
Kentlerin ana ulaşım ağlarını oluşturan caddeler; insan merkezinde uygun ergonomi ölçütleri ve antropometrik verilerle evrensel tasarlanarak herkes için erişilebilir ve güvenli olması sağlanmalıdır. Bu bağlamda Antalya ili Kemer ilçe merkezi ile ilçenin en büyük mahallesi arasında konumlanan Dr. Derviş Eroğlu Dörtyol Bulvarı ele alınarak caddenin herkes için uygunluğu ve erişilebilirliği ergonomi yaklaşımı ile incelenerek sorunların tespit edilmesi ve bunlara çözüm önerileri oluşturulması amaçlanmıştır. Bu amaçla, “Küresel Sokak Tararım Rehberi [KSTR]”, “Çocuklar İçin Sokaklar Tasarlamak [ÇST]” başta olmak üzere makale, kitap, rapor gibi ilgili yazınlardan cadde ergonomisine ilişkin ölçütlerle oluşturulan gözlem formu üzerinden akşam saatlerini de kapsayacak şekilde hafta içi ve hafta sonu farklı günlerde gözlem yapılmıştır. Dr. Derviş Eroğlu Dörtyol Bulvarı’nın ergonomi ölçütlerine ilişkin tespitler literatür eşliğinde değerlendirildiğinde, kentin ana ulaşım ağlarından caddelerin herkes için uygun ve erişilebilir olması için ergonomi ölçütleri ve antropometri verileri ile tasarlanması gerektiğinin önemi anlaşılmaktadır. İlgili cadde önerilen ergonomi ölçütleri dikkate alınarak düzenlendiğinde, hareketi sağlayan bir yolun ötesinde erişilebilirliğiyle adil, eşitlikçi, güvenli, konforlu ve sağlıklı bir yaşam sunarak insanları vakit geçirmeye cezbeden kaliteli bir kamusal mekâna dönüşür, artan mekânsal özelliği ile kentin kimliğinde önemli bir yer edinir ve bunlara bağlı olarak ekonomik döngüye katkı sağlar.
Geç Pleistosen Çağ’da bebek bakımı ve beslenme, insan evriminin kritik bir evresinde toplumsal ve biyolojik dinamiklerin çocuk yetiştirme üzerindeki etkilerini anlamak açısından önemli bir araştırma alanı sunar. Bu çalışma, avcı-toplayıcı toplumlarda bebeklerin beslenme biçimlerini, emzirme sürelerini ve erken yaşam dönemlerindeki bakım uygulamalarını incelemeyi amaçlamaktadır. Arkeolojik buluntular, biyomoleküler analizler ve antropolojik veriler ışığında, Geç Pleistosen çocuk bakımının toplumsal organizasyon ve hayatta kalma stratejileriyle olan ilişkisi tartışılacaktır.
Sosyal bir olay nadiren yalnızca kendisidir; genellikle başka olaylarla ilişkilendirilerek değerlendirilir. Yaygın bir eğilim olarak, bir olay doğrudan ilişkili olmadığı hadiselerle ilişkilendirilerek bağlamından koparılıp daha büyük bir resmin parçası hâline getirilir. Bu süreçte, söz konusu olay doğal mecrasının dışına çıkarılır. Böylece sosyal vakıalar, ideolojik okumalara konu olacak biçimde yeniden kurgulanır. İstanbul’un fethi ve bu fethi konu edinen literatür de sözü edilen mecrası dışına çıkarılmak suretiyle bu türden ideolojik okumaların malzemesi hâline getirilmiştir. Bu olayı mecrasından çıkaran materyale ilişkin olarak iki kaynaktan söz edilir. Bunlardan ilki, dinî kaynakların sağladığı veriler diğeri ise, mitolojik materyalin imkan verdiği yorumlar olduğu bilinmektedir. Aynı mesajı taşıyan birçok rivayet, İstanbul’un fethini “Fiten ve Melâhim” literatürünün bir parçası olarak ele alma zorunluluğunu doğurmuştur. Fetih anlatısının mitolojik ögeleri bu aktarım süreçlerinde muhtemelen meydana gelmiştir. Zira İstanbul’un fethini ahir zaman anlatılarıyla birlikte aktaran bazı rivayetler, Müslüman geleneğe dâhil olmuş ve tarihsel verilerle birlikte nakledilmiştir. Aktarımların çoğu zaman birbirine karışan yapısı, sonraki dönemlerde bu metinleri yorumlamaya çalışanlar açısından zorluklara yol açmıştır. Bu çerçevede, Müslüman geleneğin parçası olduğunu iddia eden, ancak metinleri yorumlarken bağlam dışı yaklaşımlar benimseyen selefi yapıların İstanbul’un fethine dair ideolojik değerlendirmeleri de, söz konusu yorumlara örneklik teşkil etmektedir. Selefî geleneğin modern temsilcilerinden IŞİD’in, İstanbul’un henüz fethedilmediği yönündeki söylemi şaşkınlık uyandırsa da bu görüş söz konusu zihniyetin arka planındaki dinî ve mitolojik kodlarına dayanmaktadır. Fiten ve Melâhim rivayetlerine yaslanarak İstanbul’u yeniden fethetme çabası, yakın dönemde karşılaştığımız dikkat çekici ideolojik okumalar arasında yer almaktadır. Bu örnek Müslüman gelenek içinde marjinal yapıların hangi fikrî kaynaklardan beslenerek yayılım gösterdiğini gözler önüne sermektedir.
