
Hem eleştirel algoritma çalışmaları hem de evcilleştirme kuramını merkeze alan güncel çalışmalar, dijital platformların yönlendiriciliğine vurgu yapmakla beraber kullanıcının eylemliliğini sorgulamanın önemine işaret etmektedir. Siles ve arkadaşları (2019) çalışmalarında, evcilleştirme kuramını Netflix üzerine yaptıkları araştırmayla dijital platformlara uyarlamış ve “karşılıklı evcilleştirme” kavramını geliştirmişlerdir. Evcilleştirme yaklaşımı gündelik yaşam, medya teknolojileri ve kültürel ögeler arasındaki biçimlendirici etkiyi odağa almaktadır. Bu çalışmada karşılıklı evcilleştirme yaklaşımı bir kültür platformu olan Spotify’a uyarlanmakta, kullanıcı eylemliliği ve platform yönlendiriciliği arasındaki ilişki döngüsel bir süreç olarak ele alınarak incelenmektedir. Bu çalışmada öncelikle algoritma ve kültür ilişkisine, evcilleştirme yaklaşımının dijital teknolojilerle dönüşümüne ve uyarlanan çalışmada incelenen Netflix ile bu çalışmada incelenen Spotify’ın hem işlevsel hem de algoritmik farklarına değinilmektedir. Sonrasında ise gerçekleştirilen kullanıcı odaklı araştırma aktarılmaktadır. Araştırma yöntemi olarak nitel araştırma yöntemi benimsenmiş olup veri toplama tekniği olarak yarı yapılandırılmış derinlemesine görüşme tekniği tercih edilmiştir. Örneklem yirmi Spotify kullanıcısından oluşmaktadır. Katılımcılarla yapılan görüşmelerden elde edilen verilerin betimsel analizi yapılmış, ulaşılan bulgular beş tema altında kategorize edilerek sunulmuştur. Temalar oluşturulurken Siles ve arkadaşlarının (2019) çalışmasına bağlı kalınmış; kişiselleştirme, entegrasyon, ritüeller, direnç ve dönüşüm temaları altında görüşme verileri yorumlanmıştır. Araştırma bulguları, platform ile kullanıcı arasında karşılıklı bir evcilleştirme dinamiğinin işlediğini ve bu sürecin, Netflix üzerine yapılan çalışmayla karşılaştırıldığında çok daha kapsamlı bir nitelik taşıdığını göstermektedir. Bununla birlikte çalışma, katılımcıların platform‑kullanıcı ilişkisini değerlendirirken müzik endüstrisini üçüncü bir aktör olarak konumlandırdıklarını; kullanıcı eylemliliğinin ise büyük ölçüde platformun sunduğu etkileşim imkânları çerçevesinde şekillendiğini ortaya koymaktadır.
Pazarlama, reklam, araştırma, iletişim ve medya uzmanları 1970’lerin sonlarından itibaren Türkiye’de parti siyasetini derinden etkileyen aktörlere dönüşmeye başlamışlardır. Bu profesyonel aktörlerin artan dahli ile Türkiye’de siyasetin profesyonelleşmesi olgusu uzunca bir süre çoğunlukla işletme ve iletişim alanlarında uzmanlaşmış araştırmacıların yoğunlaştıkları bir konu olagelmiştir. Bu makalede ise Türkiye’de siyasetin profesyonelleşmesine dair mevcut işletme ve iletişim literatürünün sunduğu bulguların, karşılaştırmalı parti siyaseti araştırmalarının kavram ve bulguları ışığında tarihsel bir değerlendirmesi yapılmaktadır. Bu yolla Türkiye’de siyasetin profesyonelleşmesinin siyasal partiler ve nihai olarak da Türkiye’nin rejimi üzerinde doğurduğu etkilerin anlaşılması amaçlanmaktadır. Makalede siyasetin profesyonelleşmesi süreçlerinin (yani pazarlama, reklam, araştırma, iletişim ve medya profesyonellerinin artan rolünün) Türkiye’de siyasal partilerin hâlihazırda eğilimli oldukları ulusal düzeydeki personalistik liderlik ve merkeziyetçilik dinamiklerini 1980’lerden itibaren derinleştirdiği ve en son kertede de merkeziyetçi, personalistik ve bürokratikleşmiş bir klientelistik makine olarak AKP’nin merkezinde olduğu bir “rekabetçi otoriterliğin” yükselmesine –başka pek çok yapısal etkenin yanı sıra- kritik bir katkı yaptığı önermesinde bulunulmaktadır. Daha kuramsal bir düzeyde ise çalışma, otoriter yönleri belirgin olan rekabetçi siyasal sistemlerde siyasetin profesyonelleşmesinin, bu yarı-otoriter rejimlerin seçim meşruiyeti için gereksindiği “asgari belirsizliğin” kontrolü bakımından kritik araçlar sağladığına işaret etmektedir. Yine daha soyut bir kuramsal perspektiften bu makale güçlü klientelistik yönelimleri olan parti sistemlerinde siyasetin profesyonelleşmesinin sınırlılıklarını ve konvansiyonel örgütsel parti siyaseti ile “melezleşmesinin” de altını çizmektedir.
