
İlhanlılar, Cengiz İmparatorluğu’nun Azerbaycan havalisinde kurulan, Anadolu ve Irak’a yayılan mirasçısı olarak 13. ve 14. yüzyıllarda hüküm sürmüş bir devlettir. Moğollar Budizm, Tengricilik, Hıristiyanlık ve İslâmiyet gibi pek çok din kabul görmüş ve siyasi gerekçelerle din değiştirmişlerdir. İlhanlı Devleti’nin kurucusu Hülagu Han’ın üvey annesi ve daha sonra karısı olan Dokuz Hatun Nesturi mezhebine bağlı bir Hıristiyan idi. Yine Hülagu Han’ın eşi ve Ahmed Teküder Han’ın annesi Kutuy Hatun da Nesturi idi. Bu durum Hülagu Han’ın Hıristiyanlar ile iyi ilişkiler içinde olmasına katkı sağlamıştır. İlhanlı devrinde hatunların çoğu Nesturi olduğundan il-hanların önemli bir kısmı vaftiz olmuştur. Hülagu Han devrinde İslam’a yönelik olumsuz tutum dışında genel olarak dini inançlara müsamaha ve hoşgörü gösterilmiş, Hıristiyan mabedlerinin bakım ve onarımı devlet tarafından sağlanmıştır. Hatunların farklı dinlerden olmaları il-hanların kendi inançlarını seçebilmelerine ve devlet ricâlini oluşturan idarecilerin muhtelif dini inançlara mensup olabilmelerine imkân sağlamıştır. Bulugan Hatun, Uruk Hatun, Toktay Hatun gibi hatunlar hanların yetişmesi ve eğitiminde önemli rol oynamışlar, Moğol töresi ve terbiyesine göre eğitim vermişlerdir. Gazan Han devrinden itibaren İlhanlı Devleti İslâmiyet’i kabul etmiş ve dini hoşgörü siyasetini sürdürmüştür. Bu dönemle birlikte keskin bir şekilde Sünni ve Şii ayrımı yapılmamış, Olcaytu Han Şiiliği, oğlu Ebu Said Bahadır Han ise Sünniliği hür bir şekilde seçebilmiş ve devlet politikasını buna göre şekillendirebilmişlerdir. Çalışmamızda İlhanlı hatunlarının yetiştirdiği ve evlendiği ilhanların dini hürriyetine nasıl etki ettiğini incelemeye ve izah etmeye çalışacağız.
ʿAlī-Shīr Navāʾī , one of the most eminent scholars and statesmen of the fifteenth century, attained a distinguished position within the Timurid State during the reign of Sulṭān Ḥusayn Bayqara and emerged as one of the most influential figures in the administration of the realm. Throughout his political career, he held significant offices such as Keeper of the Seal, Amīr of the Dīvān-i Aʿlā, naʾib of Astarābād, as well as serving as the Sulṭān’s close companion and special adviser. An examination of the historical sources demonstrates that Navāʾī played an influential role in crisis management, the mitigation of political tensions, and the maintenance of order throughout the Timurid dominions. In addition to his political identity, Navāʾī is also recognized as a statesman profoundly devoted to culture. His patronage of the scholars, poets, and artists of the period laid the foundations for scientific and literary flourishing at the Herat court, while his extensive efforts toward the advancement of knowledge, literature, and the arts elevated the cultural prestige of the reign of Sulṭān Ḥusayn Bayqara. Moreover, by employing both personal and state resources, he actively contributed to architecture and urban development and commissioned the construction of numerous public works. In this respect, Navāʾī may be regarded as one of the foremost figures who shaped the cultural and social life of the Timurid era. This article aims to examine analytically Navāʾī’s political position and his functions within the sphere of state administration during the reign of Sulṭān Ḥusayn Bayqara.
Karakoyunlu Kara Yusuf Bey’in en büyük oğlu olan Gıyâseddin Şah Muhammed’in tarihî rolü, 1410 yılında Sultan Ahmed Celâyir’in mağlup edilmesi üzerine Bağdat idaresinin kendisine tevdi edilmesiyle başlamaktadır. Ancak, Şah Muhammed’in Bağdat’ı zaptı, Celâyirli devlet adamlarının ve özellikle Döndü Hatun’un siyasî manevraları nedeniyle yaklaşık on ay süren zorlu bir kuşatma neticesinde gerçekleşmiştir. Karakoyunlu Şah Muhammed, Bağdat merkezli Irâk-ı Arab’ta yirmi üç yıl boyunca hüküm sürdü. Hâkimiyeti müddetince Celâyirli hanedanının son mensuplarıyla mücadelesini sürdüren Şah Muhammed, babası Kara Yusuf’a karşı itaatsiz tavırlar gösterdiği gibi babasının ölümünden sonra da kardeşleriyle irtibatını kesip taht mücadelelerine ilgisiz kalarak Bağdat’ta yerel ve müstakil bir idare sergiledi. Ancak neticede onun hâkimiyetine Bağdat’taki otorite zafiyetinden faydalanan kardeşi İsfend Mirza tarafından son verildi. Halka karşı baskıcı idarî politikalarının yanı sıra ahlâkî sorunları nedeniyle “çağının en kötü hükümdarı” olarak vasıflandırılan Şah Muhammed, özellikle İslâm şeriatına aykırı uygulamaları ve Hristiyanlık ile ilişkilendirilen inanç eğilimleri nedeniyle dönemin müellifleri tarafından eleştirilmiştir. Bu çalışmada, 1410-1434 yılları arasında Karakoyunlu Şah Muhammed’in Bağdat’ı zaptı ve hâkimiyeti ile onun idarî, ahlâkî ve dinî açıdan kişiliği ele alınmıştır. Bu çerçevede Tarihü’l-Gıyâsî başta olmak üzere dönem kaynaklarından elde edilen veriler değerlendirilmiştir. Çalışma, Celâyirli hanedanının yıkılış sürecine ve Karakoyunlu hanedanının siyasî, idarî ve dinî meselelerine ilişkin önemli bilgiler içermekle birlikte XV. Yüzyıl başlarında Bağdat’taki siyasî ve sosyal atmosferi yansıtmaktadır. Bu itibarla çalışmanın Karakoyunlular, Celâyirliler ve Bağdat tarihi araştırmalarına katkı sağlaması amaçlanmaktadır.
