya kadar uzanan bu öncülük ve örneklik, “Ankara İlahiyat” adı ile markalaşmış ve fakülteyi evrensel düzeyde tanınır seviyeye ulaştırmıştır. Ankara’nın ve Ankara Üniversitesinin çok önemli bir değeri olan İlahiyat Fakültesi sadece Türkiye’de değil Türk Cumhuriyetlerinde ve akraba topluluklarında İslam İlahiyatının kurulup gelişmesinde doğrudan veya dolaylı katkılar sunmuştur ve sunmaya devam etmektedir. Bu katkıları Türk dünyasının İslam İlahiyatı alanındaki iş birliğini güçlendirmektedir. Üniversitede İslam İlahiyatı konusunda Ankara İlahiyatta oluşan gelenek, bilimsel-akademik yaklaşım, metodoloji ve üretilen eserlerle ortak bir kültürün oluşmasına katkılar sunmaktadır.
Türküler, aşk ve ayrılık gibi yoğun duygusal deneyimlerin yanı sıra sabır, tevekkül, dua ve ritüel davranışlar aracılığıyla bireyin psikolojik ve manevi başa çıkma mekanizmalarını da ifade etmektedir. Bu araştırmanın temel amacı, Kültür ve Turizm Bakanlığı repertuvarında yer alan Ankara yöresi türkülerindeki psikolojik ve manevi motifleri nitel içerik analizi yöntemiyle sistematik biçimde incelemek ve bu motiflerin bireysel ile toplumsal düzeyde taşıdığı anlamları ortaya koymaktır. Araştırmada nitel araştırma yöntemlerinden etnografik araştırma deseni kullanılmıştır. Araştırmanın çalışma grubunu 2025 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın sayfasında yer alan Ankara Türküleri oluşturmaktadır. Bu kapsamda Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü sayfasında yer alan ve yöresel olarak “Ankara Türküleri” olarak tanımlanmış olan 22 türkü psikolojik motifler açısından incelenmiştir. Araştırma verilerinin toplanmasında, araştırmanın amacına uygun olarak, hangi türkülerin araştırmaya dahil edilip edilmeyeceği ile ilgili yapılan değerlendirmelerde, yerel olarak çok sayıda türkünün ifade edildiği ve kullanıldığı görülmüştür. Ancak bu türkülerde, yaygınlık, tanınmışlık ve birer kültürel miras örneğini yansıtmaları bakımından sınırlama yapılmış olup, bu sınırlama Kültür ve Turizm Bakanlığı sayfası ile sınırlandırılmıştır. Bu sayfada yer alan ve Ankara özelindeki bütün türküler araştırmaya dahil edilmiş olup, türkülerdeki psikolojik motifler belirlenmiştir. Araştırmada türkülerin incelenmesinde nitel veri analiz yöntemlerinden etnografik araştırma desenine bağlı olarak doküman analizi tekniği kullanılmıştır. Araştırmada kültür ve Turizm Bakanlığının sayfasında yer alan Ankara Türküleri olarak tanımlanan 22 türkünün, türkülerde geçen psikolojik motifler bağlamında incelenmesi yapılmıştır. Bu kapsamda türkülerde 13 farklı kodlamanın, türkülerde geçen ifadelerle eşleştirilerek 109 kodlama yapılmıştır. Bu temalar içerisinde yapılan kodlamaların Sabır, Vazgeçmeme, Hasret / Kavuşma İsteği, Bağlanma ve Aşk, Vatan-Millet Sevgisi, Güzel-Çirkin, Yalvarma, Ayrılık, Pişmanlık, Acıma, Kadere Teslim Olma, Üzüntü ve Sitem şeklinde olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Ayrıca türkülerde birden fazla psikolojik motife yer verildiği belirlenmiştir. Elde edilen bulgular, Ankara türkülerinin yalnızca bir müzik türü değil, aynı zamanda bireylerin duygusal ifadelerini düzenledikleri, manevi destek buldukları, toplumsal kimliklerini anlamlandırdıkları ve kültürel belleklerini taşıdıkları önemli metinler olduğunu göstermektedir.
Bu çalışma, Osmanlı döneminde Ankara’da faaliyet göstermiş medreseleri, hurufat defterlerinde yer alan kayıtlar temelinde incelemeyi amaçlamaktadır. Ankara şehir tarihinde önemli bir yere sahip olan bu eğitim kurumlarının büyük bir kısmı günümüze ulaşmamış; bu durum, medreselerin tarihsel varlığının ve işleyişinin arşiv belgeleri üzerinden yeniden değerlendirilmesini gerekli kılmıştır. Çalışmanın ana kaynağını oluşturan hurufat defterleri, cami, mescit, medrese, türbe gibi vakıf eserlerine yapılan müderris, mütevelli ve diğer görevlilere dair atamaları kayıt altına alarak, Osmanlı şehirlerinde vakıf temelli kurumların sürekliliğini takip etmeye imkân tanımaktadır.Bu araştırmada, Ankara’ya ait hurufat defterleri sistematik biçimde taranmış; medreselerin adları, bulundukları mahalleler, vakıf yapıları ve idari işleyişleri tespit edilmiştir. İnceleme sonucunda Abdulkerimzade Seyyid Hacı Mehmed Emin Efendi Medresesi, Beyza Medresesi, Hangâh Medresesi, Kızıl (Ali) Bey Medresesi, Melike Hatun Medresesi, Mimarzade Es-Seyyid Mehmed Şakir Efendi (Cebe) Medresesi, Saraç Sinan Medresesi, Sarı Hatip Medresesi, Sarmiye Medresesi, Sevdaviye Medresesi ve Seyf Medresesi olmak üzere Ankara’daki çok sayıda medresenin varlığı ortaya konulmuştur. Bu medreselerden bazılarının Selçuklu dönemine uzanan köklü geçmişleri, Ankara’daki ilmî geleneğin Osmanlı öncesine dayandığını göstermektedir.Hurufat kayıtları, medreselerin yalnızca eğitim verilen mekânlar olmadığını; vakıf sistemiyle doğrudan bağlantılı, hukukî ve idarî bir çerçeve içerisinde işleyen kurumlar olduğunu ortaya koymaktadır. Müderris ve mütevelli atamalarında vâkıf iradesinin belirleyici olması, tevliyetin evlada meşrut kılındığı örnekler ve atamalara dair yaşanan ihtilaflar, Osmanlı vakıf sisteminin işleyişine dair önemli veriler sunmaktadır. Ayrıca bazı medreselerde müderrislere tahsis edilen yüksek ücretler ve merkezî onay süreçleri, Ankara’daki medrese yapısının statü ve prestij bakımından homojen olmadığını göstermektedir.Sonuç olarak bu çalışma, hurufat defterlerinin Ankara’daki medreselerin tarihsel varlığını, sürekliliğini ve kurumsal yapısını ortaya koymada temel bir kaynak olduğunu göstermektedir. Günümüze ulaşmayan eğitim kurumlarının arşiv belgeleri aracılığıyla yeniden görünür kılınması, Ankara şehir tarihi ve Osmanlı eğitim kurumları literatürüne özgün ve arşiv temelli bir katkı sunmaktadır.