Son dönemlerde hız kazanan teknolojik dönüşümlerle birlikte yapay zekâ, film üretim süreçlerinde etkin bir araç haline gelmiş ve bu durum sanatın ontolojisi, yaratıcılık ve özgünlük kavramlarını yeniden tartışmaya açmıştır. Bu çalışmanın amacı, yapay zekâ destekli senaryo üretiminin yaratıcı süreci nasıl dönüştürdüğünü, Gilles Deleuze’ün fark ve tekrar düşüncesi çerçevesinde incelemektir. Çalışma, her yaratım sürecinin temsile dayalı tekrar değil, bir farklılık üretimi olduğu varsayımından hareket etmektedir. Araştırma, nitel bir tasarımla yürütülmüştür. Bu kapsamda, sinema eğitimi bağlamında henüz estetik ve yaratıcı pratiklerini inşa etme sürecinde olan sinema öğrencilerinin yapay zekâ ile kurdukları üretim ilişkisini gözlemleyebilmek amacıyla katılımcılara ‘haptik sinema deneyimi’ temalı bir prompt verilmiştir. ChatGPT kullanarak senaryo üretmeleri ve üretilen senaryolarla haptik odaklı deneysel bir film çekmeleri istenmiştir. Öğrencilere yaratıcı bir boşluk bırakabilmek ve yapay zekâ ile diyalog deneyimi oluşturabilmek için iki diyalog hakkı daha tanınmıştır. Üretilen filmler, görsel anlatım teknikleri, ritim ve mekân kullanımı açısından analiz edilmiş; ayrıca haptik sinema yaklaşımı doğrultusunda bedensel ve duyusal deneyim boyutları değerlendirilmiştir. Süreci derinlemesine anlamak amacıyla öğrencilerle odak grup görüşmeleri gerçekleştirilmiştir. Bulgular, yapay zekâ tarafından üretilen metinlerin çoğunlukla tekrar eden ve genelleşmiş duyusal imgeler içerdiğini göstermektedir. Buna karşılık yaratıcı farkın, öğrencilerin metinlere yaptıkları biçimsel, ritmik ve bedensel müdahaleler aracılığıyla ortaya çıktığı tespit edilmiştir. Odak grup verileri, haptik deneyimin yapay zekâ tarafından doğrudan üretilemediğini; bu deneyimin ancak insan bedeninin, duyumsal algının ve estetik kararların sürece aktif katılımıyla mümkün hale geldiğini ortaya koymaktadır.
Bu çalışmanın amacı, Riskin Kültürel Teorisi’nin öncüllerinden yola çıkarak 2024 yılında Hayvanları Koruma Kanunu’nda yapılan değişiklik bağlamında Türkiye’de muhafazakâr haber medyasında sunulan toplumsal risklerin gerekçelendirildiği kültürel alanı ortaya çıkarmak ve sunulan müstesna risk kavrayışının muhtemel politik sonuçlarına dikkat çekmektir. Kamusal müdahale gerektiren riskler göreli olarak başka risklerin daha az önemsenmesini dolayısıyla iktidar açısından olası riskler arasında bir hiyerarşi kurarak toplumun sınırlarının belirlenmesini, bazı durumlarda bu sınırların esnetilmesini mümkün kılar. Risk sınıflandırma tercihleri gerçek kaygılara dayanabileceği gibi makbul yurttaşların kaygıları etrafında siyasal rant yaratmanın aracına dönüşebilir. Bu çalışma, hayvan hakları etrafında tanımlanan risklerin yarattığı toplumsal sınıflandırma biçimine, bu sınıflandırma biçiminin dayandığı kültürel arka plana ve özgün sınıflandırma biçiminin demokratik siyaset açısından ortaya çıkardığı problemlere odaklanıyor. Araştırmanın amaçları doğrultusunda 2024 yılında, 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nun, sokakta yaşayan hayvanlar aleyhine tadil edilmesine uzanan süreçte kanun değişikliğinin en fazla tartışıldığı Yeni Şafak, Sabah ve Türkiye gazetelerinde yer alan, sokak hayvanlarını risk unsuru olarak sunan ve yasal değişikliği savunan haber ve yorumlar tematik analize tabi tutulmuştur. Çalışmanın sonunda ortaya çıkan tablo, sokak hayvanlarına dönük risk algısının muhafazakâr Türk kültürü ve Batı kültürü arasında bir gerilime indirgenerek “saldırgan sokak köpekleri” argümanının sokak hayvanlarının yanı sıra toplumun seküler kesimlerini hedefe alan bir metafor işlevi üstlenmesidir. Sokak hayvanlarının yaşam hakkını savunan grupların itirazları “devlet-millet bütünlüğü” bağlamında topluma ve kültüre yabancılıkla damgalanırken, toplumsal risklerin kamusal olarak tartışılması engellenerek gündelik problemleri bile çözümsüz bırakan düşünsel bir kısırlık egemen olur.
