
National identities are paralleled by spaces as open spheres of social and political confrontation, where those in authority engage their contestations over national identity not only across various domains but also through spatial mediums. This study analyzes the transformation of national identity during the governance of the AK Party in Istanbul through the lens of place naming. In addition to a literature review, this study conducted a document analysis of legislation on place names, municipal council decisions, official announcements, and websites of numerous institutions such as the Ministry of Interior and municipal councils. The materials were subjected to a descriptive content analysis. The findings indicate that the naming practices of the AK Party are built upon prioritizing conservative, nationalist, and religiously sacred figures, thereby reflecting its own conception of national identity onto place names.
Bu çalışma, uluslararası bir siyasal aktörün ulusal medya sistemi içinde nasıl yeniden inşa edildiğini çerçeveleme kuramı bağlamında incelemeyi amaçlamaktadır. Araştırma, 4 Kasım 2025 New York Belediye Başkanlığı seçimlerini kazanan Zohran Mamdani’nin Türk yazılı basınındaki temsiline odaklanmaktadır. Çalışma, nicel ağırlıklı sistematik içerik analizi desenine dayanmaktadır. Veri kümesi, 5 Kasım 2025 – 11 Nisan 2026 tarihleri arasında yayımlanan 33 haber ve 69 köşe yazısı olmak üzere toplam 102 metinden oluşmaktadır. Veriler, Medyatakip veri tabanı ve gazetelerin dijital arşivlerinden anahtar kelime taraması yoluyla toplanmıştır. Analiz sürecinde, Entman’ın çerçeveleme modeli, Gamson ve Modigliani’nin yorumlayıcı paketler kavramı ile Clausen’in yerelleştirme yaklaşımından hareketle geliştirilen altı boyutlu kodlama şeması kullanılmış, nicel bulgular ise nitel yorumlarla desteklenmiştir. Araştırmanın bulguları, Türk basınında Mamdani’nin yedi temel çerçeve üzerinden temsil edildiğini göstermektedir. Özellikle “Kimlik İstisnası” çerçevesinin ideolojik ayrımları aşarak baskın hale geldiği, buna karşılık köşe yazılarında “Türkiye Yansıması” çerçevesinin belirgin biçimde öne çıktığı saptanmıştır. Ayrıca Mamdani’nin kampanya söyleminde sınıf temelli politikalar ön planda olmasına rağmen medya temsillerinde Müslüman kimliğinin ağırlıklı olarak vurgulandığı görülmüştür. Bu durum, medya mantığının siyasal aktörleri yeniden yapılandırıcı etkisini ortaya koymaktadır. Sonuç olarak çalışma, Türk medya sisteminde ideolojik paralellik ile habercilik rutinlerinin birlikte işlediğini ve uluslararası siyasal olayların yerel siyasal anlam üretiminde araçsallaştırıldığını göstermektedir.
Sinemanın Türkiye'deki gelişimi, yalnızca büyük şehir merkezlerinde değil, taşra kentlerinde de kendine özgü bir izlek içinde ilerler. Taşradaki sinemayı önemseyen Yeni Sinema Tarihi yaklaşımı, sinema mekânını, seyir deneyimini merkeze alır. Bu araştırma yeni sinema tarihi yaklaşımını benimseyerek Sivas yerel basınında sinemanın nasıl bir izlek izlediğini ortaya koymayı amaçlamaktadır. Bu amaç kapsamında araştırma, gazete-sinema ilişkisini kamusal söylem, sinema kültürü ve ekonomik ilişkiler olmak üzere üç ana tema üzerinden analiz etmektedir. Araştırmada, 1928’den 1980’e kadar farklı dönemlerde yayımlanmış yedi gazete incelenmiştir. İncelenen 7 yerel gazetede toplam 5757 sayının 869 sinema ile ilgili metni analiz edilmiştir. Sonuç olarak Sivas’ta farklı dönemlerde faaliyet gösteren 17 farklı sinema mekânı olduğu saptanmıştır. Gazeteler, sinema salonlarını hem kent bürokratlarının etkinliklerine ev sahipliği yapan bir mekân hem de siyasi partilerin miting mekânı olarak konumlandırarak siyasi ve ideolojik bir işlev yüklemiştir. Ayrıca gazeteler, ahlak ve modernleşme konularında söylem oluşturarak kamusal disiplin aracı olarak işlev görmüştür. Sinema kültürü açısından, gazeteler film izleme pratiklerini tarif ederek seyirci davranışlarını yönlendirmiş ve salonların fiziki koşullarını tartışmaya açarak kamu gözcüsü rolünü üstlenmiştir. Yerel basın, sinema salonlarının iletişim bilgilerini düzenli yayımlaması, bilet satışlarını artırmak için sosyal sorumluluk faaliyetlerine dair bilgileri paylaşması ve koltuk düzeni ile film dilini vurgulaması gibi uygulamalarla sinema pazarının sürdürülebilirliğine doğrudan katkı sunduğunu göstermiştir. Bu bulgular, gazetelerin sinema sektörünü hem bir eğlence alanı olarak hem de kent kültürünü ve sinema kültürünü biçimlendirmesinde hayati bir rol oynadığını ortaya koymaktadır.
