
İnsan ve mekân ilişkilerini inceleyen coğrafya, savaş yerinin konumu, cereyan ettiği sahanın rölyef, iklim, su, bitki gibi fiziki yapısının yanı sıra nüfus, yerleşme, ulaşım, ekonomik faaliyetler gibi beşeri özelliklerin de savaşın seyrine ve sonucuna etkilerini ele alan bir bilim dalıdır. Makalede konu sınırlandırılarak Malazgirt Ovası’nın fiziki yapısının etkileri, tarihi ve güncel veri ve bilgilerle nispeten detaylı irdelenmiştir. Böylece savaşın mekân ve olay örüntüsünün ana hatlarıyla belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu konuda başta Mikhael Attaleiates olmak üzere birincil tarihi kaynaklar, 2020-2022 döneminde yerinde yapılan arazi gözlemleri, farklı ölçekte harita ve uydu fotoğraflarından büyük ölçüde yararlanılmıştır. Volkanik faaliyetlerle şekillenen ve esasen bir plato karakterinde olan Malazgirt Ovası’nın engebeli yapısı, Romen Diyojen’in uygulamayı düşündüğü savaş planlarına uygun değildi. Nitekim rölyefin de etkisiyle savaşın sonuçlandığı 26 Ağustos günü İmparatorun bütün gayretlerine rağmen Bizans birlikleri arasında iletişim ve senkronizasyon bir türlü sağlanamamıştır. Buna karşılık aynı rölyef hafif ve hareketli Selçuklu süvari birliklerine ise önemli avantajlar sağlamıştır. Sultan Alp Arslan’ın ovanın coğrafyasını iyi okuduğu, taktiksel olarak bunu değerlendirdiği ve büyük bir zafer kazandığı görülür.
Bu çalışma, küresel çelik endüstrisi bağlamında Türkiye’de vasıflı çelik üretiminin yapısal sorunlarını ve düşük katma değer problemini analiz etmektedir. Çelik üretimi; demir cevheri, hurda ve alaşım elementlerinin farklı teknolojilerle işlenmesiyle gerçekleşmekte olup küresel üretimde yüksek fırın-bazik oksijen fırını (BOF) ve elektrik ark fırını (EAF) yöntemleri öne çıkmaktadır. Küresel ölçekte üretim büyük ölçüde Asya’da yoğunlaşırken, özellikle Çin sektörde belirleyici konumdadır. Gelişmiş ülkeler yüksek katma değerli yassı ve vasıflı çelik üretimine odaklanırken gelişmekte olan ülkeler daha çok uzun ve düşük katma değerli ürünler üretmektedir. Türkiye, çelik sektörü üretim kapasitesi açısından güçlü olmasına rağmen üretim yapısı büyük ölçüde inşaat sektörüne yönelik uzun ürünlere dayanmaktadır. Bu durum, vasıflı çelik üretiminin sınırlı kalmasına ve ihracatta düşük birim fiyatlara yol açmaktadır. Ayrıca sektör yüksek enerji maliyetleri, ham madde ve alaşım elementlerinde dışa bağımlılık, yetersiz Ar-Ge yatırımları ve nitelikli iş gücü eksikliği gibi önemli sorunlarla karşı karşıyadır. Elektrik ark ocaklarına dayalı üretim yapısı esneklik sağlasa da yüksek kaliteli çelik üretiminde bazı teknik kısıtlar doğurmaktadır. Türkiye’nin çelik sektöründe rekabet gücünü artırabilmesi için düşük katma değerli üretim yapısından yüksek katma değerli vasıflı çelik üretimine geçiş yapması kaçınılmazdır. Bu dönüşüm Ar-Ge yatırımlarının artırılması, sözde değil proaktif olarak üniversite-sanayi iş birliğinin geliştirilmesi, yerli ham madde kullanımının güçlendirilmesi, enerji maliyetlerinin azaltılması ve nitelikli iş gücünün yetiştirilmesi ile mümkün olabilecektir.