Bu makalede, 2022 yazında Tekirdağ’ın Malkara ilçesine bağlı köylerde yürüttüğüm üç aylık feminist dijital medya etnografisinden hareketle, iletişim alanında çoğu zaman periferiye itilen köylü kadınların deneyimlerini merkeze taşıyorum. Kadınların dijital medya pratikleri üzerinden kurdukları öznellik biçimlerini; sınıf, toplumsal cinsiyet, mekânsallık ve gündelik emek rejimleriyle iç içe geçmiş ilişkisel süreçler olarak ele alıyorum. Katılımlı gözlem, derinlemesine görüşmeler ve çevrim dışı-çevrim içi karşılaşmalara dayanan saha çalışmam, özellikle şu analitik kesite odaklanır: köylülüğün dijital medyada hangi bağlamlarda estetize edildiği, ne zaman geri çekildiği ve hangi eşiklerde paraya çevrilebilir bir değere dönüştürüldüğü. Kadınlar bir yandan emeklerine sembolik ve maddi değer atfederek köylü kadınlığın toplumsal ve kültürel olarak görünmezleştirilmiş temsillerine karşı içeriden bir saygınlık talebi üretirler. Diğer yandan hangi köy ve köylülük imgelerinin “paylaşılabilir” olduğuna dair estetik kararlarını, köylülüğe yönelik tarihsel damgalama biçimleri ve sınıfsal beklentilerle birlikte müzakere ederler. Dijital alan böylece “yeniden köylüleşme” ile “köylülükle mesafelenme”nin eşzamanlı olarak işlediği ilişkisel bir gerilim hattı üretir. Dahası tekil bir “köylü kadın” figürünü değil farklı kadınlıkların, farklı köylülüklerin ve eşitsiz güç ilişkilerinin iç içe geçerek kurulduğu çoğul bir öznelik alanını görünür kılar. Bu nedenle köyleri dijitalleşmenin “gecikmiş” ya da “eksik” mekânları olarak değil teknoloji, zaman, mekân ve öznellik üzerine yeniden düşünmek için elverişli analitik bağlamlar olarak ele alıyorum. Bu doğrultuda makale, medya ve iletişim alanına üç düzeyde katkı sunar: dijital medya araştırmalarındaki metin, platform ve çevrimiçi etkileşim merkezli yaklaşımlara karşı yerinden ve ilişkisel bir etnografik perspektif; dijital medyanın kadınların gündelik hayatındaki yerini özgürleşme ve tahakküm ikiliğine indirgemeden, onu diyalektik bir güç alanı olarak kavrayan tekno-feminist bir çerçeve; kentli deneyimleri örtük norm olarak kuran disipliner çerçevelere karşı kırsalda araştırma yürütmenin kendisini teorik ve mekânsal bir açılım olarak yeniden düşünme çağrısı.
Dijital ekonominin bileşenlerinden sosyal medya platformlarında kullanıcı türevli içerik ile platform arasındaki ekonomik ilişkileri anlamaya odaklanan bu çalışma; dijital emek ve değer süreçlerini, fiilî emeğin temsili içeriklerinden biri olan işçi videoları ekseninde çözümlemeyi amaçlamaktadır. Çalışmada sosyal medyada dolaşıma giren işçi videoları ekseninde üretilen kullanıcı türevli içeriklerin platform kapitalizmiyle ilişkisi sorgulanmakta; aynı zamanda bu içeriklerin iş koşullarını görünür kılmadaki rolünün incelenmesi hedeflenmektedir. Bu bağlamda, kullanıcı türevli içeriklerden olan TikTok’taki işçi videoları aracılığıyla ortaya çıkan verinin platform tarafından nasıl kullanıldığı ve eş zamanlı olarak bu videoların yapılan işin görünürlüğünü artırmadaki işlevi irdelenmektedir. TikTok’taki işçi videoları, fiilî emeğin üretim koşullarını doğrudan göstermeleri ve bu emeğin sosyal medya platformunda içerik biçiminde dolaşıma girmesi nedeniyle, dijital emek tartışmalarını somut bir çerçevede ele almayı mümkün kılan bir örneklem sunmaktadır. Nitel bir araştırma deseniyle yürütülen çalışmada, TikTok platformunda paylaşılan işçi videolarında yer alan etiketler (hashtag), sosyal ağ analizi yöntemiyle incelenmiştir. Fiilî emek süreçlerinin temsili ve anlatısının platform içerisinde nasıl dolaşıma girdiği ve hangi etkileşim mekanizmalarıyla görünürlük kazandığı, ortaya çıkan etiket ağlarının yapısı ve bu ağlar arasındaki ilişkiler üzerinden incelenmekte; platform kapitalizmi ve dijital emek kuramları ekseninde çözümlenmektedir. Araştırmanın sonucunda, işçi videolarında kullanılan etiketlerin işin zorluğunu ve çalışma koşullarını görünür kılmada işlevsel olduğu ve platformun dolaşım ve algoritmik görünürlük mantığıyla uyumlu biçimde işlediği görülmüştür. Bununla birlikte işçi videoları, etiket ağı üzerinden emeği görünür kılarken aynı zamanda platforma sürekli içerik ve etkileşim akışı sunarak platform kapitalizmi bağlamında emek ve değer üretim süreçlerine eklemlenmektedir.