Dijital kültürün gündelik yaşamı dönüştürme hızı, aile içi ilişkilerin yeniden tanımlandığı ve ebeveynliğin sürekli olarak müzakere edildiği bir toplumsal zemin oluşturmaktadır. Ebeveynlik rollerinin hiyerarşik dağılımını yeniden düşünmeyi zorunlu kılan bu zemin, aile içindeki aktörlerin konumlarının farklı açılardan sorgulanmasını da beraberinde getirmektedir. Bu çalışma, dijital kültürün hane içi tahakkümüyle büyük bir dönüşüm yaşayan ailenin en önemli aktörlerinden birisi olan ve çoğu kültürde anneden sonra ikinci planda konumlandırılan babaya odaklanmaktadır. Ailenin dijitalleşme sürecinde babayı merkeze alan çalışma, baba-oğul ilişkilerini/iletişimini derinleştirmeyi ve babalık (erkeklik) literatürüne medya ve iletişim disiplini çerçevesinde, dijitalleşmenin etkileri perspektifinde bir katkı sağlamayı amaçlamaktadır. Bu amaca ulaşmak için, Netflix’te yayımlanmasının ardından küresel ölçekte büyük bir etki uyandıran İngiliz yapımı Adolescence (2025) isimli dört bölümlük mini dizi merceğe alınmıştır. Nitel durum çalışması deseniyle yürütülen araştırmada, dizinin tüm bölümleri tematik analize tabi tutularak irdelenmiştir. Bu doğrultuda dizide ön plana çıkan farklı kuşaktan iki baba ve aynı kuşaktan iki oğul arasındaki ilişkiler çözümlenerek babaların erkek evlatlarıyla ilişkilerinde yaşadıkları problemler açığa çıkarılmıştır. Bulgular, geleneksel koruyucu babalık modelinin dijital dünyanın görünmez riskleri karşısındaki zayıflığını ve fiziksel güvenliğe dayalı geleneksel ebeveynlik anlayışının çevrimiçi tehditleri kavramakta yetersiz kaldığını göstermektedir. Dijital rehberlik kapasitesi geliştirebilen baba figürlerinin ise kuşaklar arası duygusal mesafeyi azaltma ve ilişkiyi onarma konusunda daha başarılı olabilecekleri anlaşılmaktadır. Araştırma, çağdaş zamanlarda babaların oğullarıyla sağlıklı ilişkiler kurabilmesi için dijital kültürün doğurduğu koşullara uyum sağlaması, öğrenmeye açık ve özeleştirel farkındalığı yüksek bir yapıya sahip olması gerektiğini ortaya koymaktadır.
Üniversite eğitiminin giderek daha fazla uluslararasılaşması öğrencilerin yükseköğrenimlerini hangi ülkede devam ettirmek istediklerine ilişkin karar verme sürecini beraberinde getirir. Dijital iletişimin sunmuş olduğu bu siber evren uluslararası öğrencilerin Türk yükseköğretim kurumlarını tercih etmelerinde de etkili olabilmektedir. Çalışma, dijital iletişim teknolojilerinin uluslararası öğrencilerin Türk yükseköğretim kurumlarını tercih etme süreçlerindeki motivasyonlarını incelerken aynı zamanda İstanbul'un kültürel bir fantazmagori olarak algılandığı yaklaşımından hareketle dijital iletişim araçlarının bu algının oluşturulmasındaki etkisini multidisipliner bir bakış açısıyla sunmayı amaçlamıştır. Türkiye'nin uluslararası eğitim pazarındaki konumu İstanbul özelinde bir kültürel fantazmagori olarak ele alınarak Bahçeşehir Üniversitesi örneklemi üzerinden değerlendirilmiştir. Çalışmanın teorik ve kavramsal evrenini Deleuze ve Guattari'nin arzu üretimi, Benjamin’in fantazmagori kavramı, Bourdieu’nun habitus’u ile Stuart Hall'un kodlama-kod açımı modeli oluşturmuştur. Bu araştırma, nicel analizi kullanmıştır. Nicel veriler, Microsoft Formlar üzerinden yapılandırılmış anketlerle elde edilmiştir. Anket çalışması Bahçeşehir Üniversitesi’nde öğrenim gören uluslararası öğrencilere uygulanmıştır. Çalışmanın bulguları, SPSS (v.25) üzerinden betimleyici istatistik yaklaşımını benimseyerek frekans analizi, çoklu tablo analizi ve bağımsız örneklemler t-test yapılarak ortaya çıkarılmıştır. Araştırma sonuçları, dijital iletişim araçlarının uluslararası öğrencilerin tercihlerini şekillendirmedeki itici gücünü ve Türkiye'nin kültürel dinamiklerinin oluşturduğu çekim gücünü ortaya koymaktadır.