Giysi konforunu etkileyen faktörlerden birisi de giysi kalıplarıdır. Giysi kalıplarının elde edilmesinde kullanılan bazı antropometrik ölçüler bulunmaktadır ve bu ölçüler belirli aralıklar ile güncellenmelidir. Kadın giysi tasarımında güncel antropometrik ölçülerin elde edilmesini amaçlayan bu araştırmada, kadın giysi kalıplarında kullanılmakta olan antropometrik ölçülerin güncel ortalama değerleri tespit edilmiştir. Yaş aralıklarına göre antropometrik ölçülerinin ortalama değerleri ortaya konmuştur. Yaş aralıklarına göre ortalama vücut tipleri, beden numaraları ve kadınların giyim ürünlerinde yaşadıkları ölçü kaynaklı problemler belirlenmiştir. Ayrıca giyimde kullanılan antropometrik ölçülerin yeni ortalama değerleri ile giyimde kullanılan standart beden ölçüleri karşılaştırılmıştır. Araştırmanın amacı doğrultusunda betimsel yöntem kullanılmıştır. Bu bağlamda Ankara’da yaşamakta olan 18-65 yaş arası 202 kadına anket uygulanmış ve giyimde kullanılan 35 antropometrik ölçü alınmıştır. Toplanan veriler SPSS (v.25) programında analiz edilmiştir. Elde edilen verilerin genel sonuçlarına bakıldığında, kadınların ağırlık ortalaması 70,4 kg, boy ortalaması 1,59 cm, göğüs çevresi 98 cm, bel çevresi 84 cm, kalça çevresi 107,5 olarak tespit edilmiştir. Ayrıca araştırma sonucunda kadınların beden ölçülerinin hazır giyimdeki standart beden ölçülerine uymadığı, genellikle alt giysi gruplarında problem yaşadıkları ve kadınların yaş aldıkça vücut tiplerinin genellikle dikdörtgene döndüğü tespit edilmiştir.
The priority in creating biological profiles is sex estimation. The use of metric measurements in sex estimation has a long history. However, in the sex estimation studies using metric measurements, bones like the sternum have been less frequently examined compared to long bones. This study examined the accuracy rate of metric measurements taken from the sternum in sex estimation. A total of 62 adult individuals (24♀/38♂) from the Medieval Havuzdere (Yalova) population were examined. 4 different measurements (maximum manubrial width, manubrial width, manubrial length, corpus sterni length) were determined on the sternum bone, and 166 measurements were taken from a total of 62 sternum in the population. The data were analyzed using SPSS 23 program, applying the t-test, Wilks Lambda test, F-test, and Discriminant Function Analysis. Analysis results show that reliable accuracy was achieved in sex estimation based on sternum measurements. Accordingly, the manubrial width measurement at the sternum was 92.5% (93.8%♀/91.7%♂) respectively; corpus sterni length measurement was 85.3% (100%♀/78.3%♂); the manubrial length measurement was able to differentiate correctly at a rate of 74.5% (76.2%♀/73.3%♂). The lowest discrimination rate is the maximum manubrial width measurement with 73.8% (68.8%♀/76.9%♂). The accuracy of sex estimation was higher in 3 measurements for female and in 1 for male. When the measurements of the bones taken separately were evaluated together, the rate of correct sex determination generally increased. These findings highlight the potential of the sternum in sex estimation and contribute to forensic and bioarchaeological research.