Bu çalışma, Türkiye’de üniversite öğrencisi gençlerin sinema izleme pratiklerini film türü tercihleri, duygusal deneyimler, sosyo-demografik değişkenler ve dijital platform kullanımı ekseninde incelemeyi amaçlamaktadır. Araştırma, sinema izleme davranışlarının yalnızca bireysel zevk ve psikolojik doyumlarla açıklanamayacağı; sınıfsal konumlar, kültürel sermaye ve medya tüketim pratikleriyle birlikte değerlendirilmesi gerektiği varsayımından hareket etmektedir. Bu doğrultuda çalışma, Kullanımlar ve Doyumlar Kuramı ile Pierre Bourdieu’nun kültürel sermaye yaklaşımını bir araya getiren bütüncül bir kuramsal çerçeveye dayanmaktadır. Araştırma, nicel araştırma yöntemlerine dayalı betimsel bir tarama modeliyle kurgulanmıştır. Veriler, Türkiye İstatistiki Bölge Birimleri Sınıflandırması (NUTS 1) düzeyinde yer alan 12 farklı bölgeden seçilen 12 üniversitede öğrenim gören toplam 1183 lisans öğrencisinden çevrim içi anket yöntemiyle toplanmıştır. Anket formu, sosyo-demografik ve sosyo-ekonomik bilgiler, sinema ve dijital platform kullanım alışkanlıkları ile film türü tercihlerini ölçen ölçeklerden oluşmaktadır. Film türü tercihleri, açımlayıcı faktör analizi sonucunda sanatsal, gerçeküstü, cinsel, sert (hard) ve yumuşak (soft) olmak üzere beş temel faktör altında gruplanmıştır. Verilerin analizinde betimsel istatistiklerin yanı sıra t-testi, tek yönlü varyans analizi (ANOVA) ve korelasyon analizleri kullanılmıştır. Araştırma bulguları, film türü tercihlerinin izleyicilerin sinemaya gitme gerekçeleri ve duygusal beklentileriyle anlamlı biçimde ilişkili olduğunu; cinsiyet, sınıfsal göstergeler ve üniversite türü gibi değişkenlerin bu tercihler üzerinde belirleyici rol oynadığını göstermektedir. Ayrıca dijital platform kullanımının sinema izleme pratiklerini daha bireyselleşmiş ve esnek hâle getirdiği ancak sinema salonunun kolektif deneyim boyutunu tamamen ortadan kaldırmadığı görülmektedir. Çalışma, sinema izleme davranışlarını bireysel motivasyonlar ile sınıfsal ve kültürel dinamiklerin kesişiminde konumlandırarak izleyici çalışmalarına Türkiye bağlamından nicel temelli bir katkı sunmaktadır.
Enformasyon üretiminin yerküre düzeyinde yaygınlaştığı, bilgisayar ve yazılımların etkinliklerinin hem maddi hem de kültürel üretim süreçlerinde egemenlik kurduğu bir dönemde algoritma sözcüğü de sıklıkla karşımıza çıkan terimlerden biridir. Buna karşın, bu kavram ağırlıklı olarak pozitif bilimlerin sahiplendiği teknikleştirilmiş bir terminoloji içerisinden ele alınmaktadır. Aynı zamanda güçlü bir ekonomik, kültürel ve toplumsal bağlama da sahip olduğu için bu kavram söz konusu terminolojinin yanında sosyal bilimler alanı içinde de tartışılmalıdır. Bu çalışma, kuramsal çerçevesinde algoritma kavramını hem Foucault’nun diyagram hem de Deleuze ve Guattari’nin soyut makine kavramları ile ilişkilendirerek tartışma, araştırma aşamasında ise ChatGPT-4 adlı yapay zekâ dil modeline sorulan sorular üzerinden eleştirel söylem çalışması gerçekleştirme amacındadır. Foucault panoptik cezaevi makinesini bir diyagram olarak tanımlamış ve bu modelin diğer kurumlara uyarlanabileceğini göstermişti. Deleuze ise soyut makine kavramı ile diyagram arasında bir ilişki kurmuştu. Burada önemli olan somut düzenekler üzerinde işleyen soyut makinelerin belli düşünsel, ideolojik, algısal ve davranışsal edimleri destekleyip yeniden üretmesidir. Bu bağlamdan türeyen araştırma problemi de algoritmalar tarafından yönlendirilen günümüz yapay zekâ yazılımlarından biri olan ChatGPT-4 adlı dil modelinin hangi söylemi ürettiği ve bu söylemin hangi politik bağlamda yer aldığı şeklindedir. Araştırma problemi doğrultusunda ChatGPT-4 dil modeline sorular sorulmuş, modelin sorudan hareketle öneride bulunduğu soruların bir kısmı dikkate alınmış ve toplam 20 adet soru çözümlenmiştir. Soruların yönlendirici olmamasına dikkat edilmiş ve cevaplarda tekrara düşüldüğü anlaşılınca araştırma sonlandırılmıştır. Çözümlemenin ardından dil modelinin literatürde neoliberalizm ile ilişkilendirilen söylemleri yeniden ürettiği bulgulanmıştır.
Kadının doğayla ilişkisini eleştirel bir perspektiften sorgulayan ekofeminizm, 1970’li yıllardan itibaren feminist tartışmalarda yer edinmiştir. 21. yüzyılda sağlıklı yaşam ve doğala dönüş akımlarının yanı sıra kadın hareketinin de güç kazanması, ekofeminizmin popüler bir olgu haline gelerek markaların reklam anlatısında yer edinmesi sonucunu beraberinde getirmiştir. Kadın ve doğa ilişkisinden yararlanılarak kadınlar zaman zaman doğadaki canlılara benzetilmiş ya da güçlü ve içgüdüsel varlıklar olarak tasvir edilmiştir. Bu bağlamda ekofeminizm bir reklam anlatısına dönüşmüş ve tüketim kültüründe dolaşıma girmiştir. Markaların kadın tüketici hedef kitlelerine ekofeminist argümanlarla ulaşma gayreti, ekofeminizmin reklamda bir tüketim anlatısı olarak kullanılma biçimlerinin çözümlenmesini gerekli kılmaktadır. Bu doğrultuda çalışma, Türkiye’de yayımlanan reklamlarda ekofeminist anlatıları analiz ederek reklam temsillerinin kadın ve doğa ilişkisini yansıtma biçimlerini eleştirel olarak sorgulamayı ve bu açıdan kısıtlı literatüre katkı sağlamayı amaçlamaktadır. Çalışmada ekofeminist anlatı unsurları içeren 17 reklam filminden oluşan bir örneklem belirlenmiş ve bu reklamlardaki ekofeminist anlatılar tematik olarak çözümlenmiştir. Sonuç olarak reklamlarda ortaya konan ekofeminizmin, bir yandan kadının güçlenmesi aracılığıyla postfeminist bir anlatı geliştirirken diğer yandan neoliberal argümanları yeniden üreterek doğayı bir ürün olarak ambalajladığı, erkeklik temsilleri üzerinden toplumsal cinsiyet stereotiplerini yeniden ürettiği ve Doğulu kimliği oryantalize ettiği gözlenmiştir. Bu doğrultuda ekofeminizme başvuracak olan markaların kadın ve doğa temsilleri bağlamında kapsayıcı reklamlar üretmesi gerekliliği ortaya konmuş ve gelecek akademik çalışmaların kesişimsel analizler yapmasının önemi vurgulanmıştır.