Teknolojik ilerlemeler günümüz toplumlarında önemli bir yer edinmektedir. İnsanoğlu gelişen teknolojiyi kendi yaşamlarında kullanarak hayatlarını olumlu yönde etkilemektedirler. Yapay zekâ, teknolojik gelişmeler sonucunda hayatımıza girmektedir. Özellikle de yapay zekâ programlarının sosyal medya platformlarında etkisini arttırması, dijital video içeriklerinin medya platformlarında üretilmesine imkân tanımaktadır. Bu durum ise yapay zekâ teknolojisi ile üretilen dijital içeriklerin gerçeklik boyutunun ön plana çıkmasına neden olmaktadır. Bu çalışma, yapay zekâ ile üretilen dijital video içeriklerinin, sosyal medya kullanıcıları üzerinde oluşturmuş olduğu gerçeklik etkisini incelemeyi hedeflemektedir. Çalışmanın sosyal medya kullanıcıları üzerindeki video içeriklerinin gerçeklik etkisine değinen temaya odaklanması ve alan yazında bu temayı konu alan çalışmaların noksanlığı, çalışmanın önemini arttırmaktadır. Araştırmada fenomonolojik yaklaşım kullanılmıştır. Araştırmanın katılımcıları random (rastgele) örneklem yöntemi ile seçilmiştir. Katılımcıların görüşleri yarı yapılandırılmış görüşme tekniği ile analiz edilmiştir. Verilerin analiz edilmesinde içerik analizi yöntemi kullanılmıştır. Araştırmanın sonucunda ise sosyal medya kullanıcılarının yapay zekâ teknolojilerine farklı duygular çerçevesinde yaklaştıkları görülmüştür. Kullanıcıların bir bölümü bu teknolojilerin video içeriklerinde kullanılmalarını desteklerken, büyük bir çoğunluğu ise yapay zekâ teknolojilerinin video içeriklerinde gerçeklik boyutunu ortadan kaldırması nedeniyle yapay zekâ teknolojilerine karşı şüphe ve endişe duyduklarını ifade etmişlerdir. Ayrıca katılımcılara mülakat/görüşme yönteminin uygulanmış olması nedeniyle, etik kurul izni uygun görülmüştür.
Medya alanında yapay zeka teknolojilerinin entegrasyonu sürecinde içeriklerin üretiminden kullanıcılara ulaşmasına kadar uzanan süreçte anlatı yapısı köklü şekilde dönüşmektedir. Bu dönüşümde en büyük tartışmalar, algoritmik sistemlerin içerik seçiminde, sıralama ve kişiselleştirme pratiklerinde yoğun şekilde yer alması ve medyanın kamusal işlevi hususunda bu dönüşümün etkileri üzerine olmaktadır. Bu dönüşüm aynı zamanda kamu yayıncılığında şeffaflık, hesap verilebilirlik ve kamu yararı gibi ilkelerin yeniden tanımlanmasını gerektirmektedir. Bu çalışmada kamu yayıncılığı perspektifinden algoritmik anlatı kavramı ele alınmakta ve içerik yönetimi süreçlerinde yapay zekanın kullanımının editöryal sorumluluk üzerindeki etkilerini tartışmaktadır. Kamu yayıncılığı ve algoritmik yönetişim kuramları, nitel araştırma yaklaşımı çerçevesinde literatür taraması ve kavramsal analiz yöntemi ile birlikte ele alınmıştır. Bu çalışma algoritmik sistemlerin “tarafsızlık” iddaasına eleştirel şekilde yaklaşmıştır ve algoritmik şeffaflığı kamu yayıncılığı bağlamında değerlendirerek normatif bir çerçeve önermektedir. Yapay zeka çağında kamu yayıncılığının sadece içerik üretim aşamasında değil aynı zamanda algoritmik süreçlerin yönetiminde de etik sorumluluklar üstlenmesi gerektiği ileri sürülmektedir.
