
Debris flows are among the most destructive geotechnical hazards in mountainous regions due to their rapid movement and high destructive potential, often causing significant loss of life and property. The main objective of this study is to derive potential debris flow initiation areas from existing landslide inventory and to predict these areas more accurately using machine learning methods. In this study, large-area landslide polygons obtained from the MTA General Landslide Inventory were transformed into potential debris flow initiation points through geometric transformation and geomorphological threshold filtering. This procedure aims to reduce spatial uncertainties associated with the direct use of conventional landslide inventory data and to generate a more representative dataset for susceptibility modeling. The derived initiation points were analyzed using a machine learning model together with morphometric, environmental, and geological variables. Multicollinearity among the predictor variables was evaluated using Variance Inflation Factor (VIF) analysis. Model performance assessed by ROC analysis yielded an AUC value of 0.946, indicating high predictive capability.
Elektrikli araç (EA) kullanımının küresel ölçekte hızla yaygınlaşması, özellikle müstakil otoparkı ya da şarj istasyonu bulunmayan apartman ve site sakinleri için "ortak konut şarjı" altyapısının geliştirilmesini zorunlu bir ihtiyaç haline getirmiştir. Günümüzde şarj ağı işletmeci lisansı ile hizmet veren şirketler için apartman ve sitelere yapılacak şarj istasyonu kurulum yatırımları; artan talebe yanıt verirken kaynak tahsisini doğru yapmayı ve stratejik bir planlamayı gerektirmektedir. Bu çalışmanın amacı, şarj ağı işletmecilerinin site/apartman ölçeğindeki yatırım kararlarını rasyonel bir zemine oturtmak, finansal riskleri minimize etmek ve en uygun site/apartman alternatiflerini göreceli sıralamak üzere web tabanlı pratik bir Karar Destek Sistemi (KDS) tasarlamaktır. Geliştirilen KDS, model tabanı Çok Kriterli Karar Verme (ÇKKV) yaklaşımlarına dayanmaktadır. Model kapsamında belirlenen yedi temel yatırım kriteri, sektörde lisanslı olarak hizmet sunan lisans sahibi bir firmada çalışan uzman görüşüne başvurularak tespit edilmiştir. Kriterlerin kendi içindeki göreceli önem ağırlıklarının hesaplanmasında Analitik Hiyerarşi Prosesi (AHP) yöntemi kullanılmıştır. İstasyon kurulumu için başvuran site/apartman alternatiflerinin değerlendirilmesi ve nihai sıralamanın elde edilmesi aşamasında ise Multi-Objective Optimization Method by Ratio Analysis (MOORA) yöntemi uygulanmıştır. Web tabanlı tasarlanan AHP-MOORA bütünleşik modeli, karmaşık matematiksel algoritmaları son kullanıcı olan şirket uzmanları için kolay erişilebilir hale getirmektedir. Sonuç olarak, geliştirilen karar destek sisteminin, şarj ağı işletmecilerine sınırlı bütçelerini en yüksek geri dönüş sağlayacak ve şarj talebini en iyi karşılayacak konut alanlarına yönlendirmede şeffaf ve analitik bir rehber sunması beklenmektedir.
Kuraklık, su kaynakları, tarımsal üretim ve ekosistemler üzerinde önemli etkiler oluşturan başlıca meteorolojik afetlerden biridir. Bu çalışmada, Susurluk Havzası’nda mevsimsel kuraklık değişkenliğinin ortaya konulması amacıyla Standartlaştırılmış Yağış İndisi (SYİ) yönteminden yararlanılmıştır. Çalışma kapsamında havza sınırları içerisinde yer alan sekiz meteoroloji istasyonuna ait uzun dönem aylık yağış verileri kullanılmıştır. Yağış serileri ilkbahar, yaz, sonbahar ve kış mevsimleri için ayrı ayrı değerlendirilmiş ve her istasyon için mevsimsel SYİ zaman serileri oluşturulmuştur. Elde edilen sonuçlar, istasyonların bulundukları iller esas alınarak grafiksel olarak sunulmuş ve havza genelindeki zamansal ile mekânsal kuraklık davranışları incelenmiştir. Bulgular, tüm istasyonlarda “normale yakın” dönemlerin çoğunlukta olduğunu, ancak belirli dönemlerde şiddetli ve aşırı kuraklık evrelerin tekrarlandığını göstermiştir. Özellikle 1985–1989, 2003, 2007, 2014 ve 2022 yılları birçok istasyonda eş zamanlı kurak dönemler olarak öne çıkmıştır. Yaz ve kış mevsimlerinde kuraklık değişkenliğinin diğer mevsimlere göre daha yüksek olduğu belirlenmiştir.