17. yüzyıl, Osmanlı İmparatorluğu’nun hem idari hem de toplumsal dokusunda belirgin kırılmaların ve kamusal, sosyal, ekonomik ve kültürel alanları kapsayacak biçimde geniş kapsamlı dönüşümlerin yaşandığı bir dönem olarak dikkat çeker. Bu dönüşüm hattında yer alan şehirlerden biri, Anadolu’nun ortasında merkezi bir konumda yer alan ve çevresiyle etkileşim halinde olan Ankara’dır. Sof üretimiyle imparatorluk coğrafyasında kendine has bir yer edinen şehir, sadece ticari canlılığıyla değil, gündelik hayatın kültürel tezahürleriyle de dönemin nabzını tutmaktadır. Bu çalışmada, Ankara’nın kadın giyim-kuşamına dair izler, dönemin en güvenilir ilk el kaynakları arasında yer alan tereke kayıtlarının rehberliğinde sürülmektedir.Makalemizin konusunu oluşturan kadın giyimi, yalnızca bedeni örten bir pratikten ibaret olmayıp, toplumsal statünün, ekonomik gücün ve kültürel kimliğin görünür hâle geldiği bir alan veya semboller bütünü olarak tanımlanabilir. Kaynakların resmettiği 17. yüzyıl Ankara’sında, bir kadının bir giysi olmanın ötesinde seçtiği kumaşın cinsi, renk tercihi ya da giysisindeki süsleme detayı, moda tercihi gibi ayrıntılar çoğu zaman onun sosyal konumuna ve yaşam alanındaki statüsüne dair dikkate değer ipuçları barındırır. Çalışmada, bu görünür semboller üzerinden Ankara kadınlarının giyim tarzları çözümlenerek, bunların kumaş türleri, renk çeşitliliği, süsleme biçimleri ile dönemin kültürel arka planının değerlendirilmesi hedeflenmiştir.Tereke defterlerinde karşılaşılan gündelik eşya listeleri, bugün için sade görünen bir feracenin, bir başlığın veya bir kuşağın dönemin estetik dünyasında nasıl anlamlandırıldığını düşünmeye imkân tanımaktadır. Böylece, sıradan Osmanlı kadınlarının giyim-kuşamına ait parçalar bir araya getirilerek 17. yüzyıl Ankara kadınlarının silik ama sahici bir portresi çizilmeye çalışılmıştır. Bu yönüyle çalışma, hem Osmanlı giyim kültürünün maddi unsurlarını görünür kılmakta hem de dönemin Ankara’sına dair sosyal ve kültürel dokuyu daha yakından kavratmaktadır.Tereke kayıtları, Osmanlı sosyal ve iktisadi tarihi araştırmaları için hemen her zaman olduğu gibi burada da temel dayanak noktasını oluşturmaktadır. Kadınların giyimine dair bilgilerin büyük ölçüde bu defterlerden temin ediliyor oluşu, söz konusu kaynakların araştırma potansiyelini bir kez daha ortaya koymaktadır. Bununla birlikte, dönemin giyim unsurlarının daha geniş bir perspektiften kavranabilmesi amacıyla araştırma eserlerinden yararlanılmıştır. Böylelikle çalışma hem arşiv malzemesiyle hem de çağdaş araştırmalarla desteklenen bütüncül bir yaklaşımı benimsemektedir.
1923’den beri Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti olan Ankara, tarih boyunca pek çok devlete ve millete ev sahipliği yapmıştır. Hatip çayına (Bent deresi) çok yakın olması, kuzeyinde verimli Çubuk ovasının bulunması ve düz bir ovada kalenin inşâ edildiği sarp kayalık bir tepenin varlığı gibi nedenler, bu coğrafyada çok eski tarihlerden itibaren bir kentin kurulmasını temin eden en önemli etkenler olmuştur. 1071 Malazgirt Zaferinden iki yıl sonra 1073 senesinde Anadolu Selçuklu hâkimiyetine giren Ankara, 1073’ten bugüne değin İslam medeniyetinin inşâ ettiği bir şehir olmaya devam etmektedir. Bu inşâ faaliyetinin önemli ayaklarından biri olan Ankara mimarisinin, farklı açılardan objektif tarihsel yaklaşımlarla ele alınması, Ankara tarihine dair doğru bilgiler elde etmemizi temin edecektir. Türk İslam mimarisinde yazının önemli bir yeri vardır. Bu yazıların önemi, hem yapı hakkında -yapının yapım tarihi, banisi, tamir tarihi, yapı türü gibi konularda- bilgi vermelerinden hem de yapının ve üzerinde olduğu yapı elemanın süsleme programında gördüğü işlevden kaynaklanmaktadır. Yazının mimari unsurlarda taş, mermer, tuğla, ahşap, çini gibi yapı malzemelerine aktarılmış hali olan kitâbeler, epigrafik niteliklerinin önemi yanında bize döneminin hat sanatı hakkında da bilgi vermesi bakımından ciddi bir değere sahiptir. Dolayısıyla kitâbelerin hem ait oldukları yapının mimarisi, tezyinî programı ve tarihi ile bir bütünün parçası olarak değerlendirilmesi hem de müstakil olarak yazı sanatı kriterleri bakımından incelenmesi yeni verilerin elde edilmesini sağlayabilir.Bu makalede, Ankara’daki Türkiye Selçuklu Döneminden (1075-1308) günümüze ulaşan 26 adet kitâbenin yapı üzerinde veya müzede olanları yerlerinde incelenmiş ve fotoğrafları çekilmiştir. Somut olarak ulaşılamayan kitâbelerin ise kaynaklardan veya şahıslardan görselleri elde edilmiştir. Çalışmamızda, ilgili kitâbelerin ve içerdikleri yazıların şekilsel özelliklerine odaklanılmış ve kitâbeler hat sanatı kriterlerine göre değerlendirilmiştir. Bununla birlikte yazılar, doğru okunma ve metin değerleri hususunda da ele alınmışlardır. Böylece bu çalışmada, farklı kaynaklarda varlığı tespit edilmiş fakat okunamamış bazı kitâbeler ilk defa deşifre edilmiş ve kitâbelerin metin değerleri araştırılmıştır. Bu kitâbelerin daha evvel bir arada hat sanatı bakımından detaylı olarak değerlendirilmemiş olması ve şimdiye kadar deşifre edilemeyen kitâbelerin varlığı bu makalenin yazılmasına sebep olmuştur. Elde edilen verilerle yapılan değerlendirmeler neticesinde Türkiye Selçuklu Dönemi Ankara kitâbelerinin hat sanatı bakımından Anadolu’daki diğer Türkiye Selçuklu kitâbelerinden ayrılmadığı sonucuna varılmıştır. Sonuç olarak bu çalışma, İslam Mimarisinde günümüze kadar çoğunlukla içerikleri bakımından ele alınan kitâbeleri, bir dönem ve bir merkez ekseninde hat sanatı kriterleri açısından ele alarak Ankara kitâbelerini daha doğru anlamaya ve yorumlamaya yönelik mütevazı bir adım niteliğindedir.