Bu araştırma, Halkla İlişkiler ve Reklamcılık lisans programındaki dersler ile Bologna öğrenme çıktılarının öğrenci algısındaki önem ve performans düzeylerini karşılaştırarak programın etkililiğini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Çalışmada 1. sınıf öğrencilerinden önem, 4. sınıf öğrencilerinden performans verileri toplanmış; 38 ders ve 14 öğrenme çıktısı Önem-Performans Analizi yöntemiyle incelenmiştir. Bulgular, öğrencilerin kuramsal bilgi ve analitik düşünme alanlarında görece güçlü performans algısına sahip olduğunu; buna karşılık uygulama derinliği, dijital pratikler, araştırma becerileri ve özellikle yabancı dil yeterliği gibi alanlarda belirgin gelişim ihtiyacı bulunduğunu göstermektedir. Sonuç olarak çalışma, öğrenci beklentileri ile mezuniyet aşamasındaki algılanan başarı düzeyi arasındaki farkları ortaya koyarak müfredat planlama ve kalite iyileştirme süreçlerine kanıta dayalı katkı sunmakta, programın teori–pratik entegrasyonunu güçlendirmeye yönelik somut politika önerilerine zemin hazırlamakta ve bölümün dijital altyapı ile yabancı dil desteğini yeniden yapılandırma gerekliliğine dikkat çekmektedir.
6-7 Şubat’ta Kahramanmaraş merkezli gerçekleşen depremler sonucunda binlerce insan hayatını kaybetmiştir. Afetlerde sosyal medyanın kullanımı giderek daha fazla önem arz etmeye başlamış ve hem yurt dışında hem yurt içinde yaşanan tüm afetlerde sosyal medya kullanımı giderek artmıştır. Ancak sosyal medya tüm olumlu özelliklerinin yanında dezenformasyon yayma gibi olumsuz özellikleri de barındırmaktadır. Bu çalışmanın amacı söz konusu deprem süresinde haberleşen “Medya ve Etik” dersi almış olan öğrencilerin sosyal medya ve dezenformasyona yönelik deneyimlerinin ortaya konmasıdır. Bu temel amaç doğrultusunda 40 öğrenciyle yarı yapılandırılmış görüşme gerçekleştirilmiştir. Çalışmada amaçlı örneklem alma yöntemi kullanılmış ve toplanan veriler betimsel analiz yöntemi ile analiz edilmiştir. Çalışmanın sonucuna göre Kahramanmaraş depremi sırasında en çok X kullanılmış, sosyal medyada dezenformasyon artış göstermiş ve katılımcıların yanlış yönlendirilmelerine neden olmuştur. Katılımcılar haberleri teyit etmek için kendi teyit mekanizmalarını kullanmışlardır. Kamu politikalarında dezenformasyonu önleme adına çeşitli düzenlemelerin yapılması ve özelikle sosyal medyaya ilişkin daha fazla araştırma gerçekleştirilmesi hayati önem arz etmektedir.
This article expands the theoretical framework for film music analysis by examining the similarities and differences between film and video games through the lenses of ludomusicology, diegesis, and Flow theory. By analyzing the short animated film Calculated Movements and the video game Space Invaders through narrative (diegesis) and ludomusical principles, the study investigates the role of sound and music in both interactive and non-interactive media forms. The research also applies Flow theory to the film Factual Conversation, exploring elements of game satisfaction and revealing how interaction and ludomusical components shape the user experience. Ultimately, the article contributes new insights into the relationship between audiovisual media and ludomusicology, enhancing the understanding of how sound and music reinforce immersion and narrative in both media types.
Bu çalışma, veriye dayalı reklamcılık alanındaki değişimleri, problemleri ve çözüm önerilerini, Türkiye’de bu alanda çalışan reklam profesyonellerinin bakış açısıyla ele almaktadır. Dijitalleşme, reklamcılık sektörüne yeni araçlar sunarken, kullanıcı gizliliği, veri güvenliği ve üçüncü taraf çerezler gibi tartışmalı konuları da gündeme getirmektedir. Araştırmanın merkezinde, sektörün bu konularda karşılaştığı sorunlar ve bunlara yönelik çözüm arayışları yer almaktadır. Çalışmada nitel araştırma yöntemi benimsenmiş, veriye dayalı reklamcılık alanında çalışan 20 reklam profesyoneliyle yarı yapılandırılmış derinlemesine görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Veriler, tematik analiz yöntemiyle incelenerek, sektörel farkındalık, yaşanan değişimler, gizlilik algısı ve yeni reklam modellerini içeren dört ana başlık ve on tema altında toplanmıştır. Bulgular, reklam profesyonellerinin kullanıcı gizliliği konusundaki farkındalık düzeylerinin yüksek olduğunu, ancak uygulama sürecinde görüş ayrılıklarının bulunduğunu ortaya koymuştur. Katılımcıların bir kısmı gizlilik sorunlarının kullanıcıların yeterince bilinçli olmamasından kaynaklandığını belirtirken, diğer kısmı ise yapısal sorunlara dikkat çekmektedir. Üçüncü taraf çerezlere alternatif olarak, birinci taraf verilerin ve içeriğe dayalı hedeflemenin ön plana çıktığı vurgulanmıştır. Bununla birlikte, söz konusu modellerin maliyet, erişim gücü ve güvenlik riskleri açısından sınırlılıklar barındırdığı belirtilmiştir. Çalışma, reklam profesyonellerinin etik sınırlar, dijital okuryazarlık ve yapısal düzenlemeler konusundaki değerlendirmelerini ortaya koyarak veriye dayalı reklamcılık alanındaki mevcut tartışmalara katkı sunmayı hedeflemektedir.