This study analyzes the geographical distribution, ecological impacts, and spatial changes of the large-scale forest fires that occurred in the Mediterranean ecosystem of Türkiye in July 2021 using remote sensing data. The study area covers the wildfire-affected regions within the provinces of Adana, Osmaniye, Mersin, Antalya, and Muğla. Landsat-8 OLI/TIRS imagery dated June 15 (pre-fire) and September 19, 2021 (post-fire) were processed in ArcGIS to assess vegetation dynamics. The Normalized Difference Vegetation Index (NDVI) and Normalized Burn Ratio (NBR) were employed to map vegetation loss and burn severity. Results indicate that Manavgat (55,566 ha), Bodrum–Milas (16,461 ha), and Gündoğmuş (14,599 ha) experienced the most extensive damage. Most burned areas occurred within the 0–2000 m elevation range, corresponding to orobiomes dominated by Pinus brutia (Turkish red pine), Pinus nigra, Cedrus libani, and Abies cilicica. The ecological consequences included deterioration of soil physical and chemical properties, loss of above- and below-ground fauna, and disruption of local microclimates. Kernel Density Estimation (KDE) analysis identified Muğla and Antalya as the principal wildfire hotspots, indicating a strong spatial concentration of burn events along the Mediterranean mountain belt. The findings underline that these fires not only destroyed forest ecosystems but also affected agricultural lands, settlements, and coastal tourism zones, leading to significant socio-economic losses. The study emphasizes the need for proactive forest fire management rather than solely relying on post-fire rehabilitation. Recommended measures include reducing fuel loads, establishing fire-resistant buffer zones in forest–urban interfaces, enhancing public education on fire prevention, and integrating meteorological risk assessments into early warning systems. These approaches are essential to maintain the ecological integrity and resilience of Mediterranean forest ecosystems under increasing climate stress.
Bu çalışma, 1935 Genel Nüfus Sayımı verileri temelinde Erzurum vilayetinin nüfus özelliklerini incelemeyi amaçlamaktadır. Araştırmada, Erken Cumhuriyet Dönemi’nde Erzurum’un demografik yapısı; toplam nüfus, cinsiyet dağılımı, kent-kır yerleşim düzeni, kazalara göre nüfus farklılıkları ve nüfus yoğunluğu açısından değerlendirilmiştir. Çalışmada betimsel yöntem benimsenmiş, dönemin resmî istatistik verileri doküman analizi tekniğiyle incelenmiştir. Bulgulara göre Erzurum vilayetinin 1935 yılı toplam nüfusu 385.387 kişidir. Nüfusun %50,8’ini kadınlar, %49,2’sini erkekler oluşturmaktadır. Yerleşim yapısı büyük ölçüde kırsal nitelik taşımakta olup nüfusun 339.578’i nahiye ve köylerde, 45.809’u ise şehir merkezlerinde yaşamaktadır. Bu durum, vilayette kentleşme düzeyinin sınırlı olduğunu göstermektedir. Kazalar arasında en yüksek nüfus Merkez kazasında, en düşük nüfus ise Çat kazasında tespit edilmiştir. Vilayetin nüfus yoğunluğu km² başına 13 kişi olup, geniş yüzölçümüne rağmen seyrek yerleşme yapısına işaret etmektedir. Netice itibariyle Erzurum, 1935 yılında tarımsal faaliyetlerin ağırlıkta olduğu, kırsal nüfusun baskın bulunduğu ve kentleşmenin sınırlı kaldığı bir vilayetti. Çalışmanın, Cumhuriyet’in ilk yıllarında Erzurum’un ve Doğu Anadolu’nun demografik yapısının anlaşılmasına katkı sağlayacağı umulmaktadır.
Geographic Information Systems (GIS) consist of projects that require high costs. Choosing the right software programs is vital for GIS projects to achieve successful results. Although GIS software is tools that enable working with spatial data, spatial data can be used for various purposes such as mapping, analysis, visualization and decision-making. GIS software has different features, capabilities, strengths and weaknesses. Therefore, it is very important to choose the most appropriate GIS software to achieve the determined goals. Based on this importance, the aim of the study is to determine the most suitable GIS software program for companies and professional users operating in areas such as international logistics, transportation, spatial planning, environmental management, and international marketing by using Fuzzy DEMATEL and Fuzzy VIKOR methods. First of all, what is effective in the selection of the software program; Eleven criteria were determined, including ease of use, price/cost, being internet-based, speed of the program, visuality of the outputs, technical support, reliability, interface integration, ability to process data in different formats, module diversity and personalization of the program screen. Then, the weights of these criteria were determined by the Fuzzy DEMATEL method. These criterion weights were integrated into the Fuzzy VIKOR method and the five most widely used GIS software programs (ARCGIS, HEXAGON, MAPINFO, QGIS and GLOBAL MAPPER) were ranked. According to the findings, the optimal GIS software program was ARCGIS. ArcGIS was ranked highest, followed by QGIS, MapInfo, Hexagon, and Global Mapper
Turizm endüstrisi, dünya genelinde ekonomik kalkınmayı destekleyen, kültürel etkileşimi artıran ve çevresel sürdürülebilirliğe katkı sağlayan dinamik bir sektördür. Bu çalışmada da Murat Dağı Termal ve Kayak Turizm Merkezi’nin turizm potansiyelini artırmaya yönelik stratejiler geliştirmek ve sürdürülebilir bir turizm anlayışı için veri temelli öneriler sunmak amaçlanmıştır. Araştırmadaki nitel veriler turizm merkezi yöneticileri, çalışanlar ve yerel halk ile yapılan yarı yapılandırılmış görüşmelerden elde edilmiştir. Görüşme verileri tematik analiz yöntemi ile değerlendirilmiştir. Araştırma bulguları, Murat Dağı TKTM’nin çok yönlü bir turizm potansiyeline sahip olduğunu ve bölgesel kalkınmada önemli bir rol üstlendiğini göstermektedir. Paydaş çeşitliliği, destinasyonun çok yönlü yapısını ortaya koyarken; eğitim düzeyi farklılıkları, nitelikli iş gücüne duyulan ihtiyacı vurgulamaktadır. Turizm faaliyetleri yerel ekonomiye katkı sağlasa da yerel halkın katılımı sınırlıdır. Ayrıca, çevresel sürdürülebilirlik, altyapı eksiklikleri ve tanıtım yetersizliği bölgenin gelişimini kısıtlayan temel sorunlardır. Sürdürülebilir turizm, altyapı geliştirme ve insan kaynağı yatırımları, Murat Dağı TKTM’nin rekabet gücünü artırmada kritik öneme sahiptir. Ayrıca, bölgenin ekonomik ve sosyal gelişimine katkıda bulunmakla birlikte çevresel sürdürülebilirlik açısından bazı risklerin mevcut olduğu belirlenmiştir.