Bu çalışmada, atık seramiklerin toz formda seramik yapıştırıcı üretiminde kullanılmasına yönelik yürütülen ürün ve süreç geliştirme çalışmalarını desteklemek amacıyla, çimento esaslı seramik yapıştırıcı sistemlerine ilişkin güncel literatür sistematik olarak incelenmiştir. İncelemede, atık seramiklerin ve seramik üretim süreçlerinde ortaya çıkan atık seramiklerin öğütülerek bağlayıcı ikamesi veya mineral katkı olarak değerlendirildiği çalışmalar ele alınmış; katkı oranları, karışım tasarım yaklaşımları ve performans kriterleri karşılaştırmalı olarak analiz edilmiştir. Özellikle 2020 sonrası yayımlanan araştırmalar, atık seramik esaslı katkıların seramik yapıştırıcıların işlenebilirlik, mekanik dayanım, yapışma performansı ve çevresel sürdürülebilirlik özellikleri üzerinde belirleyici etkiler oluşturduğunu ortaya koymaktadır. Literatürde rapor edilen bulgular, uygun ön işlem yöntemleri ve reçete tasarımları ile atık seramiklerin, ticari seramik yapıştırıcı sistemlerine benzer teknik özellikler gösterebileceğini göstermektedir. Ayrıca, optimum katkı oranlarının belirlenmesinin performans sürekliliği ve üretilebilirlik açısından kritik olduğu vurgulanmaktadır. Bu derleme çalışması, atık seramiklerin döngüsel ekonomi içerisinde hammadde olarak kullanıldığı seramik yapıştırıcı geliştirme çalışmalarında deneysel tasarımın oluşturulmasına, reçete parametrelerinin belirlenmesine ve endüstriyel uygulanabilirliği yüksek ürünlerin geliştirilmesine yönelik bilimsel bir altyapı sunmayı amaçlamaktadır.
This study presents the development and validation of a Pure Pursuit-based path tracking algorithm for the low-cost autonomous conversion of a conventional agricultural tractor, using a two-layer methodology. The kinematic parameters of a mass-produced mid-size agricultural tractor widely used in Türkiye served as the reference. In the first layer, a Python simulation based on the kinematic bicycle model was used for controller design and grid-search parameter optimization (k₁ = 1.3 m, k₂ = 0.7 s). In the second layer, the optimized controller was statistically validated in the ROS 2 Humble / Gazebo Classic 11 full-physics environment under four disturbance scenarios, each repeated n = 10 times with independent random seeds. The algorithm incorporates dynamic lookahead distance, gradual headland deceleration, and rate-limited steering control. In the full-physics simulation, the mean straight-line cross-track error (CTE) was 0.055 m under ideal conditions, 0.085 ± 0.023 m in the RTK-GPS scenario, and 0.446 ± 0.011 m in the standard GPS scenario. A 0.15 s actuator delay produced a statistically significant, but bounded CTE increase under standard GPS conditions (5.6%, p = 0.006). The results suggest that algorithm performance appears to be largely bounded by localization accuracy at low operating speeds, and that RTK-grade positioning provides a basis for precision agriculture applications.
This study aims to evaluate building design alternatives in terms of energy efficiency using the Multi-Criteria Decision-Making (MCDM) approach. The analysis was conducted on 12 representative building alternatives selected from the UCI Energy Efficiency dataset using the K-Means clustering algorithm. Relative compactness, surface area, wall area, roof area, overall height, and glazing area design parameters were selected as criteria. The criterion weights were objectively determined using the CRITIC (Criteria Importance Through Intercriteria Correlation) method, which takes into account inter-criteria correlation and data variability. The CoCoSo (Combined Compromise Solution) method was used to rank the building alternatives. As a result of the analysis, the ranking results of the building alternatives were compared with the reference Heating Load and Cooling Load indicators, and it was observed that the alternatives with higher performance scores exhibited better energy performance. As a result, the proposed CRITIC-CoCoSo approach provides an objective, reliable, and data-driven decision support tool for the evaluation of building energy performance.