İslam öncesi Türk topluluklarında kadının rolüne bakıldığında sosyal, kültürel ve dini anlamda önemli bir yere sahip olduğu görülür. Kadın şamanların var olması Türklerde kadının dini açıdan etkili olduğunun bir göstergesi kabul edilebilir. Şamanlar ve atalar kültü İslam’dan sonra evliya ile ilgili inanış ve uygulamalarda etkili olmuştur. Evliyalara keramet gösterme, olağanüstü güçlere sahip olma gibi nitelikler yüklenmiş; onların mezarları ve onlara atfedilen yerler ziyaret yeri kabul edilmiştir. Anadolu’da Hz. Muhammed ve Hz. Ali’nin soyundan gelen kişiler, İslam’ı yaymak için buraya gelenler, Horasan Erenleri, bazı tarikat öncüleri vb. evliya kabul edilmiştir. Bu özelliklere sahip ya da erkek evliyaların yakınları olan kadınlar da kadın evliya olarak hürmet görmüştür. Bu anlamda evliya mezarları kutlu sayılan ağaç, dağ ve su kaynağı gibi yerlerle beraber ziyaret mekânları olmuştur. Makalede Ankara ve çevresindeki bazı illerde tespit edilen kadın evliyaların hayatları, türbe ya da mezarları ve onlarla ilgili inanış ve uygulamalar araştırılmıştır. Bu incelemeler sonucunda Ankara’da 10, diğer şehirlerde ise yaklaşık 50 olmak üzere toplam 60 kadın evliya türbesi, mezarı veya ziyaret yeri tespit edilmiştir. Araştırmanın ortaya çıkardığı önemli sonuçlardan biri, bu türbelerin çoğunlukla kadınlar tarafından ziyaret edilmesidir. Kadın ziyaretçiler tarafından dile getirilen talepler genellikle evlilik, doğum ve çocuk yetiştirmenin hayırlı bir şekilde ilerlemesi ya da tamamlanmasıyla ilgilidir. Kadınların bu istekleri kadın evliya ziyaret yerlerinde dile getirmesi, onların kadın evliya eliyle dertlerine derman veya şifa istemesi olarak değerlendirilebilir. Ayrıca kadın evliya türbelerinde genelde yağmur duası edilmesinin nedeni kadın ve bereketin ilişkili bulunması olabilir. Nadir de olsa bazı kadın evliya türbelerinin erkekler tarafından ziyaret edilmesinin yasak olması, buraların yalnızca kadınlar tarafından sahiplenildiğini de gösterir. Türkiye’nin merkezi, başkent Ankara ve çevresinde kadın evliyaların, bölgenin dini hayatında önemli bir yere sahip olduğu görülmektedir. Bu kadınlar, Anadolu’nun Türkleşmesi, Müslümanlaşması, yurt edinilmesi ve bu yurtta sürekli kalınmasında etkili kişiler olarak kabul edilebilir. Bu kabule bizzat kendi şahsi özellikleri ya da yakın bulundukları erkeklerin özellikleri ya da her ikisi sebep olmuştur. Bu bağlamda Bacım Sultan, Kırmızı Ebe, Akşemseddin’in kızları, Hayme Ana, Kadıncık Ana, Cabire Sultan, Melike Hatun gibi isimler örnek olarak gösterilebilir.
Bu çalışma, Ankara’daki Roma ve Augustus Tapınağı ile Monumentum Ancyranum’un (Ankara Anıtı) ortaya çıkardığı mimari, metinsel ve ritüel bütünlüğü dinler tarihi açısından incelemektedir. Araştırmanın temel amacı, Roma imparatorluk kültünün Galatia’da nasıl yerelleşerek yalnızca siyasi bir hâkimiyet biçimi olmaktan çıkıp, bölgenin çok katmanlı dinsel yapısıyla bütünleşen kapsamlı bir kutsal otorite düzenine dönüştüğünü ortaya koymaktır. Çalışma, özellikle Roma’nın merkezî siyasi teolojisinin Ankara’da nasıl yeniden üretildiği, Res Gestae Divi Augusti’nin tapınak mimarisine hangi ilkeler doğrultusunda entegre edildiği ve tapınak–metin–ritüel üçgeninin Galatia toplumunda nasıl içkin bir kutsal deneyime dönüştüğü sorularını ele almaktadır. Araştırmada kullanılan yöntem, dinler tarihi yaklaşımlarını, epigrafik çözümlemeyi, kutsal mekân fenomenolojisini ve tarihsel-bağlamsal incelemeyi bir araya getiren nitel bir analiz yöntemidir; böylece hem tapınağın topografik konumu hem de metnin teolojik dili, tekil unsurlar olarak değil, aynı bütünün farklı boyutları olarak okunabilmektedir. Galatia’nın Frig, Galat ve Helenistik dönemlerden devraldığı dini miras, Roma’nın imparatorluk kültünü bölgeye uyarlamasını kolaylaştıran bir altyapı sunmuştur. Tümülüslerin şekillendirdiği kadim kutsal peyzaj, Augustus Tapınağı’nın konumlandırılmasında belirleyici olmuş; Roma, yeni kutsal düzenini mevcut dinsel hafızanın üzerine inşa ederek mekânsal süreklilik sağlamıştır. Tapınağın yer seçimi, Eliade’nin kutsal merkez, eksen ve ritüel mekân kavramlarıyla uyumlu bir stratejiyi yansıtırken, Sökmen Adalı’nın politik peyzaj vurgusuyla birlikte okunduğunda, Ankara’nın yalnızca idari bir merkez değil, aynı zamanda imparatorluk imgesinin sahnelendiği bir kutsal odak olduğunu göstermektedir. Monumentum Ancyranum’un tapınağın iç ve dış duvarlarına kazınmış olması, metni yalnızca tarihsel bir belge olmaktan çıkarıp ritmik olarak deneyimlenen bir kutsal nesneye dönüştürmüş; böylece Res Gestae, mekânla bütünleşmiş bir epigrafik teoloji hâline gelmiştir. Metnin Latince–Grekçe iki dilliliği, Roma’nın siyasi-teolojik söylemini farklı kültürel gruplara eşzamanlı olarak aktarmayı mümkün kılan çok katmanlı bir iletişim alanı yaratmıştır. Tapınakta gerçekleştirilen yıllık festivaller, rahiplik merasimleri, imparatorluk bayramları ve adak ritüelleri, Augustus’un ilahi statüsünü toplumsal hafızada sürekli olarak yeniden üreten mekanizmalar olarak işlev görmüştür. Bu ritüel çerçeve, tapınak, metin ve ritüelin birleşimiyle Galatia’da hem mekânsal hem de sembolik düzeyde işleyen bir kutsal otorite düzeni üretmiştir. Araştırmamız neticesinde, Augustus kültünün Galatia’da yalnızca devlet tarafından dayatılan bir resmî kült değil; yerel kutsal yapılar, ritüel süreklilik ve metinsel-teolojik çerçevelerin birleştiği çok katmanlı bir kutsal düzen olduğunu göstermektedir; bu açıdan Monumentum Ancyranum, Roma’nın kozmik düzeninin Galatia’daki en görünür ve en etkili ifadesi olarak değerlendirilmektedir.
