
This study presents the first scholarly edition of three inscribed artifacts from Hittite Anatolia, currently preserved in the Erimtan Museum in Ankara. The artifacts under examination consist of a seal, a seal impression, and a fragmentary cuneiform tablet. RTI (Reflectance Transformation Imaging) studies have been conducted to obtain clear images of the inscriptions on the artifacts, and their drawings have been completed for publication. A proposed reading of the seal owner’s name is provided for both the seal and the seal impression, offering insight into the individuals associated with these objects. These identifications contribute to the broader study of glyptic in the Hittite period. In addition, the preliminary reading of the tablet fragment, despite its heavily eroded state, suggests a possible association with the corpus of the AN.TAH. ŠUM festival. While this identification remains tentative due to the fragmentary nature of the text, it offers an opportunity to investigate potential connections between this document and Hittite religious texts. The analysis of these three artifacts not only expands the extant corpus of Hittite inscriptions but also renders these artifacts accessible to all through their publication. This study exemplifies the significance of examining artifacts from private museums. Systematic documentation of these artifacts can yield valuable data for refining scholarly reconstructions of Hittite history and culture. Further research may elucidate the historical and philological significance of these artifacts using a comparative analysis with securely provenanced materials.
1848 Devrimlerinin etkisi, 1860’lar boyunca Osmanlı İmparatorluğu’nda daha derinden hissedildi. Kırım Savaşı’nın ardından Rusya’nın siyasi prestijindeki gerileme, Balkanlardaki devrimci hareketleri, imparatorluklar arası ve maceraperest devrimcilerle yeni ittifaklar kurmaya sevk etti. Bu dönemde Garibaldi’nin Venedik için Avusturya İmparatorluğu’na karşı yürüttüğü mücadele, Balkan Yarımadası üzerinde önemli ideolojik ve siyasi yansımalara yol açtı. İtalyan birliği savaşlarında kritik roller üstlenen gönüllüler, Osmanlı Balkanlarındaki yerel devrimci hareketlere direniş ve örgütlenme bakımından yeni bir model sundu. Garibaldini , Avusturya İmparatorluğu’na karşı geliştirdiği siyasi ve paramiliter yapılanmaları Balkanlara taşıyarak, Osmanlı İmparatorluğu’nu ulusötesi bir devrimci hareketle karşı karşıya getirdi. Çeşitli uluslardan devrimcileri bünyesinde barındıran Garibaldini lerin girişimleri, Osmanlı’nın Balkan eyaletleri için ciddi bir tehdit oluşturdu. Etkileri ve popülariteleri arttıkça, bölgedeki yerel isyancılarla siyasi ittifaklar arayışına girdiler ve böylece yerel sosyo-politik hareketlerde ideolojik ve örgütsel dönüşümleri tetiklediler. Bu süreç, söz konusu hareketlerin devrimci komiteler etrafında yeniden yapılandırılmasına yol açtı. Yerel ve ulusal devrimci komiteler ile ulusötesi Garibaldici hareket arasındaki etkileşim, 1860’larda Osmanlı İmparatorluğu’nun karşı karşıya kaldığı Karadağ, Bosna-Hersek, Sırbistan, Makedonya ve Girit krizlerinde özellikle belirgindi. Ayrıca, 1848 Devrimleri sonrasında Osmanlı ordusunda görev yapmış bazı Avrupalı devrimciler, Garibaldi ile bağlantılı Osmanlı karşıtı hareketlere katılarak siyasi aidiyetlerini değiştirdiler. Bu makale, Garibaldinilerin benimsediği devrimci stratejileri incelemekte ve 1860’lar boyunca Balkanlardaki yerel devrimci hareketlerin ulusötesi niteliğini vurgulamaktadır.
Türkiye ile Çin arasında diplomatik temsilciliklerin kurulmasının ilk adımı Nankin’de 1929 yılında orta elçilik kurulması ile atılmıştır. Yaklaşık iki sene sonra ekonomik nedenlerle kapatılan bu elçilik, 1939 yılında Çunking’de yeniden açılmış, Japon işgali ve Çin İç Savaşı gibi olaylardan etkilenmiştir. 1943 yılında büyükelçilik seviyesine yükseltilen Çunking temsilciliği, Japonya’yla savaşın sona ermesi ve Milliyetçi Çin hükûmetinin başkenti Nankin’e taşımasıyla buraya nakledilmiştir. Türkiye’nin Çin’e atadığı ilk büyükelçi Hulusi Fuad Tugay olmuştur. Çin İç Savaşı’nda komünist birliklerinin 1949 başında Nankin’e yaklaşması üzerine, herhangi bir olumsuz duruma karşı Nankin Büyükelçiliği Başkâtibi Kanton’a gönderilmiş ve burada Nankin Büyükelçiliği’ne bağlı ikinci bir diplomatik temsilcilik oluşturulmuştur. Nankin’in komünist birlikler tarafından ele geçirilip buradaki yabancı elçiliklerin kuşatılmasıyla Türkiye büyükelçiliği de durumdan kötü etkilenmiştir. Çin Halk Cumhuriyeti’ni tanımayan ülkelerin diplomatları sıradan insanlar olarak görülmüş, uluslararası ilişkilerde diplomatlara verilen ayrıcalıklar yok sayılmıştır. Bu şartlar altında faaliyetlerini sürdürmeye çalışan Nankin Büyükelçiliği, durumun tehlikeli hâle gelmesi üzerine önce Hong Kong’a taşınmış, daha sonra ilga edilmiştir. Türk diplomatları Çin’de bulundukları süre zarfında sorumluluk alanlarında çok az Türk vatandaşı olduğundan, daha çok Çin’in iç, dış ve askerî durumu hakkında raporlar hazırlamışlardır. Bu raporlarda zaman zaman Çin’in Türkistan bölgesine de değinilmiştir. Bunun dışında iki ülke arasındaki dostluk antlaşması müzakereleri, ekonomik ve ticari ilişkiler konusunda da faaliyetlerde bulunmuşlardır. Diğer yandan Çin’de olumlu bir Türkiye imajının korunması ve Boğazlar meselesinde Türk tezinin savunulması için de çaba sarf etmişlerdir. Bu çalışmada, çoğunluğu son yıllarda araştırmaya açılan Türk Diplomatik Arşivi olmak üzere birincil kaynaklara dayalı olarak, iç savaş sırasında Çin’deki Türkiye diplomatik temsilciliklerinin ve temsilcilerinin durumu ile faaliyetleri ele alınmıştır.