Yeme davranışı, bireyin biyolojik ihtiyaçlarının ötesinde sosyal, kültürel ve psikolojik dinamikler ile şekillenen karmaşık bir süreçtir. Aile, bireyin ilk yemek deneyimlerinin yaşandığı temel sosyal bağlam olarak, bu davranışların gelişiminde belirleyici bir rol oynamaktadır. Bu çalışmanın amacı, aile içindeki yemek yeme davranışlarının, özellikle çocukların beslenme alışkanlıkları üzerindeki etkilerini incelemektir. Çalışmada, ailedeki yemek saatlerinin nasıl düzenlendiği, hangi yemeklerin sıkça tüketildiği, sağlıklı yeme alışkanlıklarının nasıl şekillendiği ve bu alışkanlıkların yetişkinlik dönemine nasıl yansıdığına dair bulguların elde edilmesi hedeflenmiştir. Çalışmanın evreni Siirt, örneklemi ise Siirt ilinde yaşayan 15 katılımcı oluşturmaktadır. Nitel veri toplama yöntemi kullanılarak veriler analiz edilmiştir. Katılımcılara yönelik derinlemesine mülakatlar yapılmış ve aile içindeki yemek alışkanlıkları, yemek zamanları, yemek seçimleri ve sağlıklı beslenme bilinci hakkında veriler toplanmıştır. Araştırma bulgularına göre, aile içindeki yemek yeme alışkanlıkları çocukların beslenme alışkanlıkları üzerinde önemli bir etki yaratmaktadır. Ailede yemek saatlerinin genellikle birlikte vakit geçirme amacıyla düzenlendiği ve bu saatlerin sağlıklı beslenme alışkanlıklarının pekiştirilmesine yardımcı olduğu bulunmuştur. Ayrıca, ailede sıkça tercih edilen yemeklerin geleneksel tariflere dayalı olduğu ve sağlıklı beslenme bilincinin annelerin meyve ve sebzeleri mevsiminde alması, işlenmiş gıdalardan kaçınılması gibi tutumlarla şekillendiği gözlemlenmiştir. Bu alışkanlıklar, yetişkinlik döneminde de sürdürülmektedir. Bu bulgular, aile içindeki yemek yeme alışkanlıklarının çocukların beslenme alışkanlıklarının gelişiminde belirleyici bir rol oynadığını göstermektedir.
Muğla kırsalında ilkbaharda başlayıp sonbaharda sona eren boğa güreşleri, geniş bir izleyici kitlesinin katılımıyla, insanların günlük taşra yaşamının monotonluğundan ve iş yükünden uzaklaşarak çevre köylerden gelen akrabaları ve dostlarıyla bir araya gelip keyifli vakit geçirdikleri önemli bir etkinlik olarak öne çıkmaktadır. Bu çalışmada, katılımcıların çoğu için mekânsal ve zamansal açıdan geçici bir etkinlik olan boğa güreşlerinin taşralı erkekler için özel anlam ve işlevler taşıdığına vurgu yapılmaktadır. On bir ay süren etnografik araştırma boyunca, boğa güreşlerinin içerdiği ilişkiler ağı, semboller, anlamlar ve pratikler, Clifford Geertz'in yorumsamacı yaklaşımı esas alınarak incelenmiştir. Güreşlerin erkeklere taşra yaşamının dayattığı erkeklik normlarından uzaklaşma fırsatı sunmasının yanı sıra, bu normları yeniden üretme ve sergileme olanağı da sağladığı iddia edilmektedir. Bu bağlamda, boğanın erkeklikle özdeşleşen sembolik anlamları ele alınmış, güreşlerin taşralı erkeklere toplumsal baskıdan uzaklaşma fırsatını sunma biçimleri ve güreşlerde para harcama pratiklerinin erkeklik itibarı ile ilişkisi incelenmiştir. Bu çalışmanın, kırsal toplumlarda cinsiyet, güç ilişkileri, sosyal statü arasındaki kesişimlere odaklanan antropolojik çalışmalara katkı sağlaması umulmaktadır.
Bu çalışmada, Hasan Münüsoğlu’nun “Irk Lekesi Türkiye’de Antropolojinin Kurulma ve Kurumsallaşma Sorunlarına Tarihsel Bir Yaklaşım: DTCF Örneği” adlı kitabı değerlendirilmektedir. Münüsoğlu’nun bu çalışması Cumhuriyet ile hemen hemen aynı yaşta olan Türkiye antropolojisinin dünü ile bugününü ortaya koyarak “ırk” çerçevesinde yapılan çalışmaların eleştirilmesinden oluşur. Kitapta, insanı geniş bir yelpazede inceleyen, araştıran ve karşılaştıran antropolojinin, Türkiye’de ideolojik evreden demokratikleşme aşamasına kadar yaşadığı sorunlar dile getirilmiştir. Sonuç olarak Münüsoğlu, sosyal ve beşerî bilimlerle en yoğun ilişkiye sahip antropolojinin tarihsel serüveni hakkında bilgi vererek, öncü beş bilim insanımızın çalışmaları ışığında Türkiye antropolojisini değerlendirmiştir. Kitap, Cumhuriyet antropolojisinin bir panoraması olarak da kabul edilebilir.