Ankara tarih öncesi devirlerden başlamak üzere önemli bir merkez olmuştur. Ankara’nın önemi coğrafi konumundan kaynaklanmaktadır. Ankara, doğudan batıya, güneyden kuzeye giden yolların kesişim noktasında yer almaktadır. Bu nedenle her dönemde kolay ulaşılabilir bir merkez olmuştur. Ankara ve çevresinde, insanların gıda temini ve barınma şartlarının uygunluğu dikkat çekmiştir. Bu bağlamda Ankara Kalesi ve ovası, insanların yerleşmesine olanak sağlamıştır. Ayrıca Ankara’nın yanından geçen akarsular da önemli bir faktördür. Bunların yanı sıra, Ankara ve çevresindeki ormanlar ve çayırlık alanlar da dikkat çeker. Başlangıçta ormanlar ve akarsular, avcılık ve toplayıcılık için önemliydi. Yaylalar ve çayırlık alanlarda ise hayvancılıkla uğraşılmaya başlanmıştır. Yerleşik hayata geçilmesiyle birlikte ovalarda tarım yapılmaya başlanmıştır. Ankara’nın tarihi gelişimini kazılarda ortaya çıkarılan buluntular ve yazılı kaynaklar ortaya koymuştur. Başlangıçta arkeolojik buluntular Ankara’nın tarihi gelişimine ışık tutmaktadır. Burada buluntulardan hareketle taş, bakır ve tunç devri kültürlerinin varlığı tespit edilmiştir. Orta Anadolu’da tarih ve kültürleriyle öne çıkan Hattiler Ankara ve çevresinde varlıklarını sürdürmüşlerdir. Onlardan sonra Ankara Hitit hakimiyet alanı içinde kalmıştır. Ankara’da Hatti ve Hitit varlığını buluntular ortaya koymaktadır. Daha sonra hem yazılı kaynaklar hem de arkeolojik buluntular Ankara’nın Frig hakimiyetine girdiğini göstermektedir. Bu dönemde yazılı kaynaklarda “Ankyra” adı geçmektedir. Ankara adının Frig Dönemi öncesinde de kullanıldığına işaret edilmektedir. Hatta Hattiler zamanında Ankara’nın benzer adla varlığını sürdürdüğü belirtilmektedir. Daha sonra Frig Devleti’ni yıkan Kimmerler Ankara ve çevresinde hakimiyet kurmuşlardır. Kimmerlerden sonra İskitlerin de Anadolu ve çevresine hâkim oldukları bilinmektedir. Batıdan doğuya doğru yayılan Lidyalılar da Ankara ve çevresinde belirli bir süre hâkimiyet kurmuşlardır. Daha sonra doğudan batıya Anadolu’ya yayılan Persler de Ankara ve çevresinde hâkimiyet kurmuşlardır. Büyük İskender de doğu seferi sırasında Ankara’da hâkimiyet kurarak kalmıştır. Galatlar Orta Anadolu’ya geldiklerinde Ankara ve çevresine de hakim olmuşlardır. Onların siyasi hâkimiyeti Ankara’nın Roma hâkimiyetine geçmesine kadar sürmüştür. Galatlardan sonra Ankara’da uzun süren bir Roma hâkimiyetinden söz edilebilir. Bu dönemden başlamak üzere Galatya’nın başkenti Ankara olmuştur. Kavimler göçüyle birlikte Hunlar Ankara ve çevresine kadar gelmişlerdir. Bu gelişmelerden sonra şehir Bizans hâkimiyetine geçmiştir. Bu araştırmada arkeolojik buluntu ve yazılı kaynaklardan hareketle Ankara’nın tarihi gelişimi ele alınmıştır. Araştırmada Ankara’nın coğrafi önemi ortaya konulmuş olup, tarihi gelişiminde kronolojik bir sıra takip edilmiştir. Böylece araştırmanın coğrafya, kronoloji ve kapsam açısından sınırları belirlenmiştir.
Ankara coğrafi konumundan dolayı tarih öncesinden günümüze kadar hep önemini korumuştur. Bu öneminden dolayı değişik zamanlarda farklı toplumlar tarafından iskân edilmiştir. Bunlar arasında Türkler ilk sırada yer almaktadırlar. Ankara ve çevresinde Türk varlığı milattan önceki dönemlere kadar gitmektedir. Bu kapsamda ilk olarak Kimmerler Ankara ve çevresinde bulunmuşlardır. Kimmerlerden hemen sonra İskitlerin Ankara ve çevresinde hâkimiyetleri söz konusudur. Türk kökenli kavimlerin Ankara ve çevresinde varlığı milattan sonraki dönemlerde de belirli aralıklarla görülmektedir. Kavimler göçü ile Hunların Ankara ve çevresine geldikleri bilinmektedir. Aynı şekilde Sabarlar da Ankara ve çevresine ulaşmışlardır. Ankara ve çevresinde asıl Türk hâkimiyeti Selçuklu Dönemi ile başlamıştır. Bizans’a karşı 1071 yılında kazanılan Malazgirt zaferi ile Anadolu Türk vatanı olmaya başlamıştır. Ankara çevresine Türklerin ulaşması 1073 yılında olmuştur. 1176 yılında Miryokefalon zaferi ile Türkler Anadolu’da hâkimiyetlerini kalıcı hale getirmişlerdir. Anadolu’nun başka yerlerine olduğu gibi Ankara ve çevresine Türk göçleri belirli aralıklarla sürmüştür. Özellikle 14 yüzyılın başlarında Ankara ve çevresine otuz bin çadırlık Türk gelmiştir. Söz konusu göçler Ankara ve çevresinde Türk nüfusu artmıştır. Türkler Anadolu’nun başka yerlerinde olduğu gibi Ankara ve çevresinde de yoğun olarak yaşamaya başlamışlardır. Böylece Ankara ve çevresini tamamen Türk vatanı haline getirmişlerdir. Bu durumu en iyi Ankara ve çevresinde verilen Türkçe yer adları açık bir şekilde göstermektedir. Ankara ve çevresinde eski Türkçe yer adları oldukça fazladır. Bunlar arasında şahıs, boy, bitki, hayvan ve coğrafi durum gösteren yer adları bulunmaktadır. Eski Türkçe şahıs adları arasında Alpagut, Süleler, Ozmuş, Otacı ve Çavuş dikkat çekmektedir. En çok boy adları yer almaktadır. Bunlar arasında Alacaatlı, Avşar, Bayındır, Bayat, Çepni, Dodurga, Eymür, İğdir, Kayı, Karkın, Kızık, Kınık, Kızık, Peçenek, Üreğil, Yuva ve Yazır sayılabilir. Coğrafi durum gösteren adlar arasında Üyük, Üyücek, Sazak, Çatak, Öz, Yazı, İn, Dağ, Dikmen, Kuz, Bük ve Savak sayılabilir. Bitki adı taşıyan yerler de bulunmaktadır. Bunların arasında Binkoz, Karaağaç, Sazak, Bademli, Bağlıca, Bağören, Başağaç, Kozören, Kavaközü, Meyvabükü, Meşeler, Pelitçik ve Yoncatepe sayılabilir. Hayvan isimleri de yer adı olarak bilinmektedir. Bunlar arasında doğan, şahin, turna, kuş, at, koç, yılan ve kaplan sayılabilir. Bu adlar hem yerleşim yerlerinde hem de yerleşim yeri dışında görülmektedir. Yerleşim yeri dışında bitki, hayvan ve coğrafi durum bildiren yer adları daha yoğun olarak bulunmaktadır.
Ankara, Türk Devletler Teşkilatı tarafından 2026 Turizm Başkenti ilan edilmiştir. Dini Araştırmalar Dergisi bu kapsamda bir Ankara Özel Sayısı hazırlamıştır. Bu sayıda yayımlanmak üzere Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Nadir ALPASLAN ile Ankara üzerine bir söyleşi gerçekleştirilmiştir.