Festivaller toplumun ortak benliğini yansıtan temalı kutlamalardır. Düzenlendiği destinasyona nüfus hareketi yaratarak destinasyonun tanıtımına ve pazarlanmasına katkı sağlar. Elde edilen kazanımların sürdürülebilirliği, festivallerin başarısı ile doğrudan ilişkilidir. Bu nedenle festivallerin kapsamlı bir şekilde analiz edilmesi; planlama, yönetim ve geliştirme süreçleri açısından büyük önem taşımaktadır. Bu çalışmada Türkiye’de boğa güreşi festivali düzenlenen destinasyonlar, festivallerin düzenlediği destinasyona etkileri ve organizasyonel başarıları araştırılmıştır. Çalışma karma araştırma deseninde yürütülmüş olup sahadan veriler; araştırmacının gözlemleri, anket ve mülakat teknikleriyle toplanmıştır. Anket ile toplanan verilerin analizinde SPSS, mülakat ile toplanan verilerin analizine MAXQDA paket programlarından yararlanılmıştır. Analiz sonuçlarından elde edilen bulgular, festivallerin düzenledikleri destinasyonlara önemli sosyoekonomik katkılar sağladığını göstermektedir. Ancak, festivallerin beklenen düzeyde başarıya ulaşabilmesi için çeşitli alanlarda iyileştirmelere ihtiyaç duyulduğu da belirlenmiştir. Festivallerin başarısını artırmak ve sürdürülebilirliğini sağlamak amacıyla, festival alanlarındaki yeme-içme, konaklama, ulaşım ve hijyen koşullarının geliştirilmesi gerekmektedir.
Afyonkarahisar, Ege Bölgesi’nin İç Batı Anadolu bölümünde yer alır. Afyonkarahisar merkez ve ilçelerinde yerleşmelerin kurulduğu alanlar tektonik kökenli alüvyal dolgu ovası özelliğindedir. Ova arızalı bir topoğrafyaya sahip olup yüksek kütleler (Emirdağ, Kumalar, Akdağ, Ahırdağ) arasındaki çöküntü alanları (Afyonkarahisar ovası, Şuhut ovası, Sandıklı ovası, Dombayova, Çölovası, Çamurovası, Büyük Sincanlı ve Küçük Sincanlı Ovaları) ile engebeli bir görünümdedir. Karasal geçiş iklimine sahip olan ve altı ilin kavşak noktasında olan Afyonkarahisar’da, kış aylarında yüksek basınç sisteminin etkili olduğu günlerde kirli hava yerleşme merkezi üzerinde yoğunlaşmakta ve hava kalitesi düşmektedir. Nüfusun hızlı artışına karşılık ağaçlandırma ve yeşil alan çalışmalarının yetersiz olduğu şehrin, nefes alabilmesi için çeşitli tedbirlerin alınması zorunluluğu doğmaktadır. Bu tedbirlerden biri de ağaçlandırma çalışmalarıdır. Bu çalışmada, Afyonkarahisar merkez ve yakın çevresinin ağaçlandırma stratejileri için detaylandırmalar yer almasının yanı sıra il ve ilçelere bağlanan yol kenarları ile ilçelerin yer aldığı ova çevresindeki tepelik alanların Yeşilhisar kapsamında ağaçlandırılmasına yönelik genel öneriler geliştirilmiştir.