In this study, the long-term mechanical performance of low-density polyethylene (LDPE) matrix composites reinforced with glass, basalt, and glass/basalt hybrid fibers in a marine environment was investigated. Composite specimens produced by the hot-press method were aged in a 3% NaCl saltwater solution for five months. Within the scope of the study, water absorption measurements were performed, and axial tensile and three-point bending tests were conducted. Experimental results showed that mechanical properties decreased across all composite systems due to water diffusion as aging time increased. The highest water absorption was observed in basalt-reinforced composites at 12.85%, while glass-reinforced composites exhibited a more stable mass increase. In tensile tests, hybrid composites demonstrated the highest environmental resistance with a 21.5% loss; however, in flexural tests, the hybrid structure was found to suffer a significant strength loss of 78.2%. Hybridization provides a beneficial effect under tensile loading; however, this advantage does not extend to flexural loading conditions, where the hybrid configuration exhibits a pronounced sensitivity to environmental degradation.
Levulinic acid (LA) is a multi- purpose platform chemical derived from lignocellulosic biomass, widely utilized in pharmaceuticals, polymers, and fuel additives. However, the efficient recovery of LA from aqueous solutions constitutes a significant challenge because of its high solubility and the presence of various by-products. This study systematically examines the adsorption performance of two ion exchange resins: Amberlite IRA-96 (AIRA-96) and Amberlite IRA-400 (AIRA-400). Batch adsorption trials have been realized to appraise the influences of equilibrium contact time, temperature, adsorbent dosage, and initial LA concentration. The maximum adsorption capacities for AIRA-96 and AIRA-400 were found to be 357 mg/g and 128 mg/g, respectively. The outcomes emphasize the potential of ion exchange resins as effective materials for the recovery of levulinic acid and provide valuable understanding for their practical application in downstream biorefinery processes.
İnsan yaşamının en önemli temel ihtiyaçlarından biri olan barınma, eski çağlarda barınaklar ile sağlanırken, kullanıcıların yaşadıkları dönemin teknik ve toplumsal kültürüne bağlı olarak, günümüzde çeşitli konutlara evrilmiştir. Değişen dünya koşulları, ekonomik sorunlar, salgın hastalıklar, bireysel yada çekirdek aile yaşamını öne çıkarmıştır. Alternatif konaklama fikir arayışlarına girilmiş ve bu girişimler sonrasında ahşap mobil ev kavramı önem kazanmıştır. Bu maksatla tasarım, konstrüksiyon detayları ve genel şekli tarafımızca tasarlanarak geliştirilen “yeşil ev konsepti kapsamındaki mobil ahşap ev prototipi” çekirdek bir ailenin hemen hemen tüm ihtiyaçlarına cevap verebilecek biçimde imal edilmiştir. Bu araştırmada, hareket aksamları ve şasesi hariç diğer tüm taşıyıcı sistemleri masif ahşap ve tüm duvar elemanlarının tamamı sarıçam ve huş ağacından elde edilmiş üç katmanlı 18 mm kalınlığındaki kontrplak malzemelerden tasarlanmış, projelendirilmiş ve prototipi gerçekleştirilmiştir. Geliştirilen ahşap mobil ev içinde ve dışında (nem, sıcaklık, gürültü ) ISO 1771 ve TS EN ISO 9612 standardına uygun olacak şekilde ölçümler gerçekleştirilmiştir. Ahşap duvarların sıcaklık, nem ve gürültü izolasyonu sağladığı saptanmıştır. Mobil ev taşıyıcı sistemininde uygulanan zıvanalı birleştirme tekniğinin kuvvet taşıma analizinde toplam çatı düzleminin 5907,74 kg kapasitede kar yükü vb. harici yükleri taşıyabileceği teorik hesap yöntemiyle belirlenmiştir. “Ahşap Mobil Ev” olarak isimlendirilen yapının yeşil ev konsepti ilke ve esaslarına göre uygun olduğu saptanmıştır. Planda, taşıyıcı çerçeve sistem ve duvar gibi yapı elemanlarında modüler bir uygulama yapılmıştır. Tamamen ahşap malzemeden tasarlanmış ve geliştirilmiş, kullanıcıya güven veren yeterli sağlamlıkta, üreticiye kolaylık ve düşük maliyet sunan modüler yapıda bir “Ahşap Mobil Ev’in uygulanabilirliği ortaya konmuştur.