Sinop, çok köklü tarihî geçmişe sahip olan önemli bir Karadeniz liman kentidir. Özellikle Karadeniz’in kuzeyindeki liman kentleriyle ve kıyılardaki diğer kentlerle tarihî ve ticari bağları bulunmaktadır. Ayrıca Türkiye’nin Karadeniz’e çıkış kapılarından da birisidir. Bu öneminden ötürü de Türkiye Selçuklularının hedefleri arasına girmiş ve Sultan I. İzzeddin Keykâvus iktidarında 1214 yılı sonlarında fethedilmiştir. Fetih sonrasında Selçuklular Sinop Kalesi’nde yoğun bir tamir ve tahkim faaliyeti gerçekleştirerek şehirde kalıcı izler bırakmışlardır. Böylelikle de Sinop’u bir Müslüman-Türk şehri hâline getirmişlerdir. Türkiye Selçuklularının Sinop’taki en önemli izlerinden biri, şehir kalesinin sur ve burçlarına yerleştirdikleri kitabelerdir. Bu kitabeler Türkiye Selçukluları hakkında çok kıymetli bilgiler içermektedirler. 2021 yılında Sinop Kalesi içinde bulunan tarihî cezaevinde Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Avrupa Birliği’nin destekleriyle gerçekleştirilen restorasyon çalışmaları sırasında gerek Sinop şehir tarihi gerekse de Türkiye Selçukluları adına yeni veriler sağlayan ve daha önce yayımlanmamış olan iki kitabe keşfedilmiştir. Söz konusu kitabeler kaynaklarda ismine rastlanmayan Selçuklu Emîri Fahreddin Erdemşâh’ı ortaya çıkardığı gibi, Amasya Valisi Mübârizeddin Behrâmşâh’ın ekibiyle birlikte Sinop’ta bilinenden daha fazla tamir ve tahkim çalışması yaptığını göstermektedir. Bulunan bu iki kitabe ile birlikte Türkiye Selçuklularının Sinop İç Kalesi içerisinde toplamda ne kadar alanda tahkim ve tamir çalışması yaptığı da daha iyi anlaşılmaktadır. Çalışmamızda tespit edilen iki yeni Selçuklu kitabesinin Arapça metinleri ve tercümeleri verilecek, ayrıca sağladıkları yeni bilgiler Sinop ve Selçuklu Tarihi açısından değerlendirilecektir.
Şah Abbas hükümdarlığı süresince siyasi ve askerî birçok başarıya imza atmış, idari reformlarıyla Safevî Devleti’ni eski gücüne kavuşturan hükümdarlardan biri olmuştur. Fakat onun bu başarıları bazı kötü sonuçlanan askerî girişimlerinin ve hatalarının da göz ardı edilmesine sebep olmuştur. Bu makalede Şah Abbas’ın başarısızlıklarına örnek gösterilebilecek hadiselerden biri olan Belh Seferi’ne değinilmiş, Belh’te yaşanan yenilginin altında yatan askerî nedenler analiz edilmeye çalışılmıştır. Tarihî kaynaklar ve araştırma eserlerinden elde edilen bilgiler ışığında Şah Abbas’ın başarısız olmasının altında; ordunun sınıfsal dağılımı, sefer organizasyonunda yaşanan aksaklıklar ve coğrafi şartlardan kaynaklanan sıhhî problemler olmak üzere çok boyutlu bir sebepler silsilesinin yatıyor olduğu görülmektedir. Buna göre Şah Abbas ordusunda ateş gücünü artırmak amacıyla çok sayıda piyadeye yer vermiş ve buna bağlı olarak süvariye dayalı geleneksel ordu yapısının sürat avantajını yitirmiştir. Bu da orduyu ikmal ve iaşe bakımından tehlikeye düşürecek düzeyde sefer süresinin uzamasına yol açmıştır. Şah Abbas ayrıca düşman arazisini iyi tanımadan hareket etmiş, yolda su kaynaklarının yetersizliğiyle kötü evsafta oluşuna bağlı olarak sıhhî problemlerin yaşandığı ve buna karşı gerekli tedbirlerin alınmadığı tespit edilmiştir. Bununla birlikte makalede Şah Abbas’ın sevk ve idare alanındaki zaaflarına da değinilmiş, onun zor durumlar karşısında yaşadığı tereddüt ve kararsızlık hâlinin orduyu nasıl bozgunun eşiğine sürüklediğine yönelik tarihî vakalar üzerinden izahatta bulunulmuştur.