Bu çalışma, tarihsel süreç içerisinde nüfus teorilerinin gelişimini ve bu teorilerin günümüzdeki demografik dinamikleri anlama çabalarındaki önemini tematik ve kronolojik bir sistematikle ele almaktadır. Araştırmanın temel amacı, nüfus olgusunun farklı disiplinlerce nasıl yorumlandığını, dönemsel paradigmaların nüfus düşüncesini nasıl biçimlendirdiğini ve ortaya çıkan çeşitli teorilerin birbiriyle olan ilişkilerini çözümlemektir. Bu doğrultuda, İbn Haldun’un Umran Teorisi mekânsal ve toplumsal zemin üzerinden değerlendirilmekte; Malthus’un kıt kaynaklar yaklaşımı, Marx’ın yapısal eşitsizlik bağlamındaki nüfus anlayışı ve Demografik Geçiş Teorisi çerçevesinde nüfus dinamiklerinin tarihsel değişimi dört aşamada ele alınmaktadır. Son olarak, Boserup’un tarımsal yenilik odaklı karşıt görüşü bu teorilerle karşılaştırılmaktadır. Araştırmada nitel yöntem benimsenmiş; literatür taraması ve kavramsal analiz tekniklerinden yararlanılmıştır. Birincil veri kaynaklarını, nüfus teorileri üzerine kaleme alınmış akademik yayınlar, kuramsal metinler ve uluslararası raporlar oluşturmaktadır. Mevcut literatürde, teorilerin çoğunlukla birbirinden kopuk biçimde ele alındığı görülmektedir. Bu çalışma, nüfus teorilerini tarihsel geçişleriyle bütüncül biçimde analiz etmektedir. Elde edilen bulgular, nüfus değişkenlerinin yalnızca sayısal değil, toplumsal, ekonomik ve çevresel boyutlarıyla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir. Sonuç olarak, sürdürülebilir nüfus politikalarının geliştirilmesinde teorik zenginliğin belirleyici rolü vurgulanmaktadır.
Doğal sistemlerin işleyişi, yalnızca çevresel süreçler değil, aynı zamanda insan faaliyetleri nedeniyle giderek daha fazla baskı altına girmektedir. Nüfus artışı ve teknolojik ilerlemeler, su, toprak ve enerji gibi doğal kaynakların sürdürülebilirliğini tehdit etmekte; aynı zamanda ekosistemlerin işlevselliğini zayıflatmaktadır. Bu durum, yerel ölçekte gelişen çevresel sorunların küresel düzeyde etkiler doğurmasına neden olmakta; iklim değişikliği, habitat kaybı ve doğal afetlerin sıklık ve şiddetini artırmaktadır. Bu çerçevede, havzalar su kaynaklarının korunması ve doğal kaynakların sürdürülebilir yönetimi açısından stratejik coğrafi birimlerdir. Havza yönetimi, yalnızca doğal afet risklerini değil; sosyal, ekonomik ve kültürel dinamikleri de gözeterek bütüncül bir yaklaşımı zorunlu kılmaktadır. Orhaneli Çayı Havzası, ekolojik çeşitlilik ve doğal kaynak potansiyeli bakımından önemli bir alan olmakla birlikte, aktif fay zonlarına yakınlığı, eğimli topoğrafyası, sanayi ve madencilik faaliyetleri ve yerleşmeler nedeniyle doğal afet risklerine açıktır. Bu çalışmada, Analitik Hiyerarşi Süreci (AHS) yöntemiyle havzanın tehlike duyarlılık analizleri kapsamında havza yönetimi incelenmiştir. Çalışmada AHS analizi ile deprem, erozyon, heyelan, sel, taşkın, kuraklık, orman yangını ve antropojenik kaynaklı tehlike duyarlılık haritaları oluşturulmuştur. Özellikle Tavşanlı ilçe merkezi ve Orhaneli ilçe merkezindeki yerleşmelerin alüvyal sahalarda olması ve taşkın sahası içerisinde kalması sonucunda; deprem, sel ve taşkın riskinin buralarda yoğunlaşmasına neden olduğu görülmektedir. Ayrıca orman sahasının yanlış arazi kullanımı ile tarım sahası olarak kullanılması antropojenik kaynaklı riski de beraberinde getirmektedir. Bu kapsamda üretilen 8 farklı tehlike duyarlılık analizi sonucu havzanın, çevresel yönetim stratejilerinin geliştirilmesi, yenilenebilir enerji potansiyelinin değerlendirilmesi ve doğal afetlere karşı dirençli bir havza planlamasının uygulanması önerilmektedir. Çalışma, Orhaneli Havzası’nda sürdürülebilir bir yönetim modeline katkı sunmayı amaçlamaktadır.