Çocukların ve gençlerin olduğu kadar yetişkinlerin de cinsel konularda eğitilmesi gerekliliği Cumhuriyet’in farklı dönemlerinde yürütülen tartışmalara konu olmuştur. Bu yazıda, Cumhuriyet’in ilk otuz yılını kesit alarak modern cinsellik kavrayışına içkin pek çok gerilimi izleyebilmemize olanak sağlayan cinsel terbiye söyleminin ana hatlarını çizmeye çalışacağım. Cinsel terbiye söylemi, modern cinsellik kavrayışının oluşmasında önemli bir rol oynadığı gibi sıradan insanların arzularını, pratiklerini, bedenselliklerini kavradıkları, sorunsallaştırdıkları ve müzakere ettikleri söylemsel bir alandır. Bu alanı incelemek hem normatif cinsellik tanımlarına, normalliğin içinde yapılan meşru ve gayri-meşru cinsellik ayrımına dair bilgi verir hem de bu çerçevede üretilen deneyimlere, öznellik ve arzu biçimlerine dair fikir sunar. Ele aldığım dönemde cinsel terbiye söylemi, karma sosyalleşmenin yarattığı kaygılardan çocuk cinselliğine, patolojikleştirilen norm-dışı toplumsal cinsiyet kimlikleri ve cinsel arzulardan cinsel şiddete, frengiyle mücadeleden nüfusun ıslahına, çocuk düşürmeden evlilikte eşitliğe birçok “sorunun” çözümü olarak işaret ediliyordu. Bu bağlamda eğitim bilimciler, farklı ihtisas alanlarından hekimler, hukukçular, gazeteciler, yazarlar ve kadın hareketi mensupları, gazete ve dergilere yazıyor, tercümeler yapıyor, kitaplar yayımlıyor ve halka açık konferanslar düzenliyorlardı. Kentli okur yazar sınıflar, anketler, soru-cevap köşeleri yoluyla konuya dair görüşlerini kamusallaştırıyordu. Hepsi cinsel terbiyenin gerekliliğinde hemfikir olsa da eğitimin biçimine ve muhteviyatına olduğu kadar toplumsal cinsiyet rollerine dair de farklı görüşlere sahiplerdi. Cinsel terbiye, kapsamının, yöntemlerinin, hedef kitlesinin muğlak ve esnek kalmasıyla birbirleriyle çatışan görüşlerin bir arada yer almasını mümkün kılıyordu. Söz konusu esneklik, kadın hakları savunucularının da cinsel terbiye başlığı altında kendilerine bir alan açabilmelerini; modernleşme, bilimsellik, nüfus ve doğurganlık gündemleriyle eklemlenerek cinselliğe ilişkin kamusal söz üretebilmelerini ve sınırlı da olsa, kadın cinsiyetin atandığı bedenlerin ve cinselliklerinin üzerindeki ataerkil denetime karşı alternatif söylemler geliştirebilmelerini sağlıyordu.
Bu çalışma, Derrida’nın fabl üzerinden yapısöküme tabi tuttuğu yasa ve şiddet ikiliğini, Kurtlar Vadisi dizisindeki metaforik anlatılar yoluyla incelemeyi amaçlamaktadır. Dizide masalsı anlatılar, karakterin şiddet ile nasıl ilişkilendirildiğini göstermektedir. Derrida’ya göre fablda, insan ile hayvan arasındaki sınırları geçirgen ve müphem hale getiren bir şiddetle karşılaşırız. Bu şiddetin kökeninde, kendini yasa gibi sunan ama yasadan özerk olan bir doğal itki vardır. Derrida için bu tarz bir şiddet, güç ile hak arasındaki varsayımsal bağı sekteye uğratmasından dolayı bir hayvanda (bête) veya hayvanın konuşturulduğu bir anlatı formunda temsil edilir. Hayvan, doğal itkisi tarafından yönlendirildiği için yasanın dışındadır ama fablda, hayvan, doğal olanı aşmanın bir ifadesi olan yasayı kendi doğal isteminden gerekçelendiren bir figür olarak konuşturulur. Dizideki anlatılarda, yasadan kaynaklandığı varsayılan ancak yasadan da özerkleşmeyi amaçlayan bir güç arzusu görülebilir. Bu çalışma, dizideki anlatıları Derridacı yapısöküm aracılığıyla yorumlamayı amaçlamaktadır. Dizide hayvanlar üzerinden kurulan anlatılarda şiddete doğal bir gerçeklik katılmaktadır. Bu doğal gerçeklik, şiddetin tek ve en üstün yasa olduğunu ima eder çünkü “doğal” şiddet tüm yasalardan önce var olan mitik ve kökensel bir yasaya atıfta bulunur. Dizide şiddetin iki tarafını temsil eden karakterler (Devlet ve yeraltı dünyası) şiddetin bu mitik, kökensel ve aynı zamanda “hayvani” doğasına atıfta bulunarak kendi edimlerine bir anlamlılık kazandırmaktadırlar. Ne var ki şiddetin hayvani anlatılar yoluyla temsili yalnızca edimi anlamlandırmaz, aynı zamanda edimi sivil-politik yasa tarafından sorgulanamaz ve yargılanamaz bir özerkliğe kavuşturur. Şiddet, bu anlatılarda, yasadışılık olarak değil, fakat yasadan özerk ya da yasanın erişemeyeceği türden bir yasallık olarak kaydedilir. Dizideki anlatıların Derridacı bakışla yorumlanması, Türkiye’de aşina olduğumuz şiddet ve yasa arasındaki gerilimli ilişkiye daha farklı bir açıdan bakmaya imkân vermektedir.