Wood sawdust formed in different sizes during the mowing process, chipboard (YL), directed chipset (OSB) and so on. It is used in different proportions in the production of composite plates. Very high mechanical resistance is not expected in the plates where small wood shavings are produced alone. If these chips are pressed at high pressure and temperature in the mold and their surfaces are covered with decor paper, new composite plates can be produced with high mechanical resistance properties.This study was conducted to determine the physical and mechanical properties needed in furniture engineering design of the new plates called Kopalit. For this purpose, the plates produced from the sawdust of different mixture rates and eastern beech (fagus orientalis L.) was used as examples of experimental examples. In the experiments, the density of composite plates, screw tensile strength, scratch resistance, bending resistance and elasticity module values in bending were determined according to the relevant standards and a systematic database was created for furniture designers.
Ozon (O3), özellikle büyük şehirlerde halk sağlığı açısından önemli risklere ve küresel ısınmaya neden olan sera gazıdır. Bu çalışma, 2024 ile 2025 yılları arasında Türkiye'nin batı kısmında İzmir’de ölçülen günlük konsantrasyon verilerinden ozon eğilimlerini belirlemeyi ve konsantrasyon değerlerini tahmin etmeyi amaçlamaktadır. Analiz, meteorolojik parametrelere (sıcaklık, rüzgar hızı, bağıl nem, yağış, bulut örtüsü, güneşlenme süresi ve güneş radyasyonu) ve azot oksit konsantrasyonlarına dayalı olarak bir gün sonraki ozon konsantrasyonlarını tahmin etmeye dayanmaktadır. Tahmin için; Çoklu Doğrusal Regresyon (MLR), Rastgele Orman (RF), Aşırı Gradyan Artırma (XGBoost) ve Uzun Kısa Süreli Bellek (LSTM) modelleri kullanılmıştır. Tahmin performansını artırmak için, gecikmeli modeller geliştirilmiş ve değerlendirilmiştir. Model performansı, determinasyon katsayısı (R²), kök ortalama kare hatası (RMSE) ve ortalama mutlak hata (MAE) metrikleri kullanılarak değerlendirilmiştir. Çalışma; sadece meteorolojik parametreler ve NOx konsantrasyonlarının girdi değişkeni olduğu durumlarda modellerin tahmin performanslarının düşük olduğunu ortaya koymuştur. Bu amaçla modellerde 3 ve 7 gün geriye bakış → 1 gün ileriye bakış olmak üzere iki aşamalı tasarım uygulanmıştır. Ozon tahmininde en yüksek doğruluk R2= 0,82, RMSE=6,50 ve MAE=4,73 değerleriyle MLR modeliyle elde edilmiştir. Modellerden elde edilen özellik önem analizi, hem O3_lag3'ü hem de O3_lag7'yi en etkili tahmin edici olarak belirlemiştir. Makine ve derin öğrenme algoritmalarının daha karmaşık ve veri setinin çok olduğu durumlarda kullanması önerilmektedir. Ayrıca O3 tahmin modellerinde trafik yoğunluğu ve uçucu organik bileşik konsantrasyonlarının modellere dahil edilmesinin daha iyi performans metrikleri sunması öngörülmektedir.