Bu çalışmanın amacı, insanların yiyecekleri işleme ve pişirme yöntemlerinin evrimini, beslenme alışkanlıklarının tarihsel ve biyolojik temellerini biyolojik adaptasyon üzerine odaklanarak değerlendirmektir. Bu araştırmada, insanların beslenme alışkanlıklarının evrimi ve yiyeceklerin işlenme/pişirme yöntemlerinin biyolojik adaptasyon üzerindeki etkisi ele alınmıştır. İnsan evrimi sürecinde, beslenme alışkanlıklarının değişimi ve besin kaynaklarının türümüz üzerindeki etkisi, adaptasyon stratejilerinin ve insan anatomisinin evriminde önemli bir rol oynamıştır. Özellikle, et tüketiminin artması ve nişastaya adapte olma yeteneği, atalarımızın hayatta kalma stratejilerini ve beyin gelişimini etkilemiştir. İnsanların yiyecekleri işleme ve pişirme yöntemlerinin, beslenme alışkanlıklarının tarihsel ve biyolojik temelleri üzerinde önemli bir etkiye sahip olduğu belirlenmiştir. İnsanlık tarihinin başlangıcından günümüze kadar, insanlar beslenme alışkanlıklarını evrimleştirmiş ve çeşitli teknolojik ve kültürel faktörlerle şekillendirmiştir. Bu süreçte, insanlar biyolojik ve kültürel olarak doğadan giderek uzaklaşmış, sanayileşmiş dünyada günlük yaşamın bir parçası olan yemek hazırlığına az zaman ayırmak zorunda kalmıştır. Avcı-toplayıcı yaşam tarzı neredeyse yok olma noktasına gelmiş ve modern yaşamın getirdiği kolaylıklarla beslenme ihtiyaçları hızlı ve pratik bir şekilde karşılanmaktadır. Ancak, bu durum insanlığın evrimsel geçmişinde önemli bir yer tutan avcı-toplayıcı yaşam tarzının gitgide tarihe karışmakta olduğunu göstermektedir. İnsan beslenme alışkanlıklarının evrimsel sürecini anlamak ve gelecekteki değişimleri tahmin etmek açısından bu çalışma, sonraki araştırmalar için önemli bir adım olarak değerlendirilmiştir. İnsanların beslenme alışkanlıklarının geçmişten günümüze nasıl değiştiğini ve bu değişikliklerin biyolojik adaptasyon üzerindeki etkilerini açıklayan bu çalışma farklı disiplinlerden gelen verileri bir araya getirerek kapsamlı bir analiz sunmasıyla da öne çıkmaktadır.
Bu çalışmanın amacı sosyal medya platformlarının kapatılmasıyla popülist siyasetin toplumda nasıl bir gerilim yarattığını incelemektir. Türkiye’de Instagram'ın kısa süreliğine kapanması (2-10 Ağustos 2024), toplumsal değerlerin dönüşümünü ve toplumda meydana gelen kutuplaşmaları anlamak için örnek teşkil etmektedir. Victor Turner’ın sosyal drama modeli kullanarak tasarlanan bu çalışma, bu sosyal tarz olayların toplumda nasıl kutuplaşma halleri yaratıp bireyleri iki kutup etrafında topladığını ve popülist söylemin nasıl meşruiyet kazandığını ele almaktadır. Çalışma, Instagram’ın hem bir statü göstergesi hem de “ötekiyi” dışlama aracı olarak nasıl kullanıldığını, aynı zamanda platformun işlevselliğinin sorgulanarak toplumsal normların yeniden şekillendiğini tartışır. Bu bağlamda, popülizmin toplumsal yapıya olan etkileri sosyal drama perspektifiyle analiz edilmiştir.
Türkiye hızlı bir demografik geçiş süreci içerisindedir. Bu süreçle birlikte ortaya çıkan yaşlanan işgücü olgusu, işgücü piyasası, sosyal güvenlik sistemleri ve ekonomik sürdürülebilirlik üzerinde yarattığı risklerle ekonomik ve sosyal politikaların merkezine oturmuştur. Bu makale, yaşlanan işgücü sorunlarının Türkiye Sağlıklı Yaşlanma Eylem Planı ve Uygulama Belgesi (2021-2026), Yaşlanma Vizyon Belgesi (2023), Yaşlı Hakları Ulusal Eylem Planı (2023-2025) ve On İkinci Kalkınma Planı (2024-2028) olmak üzere dört temel politika belgesine yansımasını değerlendirmektedir. Çalışmada, bu belgelerde önerilen tedbirler incelenerek belgelerin işgücü entegrasyonu, emeklilik reformları, emeklilik politikaları ve yaşlı yoksulluğunu ele alma konusundaki güçlü ve zayıf yönleri araştırılmaktadır. Belge analizi yönteminin uygulandığı çalışma, politikaların demografik geçişin getirdiği riskleri kabul etmesine ve aktif yaşlanma, yaşam boyu öğrenme ve yaş ayrımcılığıyla mücadele gibi politika alanlarını vurgulamasına rağmen, uygulama stratejileri, işveren teşvikleri ve ekonomik güvenlik mekanizmalarında detaylı ve kapsamlı önerilerden yoksun olduğunu göstermektedir. Makalede, işyeri uyumluluğunun artırılması, işletmeler için mali teşvikler getirilmesi ve sürdürülebilirlik ve yeterliliğin sağlanması için emeklilik sistemlerinde reform yapılması gibi hedefe yönelik tavsiyeler sunulmaktadır. Ayrıca, kapsayıcılığı teşvik etmek için etkin izleme çerçevelerine ve kamuoyu farkındalık kampanyalarına duyulan ihtiyaç vurgulanmaktadır. Politika yapıcıların bu eksiklikleri giderek demografik geçiş sürecini daha iyi yönetmesi ve yaşlanan işgücünün potansiyelini ekonomik ve sosyal kalkınma için bir varlık olarak ortaya çıkarabilmesi mümkündür.