Bu makale, Hikmet Tanyu’nun Ankara ve Çevresinde Adak ve Adak Yerleri adlı doktora çalışmasından hareketle Ankara’daki belli başlı kutsal mekânların tarihsel ve güncel görünümünü fenomenolojik bir bakış açısıyla ele almaktadır. Böylelikle Ankara’nın siyasi ve kültürel kimliğinin ötesinde çok katmanlı bir dini hafıza barındıran bir şehir olarak kutsalın süreklilik ve değişim içerisindeki tezahürlerini nasıl yansıttığı ortaya konulmaya çalışılmaktadır. Bu bağlamda Tanyu’nun yaklaşık yetmiş yıl önce gerçekleştirdiği alan araştırmalarında kayda aldığı kutsal pratikleri günümüz verileriyle karşılaştırarak dini tecrübenin dönüşümüne dair izler araştırma konusu edilmektedir. Bu itibarla Türkiye’de dinler tarihi disiplininin kurucu isimlerinden olan Hikmet Tanyu’nun fenomenolojik yaklaşımı çerçevesinde Ankara’da halk inançları ve mekânsal dini pratikler bağlamında verdiği bilgi ve değerlendirmelerin yeniden gözden geçirilmesine imkân sağlanılmaktadır.Çalışmada Hikmet Tanyu’nun fenomenolojik yaklaşımı temel alınmak suretiyle tarihsel metin incelemesi, karşılaştırmalı analiz ve güncel saha gözlemleri bir arada kullanılmaktadır. Kutsalın tezahür biçimlerini açıklayabilmek amacıyla kutsal kişi, kutsal mekân, kutsal eylem ve kutsal anlatı bağlamında çeşitli dini tipolojiler kullanılmaktadır. Bu doğrultuda Cenâbî Ahmed Paşa, Hacı Bayram-ı Veli, Taceddin Sultan ve Hüseyin Gazi gibi Ankara’nın önemli inanç noktaları üzerinden halk inançları, ritüeller ve ziyaret pratikleri değerlendirilmektedir.Çalışma, Ankara’da tarihsel süreç boyunca adak, kurban, mum yakma, çaput bağlama ve ziyaret ritüellerinin güçlü bir halk dindarlığı geleneğinin mevcut olduğunu göstermektedir. Günümüzde yapılan çeşitli araştırmalar ve gözlemler dikkate alındığında, bazı ritüellerin (örneğin taş yapıştırma, mum yakma) belirli mekânlarda azaldığı; ancak dua, adak, sadaka verme ve sembolik ziyaret gibi pratiklerin hâlen yaygınlığını koruduğu görülmektedir. Bu doğrultuda Hikmet Tanyu’nun fenomenolojik yöntemiyle araştırma konusu ettiği Ankara’daki kutsal mekânların yalnızca tarihsel bilgiyle değil, halkın duygu dünyası, beklentileri ve dini tecrübeleriyle bütüncül biçimde anlaşılması gerektiğine işaret etmektedir. Bununla birlikte kutsal kişilere dair menkıbeler, ziyaret pratikleri, adak türleri, mekânların mimarî ve toplumsal işlevleri de bir arada değerlendirildiğinde, Ankara’da kutsalın fenomenolojisi hem geleneksel Türk halk inanışlarının hem de modern dini kimliklerin iç içe geçtiği bir laboratuvara vurgu yapmaktadır.Sonuç olarak bu çalışma, Hikmet Tanyu’nun izinde Ankara’da kutsalın fenomenolojisinin günümüzde güçlü biçimde izlenebildiğini göstermektedir. Ankara’nın manevi hafızasının geçmişin pek çok menkıbevi kahramanını, velilerini, dergâhlarını ve ritüellerini bugüne taşıdığını ve modern hayat içinde dahi kutsala yönelik güçlü bir arayışın sürdüğünü kanıtlamaktadır. Bu itibarla bu çalışma hem dinler tarihi araştırmaları hem de modern toplumlarda kutsallığın dönüşümü üzerine yapılacak incelemeler için Ankara’nın zengin bir saha olduğunu ortaya koymaktadır.
Bu makalenin konusunu 13. yüzyıl İslâm filozoflarından Şemseddin Şehrezûrî’nin (öl. 687/1288’den sonra) burhân sanatına ilişkin görüşlerinin analizi oluşturmaktadır. Klasik mantıkta burhân, kesin bilgiye ulaştırması bakımından önemli ve merkezi bir konuma sahiptir. Burhân, kesin ve zorunlu öncüllere bağlı olarak istidlal yoluyla elde edilen kesin ve yakînî bilgiyi ifade etmektedir. Bu yönüyle burhân hem mantığın hem de bütün bilimlerin temelinde önemli bir yere sahiptir. Zira burhân, insan zihnini zan ve yanlıştan ayırarak kesin bilgiye götüren yegâne yöntemdir. İslâm düşünce geleneğinde de burhân, filozoflar tarafından gerekli önemi görmüştür. Çalışmanın özgün değeri, İşrâkî düşüncenin önemli temsilcilerinden biri olan Şehrezûrî’nin mantık bilimi üzerine mevcut literatürde önemli çalışmalar bulunmasına rağmen, bilimsel kanıtlamanın yolu olan burhân bağlamında yeterince detaylı bir şekilde ele alınmamış olmasıdır. Nitel araştırma yöntemlerinden dokümantasyon tekniği kullanılarak hazırlanan bu çalışmada, Şehrezûrî’nin başlıca eserlerinden olan Şerhu Hikmeti’l-İşrâk, Şerhu’t-Telvîhât ve özellikle eş-Şeceretü’l-İlâhiyye adlı eserleri incelenerek öncelikle burhân sanatının tanımına ve burhân sanatının tanımlanması ile ilgili tartışmalara dikkat çekilerek burhân sanatının kısımları ele alınmıştır. Bilimlerin konu ve meseleleri arasındaki genellik-özellik ilişkisine bağlı olarak bilimlerin birbirlerinden ayrıştıkları veya benzeştikleri durumların burhânî arka planı ortaya konularak, aynı konuyu ele alan iki farklı bilimin mümkün olup olmadığı gibi bilimler tasnifi ve hiyerarşisini ilgilendiren problemlere odaklanılmıştır. Ardından bilimsel kanıtlamanın bilimlere uygulanması bağlamında her bilimin kendilerine dayandığı ilkeleri, konuları ve kanıtlamak istedikleri ve bu bunlara ilişkin sorunları incelenmiştir. Bu çalışmadaki temel sorularımızdan biri Şehrezûrî burhânın öncüllerinden olan mütevâtirâtı incelerken Aristoteles ve Fârâbî’yi mi takip etmekte yoksa İbn Sînâyı mı takip etmektedir? Şehrezûrî burhânla ilgili problemli konuları incelerken kapalılıkları giderici ifadeler kullanmış mıdır? Bilimlerin konusu problemi ele alırken Fahreddin Râzî ve Sehlân Sâvî gibi isimlerden ne gibi farklı açıklamalar ortaya koymuştur? Bu