Bu çalışmanın temel amacı, Dişçinin Korkusu (Erün, 2019) belgeselini sosyal hizmet perspektifinden analiz etmek ve belgesel sinemanın toplumsal sorunları görünür kılma işlevini incelemektir. Belgesel, engelli bireyler ve dezavantajlı grupların sağlık hizmetlerine erişimde karşılaştıkları yapısal ve çevresel engelleri ele almakta, gönüllülük temelli bir dayanışma modeli üzerinden çözüm önerileri sunmaktadır. Çalışma, belgeselin görsel ve işitsel anlatım tekniklerini, toplumsal mesajlarını ve sosyal hizmet disiplini ile olan ilişkisini inceleyerek, belgesel sinemanın sosyal hizmet uygulamalarına olan katkısını değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Çalışmada nitel araştırma yöntemi benimsenmiş, tematik analiz tekniği ile belgesel, sosyal hizmetin temel ilkeleri olan hizmet, insan hakları, sosyal adalet, güçlendirme ve savunuculuk kavramları bağlamında fenomenolojik desen kullanılarak değerlendirilmiştir. Bulgular, belgeselin sosyal hizmetin temel ilkeleriyle doğrudan ilişkili olduğunu göstermektedir. Belgeseldeki birincil şahıs anlatımları, sosyal dışlanma, yapısal eşitsizlikler ve hizmete erişim engelleri gibi olguları görünür kılmakta, sosyal hizmet uygulamalarının sadece birey nezdinde değil, aynı zamanda toplumsal dönüşüm ve savunuculuk boyutunda da ele alınması gerekliliğine vurgu yapmaktadır. Bu doğrultuda, belgesel seyyar sağlık hizmetlerinin işlevselliği, gönüllülük esaslı destek mekanizmalarının önemi ve sağlık sistemindeki yapısal sorunların toplumsal temsili konusunda eleştirel bir değerlendirme zemini sunmaktadır.
Araştırma, Osmaniye yerel basınının dijitalleşme sürecinde ekonomi politik yapısındaki değişimi ortaya koymayı amaçlamaktadır. Araştırmanın temel problemi, Osmaniye yerel basınının ekonomi politik yapısı dijitalleşmeyle birlikte değişime tabi olmuş mudur? Araştırmanın evreni Osmaniye yerel basını, örneklemi Basın İlan Kurumundan destek alan ve 2019’da basılı gazete yayınlayan ve 2024’te dijital yayına geçen gazetelerin içerikleri, sahipleri ve çalışanlarıdır. Araştırmanın yöntem kısmı iki bölümden oluşmaktadır. Öncelikle gazete sahibi ve çalışanlarıyla yarı yapılandırılmış derinlemesine görüşme yapılmış; ikinci aşamada derinlemesine görüşmelerden elde edilen verileri kuvvetlendirmek amacıyla örneklemdeki basılı gazetelerin “1 Mart 2019-31 Mart 2019” ve dijital gazetelerin “1 Mart 2024-31 Mart 2024” siyasi haberleri, reklamları ve diğer kategorisindeki haberleri içerik analizle incelenmiştir. Araştırma neticesinde dijitalleşme öncesi Osmaniye yerel basının ekonomi politik yapısında tekelleşmenin hakim olduğu, gazetelere ekonomik destek verdikleri için haber içeriklerinin yerel siyasetçiler tarafından belirlendiği; dijitalleşme gazeteleri küresel ortama sunarak reklam gelirlerinin arttığı, maliyetin azaldığı; dijitalleşme sonrası reklam gelirleri temel ekonomik girdi olduğu için gazetelerin haber içeriklerinin okuyucular tarafından belirlendiği, ekonomi politik yapıdaki güç noktasının ulusal siyasi yapılara ve reklam piyasasına doğru kaydığı tespit edilmiştir.