Bu makale, 1929-1980 yılları arasında Akşam Gazetesi’nde yayımlanan kozmetik ürünleri reklamlarına yer vermektedir. Modernliğe atıfta bulunan ve bilim ile teknoloji söylemi üzerinden gençlik ve güzellik temalarını işe koşan kozmetik reklamları aracılığıyla, toplumsal cinsiyet ilişkilerinin nasıl inşa edildiğini ve yeniden üretildiğini ortaya koymak, çalışmanın temel sorunsalını oluşturmaktadır. Reklam metinlerindeki bilim ve teknoloji dilinin işaret ettiği olası anlamlardan yola çıkan bu çalışmada, “kadınlık temsilleri”; gençlik, güzellik, doğa, kültür, beden, akıl, ırkçılık ve teknoloji ile ilgili literatürle bağlantılı olarak tartışmaya açılacaktır. Her tarihsel dönemde, toplumdaki normları ve kültürel değerleri yansıtan reklamlar, birtakım ideolojilerin aktarılmasında ve anlamın üretilmesinde önemli rol oynamakla beraber, özellikle toplumsal cinsiyet ilişkilerine dair toplumda kabul gören kalıpların yaratılmasında ve yeniden inşa edilmesinde önemli bir işleve sahiptir. Bu bağlamda, ait olduğu dönemin geçerli toplumsal değerlerinin, inançlarının ve teknolojisinin izlerini taşıyan reklam metinlerinin kadınlara seslenme biçimleri yoluyla nasıl bir kadın temsili sunduğu ve nasıl bir erillik türünü içinde barındırdığı gösterilmeye çalışılacaktır. 2019-2020 yılları arasında Ankara Milli Kütüphane’ de yürütülmüş olan ve arşiv taraması çalışmalarından elde edilen reklam metinleri, eleştirel söylem analizine tabii tutulmuş olup; bu yaklaşımın, kozmetik reklamlarının toplumsal cinsiyet normlarını ve ideolojik yapıları nasıl yansıttığını ve yeniden ürettiğini anlamak açısından önemli bir katkı sağlayacağı düşünülmektedir.
This study aimed to investigate the relationship between bone mineral density (BMD) and digit ratio, with the goal of evaluating the potential of digit ratio as a marker for predicting osteoporosis-type bone diseases. The study sample included 200 patients (100 women and 100 men) who visited the Nuclear Medicine Clinic at Cumhuriyet University Research Hospital for check-ups, along with a control group of 100 healthy individuals (50 women and 50 men). Bone densitometry measurements were obtained for all participants, and the lengths of the second and fourth digits on both hands were measured using digital calipers. The results indicated a positive correlation between digit ratio and BMD, with this relationship being more pronounced in women. In men, significant positive correlations were found between the right-hand digit ratio and left BMD (r = 0.589), the right digit ratio and left T-score (r = 0.544), and the right digit ratio and left Z-score (r = 0.454). Similar positive associations were observed between the right digit ratio and femoral BMD (r = 0.608), femoral T-score (r = 0.465), and femoral Z-score (r = 0.362) (p < 0.05). For women, stronger positive correlations were identified between the right-hand digit ratio and left BMD (r = 0.707), the right digit ratio and left T-score (r = 0.815), and the right digit ratio and left Z-score (r = 0.737). Additionally, significant associations were noted between the right digit ratio and femoral BMD (r = 0.469), femoral T-score (r = 0.535), and femoral Z-score (r = 0.495) (p < 0.05). These findings suggest that the association between digit ratio and bone mineral density is stronger in women. In summary, individuals with a high digit ratio generally have higher bone density.