çalışmada birtakım bulgulara ulaşılmıştır. Elde ettiğimiz bulgulardan ilki Şehrezûrî burhânın tanımı konusunda İbn Sînâ’nın açıklamalarına yer vererek Sühreverdî ile aynı görüşü paylaşarak tanımın daha kapsamlı olması gerektiğini söylemektedir. Ayrıca Şehrezûrî, orta terim ile büyük terim arasındaki ilişkiyi farklı şekilde yorumlamaktadır. Ona göre orta terim, bazen büyük terimin mutlak varlığının nedeni olabileceği gibi bazen ise büyük terimin küçük terimdeki varlığının nedeni olabilir. Şehrezûrî genel olarak Meşşâî geleneğe bağlı olarak burhân konusunu ele almaktadır. Makalede ayrıca bilimlerde kullanılan soru sınıflarını ele alarak bilimler için soruların önemli bir yere sahip olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Fârâbî’nin siyaset felsefesi, metafizik ile siyasî düşünceyi birbirine bağlı, karşılıklı olarak temellendiren ve sınırlarını belirleyen bir sistem bütünlüğü içinde ele alır. Bu sistemin merkezinde yer alan faal akıl, ay-altı âlemin düzen ve işleyişinden sorumlu bir ilke olarak görülmekle birlikte siyasal otoritenin meşruiyetini sağlayan epistemik dayanak niteliğini de taşır. Fârâbî düşüncesinde faal aklın konumu iki ana düzlemde tartışılmıştır: Ontolojik-epistemolojik düzlem ve siyasal düzlem. Ontolojik-epistemolojik bağlamda faal akıl, hakikatin bilgisine ulaşmayı mümkün kılan aracı ve varlık mertebelerinin tamamlayıcı halkasıdır; siyasal bağlamda ise erdemli toplumun kuruluşunu, yasaların belirlenmesini ve toplumsal erdemleri temin eden ilkelerin kaynağıdır. Bu makale, faal aklın siyasal fonksiyonunu merkezine almakta; metafizik boyutunu göz ardı etmeksizin, fakat ayrıntılı bir tartışmaya girmeden, siyaset teorisindeki işlevini görünür kılmayı amaçlamaktadır. Çalışmada ayrıca Fârâbî’nin meşruiyet anlayışı, modern siyaset teorileri bağlamında özellikle Max Weber’in otorite tipolojisi ve Jean-Jacques Rousseau’nun genel irade öğretisiyle karşılaştırmalı olarak ele alınmıştır. Weber’in meşruiyeti yönetenlere duyulan inanç temeline dayandıran sosyolojik yaklaşımı ile Rousseau’nun siyasal otoriteyi halkın özgür iradesi ve ortak iyi ilkesi üzerinden ifade etmesi, Fârâbî’nin aklın hakikate ulaşma yetkinliğini merkeze alan meşruiyet anlayışıyla karşılaştırılmıştır. Bu doğrultuda yöntem olarak Fârâbî’nin birincil metinleri kavramsal çözümleme ve karşılaştırmalı okuma teknikleriyle incelenmiş; modern meşruiyet kuramlarıyla analitik bir ilişki kurulmuştur. Araştırma sonucunda, Fârâbî’nin siyaset teorisinde meşruiyetin halkın rızası ya da geleneksel otorite biçimlerine değil, hakikate ulaşma yetkinliğine dayandığı ortaya çıkmaktadır.
17. yüzyıl divan şairlerinden hikemî üslubun temsilcisi olarak telakki edilen Nâbî’nin (ö. 1124/1712) hac yolculuğu esnasında yazdığı rivayet edilen “bu” redifli naat türündeki gazeli, şairlere ciddi anlamda tesir etmiş bir gazel olmuştur. Türk edebiyatında bu şiir esas alınarak çeşitli nazım şekilleriyle yazılmış murabba, tahmis ve müseddes gibi şiirlere ve nazîrelere rastlanmaktadır. Nâbî’nin “bu” redifli gazeline Bayburtlu Şevket Bilâlî’nin (ö. ?/19. yy.) yazmış olduğu bir nazîre de mevcuttur. Bu çalışma, edebî açıdan Bilâlî’nin Nâbî’den etkilendiğini ortaya koymak ve Bilâlî’nin Nâbî’ye nazîre olarak yazdığı “bu” redifli naatinin muhteva hususiyetlerinin incelenmesi açısından önem arz etmektedir. Şevket Bilâlî’nin “bu” redifli gazeliyle ilgili olarak daha önce böyle bir çalışma yapılmamış olduğundan bu çalışmada Nâbî’nin “bu” redifli zemin şiiriyle Şevket Bilâlî’nin bu şiire yazmış olduğu nazîrenin mukayesesini ve nazîrenin şerhini yapmak amaçlanmıştır. Bu minvalde nitel araştırma yöntemlerinden içerik analizi kullanılarak bu iki şiir ile ilgili edebî tespitlerde bulunulmuştur.Nazîre, bir şairin daha önce yazmış olduğu şiirine ya da başka bir şairin yazmış olduğu şiire benzer olarak kafiye, redif, vezin ve konu bakımından aynılaşmış bir şiir yazmasıdır. Nâbî’nin beş beyitlik “bu” redifli gazeline, Şevket Bilâlî yedi beyitlik aynı redifli bir nazîre yazmıştır. Şevket Bilâlî’nin gazeli, Nâbî’nin gazeliyle vezin, kafiye, redif ve konu bakımından aynıdır. Şevket Bilâlî’nin, nazîresinde edebî sanatlara müracaat ettiği, bazen zemin şiirle benzer ifadeler oluşturduğu bazen de zemin şiirden farklı hususlara değindiği göze çarpmaktadır. Hususen Dîvân’ında Nakşibendî tarikatının Hâlidî koluna bağlı olduğunu belirten Şevket Bilâlî, yazmış olduğu nazîreyi mensubu olduğu bu tasavvufî çevrenin tesiriyle sunmuş olup tarikatının remizlerine ve uygulamalarına da yer vermiştir. Şevket Bilâlî’nin, Hz. Muhammed’e olan ihtiramı ön planda tuttuğu bu gazelinde, şeyhi olan Hasan Visâlî Efendi’yi sıklıkla anması, ona olan bağlılık ve muhabbetini göstermesi aynı zamanda mensubu olduğu yolun onun üzerinde ciddi bir tesir bıraktığının da bir göstergesidir.Çalışma giriş ve iki bölümden müteşekkildir. Girişte kısaca nazireye dair bilgiler verilmiş olup ilk bölümde bilinen tezkire kaynaklarında hayatı hakkında bilgi bulunmayan Şevket Bilâlî’nin Dîvân’ındaki bilgilerden hareketle hayatı, eseri ve edebî şahsiyetine dair bilgiler verilmiştir. İkinci bölümde ise zemin şiir olan Nâbî’nin “bu” redifli şiiri ve Şevket Bilâlî’nin nazîresinin transkripsiyonlu metni verilmiş ve bu iki şiirin mukayesesi yapılmıştır. Bu çalışmanın zemin şiirle ilgili yapılacak çalışmalara ve şerh çalışmalarına katkı sağlayacağı düşünülmektedir.