Gazeteciliğin gelişiminden bu yana, medya ve siyaset ilişkisi önemli bir tartışma konusudur. Medyanın haber kaynağı olarak siyasal kurum ya da bireylerden yararlanması, siyasal kurum ve aktörlerin ise kamuoyuna ulaşmak için basına ihtiyaç duyması iki kavram arasındaki ilişkinin önemli dinamiklerinden biridir. Siyasetçiler, web 2.0 teknolojilerinin kullanımıyla, geleneksel medyanın yanı sıra, X ve YouTube gibi platformlar aracılığıyla da kamuoyuna doğrudan erişim imkanı elde etmiştir. Gazeteciler ise söz konusu iletişim platformları üzerinden bilgiye ulaşarak haber üretebilmektedir. Siyasetçilerin geleneksel medya aracılığıyla dolaylı iletişim kurmak yerine, dijital platformlar üzerinden doğrudan kamuoyuna ulaşabilmesi, medya ile siyaset arasındaki karşılıklı bağımlılık ilişkisini dönüştürmüştür. Hem medya ve siyaset arasındaki etkileşim biçimlerini hem de haberin oluşma sürecini yeniden şekillendiren bu dönüşümün, gazetecilerin siyasetçilerle temaslarını zayıflatmış olabileceği öngörüsünden hareketle tasarlanan çalışmada, bu durumun siyaset haberciliği alanına etkilerinin ortaya konulması amaçlanmaktadır. Bu doğrultuda, amaçlı örnekleme yönteminin esas alındığı çalışmada, 9 gazetecinin görüşlerine başvurulmuştur. Bulgular, medya ve siyaset arasında karşılıklı bağımlılık ilişkilerindeki değişimin siyaset haberciliğine olumludan çok olumsuz etkileri olduğunu ortaya koymuştur. Çalışmada, haber üretim sürecinde, siyasal aktörlerin yalnızca haber kaynağı olarak değil, aynı zamanda haberin içeriğini ve çerçevesini belirleyen aktörler olarak baskın hale geldikleri tespit edilmiştir. Bu durum, medya ile siyaset arasındaki karşılıklı bağımlılık ilişkisini siyasal aktörler lehine dönüştürmekte, dolayısıyla medyanın modern demokrasilerde üstlendiği kamu adına siyasal denetim işlevini zayıflatma potansiyeli taşımaktadır.
Türkiye’deki hem devlet hem vakıf üniversiteleri, yalnızca mevcut öğrenciler gibi iç paydaşlarla iletişim kurmak için değil, aynı zamanda dış hedef kitle olan potansiyel öğrencilere ulaşmak ve onlarla etkileşime girmek amacıyla da giderek daha yoğun biçimde sosyal medyayı kullanmaktadır. Gençler arasında hızla popülerlik kazanan ve kullanımı yaygınlaşan TikTok gibi platformların üniversiteler tarafından kurumsal iletişim stratejilerine dahil edilmesi kaçınılmaz olmuştur. Bu çalışma, üniversitelerin TikTok’u kurumsal iletişim aracı olarak kullanım biçimlerini incelemeyi amaçlamaktadır. Türkiye’de resmî TikTok hesabı bulunan üniversiteler arasından, platformda en aktif ve en etkileşimli profillere sahip olan Boğaziçi Üniversitesi (devlet üniversitesi) ile İstanbul Medipol Üniversitesi (vakıf üniversitesi) örneklem olarak seçilmiştir. Bu üniversiteler tarafından 24 Mart 2024 tarihine kadar paylaşılan tüm videolar sistematik olarak kodlanmış ve analiz edilmiştir. Böylece Boğaziçi Üniversitesi’ne ait 43 video ile Medipol Üniversitesi’ne ait 37 video MAXQDA 24 yazılımı kullanılarak içerik analizi yöntemiyle değerlendirilmiştir. Bulgular, kurumsal farklılıkların üniversitelerin TikTok ortamındaki iletişim stratejilerine yansıdığını göstermektedir. 160 yılı aşkın köklü bir geleneğe ve tarihe sahip olan Boğaziçi Üniversitesi, kampüs odaklı ve bilgilendirici içerikleriyle kurumsal kimliğini vurgulamakta, kurumsal imajı ve itibarını güçlendirmektedir. Buna karşılık, Medipol Üniversitesi eğlence temelli ve öğrenci deneyimlerini vurgulayan içeriklerle daha samimi ve dinamik bir iletişim stratejisi benimsemektedir. Ancak her iki üniversitenin de yorumlara yanıt vermede yetersiz kalarak geribildirim döngüsünü sağlayamadığı görülmektedir. İki üniversite de TikTok’un çift yönlü iletişim potansiyelinden tam anlamıyla yararlanamamakta ve sürdürülebilir bir izleyici etkileşimi kuramamaktadır.