Yapay zekâ, insan zekâsını taklit etmek için tasarlanmış bilgisayar sistemleri ve programlarını ifade etmektedir. Yapay zekâ literatürü incelendiğinde bu teknolojinin yeni bir konu olduğu ve araştırmaların oldukça kısıtlı olduğu görülmektedir. Bu çalışmada coğrafya alanında uygulanabilecek yapay zeka teknolojilerinin kavramsal temellerini oluşturmak amacıyla kapsamlı literatür araştırması yapılmış ve coğrafya alanında yapay zekâ ile ilgili yapılan çalışmaların haritasını çıkarmak hedeflenmiştir. Çalışmada nicel veriler kapsamında, bibliyometrik analiz kullanılarak sistemli bir özet sunulması, konuyla ilgili çalışma eğilimlerinin ve araştırma yoğunluğunu ortaya koymak amaçlanmıştır. Analiz birimi olarak Web of Science veri tabanında taranan, 1986-2024 yılları arasında yayınlanan farklı türdeki eserlerin bibliyometrik verisine dayanmaktadır. Coğrafyada yapay zekâ ile ilgili 559 eserin yayın yıllarına göre dağılımlarına bakıldığında en fazla 2022, 2023 ve 2024 yıllarında yoğunlaşma olduğunu; ağırlıklı olarak makale ve bildiri kitabı bulunduğu; yayınların ülkelere göre dağılımı ABD, Çin ve İngiltere ilk üçte yer aldığı; en fazla İngilizce eserler yayınlandığı; SCI-Expanded, SSCI, CPCI-S endekslerde taranan yayınlar ağırlıkta olduğu tespit edilmiştir.
İnsan faaliyetlerinin doğal koşullardaki baskı ve etki boyutlarının artması, jeomorfolojik unsurlarda da değişimlere yol açmaktadır. Bu çalışmada Muğla ilinin kuzey ve batısındaki 6 ilçe kapsamında zamansal ve mekânsal açıdan farklı kriterler kullanılarak antropo-jeomorfolojik etki yoğunluğunun modellenmesi ve ilişkisel bağlantılarının tespit edilmesi amaçlanmıştır. Antropo-jeomorfolojik ayak izi modeli 5 temel etki alanı ve 10 ana parametreden oluşmaktadır. Bu parametreleri; eğim, topografik rölyef, yol ağı, arazi kullanımı, maden sahalarının dağılışı, antropojenik baskı yoğunluğu, 40 yıllık NDVI ve NDBI analizleri, rölyef değişim yoğunluğu ve M-SLLAAC verileri oluşturmaktadır. Veriler, antropo-jeomorfolojik yaklaşım kapsamında korelasyona tabi tutulmuş, elde edilen kantitatif bulgularla, jeomorfolojik unsurlardaki baskı, değişim ve stresi ifade eden ayak izi yoğunluğunun dağılışı ortaya konmuştur. Model bulgularına göre araştırma sahası toplam alanının %4,7’si (270,3 km2) yüksek düzeyde antropo-jeomorfolojik ayak izi yoğunluğuna sahiptir. Bu sahalar, Batı Menteşe Dağları ve plato sahasındaki (Muğla-Yatağan arası ve Milas kuzeyi) maden alanları ile Bodrum yarımadası ve Güllük kıyılarında yoğunlaşmaktadır. Yüksek düzeyde antropo-jeomorfolojik ayak izinin olduğu sahalarda diğer alanlara göre rölyef değişimi ve arazi yüzey sıcaklığının (AYS) 4 kat artış gösterdiği saptanmıştır.
“Coğrafi özelliklerin, uluslararası politika ve stratejileri belirleyen siyasi, ekonomik, askeri unsurlara yön vermesi” olarak tanımlanan jeopolitik kavramı, bir ülkedeki kaynakların ve nüfusun niteliğinin nasıl değerlendirildiğine, coğrafi konumunun sağladığı avantajlar ve dezavantajlarına, kısacası coğrafi faktörlerin bir ülkenin siyasetini ne ölçüde etkilediğiyle ilgilenir. Ülkeler sahip oldukları coğrafi imkânlarını kullanabildikleri ölçüde ve beşeri unsurlarına sağladığı yatırımlar neticesinde varlığını ve etkisini sürdürebilir. Elbette kaynaklar, yeryüzünde homojen bir şekilde yayılmamıştır. Bu durum ülkelerin birbiriyle ticari, ekonomik ve siyasi olarak etkileşim içinde olmalarını sağlamaktadır. Bazı sahalar, insanlığın ihtiyaç duyduğu enerji kaynaklarından olan petrol ve doğal gaz açısından verimli olmasından dolayı birden fazla ülkenin çatışma sahası durumundadır. Bahsedilen sahalardan çatışmanın en fazla yaşandığı konumlardan biri, Güney Çin Denizi’dir. Bölgenin enerji kaynakları bakımından zengin olması ve Çin-Tayvan çatışmasının içerisinde bulunması, ABD ve Rusya başta olmak üzere ülkelerin dikkatini çekmiştir. Bu çalışmada Güney Çin Denizi’ndeki paylaşılamayan adalar, hak iddia edilen bölgeler, sahadaki ülkelerin hakları ve bölgede etkili olan aktörler işlenecektir.