İmgeler belirli görme biçimleri bağlamında yaratılırken bu imgeleri yine belirli görme biçimleri içerisinden anlamlandırırız. Bu makalede, görme biçimlerinin tarihsel dönüşümünü eleştirel bir konumdan ele alarak yapay zekâ temelli “algoritmik görme biçimi” kavramının epistemolojik, estetik ve kültürel boyutlarını irdelemeye çalışıyorum. Öncelikle “makine görme biçimi” yerine “algoritmik görme biçimi” kavramını kullanmanın daha doğru bir bilim iletişimi için gerekli olduğunu iddia ediyorum. Ardından artık adı koyulmuş olan bu görme biçimini tartışmaya açmak maksadıyla, görme biçimleri literatürünü bir pusula olarak belirleyerek günümüzün yönünü belirlemeye çalışıyorum. Kartezyen perspektif ile değişen ve fotoğrafik perspektifle dönüşen görme pratiklerinin, günümüzde yapay zekâ dispositifiyle birlikte tamamen yeni olmayan ancak yenilenmiş bir aşamaya geçtiğini savunuyorum. Kartezyen görme biçiminin en temelinde yer aldığını belirlediğim üç boyutunu (öznel olanın nesnelleştirilmesi, gözlemci-gözlenen ayrımı ve görsel dünyanın parçalanması/heterotopya) algoritmik alana uzattığım bir soruşturma da bu bağlamda tartışma açıyorum. Resim, fotoğraf ve yapay zekâ sanatının literatürü üzerinden yapılan bir tartışma boyunca, özellikle görme ediminin zaman içerisinde nasıl bazen değişmeden kaldığını, ancak aynı zamanda dönüm noktaları da yaşadığını göstermeyi amaçlıyorum. Sanat dünyasından Refik Anadol’un Rönesans Rüyaları (2023) eserini merceğe alarak bu alanın “sınırları” üzerinde gezinmeye çalışıyorum. Üç kategorili bu soruşturma, algoritmik görme biçiminin Kartezyen perspektif ve fotoğrafla olan diyalektiğini bir aufhebung ilişkisi içinde sürdürdüğünü, başka bir deyişle onu hem içerdiğini hem de dönüştürerek aştığını gösterir.
Bu çalışma yapay zekâ teknolojisine yönelik olarak ortaya çıkan aktivist ve düzenleyici reform hareketlerinin neo-ludist hareket ile ilişkisini incelemektedir. Bu amaçla çevrim içi ortamlarda “artificial intelligence activism”, “no AI movements” ve “anti artificial intelligence activism” anahtar kelimeleri ile yapılan taramalar sonucunda sekiz aktivist ve düzenleyici reform hareketine ulaşılmış; bu hareketlerin söylem ve tutumlarının neo-ludist hareket ile ne ölçüde örtüştüğü tematik analiz yöntemi kullanılarak değerlendirilmiştir. Çalışma, sekiz hareketin resmi internet sitelerinde yer alan; toplulukların açık mektupları, eylem planları ve blog yazıları ile sınırlandırılmıştır. Elde edilen bulgular dahilinde, yapay zekâya yönelik endişe ile hesap verebilirlik ve süreç yönetimi adlı iki farklı tema ortaya çıkarılmıştır. Endişe temasının altında bilgi güvenliği, teknolojik işsizlik, can güvenliği alt temaları saptanmıştır. Bu alt temalarda güvenlik ve istikrar perspektifi çerçevesinde; toplumsal, hukuki, etik ve politik boyutlar üzerinden çok katmanlı bir yorum söz konusudur. Hesap verebilirlik ve süreç yönetimi teması altında hareketlerin sorun yaratan ve bu soruna çözüm üretebilecek olan aktörün kim olabileceğine dair görüşler derlenerek ilgili bulgular sunulmuştur. Görüşlerde yedi hareketin özel şirketleri, bir hareketin ise hem özel şirketler hem de devlet otoritesini sorun yaratan aktör olarak yorumladığı görülmüştür. Sorunu yedi hareket devletin, bir hareket ise özel şirketlerin çözebileceği görüşünü benimsemiştir. Bu durum, hareketlerin şirketlerin tek başına çözüm üretebilme kapasitesine değil devletin bu konudaki yaptırım gücüne güvendiğini göstermektedir. Çözüm planlarında dört hareketin radikal, dört hareketin ise ılımlı tutum sergilediği saptanmıştır. Çalışma sonucunda yapay zekâya yönelik aktivist ve düzenleyici reform hareketlerinin söylemlerinin neo-ludist ilkeler ile uyumlu oldukları sonucuna ulaşılmıştır. Çalışma alanyazına yapay zekâ, aktivizm ve yapay zekâ etiği bağlamında katkı sağlaması açısından önem taşımaktadır.