Türcülük, insan-merkezli bir hiyerarşi kurarak insan dışı canlılar olan hayvanları alt sınıflara yerleştiren, onları toplumsal, hukuki ve ahlaki açıdan değersizleştiren bir ötekileştirme biçimi olarak tanımlanmaktadır. Bu çalışma, medya söylemlerinin türcülüğün yeniden üretimindeki rolünü analiz etmek amacıyla Anadolu Ajansı tarafından 2024 yılı Mayıs, Haziran ve Temmuz aylarında yayımlanan sokak hayvanlarına ilişkin 93 haberi incelemiştir. Çalışmada, sokak hayvanlarının özellikle saldırganlık, tehdit ve kamusal alanda varlığı sorun olarak sunularak suçlu ilan edildiği ve fobik temsiller ile ötekileştirildiği saptanmıştır. Ayrıca hayvan hakları savunucularının da kamu düzenine tehdit oluşturan aktörler olarak temsil edilmesi, hayvanlara yönelik söylemin dolaylı biçimde sertleştiğini göstermektedir. Refleksif Tematik Analiz yöntemiyle gerçekleştirilen inceleme sonucunda, sokak köpeklerinin güvenlik tehdidi olarak konumlandırıldığı ve saldırganlık, ölüme yol açma gibi temsillerle betimlendiği hayvan hakları savunucularının ise bu saldırganlığın faili olarak gösterilip insandışılaştırılarak insanlık kategorisinin dışına itilip suçlulaştırıldığı ortaya konmuştur. Elde edilen bulgular, medya söylemlerinin yalnızca haber sunmakla kalmayıp yasa yapım süreçlerini etkileyen ideolojik araçlara dönüşebildiğini ortaya koymaktadır. Araştırma, türcülüğün medya aracılığıyla nasıl yeniden üretildiğini ve Hayvanları Koruma Kanunu'nda yapılan düzenlemelerin meşrulaştırılmasında söylemsel olarak nasıl bir zemin hazırlandığını göstererek literatüre katkı sunmayı amaçlamaktadır.
Yeni iletişim teknolojilerinin toplumsal yaşama sağladığı kolaylıkları ele alan çalışmaların ardından son yıllarda yeni medyanın eleştirel okumasını yapan pek çok çalışma ortaya çıkmıştır. Kullanıcıların sosyal medyadaki emeklerini ve kullanıcı verilerinin büyük şirketlerle paylaşılması konusunu gündeme getiren dijital emek kavramı da araştırılması gereken önemli bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu çalışma, dijital emek konusunda yazılan lisansüstü tezlerin birtakım özelliklerini ortaya koyarak çalışmaların nasıl bir dağılım gösterdiğini belirlemeyi ve kapsamlı bir inceleme sunmayı amaçlamaktadır. Bu amaçla Yükseköğretim Kurulu (YÖK) Tez Merkezi üzerinde başlığında “dijital emek” kavramının yer aldığı ilki 2017 yılında yazılmış toplam 16 tez bibliyometrik analize tabi tutulmuştur. Tezler yazıldıkları yıllar, tez türleri, danışman ünvanları, üniversite, enstitü ve anabilim dalları, anahtar kelimeler, araştırma yöntemleri, veri toplama teknikleri ve ele aldıkları konular olarak çeşitli kategorilerde incelenmiştir. Elde edilen bulgular dijital emek konusunda yapılan tezlerin ağırlıklı olarak yüksek lisans seviyesinde üretildiğini, en fazla Marmara Üniversitesi’nde yazıldığını, çoğunlukla iletişim alanında çalışıldığını ortaya koymuştur. Tezlerin büyük çoğunluğunda nitel araştırma yöntemi tercih edilmiş, literatür taraması öne çıkan veri toplama tekniği olmuştur. Bunun yanı sıra tezlerin kavramı; dijital emek ve sömürü ilişkisi, platform ekonomisi, medya ve habercilik, yabancılaşma, kültürel alanlar ve çocuk emeği gibi farklı tematik kategoriler altında ele aldıkları belirlenmiştir. Bu yönüyle çalışma, Türkiye’de dijital emek literatürünün hangi temalar ve teorik yaklaşımlar etrafında şekillendiğini ortaya koyarak alana katkı sunmaktadır.