Bu makale, 19. yüzyılın başlarında vefat eden Ahmed el-Berbîr’in Risâle fî’l-Mehdî adlı eserini İslam düşüncesindeki apokaliptik/kıyamete dair yaklaşımlar bağlamında incelemektedir. Osmanlı coğrafyasında yaşanan siyasi krizler, toplumsal çözülmeler ve doğal afetlerin halkın zihin dünyasında kıyamet sürecine dair beklentileri nasıl etkilediği, Berbîr’in risalesinde yer alan temsiller ve kehanetler üzerinden değerlendirilmektedir. Berbîr’in risalesi hem geleneksel rivayetlere hem de cifr, astroloji ve tarihsel hesaplamalar gibi sezgisel bilgi yöntemlerine başvurarak Mehdî’nin zuhur vaktini öngörmeye çalışan bir metin olarak dikkat çekmektedir. Müellif eseriyle, halk arasında yaygınlaşan Mehdî’nin 1223/1808 yılında zuhur edeceğine dair inancı tashih etmeyi amaçlamış; bunun yerine Mehdî’nin 1284/1867-1868 yılında ortaya çıkacağı ve kıyametin de hicri 1480’li yıllar (2057 sonrası) civarında gerçekleşeceği kanaatini ileri sürmüştür. Bu hesaplamalarda Berbîr’in özellikle İbnü’l-Arabî ve Celâleddîn es-Süyûtî’nin fikirlerinden etkilendiği görülmektedir. Özellikle Süyûtî’nin dünyanın ömrünü hicri takvimle yedi bin yıl olarak sınırlandıran teorisi, Berbîr’in yaklaşımında merkezî bir yer tutar. Ona göre kıyamet, 1500/2076 yılı tamamlanmadan kopacak, Mehdî ise bu tarihten önce, 1284/1867-1868 yılında zuhur edecektir. Bu tarihsel belirlemelere, rivayetlerin yanında cifr, ebced ve astrolojik yorumlar kullanılarak ulaşılmıştır. Eserin öne çıkan bir diğer yönü ise Osmanlı Devleti’ne biçilen roldür. Berbîr’e göre Osmanlı Devleti hem İslâm’ı korumakla hem de Mehdî’nin ortaya çıkışına kadar siyasi istikrarı sürdürmekle görevli kutsal bir misyon üst-lenmektedir. Mehdî zuhur ettiğinde Osmanlı padişahı ona biat edecek, böylece dünyevî otorite ile uhrevî meşruiyet birleşecektir. Bu yaklaşım sadece bir kıyamet senaryosu sunmakla kalmaz; aynı zamanda Osmanlı’nın siyasal meşruiyetine metafizik bir temel kazandırır. Sonuç olarak Risâle fî’l-Mehdî, Osmanlı düşünce tarihinde apokaliptik tahayyüllerin nasıl şekillendiğini, bu tahayyüllerin bireysel ve toplumsal korkulara nasıl karşılık verdiğini ve merkezi otoritenin meşruiyetini sürdürme çabasına nasıl entegre edildiğini gösteren çok katmanlı bir metindir. Risalenin müellifi olan Ahmed el-Berbîr geleneksel rivayetleri sezgisel bilgi teknikleri ile birleştirerek kıyamet ve Mehdî tartışmalarını yalnızca dinî zeminde değil; siyasi ve entelektüel bağlamda da tartışmanın ilginç bir örneğini sergilemiştir. Bu yönüyle Risâle fî’l-Mehdî hem bireysel kıyamet tasavvurunun hem de kolektif zihniyeti yansıtan apokaliptik yaklaşımın bir örneğini sunmaktadır. Makalede bu önemli risale tercüme edilmiş ve akabinde biçim ve içerik açısından analiz edilerek Ahmed el-Berbîr’in apokaliptik düşünce geleneğindeki yeri belirlenmeye çalışılmıştır. Makalede ayrıca Osmanlı apokaliptik çevrelerinde 16. yüzyıldan beri etkili olan İbnü’l-Arabî ve Süyûtî etkisi ile oluşmuş Mehdî anlayışının bir metin üzerinden yeniden üretilme sürecine dikkat çekilmiştir.
İslam düşünce tarihinde kurtarıcı beklentisinin en somut karşılıklarından biri olan mehdîlik inancı, erken dönem Müslüman toplumlarda, teolojik bir zeminden ziyade, siyasi istikrarsızlıklar, asabiyet kültürü, toplumsal adaletsizlikler ve liderlik arayışları gibi sosyopolitik dinamikler çerçevesinde şekillenmiştir. Bu çalışma, erken dönem İslam tarihinde “mehdî” kavramının çoğunlukla politik ve toplumsal bağlamlardaki işlevini tahlil ederek siyasî bir meşruiyet aracı olarak nasıl şekillendiğini incelemektedir. Bu tarihsel kullanımların daha sonra yaygın bir inanç haline gelen Mehdîlik düşüncesinin temelini nasıl oluşturduğunu analiz etmektedir. Bu noktada, Müslüman gelenekte erken dönemde ortaya çıkan dinî ve siyasi hareketlerde mehdî, kıyamet öncesi ortaya çıkacağı beklenen bir kurtarıcıdan ziyade; dönemin sosyopolitik bağlamına uygun olarak siyasî liderliğe (imamet/hilafet) namzet bir kişi veya bir adalet sembolü olarak tasavvur edilen kişiler için kullanılmış bir kavramdır. Emevî ve Abbâsî dönemlerinde dinî-siyasî hadiselerde öne çıkan kimi şahsiyetler ya doğrudan kendilerini mehdî olarak ilan etmiş ya da taraftarları onları bu vasıfla anmış veya mehdîlik söylemi ile özdeşleştirilmiştir. Buna dayanarak çalışma, söz konusu tarihsel figürler üzerinden Mehdîlik düşüncesinin kurucu unsurları olarak nitelendirilebilecek dört ana niteliği kavramsallaştırarak bir analiz sunmaktadır: nesebî üstünlük, siyasî-karizmatik liderlik, adaletin tesisi ve dini yenileme. Bu ilkeler, sonraki dönemlerde şekillenen mehdî inancı açısından da ortak anlatı kalıplarını belirlemektedir. Çalışmada bu dört temel unsur çerçevesinde, mehdîlik iddiasında bulunmuş veya mehdî olarak nitelendirilmiş şahsiyetler üzerinden bir değerlendirme yapılmakta ve Müslüman gelenekte mehdî inancının tarihsel temelleri ortaya konulmaktadır. Çalışmada mehdîlik konusu, olağanüstü niteliklerle donatılmış mitolojik, apokaliptik, mito-teolojik anlatılar yerine, erken dönem İslam tarihinde dinî ve siyasî olaylarda aktif rol oynamış “tarihî tipolojiler” üzerinden ele alınmıştır. Bu şekilde mehdîlik düşüncesinin yalnızca kıyamet öncesi bir kurtarıcıya dair bekleyişten ibaret olmayıp, aynı zamanda erken dönem Müslüman toplumda otorite krizlerinin, adalet arayışının ve sosyopolitik ihtiyaçların bir ürünü olduğunu göstermektedir. Bu yönüyle çalışma, İslam düşünce tarihinde mehdîlik kavramının dönüşümünü anlamaya katkı sağlayan özgün bir çerçeve sunmaktadır. Araştırmanın metodolojik çerçevesi; genel olarak tarihî hadiselerin tahlili, betimleyici değerlendirme, fikir ve kavramların kaynak taraması, örneklerle desteklenmiş anlatım, şahıs ve olaylar üzerinde derinleşme, holistik bir yaklaşım benimseme ve mutlak yargılardan kaçınma gibi ilke ve hususlara dayanmaktadır.