This study addresses the use of text mining and machine learning methods in the assessment of energy resources. The main objective is to reveal trends, themes and development areas associated with different types of renewable energy by analyzing large volumes of academic data in the literature. In this context, methods such as LDA (Latent Dirichlet Allocation), TF-IDF (Term Frequency-Inverse Document Frequency) and Naive Bayes were used to reveal the contextual structure of the texts and to examine how energy types are associated with each other. The dataset consists of the titles, keywords and abstracts of 25150 open access academic publications taken from the Web of Science database. These texts were vectorized by preprocessing (stop word removal, lemmatization, etc.) and then analyzed with various classification and topic modeling algorithms. In particular, TF-IDF method was used to identify prominent words, while LDA was used to identify possible thematic topics for each energy type. Naive Bayes was considered as a basic model for the classification of energy types. The results show that energy types such as solar, wind and biomass have a dominant place in the literature, whereas types such as wave, tidal and geothermal are underrepresented. In addition, text mining applications can identify not only existing trends but also areas where there are still research gaps. This study proposes a systematic data analytics approach that can guide future research in renewable energy systems. It also provides important contributions in terms of making the information density in the literature more meaningful for policy makers, academics and investors.
Machining performance in turning is governed by both cutting conditions and tool geometry. This study focuses on how cutting parameters and tool nose radius influence surface roughness and cutting forces during the machining of 1.2379 (X153CrMoV12) cold work tool steel. Two tool cutting-edge nose radius values of 0.2 mm and 0.8 mm were considered under different combinations of feed rate, cutting speed, and depth of cut. Surface roughness and cutting force data obtained from the experiments were analyzed using statistical and graphical approaches, including response surface evaluation and variance analysis. The results showed that feed rate plays a leading role in determining surface roughness, while cutting speed has a secondary influence and depth of cut remains limited in effect. Regarding the cutting forces, both feed rate and depth of cut contributed significantly, whereas cutting speed had a relatively minor impact. Similar trends were observed for both tool nose radius. Although a larger radius resulted in slightly higher cutting forces, its overall influence on machining performance was not pronounced. The findings indicate that machining behavior is predominantly controlled by cutting parameters rather than tool geometry, and appropriate parameter selection is essential for achieving improved surface quality and efficient cutting performance.
This study aims to identify the motivation profiles of employees in the furniture manufacturing sector and analyze the effects of these profiles on objective performance. The primary objective of the research is to determine employees’ levels of autonomous motivation, controlled motivation, and amotivation, and to evaluate the decisive role these factors play in work performance, as measured by operational efficiency indicators. In this study, performance was measured objectively using a Performance Index calculated based on standard time, production volume, and actual working time data, rather than subjective evaluations. This approach offers the opportunity to measure the impact of psychological factors within the Self-Determination Theory (SDT) framework on actual productivity in the production field. In the data analysis, after confirming the validity and reliability of the Multidimensional Work Motivation Scale, a person-centered rather than a variable-centered approach was adopted. In this context, a two-stage clustering analysis (Ward’s method and K-means) was applied to divide employees into homogeneous groups, and the performance differences between the resulting profiles were tested using independent samples t-tests and multiple regression analyses. Unlike similar studies in the literature, this study is novel in that it approaches motivation from a profile-based perspective rather than through individual variables and measures performance using a numerical index calculated based on work study standards rather than a survey. The findings indicate that performance improvement in the furniture industry is closely related not only to external incentives but also to the extent to which employees make sense of and internalize their work tasks. This study contributes to the literature by connecting types of motivation with objective performance data.
Bu çalışmada, su altı roket aracı gövdesi tasarlanmış ve sayısal analiz yöntemleri kullanılarak hidrodinamik ve yapısal davranışları incelenmiştir. Araç geometrisi SUBOFF denizaltı gövde tasarım parametreleri dikkate alınarak modellenmiş ve üç boyutlu CAD tasarımı oluşturulmuştur. Hidrodinamik analizler ANSYS Fluent yazılımı kullanılarak gerçekleştirilmiş; araç gövdesi etrafındaki hız dağılımı, basınç dağılımı ve türbülans kinetik enerji davranışları değerlendirilmiştir. Analiz sonuçları, araç gövdesi etrafında düzenli bir akış yapısının oluştuğunu ve özellikle kıç bölgesinde türbülans yoğunlaşmalarının meydana geldiğini göstermiştir. Basınç dağılımı incelendiğinde ise en yüksek basınç değerlerinin araç burun bölgesinde oluştuğu belirlenmiştir. HAD analizlerinden elde edilen hidrodinamik yükler doğrultusunda ANSYS Static Structural modülü kullanılarak yapısal analizler gerçekleştirilmiştir. Yapısal analizlerde toplam deformasyon, eşdeğer elastik gerilim, eşdeğer stres ve hidrostatik basınç dağılımları incelenmiştir. Analiz sonuçları, araç gövdesinin çalışma koşulları altında yeterli mekanik dayanım gösterdiğini ve gerilme dağılımlarının yapı boyunca kontrollü şekilde yayıldığını ortaya koymuştur. Elde edilen sonuçlar, tasarlanan su altı roket aracı gövdesinin hem hidrodinamik açıdan uygun bir akış karakteristiğine hem de yapısal açıdan yeterli dayanım performansına sahip olduğunu göstermektedir.