Bu çalışma, Niğde yöresinde gıda sistemlerinin anlaşılması ve coğrafi bağlamının değerlendirilmesini amaçlamaktadır. Çalışma, coğrafi belirleyicilerin insanların beslenme tercihleri ve yemek kültürü üzerindeki etkilerine odaklanmıştır. Beslenme alışkanlıkları, geleneksel mutfaklar, yemek ile ilgili festival ve şenlikler, gıdanın kültürel ifade ve sosyal etkileşimde önemli bir rol oynadığını göstermektedir. Niğde kenti ve çevresinde coğrafi etkiler, kültürün çoğu bileşeninde olduğu gibi gıda ile ilgili gelenek ve uygulamalarda da belirleyici olmuştur. Coğrafi konum ile iklim ve toprak özelliklerinin yörede yetiştirilen tarım ürünlerine olan etkisi; tarım ürünlerinin geleneksel mutfaklarda nasıl kullanıldığı çalışmada detaylı bir şekilde incelenmiştir. Ayrıca bu çalışmada tarım ve hayvancılığın halkın gıda tercihlerine olan etkisi de vurgulanmaktadır. Literatür taraması sonucu ilgili dokümanların analizi ve gözlem çalışmalarıyla mevcut durumun saptandığı bu çalışmanın veri kaynakları, çeşitli dönemlerde yapılan alan araştırmaları sonucu elde edilmiştir. Elde edilen veriler ışığında SWOT analizi yapılmış; bu analiz yöntemiyle coğrafi faktörlerin yörenin gastronomisine etkisi değerlendirilmiştir. Niğde yöresinin gıda coğrafyasını kültürel değerlendirmeler göz ardı edilmeden ele alan bu çalışma, Niğde mutfağını anlamak, korumak ve tanıtmak amacıyla gerçekleştirilen bir araştırmayı temsil etmektedir.
Ekoturizm, doğal ve kültürel değerlerin korunmasını sağlayan, turizm türlerinden biridir. Koruma süreçlerinin yanı sıra yerel ekonomilerin yönetilmesi ve yönetilen çevre bilincinin kazandırılması gibi hedeflerle öne çıkan ekoturizm, günümüzde giderek daha fazla ilgi görmektedir. Geleneksel turizm faaliyetlerinden farklı olarak ekoturizm, sürdürülebilirlik planlarını ön planda tutarak, öncelikle yerel ekonomiyi destekleyerek halkın gelir kaynaklarını çeşitlendirir. Ekoturizm faaliyetleri sayesinde yerel halk, konaklama, yiyecek-içecek hizmetleri ve el sanatları gibi çeşitli alanlarda çalışma imkanı bulur. Bu durum, özellikle kırsal gelişmeye yönelik katkı sunabilmektedir. Espiye ilçesi, taşıdığı doğal kaynaklar bakımından ekoturizm ögeleri ile insanların turizm tercihlerine ve yaşam kalitelerine yön verebilmektedir. Bu kapsamda araştırmada Espiye ilçesindeki doğal ve beşeri coğrafi faktörlerin etkisi ile gelişen ekoturizm değerlerinin yaşam memnuniyetleri ilişkisi içinde değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Yapılan bu çalışmada Espiye ilçesinde örneklem olarak seçilen 398 kişiye ekoturizm ve yaşam memnuniyeti anketleri uygulanmıştır. 398 kişinin ölçekte vermiş olduğu cevaplar SPSS programında (Pearson korelasyon testi, bağımsız gruplar t testi, Tek yönlü ANOVA testleri) analiz edilmiştir. Böylece yerel halkın ekoturizme karşı algılarının yaşam memnuniyetine etkisinin ne yönde olduğuna dair bulgular elde edilmiştir. Yapılan analiz sonuçlarına göre, Espiye ilçesinin ekoturizm faaliyetlerine uygunluğunun yerel halk tarafından yüksek değerlendirildiği ve bu alandaki ekoturizm uygulamalarının yaşam memnuniyetini önemli ölçüde artırabileceği tespit edilmiştir.