Bu çalışma, 4./10. yüzyılda Şiî-İsmâilî Fâtımîler (297-567/909-1171) ile Sünnî Endülüs Emevîleri (138-422/756-1031) arasında gelişen siyasi, askerî ve mezhebî mücadelede Yemen asıllı Benî Hamdûn ailesinin rolüne odaklanmaktadır. Makro düzeyde Fâtımî-Emevî mücadelesinde ittifaklar ve diplomatik manevraların mahiyeti ve işlevselliği, mikro düzeyde ise Benî Hamdûn ailesinin mücadele etrafından şekillenen tarihsel süreci incelenmektedir.Fâtımî-Emevî mücadelesi iki hilafet arasındaki doğrudan çatışmalarla gelişme göstermemiş, ittifaklar, vekalet savaşları, istihbarat faaliyetleri ve diplomatik iş birlikleri gibi dolaylı mücadele biçimleri ile yüzyıl boyunca süregelmiştir. Çoğunlukla Mağrib’de Berberî kabileler, liderler ve mahalli yönetimler mücadelenin sahadaki aktörleri olmuştur. Arap bir hanedan olan Benî Hamdûn yönetimi bu aktörler arasında hem konumu hem de tarihî arka planı itibariyle özel bir yer tutmuştur. Fâtımîlerin kuruluşu ile tarih sahnesine çıkan Benî Hamdûn ailesi Orta Mağrib’de idari ve askerî vazifeler üstlenmiş, Fâtımî hakimiyetinin pekişmesinde ve Emevî nüfuzunun bertaraf edilmesinde stratejik rol oynamıştır. Ancak Sanhâce Berberîlerinden Zîrî ailesinin Emevî müttefiki Zenâte kabilesine karşı yürüttüğü başarılı seferler neticesinde itibarının artması ve eş değer pozisyona yükselmesi Benî Hamdûn’un konumunu tehdit etmiş ve rekabet kaçınılmaz olmuştur. Özellikle Fâtımîlerin Mısır’a gitme kararı neticesinde Mağrib ve İfrîkıye’nin yönetimini tek başına üstleneceğini arzulamasına rağmen Halife’nin bu yetkiyi Zîrî ailesiyle bölüştürme planı Benî Hamdûn’un hasmane duygularını şiddetlendirmiştir. Bu doğrultuda Zîrî ailesini bertaraf etmek için geleneksel Sanhâce-Zenâte çatışmasından yararlanarak Emevî müttefiki Zenâtelilerle gizli bir ittifaka yönelmiş, daha sonra bu planı açığa çıkınca da Endülüs’e gitmiş ve Emevîlere biat etmiştir. Bu taraf değişikliği, Fâtımîlerin Mağrib’deki nüfuzunu zayıflatırken Emevîlerin bölgedeki etkisini artırmıştır. Benî Hamdûn ailesi Fâtımîlere olduğu gibi Endülüs Emevîlerine de önemli askerî hizmetlerde bulunmuş, rakip hilafete karşı yürütülen seferlerde kritik görevler üstlenmiştir. Ancak buna rağmen saray içi iktidar mücadelesine kurban gitmiş, ailenin bakiyesi ise Fâtımîlere sığınmıştır. Bu çerçevede çalışma mahalli yönetimlerle kurulan ittifakların çoğu zaman kalıcı sadakatlerden ziyade konjonktürel çıkarlar, güvenlik kaygıları, etnik aidiyetler ve bölgesel rekabetlerle şekillendiğini ortaya koymaktadır. Araştırmada konuya ilişkin bilgi içeren kaynaklar, edebî metinler, birincil ve ikincil literatür ile çağdaş çalışmalardan yararlanılmış, bu veriler karşılaştırmalı ve eleştirel bir bakış açısıyla analiz edilerek olayların bağlamı mümkün olduğunca tarihsel gerçekliğe uygun şekilde inşa edilmiştir. Bu çerçevede çalışma, Benî Hamdûn ailesi örnekliğinde Fâtımî–Emevî mücadelesinin yerel aktörler, kabile çekişmeleri ve pragmatik ittifaklar tarafından şekillenen, kırılgan ve sürekli değişen bir güç dengesi süreci olduğuna dair perspektif sunmaktadır.
et-Temeddünü’l-İslâmî dergisi, Suriye’de Osmanlı hilâfetinin fiilen sona erdiği ve topraklarının Batılı sömürgeci unsurlar tarafından işgal edildiği zorlu koşullar altında yayın hayatına başlamıştır. Söz konusu dönem, hem işgal yönetimine karşı verilen direnişin yoğunlaştığı hem de milliyetçilik ve sekülerleşme gibi kavramların toplum içerisinde giderek daha belirgin hale geldiği bir sürece tekâbül etmektedir. Bu tarihsel bağlam yönüyle dergi; modern dönemin siyasî ve fikrî yönelimlerine karşı ümmet bilincini önceleyen, İslâmî kimliği savunmayı amaçlayan, çağın entelektüel iklimine müdahil bir aktör konumundadır. Dergi, İslâm medeniyetinin modern dünyaya yön verebilecek dinamik bir düşünce ve hayat biçimi olduğunu vurgulayan bir yayın çizgisi izlemiş, kimlik krizleriyle karşı karşıya kalan İslâm toplumlarına, köklerine yaslanan ama çağın meselelerine cevap arayan bir bakış açısı sunmaya çalışmıştır. Böylece dinî, kültürel ve bilimsel değerler temelinde şekillenen bir perspektifle, her türlü bozulmaya karşı bir direnç geliştirmeyi hedeflemiştir. Dergide yer alan yazılar; İslâmî ilimlere dair konular başta olmak üzere, edebiyat, sanat, bilim, teknoloji, felsefe, tıp gibi geniş bir yelpazeye yayılan alanlarda kaleme alınmış, güncel meseleleri hadislerle irtibatlandırma çabası dikkat çekmiştir. Dergide en fazla işlenen konu, “sosyal meseleler” olmuştur. Aile yapısı, gençlik sorunları, eğitim, yoksulluk gibi hususlar sıkça ele alınmış ve her bir konu İslâm’ın temel kaynaklarından deliller getirilerek yorumlanmıştır. Yaklaşık yarım asır yayınlanan et-Temeddünü’l-İslâmî dergisinde yer alan içerikler, medeniyet tasavvuru çerçevesinde yürütülen çalışmaları görünür kılmaktadır. Farklı dönemlerde işlenen konular, dönemin siyasî ve toplumsal koşullarına verilen tepkileri anlamak açısından zengin bir arşiv sunmakta, yayın sürecinde yaşanan kesintiler, kadro değişimleri ve içerikteki tematik dönüşümler, derginin gelişim seyrine ışık tutmaktadır. Bununla birlikte derginin dönemin siyasî hadiselerinden etkilendiği ve bu etkinin dergi sayılarına açık bir biçimde yansıdığı görülmektedir.Bu çalışma, et-Temeddünü’l-İslâmî dergisinde yer alan hadis ve sünnet temalı yazıları içerik bakımından inceleyerek, derginin anlayışını ortaya koymayı hedeflemektedir. Derginin hemen hemen her sayısında doğrudan hadis ve sünnet ile ilgili müstakil yazılar yer almakla birlikte, bunun dışındaki makalelerin muhtevasında da hadis ile bağlantı kurulduğu görülmektedir. Dolayısıyla araştırma, dergide yayımlanan tüm metinleri kapsamamakta; temsili nitelik taşıyan seçilmiş yazılara odaklı bir değerlendirme gerçekleştirilmektedir. Hz. Peygamberin vasıfları, sünnetin dindeki konumu, hadis tarihi, rivayeti ve şerhleri, metodolojik yaklaşımlar, tıbb-ı nebevî, oryantalistlere yönelik eleştiriler, eser tanıtımları ve tenkitleri gibi başlıklar altında derginin bakış açısı tespit edilmeye çalışılmıştır.