Titanyum ve titanyum alaşımları, yüksek mekanik dayanımları, düşük yoğunlukları ve mükemmel biyouyumlulukları nedeniyle biyomedikal uygulamalarda yaygın olarak kullanılmaktadır. Ancak, uzun süreli kullanımlarda korozyon direncinin artırılması ve biyouyumluluğun iyileştirilmesi için yüzey modifikasyonları gerekmektedir. Bu çalışmada, Ti-6Al-4V alaşımı üzerine sol-jel yöntemi ile zirkonya (ZrO2) kaplamalar uygulanmıştır. Kaplama öncesinde numunelerin yüzey hazırlıkları farklı işlemlerle gerçekleştirilmiştir. Numuneler, yüzey işlemleri açısından zımparalama, parlatma ve kimyasal dağlama gruplarına ayrılmıştır. Sol-jel yöntemi ile elde edilen kaplamaların morfolojik yapısı, kaplama kalınlığı ve korozyon direnci detaylı olarak incelenmiştir. Kaplamaların karakterizasyonu yüzey pürüzlülük ölçümleri, SEM-EDS, XRD ve üç elektrotlu korozyon testleri kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Korozyon testleri, yapay vücut sıvısı ortamında 37°C sıcaklık ve 7,4 pH değerinde gerçekleştirilmiş olup elde edilen sonuçlar değerlendirilmiştir. Çalışma sonucunda kaplama kalınlığı açısından en yüksek değer 3,3 µm ile 500 grit zımpara kullanılan numunede ölçülürken, en düşük değer 1,6 µm ile parlatılmış numunede elde edilmiştir. XRD analizleri, kaplamada baskın olarak tetragonal ZrO2 fazının bulunduğunu ve yapının kristalize olduğunu göstermiştir. Korozyon testlerinde, kaplanmamış Ti-6Al-4V alaşımı en yüksek korozyon hızına sahipken, en düşük korozyon hızı %80 azalma ile 500 grit zımparalanmış ve kaplanmış numunede gözlenmiştir. Sonuçlar, yüzey hazırlama işlemlerinin kaplama kalınlığı ve korozyon direnci üzerinde doğrudan etkili olduğunu göstermiştir.
Bu çalışmada, konutların zemin kaplamalarında kullanılan mevcut malzemelerin ve kullanılması istenilen malzemelerin türü, renk tonu ile zemin kaplaması seçilirken önem verilen hususların kullanıcıların algısal değerlendirmeleri üzerindeki etkilerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Araştırma hipotezlerini test etmek için, çalışma alanı olarak Ankara ili Etimesgut ilçesinde bulunan Etimesgut Lojman Konutları seçilmiş olup, araştırma anketine 223 konut kullanıcısı katılmıştır. Anketler, Aralık 2024 tarihinde Google Formlar ara yüzünde oluşturulan çevrimiçi anket formu kullanılarak, yaklaşık iki haftalık bir süreç içerisinde doldurulmuştur. Anketlerden elde edilen sonuçlara göre, kullanıcıların konutlarına zemin kaplaması seçerken sırasıyla malzeme kalitesine, ısı ve ses yalıtımına, dayanıklılığa, estetik görünüşe, kullanım ömrüne, temizlik kolaylığına ve fiyatına önem verdiği belirlenmiştir. Yine, kullanıcıların %55,6’sının mevcut zemin kaplamasını değiştirmek istemediği, buna karşın %44,4’ünün ise değiştirmek istediği belirlenmiştir. Ayrıca, araştırma yapılan konutların zemininde daha çok açık renk tonlarının ve orta değer renk tonlarının kullanılmasının istendiği laminat parke ve ahşap parkenin tercih edildiği belirlenmiştir.