Dijital oyunlarda metin ve sesli iletişim kanallarının sınırlandırılması, oyuncuları sessiz ancak anlam yüklü alternatif iletişim biçimleri geliştirmeye yöneltmektedir. Dead by Daylight gibi asimetrik çok oyunculu korku oyunları, oyuncular arasında jestler, yönelimler ve nesne kullanımı gibi sözel olmayan sinyallerin giderek daha yaygın bir iletişim diline dönüşmesini mümkün kılmaktadır. Bu araştırma, oyuncuların oyun içi sınırlı etkileşim alanlarını nasıl sembolik bir dile dönüştürdüğünü ve bu sürecin sosyal etkileşim, stratejik iş birliği ve oyun deneyimi üzerindeki etkilerini incelemektedir. Katılımcı gözlem ve içerik analizi yöntemleriyle yürütülen çalışma, 400 saatlik oyun deneyimi ve güncel eşleşmeler üzerinden elde edilen gözlemlerle desteklenmiştir. Gibson’ın Sağlarlık Teorisi, Csikszentmihalyi’nin Akış Teorisi ve Habermas’ın İletişimsel Eylem Kuramı temelinde yapılan analizler, oyuncuların tasarımsal sınırları yaratıcılıkla aşarak kolektif anlamlar ve topluluk normları oluşturduğunu göstermektedir. Bununla birlikte, sessiz iletişimin deneyime dayalı yapısı, yeni oyuncular için dışlayıcı bir alan yaratabilmektedir. Bu bağlamda, tasarımcıların bağlamsal öğretici sistemler aracılığıyla bu sessiz dili daha kapsayıcı hâle getirmeleri önerilmektedir.
Bu çalışma, “popular culture” (popüler kültür) temalı akademik yayınların nicel açıdan incelenmesini amaçlayan bir bibliyometrik analizdir. Web of Science veri tabanında “popular culture” anahtar kelimesiyle 2000–2024 yılları arasında yayımlanmış toplam 16.143 yayın analiz edilmiştir. Araştırmada, yayınların yıllara göre dağılımı, en üretken yazarlar, kurumlar ve ülkeler, en fazla atıf alan çalışmalar, anahtar kelime sıklıkları ve tematik kümelenmeler değerlendirilmiştir. Veriler VOSviewer yazılımı ile görselleştirilmiş, yazar iş birliği, atıf ve anahtar kelime ağları oluşturulmuştur. Analiz sonucunda, popüler kültür çalışmalarında özellikle toplumsal cinsiyet, medya, kimlik, film ve müzik temalarının öne çıktığı, literatürün büyük ölçüde kültürel çalışmalar, iletişim ve sosyoloji disiplinlerinde yoğunlaştığı belirlenmiştir. Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere ve Avustralya’nın hem yayın hem atıf sayısı açısından alana yön verdiği görülmüştür. Elde edilen bulgular popüler kültürün akademik üretim açısından çok-disiplinli ve uluslararası bir karaktere sahip olduğunu ortaya koymakta, bu alanın gelecekteki araştırmalar için zengin bir kavramsal ve metodolojik çerçeve sunduğunu göstermektedir.
Günümüzde markaların dijital ortamlarda hedef kitleleriyle etkili iletişim kurma arayışı, halkla ilişkiler uygulamalarınıyeniden şekillendirmiş ve sosyal medya etkileyicilerini bu sürecin önemli aktörleri hâline getirmiştir. Bu doğrultudainfluencer iletişimi, markaların görünürlük kazanması ve hedef kitlelerle daha samimi ilişkiler geliştirmesi için stratejikbir araç olarak öne çıkmaktadır. Bu çalışma, markaların influencer iletişimi stratejilerini halkla ilişkiler perspektifindenincelemeyi amaçlamaktadır. Markaların influencer iletişimini halkla ilişkiler stratejileriyle nasıl bütünleştirdiği ve busüreci hangi uygulama biçimleri doğrultusunda yapılandırdığı araştırılmaktadır. Nitel araştırma yöntemiyle tasarlanançalışmada, İletişim Danışmanlığı Şirketleri Derneği’ne (İDA) üye olan ajanslar içerisinden 10 (on) halkla ilişkiler profesyoneliile yarı yapılandırılmış görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Bulgulara göre influencerlar, markalar için en çok güven inşa edenve marka sözcüsü gibi işlevlerle tanımlanmakta; halkla ilişkiler faaliyetlerine entegre edilmelerinin temel nedeni olarakhedef kitleyle samimi iletişim, güven artırma ve dijital görünürlük ihtiyacı öne çıkmaktadır. Influencer seçiminde en çokhedef kitle uyumu, içerik kalitesi ve özgünlük ile takipçi güvenilirliği dikkate alınmaktadır. Kurumsal itibar yönetimi, etkinlikyönetimi ve pazarlama iletişimi öne çıkan uygulama alanları olurken, kampanya etkinliğinin ölçümlenmesinde etkileşimoranı, görüntülenme ve erişim sayıları gibi dijital metriklerin kullanıldığı görülmektedir. En çok tercih edilen platformise Instagram’dır. Kampanyalarda içerik üretim süreci stratejik biçimde brief, fikir alışverişi ve uyum aşamalarındangeçmekte; markalar yönlendirici bir rol üstlenmektedir.