Number of studies that are focused on estimating age from facial images are increasing every day. These studies are performed largely by automatic systems. Altough these techniques have given better results, they have not reached successful estimation levels as human made, yet. Being able to identify the significant decision-making variables that influence people's estimations is one of the things that can improve these systems. The aim of this study is to examine the success rate of human observers' estimations and to draw attention to what affects those estimations. In this study an age estimation survey was offered; people were asked whether they trust themselves about age estimation and which factors affect their estimations. Participants have been provided with an online survey created using Google Forms. A total of 223 people participated in the study, 66 male and 157 female. In general total 5 images were estimated correctly out of 12, 7 were estimated incorrectly. The ages of all participants (face images of 12 individuals) were estimated correctly with an average of 30.08%. The majority of participants (77,6%) claim to trust their judgement on some level and to make correct estimations overall. When the frequency of factor designation was examined, it was discovered that the majority of participants (65,17%) were focused on the wrinkles on faces (the study includes general face, eyes and mouth.). It is expected that future studies would yield improved results by increasing the number of factors affecting age estimation and including more machine learning studies.
Geçmiş dönemlerde yaşamış toplumların nüfus yapılarının ortaya konulması, arkeolojik demografi ve paleodemografi çalışmalarının temelini oluşturmaktadır. Arkeolojik demografi; geçmiş insan topluluklarının demografik yapısı ve dinamiklerini, insan faaliyetlerinin izleri ve arkeolojik kayıtlardaki maddi kültür kalıntıları doğrultusunda inceleyen bir çalışma alanıdır. Bu alandaki araştırmalar disiplinler arası bir nitelik taşımaktadır ve antropoloji, paleogenetik ve insan ekolojisi gibi çalışma alanlarından elde edilen bulguları içermektedir. Geçmişte yaşamış toplumların nüfus yapısının ortaya konulmasına yönelik yöntemlerin oluşturulması, modern insanın demografik sistemlerinin ortaya çıkış zamanı, demografik geçişler ve kolonileşme ile nüfus yok oluşları arkeolojik demografinin cevap aradığı sorular arasında yer almaktadır. Yerleşim alanlarının büyüklüğü, malzeme ve eserlerin kullanımı, tüketimi ve atık miktarları gibi arkeolojik kanıtlar, geçmişe dair nüfus büyüklüğü ve yoğunluğunu tahmin etmek için kullanılan geleneksel göstergelerdir. Son yıllarda bu kanıtlar, radyokarbon tarihleme programlarıyla da desteklenen ve gün geçtikçe artan veri setleriyle birleştirilmektedir. Bu veri setleri, kıtasal çapta kolonileşme ve kültürel değişim dönemlerinde demografik ilerleme dalgalarını incelemek ve nüfus düşüşü, yok oluş ve yerleşim tarihi boyunca duraksama dönemlerini tespit etmek için kullanılmaktadır. Eski dönem toplumlarının doğum ve ölüm oranlarına ilişkin istatistiki değerlerle ilgilenen paleodemografik çalışmalarda ise farklı zaman ve mekanlarda yaşamını sürdürmüş olan toplumların iskelet kalıntıları incelenmektedir. Elde edilen veriler o toplumların mezar buluntuları ve kültürel kalıntılarıyla birlikte değerlendirilmektedir. Anadolu toplumlarının demografik yapılarının ortaya konulması amacıyla gerçekleştirilen arkeolojik demografi ve paleodemografi çalışmalarının sonuçları; paleopatolojik, paleobotanik ve paleoekolojik bilgilerle desteklendiği takdirde insanlık tarihi boyunca meydana gelen biyolojik ve kültürel değişimlere ilişkin daha net veriler sunacaktır. Bu makalenin amacını; arkeolojik demografi ve paleodemografik araştırmaların yöntemleri hakkında bilgi verilmesi ve bu bilgilerin ışığında geçmiş dönem Anadolu toplumlarının demografik yapılarının ortaya konulması oluşturmaktadır.
Bu çalışma, uzun yıllar boyunca Van ilinin Başkale ilçesinde yaşayan ve 20. yüzyılın ikinci yarısı itibariyle kalan son ailelerin de göç etmesiyle bölgede varlığı kalmayan Başkale Yahudileri hakkındadır. Çalışmada Yahudilerin bölgeye ne zaman, nereden ve hangi sebeplerden ötürü geldikleri, gelip yerleştikten sonra bölgedeki sosyo-kültürel yaşamlarının nasıl olduğu ve bölgeden tekrar göç etme sebepleri araştırılmıştır. Tarihi kaynaklara ve mülakat sonucu edindiğimiz bilgilere göre; Van-Başkale Yahudilerinin bölgeye zorunlu nedenlerle göçle gelip, bölgede uzunca bir süre yaşam sürdükten sonra gönüllü ve çeşitli sebepler doğrultusunda yine başka coğrafyalara peyderpey göç ettikleri bilinmektedir. Sınırlı sayıdaki literatür bilgisine göre; Yahudiler bölgede Türkler, Kürtler, Ermeniler ve Yezidiler ile uzun yıllar birlikte yaşayarak, kültürel alışverişlerin gerçekleşmesinde de rol oynamışlardır. Yine; bölgede yaşadıkları süre boyunca Yahudilerin dil olarak Aramiceyi kullandıkları; bunun yanında Kürtçe ve Türkçe de konuşabildikleri bilinmektedir. Bölgenin kerpiç mimariye dayalı barınak ve kapalı mekân mimarisi, Yahudiler de dâhil dönemin tüm etnik grupları için ortak özellik oluşturmaktadır. Bölge bakımından bir başka ortak özellik de geniş aile yapısıdır. Bölge Yahudilerinde de geniş aile şekli ve büyüklere saygı, etnik grupların benzer kültürünü oluşturmaktadır. Dolayısıyla aile içi otorite, rol ve sorumluluklar da söz konusu kültürel yapıya göre belirlenmiştir. Buna göre; coğrafi bölgenin benzeşen kültürel yapısına dayalı olarak, Van Başkale Yahudilerinin gelenek-görenek, inanış ve ritüelleri de yine bölgenin diğer kültürel grupları ile benzerlikler barındırır. Sonuç olarak, kendilerini Nash Didan olarak tanımlayan Van-Başkale Yahudilerinin, bu bölgeye Mezopotamya, Irak ve İran üzerinden geldikleri, Başkale’de ise en erken verilere göre en az 200 yıllık süreç içinde sosyal, kültürel, dini ve ekonomik yaşam inşa ettikleri anlaşılmıştır.