This research involved the creation of undoped and 3% Sn-doped ZnO thin films on glass and silicon substrates using RF magnetron co-sputtering. A thorough analysis of the structural and optical properties of the samples on glass substrates was performed. The X-ray diffraction (XRD) results showed that the films had a hexagonal wurtzite structure, with a clear (002) preferred orientation. The band gap energies were determined from photoluminescence spectra. In addition, the optical transmittance spectrum of the films were determined using a UV–Visible spectrophotometer. The electrical characteristics of the Au/ZnO/n-Si and Au/ZnO:Sn (3%)/n-Si structures were evaluated at room temperature through current–voltage measurements. The results demonstrated that Sn deposition increased the barrier height and improved the diode performance by reducing the series resistance. Furthermore, the capacitance and conductance characteristics of the Au/ZnO:Sn (3%)/n-Si structure were analyzed over the frequency range of 50 kHz to 1 MHz under an applied bias of ±4 V using C–V and G/ω–V measurements. The findings from capacitance–voltage, capacitance–frequency, conductance–voltage, and conductance–frequency analyses indicated that Sn doping expanded the depletion region and reduced scattering effects associated with interface states
This study investigates the interactions that may occur when NiTi and CuNiTi dental orthodontic wire and screw materials, which are widely used in dentistry, are exposed to neutron radiation. A comprehensive analysis was carried out using both experimental and simulation approaches, and the results are presented. Monte Carlo simulations performed using the GEANT4 code were employed to calculate key neutron attenuation parameters, including the effective removal cross-section, half-value layer, mean free path, and radiation shielding efficiency for both epithermal and fast neutrons. In addition, dose measurement experiments were conducted for all materials using an Am–Be fast neutron source and a portable BF₃ neutron detector to determine their fast neutron absorption capacities. The obtained results were also compared with those of paraffin, a reference material commonly used for neutron shielding. Overall, the findings indicate that both NiTi and CuNiTi alloys exhibit notable absorption capacities for fast and epithermal neutrons.
Bu çalışma, Kriging tabanlı metamodelleme tekniklerinin mühendislik tasarımındaki güncel kullanım alanlarını, veri kaynaklarını ve yöntemsel gelişmelerini kapsamlı biçimde inceleyen bir derlemedir. Artan hesaplama maliyetleri nedeniyle FEA, CFD ve çoklu fizik tabanlı analizlerin doğrudan kullanımının sınırlı kaldığı modern tasarım süreçlerinde, Kriging modellerinin sağladığı interpolatif yapı, belirsizlik tahmini ve yüksek doğruluk kapasitesi ayrıntılı olarak değerlendirilmiştir. Havacılık, makine ve otomotiv mühendisliği gibi alanlarda aerodinamik optimizasyon, yapısal güvenilirlik analizi, yorulma ömrü tahmini, çarpışma dayanımı değerlendirmesi ve imalat süreç parametrizasyonu gibi uygulamalarda Kriging’in sunduğu performans literatür örnekleri üzerinden karşılaştırmalı olarak ortaya konmuştur. Elde edilen bulgular, Kriging yönteminin düşük örneklemli problemler için yüksek doğruluk sağladığını, belirsizlik temelli adaptif örnekleme stratejileriyle entegrasyonunun optimizasyon süreçlerini önemli ölçüde hızlandırdığını ve çoklu-fidelite modelleme çerçeveleriyle birleştirildiğinde maliyet–doğruluk dengesini optimize ettiğini göstermektedir. Ayrıca, durağan olmayan kovaryans modelleri ve derin öğrenme ile hibritleştirilmiş Kriging mimarileri gibi güncel eğilimlerin özellikle yüksek boyutlu ve doğrusal olmayan tasarım problemlerinde belirgin avantajlar sunduğu belirlenmiştir. Çalışma, literatürdeki parçalı bilgi birikimini bütüncül bir çerçeve altında birleştirerek, Kriging tabanlı tasarım optimizasyonuna yönelik metodolojik boşlukları, mevcut sınırlılıkları ve gelecekteki araştırma yönelimlerini açıkça ortaya koymaktadır.