İnsan ve çevre arasında olduğu gibi hastalık ve mekân arasında da bir ilişki vardır. Temiz hava, insan sağlığı ve yaşam kalitesi üzerinde olumlu etki yaparken hava kirliliği, insan sağlığını olumsuz yönde etkilemekte ve birtakım hastalıkları da beraberinde getirmektedir. Bu çalışmada İç Anadolu Bölgesi’nin Orta Kızılırmak Bölümü’nde yer alan Kırşehir ilinde ölümlerin zamansal ve mekânsal yapısı ele alınmıştır. Bu kapsamda ölüm verileri cinsiyet, mekân, zaman, ölüm nedeni ve hava kalitesine göre incelenmiştir. Çalışmanın hazırlanmasında çeşitli kurumlardan sağlanan nicel veriler içerik analizine tabi tutulmuştur. Bu çerçevede ölümlerle ilgili veriler Türkiye İstatistik Kurumundan (TÜİK) temin edilmiştir. Ölüm nedeni istatistiklerinin değerlendirilmesinde “Uluslararası Hastalık Sınıflaması (UHS-10)” kullanılmıştır. İldeki hava kalitesinin incelenmesinde kirleticiler olarak PM10 ve SO₂ seçilmiştir. Değerlendirmede kullanılan veriler Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na ait Ulusal Hava Kalitesi İzleme Ağı Web Sitesinin (www.havaizleme.gov.tr) adresinde bulunan Veri Bankası bölümünden indirilmiştir. Çalışmada elde edilen bulgular Excel programında yapılan tablo ve grafiklerle desteklenerek açıklanmaya çalışılmış ve ArcGIS10.7 uygulaması kullanılarak tematik haritalar oluşturulmuştur. Çalışmaya konu alınan yıllar arasında ölümlerin her iki cinste de son yıllarda artma eğilimi göstermiş olduğu belirlenmiştir. İlde en fazla ölümler Merkez ilçede meydana gelmiştir. İlde hem ölüm sayıları hem de partiküller madde (PM₁₀) ve kükürt dioksit (SO₂) artışı en fazla kış aylarında olmuştur. Çalışma sahasındaki en sık ölüm nedeninin dolaşım sistemi hastalıklarından kaynaklandığı görülmektedir. Özellikle de kardiyovasküler hastalığa bağlı ölümlerin, kış aylarında daha yüksek oranda görülmesi bu durumun bir açıklayıcısı olabilir. Fakat hava kirliliğinin sebep olduğu en belirgin hastalık olan solunum sistemi hastalıklarının 4. sırada gelmesi ve hem ölüm hem de hava kirletici değerlerinin birbirine oldukça yakın olması hava kirliliğinin ölümler arasında anlamlı bir ilişkisinin olmadığını göstermektedir.
Müslümanların ibadet etmek için toplandığı bir mekân olarak camiler, dinî mimari grubunun temel yapılarındandır. İslam mimarisinde yerleşim alanının tam merkezine inşa edilen camiler, aynı zamanda yerleşim alanının şekillenme sürecinde önemli bir rol oynamaktadır. Dolayısıyla camilerin büyüklüğü, mimari yapısı, inşa edileceği yer, bünyesinde bulunacak mekanlar ve benzeri konular Müslümanlar için her dönemde önemli olmuştur. Bir caminin sahip olması gereken fonksiyonları makul düzeyde karşılaması için en öncelikli konu yer seçimidir. Zira yer seçimi doğru ve sağlıklı bir şekilde yapılan camiler, daha uzun süre varlığını sürdürmektedir. Bu çalışmada Tekirdağ şehri örneğinde CBS tabanlı BWM yöntemi kullanılarak cami için uygun yerlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Şehirsel alan, yakın gelecekteki muhtemel genişleme alanları göz önünde bulundurularak hem kentsel hem de yakın çevresindeki kırsal mahallelere göre sınırlandırılmıştır. Çalışma hem mevcut camilerin yer seçimi uygunluğunun değerlendirilmesi hem de yeni yapılacak camiler için uygun yerlerin belirlenmesi bakımından önem taşır. Çalışma kapsamında öncelikle Tekirdağ şehrindeki mevcut 62 caminin konum bilgisi haritalandırılmıştır. Daha sonra Cami Planlama ve Tasarımı Kılavuzuna göre cami yer seçimini etkileyen çevresel ve konumsal özelliklerle ilgili 9 farklı parametre tespit edilmiştir. Bu parametreler, en iyi-en kötü yöntemiyle değerlendirilmiştir. Çalışma sonuçları şehirsel alanda daha çok konumsal, şehrin yakın gelecekteki muhtemel genişleme alanlarında ise çevresel parametrelerin daha fazla etkili olduğunu göstermiştir. Tekirdağ şehrindeki camilerin yer seçim özellikleriyle ilgili doğrudan fikir veren bu sonuçlarının yeni yapılacak camilerin planlama sürecinde yol gösterici rol oynayacağı düşünülmektedir.