Meral Akşener, 30 yılı aşan siyasi kariyeri boyunca Türkiye politikasında parti liderliği konumuna erişebilmiş hem iktidar hem muhalefet blokunda önemli roller üstlenmiş istisnai bir siyasal aktördür. 1990’lı yıllarda başlayan siyasi yolculuğu, 2017 yılında İYİ Parti’yi kurmasıyla yeni bir evreye geçmiş, bu süreçte muhalefetin yönünü etkileyen figürlerden biri haline gelmiştir. Bu makale, Meral Akşener’in politik personasında milliyetçi ideolojinin kadına atfettiği “makbul kadınlık” imgelerinin nasıl temsil edildiğini ve bu imgelerin kadın liderliğinin meşruiyetini kurmak üzere nasıl işlevsel bir anlatı haline getirildiğini incelemeyi amaçlamaktadır. Çalışma, Akşener’in 2017 sonrası dönemdeki politik lider personasını; politik konuşmaları, sosyal medya paylaşımları, televizyon ve dijital platformlardaki röportajları ile hakkında yazılmış biyografik metinler üzerinden çok yönlü bir veri setiyle analiz etmektedir. Makalenin ilk bölümünde milliyetçiliğin toplumsal cinsiyetle ilişkisine yönelik kuramsal tartışmalar ele alınmakta; Türk milliyetçiliğinin tarihsel olarak kadına yüklediği roller, idealize ettiği kadınlık imgeleri ve bu imgelerin zaman içindeki dönüşümü tartışılmaktadır. İkinci bölümde ise Akşener’in politik anlatısında bu milliyetçi kadınlık imgelerinin nasıl temsil edildiği ve bu temsillerin politik liderliğini destekleyen bir anlatı evreni içinde nasıl yapılandığı incelenmektedir. Bu tartışma, kadın liderlerin otorite ve uyum beklentilerinin eşzamanlı baskısıyla tanımlanan ‘çifte bağ’ ikilemini Akşener’in politik personası içinde nasıl müzakere ettiğine ilişkin önemli ipuçları sunmaktadır. Analiz, Akşener’in politik personasının iki ana anlatı stratejisi etrafında şekillendiğini göstermektedir: Milliyetçi-muhafazakâr bir aile geleneğinin mensubu olarak konumlanmasını sağlayan “aile anlatısı” ve koruyucu-kollayıcı kadınlık figürlerinde karşılık bulan “ulusun annesi” imgesi. Asena ve cumhuriyet öğretmeni motifleri aracılığıyla kurulan bu çerçeve, kadın liderliğinin meşruiyetini milliyetçi ideoloji içinde yeniden üretmektedir.
Bu çalışmanın teması, gotik edebiyatta canavar metaforlarının kullanımının kapitalizmin yükselişiyle dönüşen doğası ve bu dönüşüm sürecinde söz konusu metaforların radikal biçimde değişen toplumsal ilişkilerle bağlantısıdır. Tartışmanın temel çerçevesi için Karl Marx, David McNally ve Mark Neocleous’un belirli çalışmalarına başvurulmuş, bunun yanı sıra ilk bakışta birbirinden uzak görünen alan, kavram ve çözümlemeler arasındaki ilişkiyi gösterebilmek için Tzvetan Todorov’un fantastik edebi tür üzerine yaptığı çalışmadan da yararlanan bir eleştirel literatür taramasına dayanılmıştır. Kurgusal vampir figürüne odaklanan makale, bu figürü kapitalizmin oluşumu ile ilişkisine dikkat çekerek ele almaktadır. Bram Stoker’ın Kont Dracula karakteri örneğinde yürütülen bu tartışmanın önemi, sosyal ve siyasal kuramda çoğunlukla sembolik, ideolojik ya da politik retorik araçlar gibi değerlendirilen canavar metaforlarının, Marx’ın kapitalist gerçekliğe dair çözümlemesi içinde nasıl özgün bir metodolojik nitelik kazandığını açığa çıkarmasıdır. Bu özgün nitelik ise Marx’ın kullandığı gotik terminolojinin, politik ekonomi eleştirisindeki sermaye, sömürü, emek süreci ve fetişizm çözümlemeleriyle bağlantısı üzerinden temellendirilmiştir. Makalede, Marx’ın fetişizm çözümlemesi ekseninde kapitalizmde gündelik ilişkiler açısından kurucu nitelik taşıyan kategorilerin ontolojisi ile fantastik edebi anlatılarda metaforların işleyişi arasındaki paralelliklerin, bu sisteme özgü belirli gerçek toplumsal ilişkilerle yeniden üretildiği iddia edilmiştir. Bu tartışma, kapitalist toplumda yeniden üretilen belirli ilişki formlarının, fantastik anlatılardaki retorik kategorilerin işleyişiyle paralel biçimde, neden hem zorunlu hem de yanlış olmaları gerektiğini açığa çıkarmaktadır. Ayrıca bu çerçeve, Marx’ın kapitalizm eleştirisinin sosyal ve siyasal kuramın toplumsal açıklamalarını daha bütünlüklü kılarak kuvvetlendirmesine hâlâ kavramsal bir katkı sunabileceğini de göstermektedir.