Bu makalede Jean-Jacques Rousseau’da yabancılaşma kavramı ele alınmıştır. Makale insanın, doğa durumundan çıkışının bir yabancılaşma süreci olduğunu, emek aracılığıyla doğanın ve şeylerin düzeninin tamamıyla değiştiğini öne sürmektedir. Bu değişim, yani özgür insanın nasıl köleleştiği, doğal şeylerin nasıl emek ürünleri haline geldiği, yarar kavramı etrafında ve ekonomik antropolojinin genel yaklaşımları çerçevesinde açıklanmaya çalışılmıştır. Antropolojik araştırmaların imkânı doğrultusunda Rousseau’da yabancılaşmanın, antropolojik üçüncü bir katmana karşılık geldiği savunulmaktadır.
Adli bilimler, adalete hizmet etmek üzere farklı bilim dallarını çatısı altında barındıran disiplinler arası bir uygulama alanına sahiptir. Adli bağlamda inceleme konusu olmuş kemik bulgularının analizini kapsayan adli antropoloji de bu alt bilim dallarından birisidir. Adli antropologlar kemik bulgularından yaş, cinsiyet, boy gibi biyolojik verilere ulaşmak, patolojik değerlendirmelerde bulunmak ve travma bulgularını irdelemek gibi analizler gerçekleştirmektedir. Bilişsel yanlılıklar, insan beyninin düşünme süreçlerinde bilgiyi kategorize etmek ve hızlı işlemek için istemsizce başvurduğu kalıplardır. Birey, yanlı olduğunun farkında değildir ve kasıtlı olarak bir taraf seçmez. Kasıtsız ama öngörülebilir bu eğilimler, algılamayı, hafızayı, muhakeme yeteneğini ve davranışları etkileyebilir. Adli bilimlerde bilişsel yanlılıklar ise bu durumun adli analizler gerçekleştiren uzmanların karar verme süreçlerine yansımasıdır denilebilir. 2016’da başlayıp takip eden yıllarda alevlenen “Bj.581” isimli Viking mezarının cinsiyetine dair tartışmalar bağlamsal değerlendirmeleri şekillendiren bilişsel süreçleri gündeme getirmiş ve yanlılıkların bilimsel analizlere etkisini inceleme ihtiyacı doğmuştur. Bu çalışmada adli antropoloji alanında bilişsel yanlılıkların etkisini ortaya koyan çalışmaları tespit etmek amacıyla literatür taraması gerçekleştirilmiştir. Tespit edilen makaleler incelenirken içerik analizi tekniğinden faydalanılmıştır. Adli bilimler alt disiplinleri arasında adli antropolojinin sık çalışıldığı ancak yeterli yayın olmadığı gözlemlenmiştir. Toplamda beş deneysel makaleye ve bir vaka raporuna ulaşılmıştır. Çalışmalarda biyolojik profilin oluşturulmasına özellikle cinsiyet tespitine odaklanıldığı gözlemlenmiştir. Bağlamsal yanlılık ve doğrulama yanlılığının hem metrik hem metrik olmayan adli antropoloji analizlerine yansıdığı anlaşılmıştır. Adli bilimlerin genelinde bilişsel yanlılıklara karşı farkındalığın oluşturulması gerektiği sonucuna ulaşılmıştır. Sıralı açığa çıkarma yaklaşımı gibi sistematik önlemlerin alınması gerektiği ve yeni çalışmalara ihtiyaç olduğu değerlendirilmiştir.