Çevre kavramı diğer bilimlerde olduğu gibi psikoloji içerisinde de gittikçe artan bir öneme sahip olmaktadır. Bu durumun ortaya çıkmasında son yıllarda artık göz ardı edilemeyecek kadar büyük bir probleme dönüşen çevre kirliliği ve küresel ısınma gibi doğa olaylarına ek olarak gittikçe artan sayıda uluslararası göç olgusunun da etkisi yüksektir. Çevre kavramının psikoloji biliminde üstlendiği rol önemli olmakla birlikte tartışmalıdır. Psikoloji tarihi temel alındığında bütüncül olmayan ve karşılıklı etkileşime izin vermeyen çevre anlayışı son yıllarda çevre psikolojisi alanında yapılan çalışmalar neticesinde değişmektedir. Çevre psikologlarının üzerinde önemle durduğu yer bağlılığı ve yer kimliği gibi değişkenler bu algılayışın değişmesinde büyük rol oynamıştır. Bu kavramlar üzerine eğilen fenomenologların, coğrafyacıların ve filozofların ortak olarak ifade ettikleri gibi modern zamanlarla birlikte insanoğlunun yer deneyiminde farklılaşmalar olmuştur. Estetik manada kalıcı bir tatmin sağlamayan ve bireylerin kök salmalarına izin vermeyen modern dünyada insanlar gittikçe daha çok yersizleşmektedir. Yersizlik, artan sayıda mültecilik ve göç faaliyetleri sonucunda insanoğlunun yaşadığı nesnel ve sosyo-mekânsal bir gerçeklik olmasına ek olarak psikolojik ve duygusal anlamda kaybedilmiş bir yer deneyimine de işaret eder. Bu durum gerek sosyal düzeyde gerek klinik düzeyde psikoloji biliminin ele alması gereken önemli bir sorun olarak görülmektedir. Bu çalışma modern dünyada insanoğlunun deneyimlediği yersizlik probleminin izini sürmeye çalışmaktadır.
Türk dış politikasının tarihsel seyri incelendiğinde geçmişten (ör: Sadabat Paktı ve Bağdat Paktı) günümüze (ör: Filistin sorununun çözümüne yönelik yaklaşımlar) Orta Doğu ülkeleriyle ilişkilere özel bir önem atfedildiği görülmektedir. Türkiye’nin de içinde yer aldığı Orta Doğu coğrafyası bölge ülkelerinin ortaya koyacağı bir iş birliği ile kaosun merkezi olmaktan çıkıp uygarlıklar döneminde olduğu gibi jeopolitik açıdan dünyanın edilgen değil belirleyici bir coğrafyası hâline gelecektir. Bölgede barış ve iş birliği konusu üzerine daha önce de çeşitli disiplinler çerçevesinde çalışmalar yapılmıştır. Ayrıca konuyla ilgili geniş katılımlı kongre ve sempozyumlar da gerçekleştirilmiştir. Bununla birlikte Batı literatürüne dair çalışmalar genellikle Orta Doğu’da bir barış ve iş birliğine yönelik çalışmalar şeklinde olmayıp daha çok Filistin-İsrail sorunu ve bölgedeki diğer siyasi problemler, mezhepsel çekişmeler ve çatışmalar, Orta Doğu tarihi, enerji ve güvenlik gibi perspektiflere odaklanmaktadır. Bölgenin Türkiye için önemine atfen de Orta Doğu ile ilgili çok sayıda eser yazılmış aynı zamanda çeşitli kurum ve kuruluşlar tarafından bilimsel toplantılar yapılmıştır. Bu bağlamda çalışmada, bir bölge olarak Orta Doğu’nun sınırları (karşılık geldiği ülkeler), bölgedeki sorunlar ve nihai olarak bölgenin geleceği açısından iş birliği temelli bir uluslararası kuruluşun gerekliliği ortaya koyulmuştur.
Agroturizm şehir yaşantısından uzaklaşmak isteyen insanlar tarafından, kırsal alanlarda, köy evlerinde veya çiftliklerde konaklayarak, tarımsal faaliyetlere katılarak, yöresel ürünleri tüketerek ve farklı kültürlerle etkileşime geçerek gerçekleştirilen bir seyahat biçimidir. Agroturizm sayesinde ziyaretçiler gönüllü olarak çiftliklerde çalışmaktadır. Agroturizm hem çiftliklere ek gelir sağlamakta hem de sürdürülebilir bir turizm anlayışı oluşturmaktadır. Tortum Çayı Havzası, Doğu Anadolu Bölgesi ile Karadeniz Bölgesi arasında kalmakta ve tarıma elverişli araziler bulunmaktadır. Ayrıca zengin kültürel miras ve turizm potansiyeline sahiptir. Bu doğrultuda havzanın agroturizm bakımından da değerlendirilmesi gerektiği düşünülmektedir. Yapılan bu çalışmada Tortum Çayı Havzası’nda bulunan agroturizm çiftlikleri incelenmiştir. Havzada arazi gözlemleri yapılarak agroturizm potansiyeli açısından öneriler sunulmuştur. Araştırma sahasında yapılan mülakatlar ve arazideki gözlemler sonucunda elde edilen bulgularla SWOT analizi yapılmıştır. Yapılan bu analizler neticesinde gerçekleştirilen görüşmeler, incelenen ikincil kaynaklar ve toplanan veriler bir araya getirilerek havzanın agroturizm açısından güçlü ve zayıf yönleri ile fırsatlar ve tehditler tespit edilerek SWOT analizi yöntemiyle açıklanmıştır.