Bu makale, XIII.-XIV. yüzyıllarda Memlûk Sultanlığı ile İlhanlı Devleti arasındaki siyasî, askerî, diplomatik ve ticari ilişkileri incelemektedir. Devletlerarası ilişkilerde diplomasi her zaman önemli bir unsur olmuştur. Savaşlar, barış antlaşmaları, ticaret ve ticaret güzergâhları büyük ölçüde diplomatik ilişkilerle şekillendirilmiştir. XIII. ve XIV. yüzyıllarda Karadeniz, Anadolu, Bilâdüşşam ve Akdeniz'deki ticaret, Memlûkler ile İlhanlılar arasındaki diplomatik faaliyetlerden doğrudan etkilenmiştir. İlhanlılar diplomatik politikalarını Moğol geleneklerine göre belirlerken, Memlûkler köle temini ve ticari çıkarlarını ön planda tutarak hareket etmiştir. Bu diplomatik ilişkiler Akka Haçlı Krallığı, Altın Orda, Bizans İmparatorluğu ve Kilikya Ermeni Krallığı gibi diğer siyasi aktörleri de etkilemiştir. Barış dönemlerinde ticaret yeni bir boyut kazanmış ve iktisadi ilişkiler canlanmıştır. Makale, Memlûk Sultanlığı ile İlhanlı Devleti arasındaki ilişkilerin savaşlardan ibaret olmadığını; bu ilişkilerde diplomatik temaslar, elçilik heyetleri, geçici barış girişimleri ve ticari çıkarların da belirleyici rol oynadığını ortaya koymaktadır. Özellikle köle ticareti, Anadolu ve Bilâdüşşam ticaret yolları ile Akdeniz-Karadeniz hattındaki ekonomik faaliyetlerin, ilişkilerin şekillenmesinde önemli olduğunu ortaya koymaktadır.
Trablus, Doğu Akdeniz’de Haçlı hâkimiyetinin en önemli merkezlerinden biri olarak 1109 yılından itibaren yaklaşık iki asır boyunca Frank kontrolünde kalmıştır. Memlûk Sultanı el-Melik el-Mansûr Kalavun’un (1279-1290) 1289 yılında gerçekleştirdiği fetih, bu hâkimiyetin sona ermesinde belirleyici bir rol oynamış ve Akkâ’nın düşüşüne giden süreci hızlandırmıştır. Trablus’un fethi, Baybars döneminde başlatılan sistematik baskı, abluka ve yıpratma politikalarının Kalavun devrinde nihai sonuca ulaştığı askerî ve siyasî bir kırılma noktasıdır. Sultan Baybars’ın (1260-1277) Trablus üzerindeki askerî baskıları kontluğun idarî ve savunma kapasitesini zayıflatmış; Kalavun döneminde ise Moğol-Haçlı ittifakının çözülmesi, Merkab ve Lazkiye gibi güç merkezlerinin ele geçirilmesiyle şehir bölgesel olarak tecrit edilmiştir. Kont VII. Bohemund’un (1275-1287) vârissiz ölümü sonrasında ortaya çıkan otorite boşluğu, Cenova ve Venedik arasındaki rekabet ve Trablus’ta kurulan komün yönetimi, savunmayı doğrudan zayıflatan askerî eksikliklerden ziyade, karar alma ve güven mekanizmalarında derin bir çözülmeye yol açmıştır. 1289’da gerçekleştirilen kuşatma sırasında Memlûk ordusu yoğun mancınık bombardımanı, lağım faaliyetleri ve sürekli baskı yoluyla kısa sürede savunmayı çökertmiş; Frank kuvvetlerinin deniz desteğine rağmen şehir ele geçirilmiştir. Trablus’un düşmesiyle birlikte Doğu Akdeniz’deki Haçlı savunma sistemi çözülmüş ve Frank devletleri Memlûklerle barış yapmaya mecbur kalmıştır. Bu çalışma, Trablus’un fethini askerî güç kullanımının ötesinde, siyasî parçalanma ve psikolojik yıpranmanın kuşatma sürecindeki belirleyici rolü üzerinden ele almaktadır.