Bu çalışmada, antropolog Anna Lowenhaupt Tsing’in Dünyanın Sonundaki Mantar: Kapitalizmin Enkazlarında Yaşam İmkânı Üzerine isimli kitabı değerlendirilmektedir. 2015 yılında Princeton University Press tarafından Amerika’da İngilizce olarak yayınlanan kitap, antropoloji dünyasında büyük ses getirmiş Victor Turner Etnografik Yazma Ödülü (2016) ile Gregory Bateson Kitap Ödülü’nün (2016) yanı sıra daha birçok ödülün sahibi olmuştur. 2023 yılında da kitap, Erdem Gökyaran’ın çevirisiyle Yapı Kredi Yayınları tarafından yayınlamıştır. Dünyanın Sonundaki Mantar, günümüz küresel kapitalizmin bir sonucu olan güvencesizlik ve belirsizlik koşullarındaki yaşamları anlatır. Ancak bu anlatıyı, sadece insanı değil, aynı zamanda insan olmayan bir varlık türünü; matsutake mantarını da odağa alarak kurmaktadır. Bu çerçevede kitap, yaygın etnografik yaklaşımlardan iki önemli açıdan farklılaşır. İlk olarak kitap, yerleşik insan-merkezli düşüncenin sınırlarının ötesine geçen bir kavrayışla toplumsala, tarihe, ekonomiye ve ekolojiye yaklaşmaktadır. İkinci olarak ise kitapta, insan ile insan olmayan varlık türleri arasındaki birbirini etkileyen, şekillendiren ilişki ve işbirlikleri merkeze alınmaktadır. Kitap bu iki yönüyle çoktürlü etnografi yaklaşımına örnek teşkil eder. Çoktürlü etnografiyi ortaya çıkaran dönüşümlere değinerek başlayan bu değerlendirme, Dünyanın Sonundaki Mantar’ı içerdiği temel tartışmalarla tanıtmayı amaçlamaktadır.
Hatay, Şubat 2023’te gerçekleşen depremlerin ardından hasar almış, kentte çok sayıda can ve mal kaybı yaşanmıştır. Hataylıların bir kısmı kenti terk etmek zorunda kalmıştır. Bu çalışmada amacım, 6 Şubat Kahramanmaraş ve 20 Şubat Hatay depremlerinin, kenti terk etmek zorunda kalan Hataylıların en eski dönemlerden bu yana süreç içerisinde etkileşime bağlı olarak birlikte inşa ettikleri Hataylılık ve birlikte yaşama kültürüne ilişkin duygu ve düşünceleri üzerindeki etkilerini anlamaya ve anlatmaya çalışmaktır. Bu çalışmada nitel araştırma yöntemi, derinlemesine mülakat ve katılımcı gözlem teknikleri kullanılmıştır. 10 kadın ve 5 erkek toplam 15 kişiyle Eskişehir’de yüz yüze ve Türkiye’nin birçok iline göç edenlerle ise çevrimiçi görüşülmüştür. Alan araştırması 8-15 Nisan 2024 tarihinde gerçekleştirilmiştir. Anlatılarda Hataylılığa ve birlikte yaşama kültürüne yönelik duyguları temsil eden ifadelerin yoğunluğu dikkat çekicidir. Elbette bu denli yoğun duyguların açığa çıkmasında yaşanan deprem felaketinin etkisinin olduğu düşünülebilir. Ancak bu kısmen doğrudur. Bu çalışmada, Hataylılığın deprem sonrası yaşanan romantik bir duygu yoğunluğundan çok daha fazlası olduğu öne sürülmektedir. Hatay’ın kadim tarihine bakıldığında kentin, en eski ticaret yollarının kesiştiği noktada yer alması birçok halkı kendine çekmiş, kente ticaret amacıyla gelenler bir süre sonra kente kalıcı olarak yerleşmişledir. Hatay, bir arada yaşayan halkların ortak yaşam alanlarında etkileşime bağlı olarak farklılıklara saygı duyma ve bir arada yaşama kültürü geliştirdikleri ve bugün dünyada medeniyetler şehri olarak ifade edilen örnek bir kente dönüşmüştür. Öte yandan Hatay’ın Atatürk’ün, Tayfur Sökmen’in ve Hataylıların çabalarıyla anavatana katılması, kente olan bağlılığı ve aidiyeti daha da arttırmış ve kenti bu yönüyle özel kılmıştır. Çalışmanın bulguları genel olarak değerlendirildiğinde deprem sonrasında belirgin bir şekilde ön plana çıkan kent aidiyeti ve bağlılığının tarihsel ve ilişkisel bir süreç içerisinde inşa edilmiş ve yüzyıllardır kuşaklar arasında aktarılan birlikte yaşama kültüründen doğduğu ve deprem sonrasında daha da belirgin bir hale geldiği söylenebilir. Buna ek olarak, anlatılarda mutfak kültürü, yer’e bağlılık ve birlikte yaşama kültürüne yönelik üç ana tema göze çarpmıştır.