The overarching theme of this study is the changing use of monster metaphors in gothic literature and their relationship to radically transforming social relations with the rise of capitalism. The basic framework for the discussion is drawn from specific works by Marx, McNally, and Neocleous, as well as a critical literature review that draws on Tzvetan Todorov's work on the literary genre of the fantastic in order to demonstrate the relationship between seemingly disparate fields, concepts, and analyses. Focusing on the fictional figure of the vampire, the article draws attention to its relationship with the making of capitalism. Employing Bram Stoker's Count Dracula as a case of particular reference, it shows how monster metaphors, which are often treated in social and political theory as symbolic, ideological, or political rhetorical devices, acquire a unique methodological character in Marx's analysis of capitalist reality. This distinctive character is grounded in Marx's use of gothic terminology in relation to the analysis of capital, exploitation, the labor process, and fetishism in his critique of political economy. The article argues that the parallels between the ontology of categories that are constitutive of everyday relations in capitalism and the function of metaphors in fantastic literary narratives, based on Marx's analysis of fetishism, are reproduced by certain real social relations specific to capitalism. The discussion reveals why the particular forms of relations reproduced in capitalist society must be both necessary and false, in parallel with the functioning of rhetorical categories in fantastic narratives. This theoretical framework underscores the notion that Marx's critique of capitalism can continue to contribute to the conceptual empowerment of social and political theory by making its social explanations more coherent.
The rapid advancement of artificial intelligence (AI) technology has introduced various innovations and debates within the creative industries, as it has in many other fields. In the music sector, generative AI (GAI) technologies have opened new avenues for both producers and listeners, providing novel experiences. One of the most notable developments in this regard is AI covers, which rely on voice cloning technology. GAI models can replicate an artist's vocal style and musical characteristics. However, this emerging practice has sparked significant discussions, not only regarding copyright infringement but also concerning the violation of moral rights. This study aims to analyze the controversies surrounding AI covers, focusing not only on the production of such content but also on its consumption. The study employs thematic analysis to evaluate listener comments on the most popular Turkish AI covers available on YouTube. The findings reveal that, in addition to supportive reactions, listeners assess these works through the lens of ethical ambiguities, respect for the artist's legacy, and copyright concerns. In this context, the study emphasizes that the future of GAI in the music industry should not be determined solely by technological advancements but must also take ethical and legal considerations into account. Using Braun and Clarke's thematic analysis approach, the study codes the listener discussions under five highly engaged Turkish AI-cover videos and organizes them into seven themes, including copyright, ethical concerns, AI perception, artistic value, and supportive or critical reactions. The results indicate that audiences simultaneously celebrate AI covers as creative, nostalgic remix practices and problematize them as threats to artistic authenticity, consent, and fair remuneration. By foregrounding listener perspectives in a non-Anglophone context, the article offers empirical input to debates on participatory culture, musical deepfakes, and AI ethics in the music industry.
Organized by the Faculty of Communication at Ankara University (& Idot;LEF) under the title "The Past, Present, and Future of Communication Education," C & Idot;SEM2025 was held between 26-28 November 2025. Coinciding with the 60th anniversary of the faculty's establishment, the symposium was designed to deepen discussions on the historical development of communication education, its current challenges, and future directions, bringing together 77 participants from 31 universities along with a large audience. This commentary evaluates C & Idot;SEM2025 and the papers presented at the symposium through a comprehensive perspective focused on communication education.
This study examines the relationship between the neo-Luddite movement and the emerging artificial-intelligence activist and regulatory reform movements. For this purpose, eight activist and regulatory reform movements were found through online searches using the keywords "artificial intelligence activism," "no AI movements," and "anti artificial intelligence activism." Thematic analysis was then employed to evaluate the extent to which the discourses and attitudes of these movements overlap with the neo-Luddite movement. The study was limited to the open letters, action plans, and blog posts of the communities on the official websites of the eight movements. The findings reveal two major themes: (1) concern about artificial intelligence and (2) accountability and process management. Under the theme of concern, the sub-themes of information security, technological unemployment, and life safety were identified, and a multi-layered interpretation was offered to address the social, legal, ethical, and political dimensions of these sub-themes from a security and stability perspective. Under the theme of accountability and process management, movements' views on potential problem-causing and solution-creating actors were compiled and the relevantfindings were presented. It was observed that seven movements interpret private companies as problem-causing actors, and one movement interprets both private companies and the state authority in this light. Seven movements adopt the view that the state is the actor with the greatest potential to solve these problems, and one movement adopts the view that private companies are. This suggests that these movements rely on the state's power of enforcement in this matter rather than on private companies' capacity to find solutions on their own. In the solution plans of the movements, it was found that four movements are radical and four are moderate. The study concludes that the discourses of activist and regulatory reform movements towards artificial intelligence are compatible with neo-Luddite principles. The study is important in terms of contributing to the literature on artificial intelligence, activism, and artificial-intelligence ethics.
Images are created within the context of particular ways of seeing, and we interpret these images through particular ways of seeing as well. In this article, Iexamine the historical transformation of ways of seeing from a critical standpoint and aim to explore the epistemological, aesthetic, and cultural dimensions of the artificial-intelligence-based concept of the "algorithmic way of seeing." Ifirst argue that it is necessary to adopt the concept of the "algorithmic way of seeing" over "machine way of seeing" for a proper discussion of the subject. I then attempt to orient this concept in the present moment by taking the literature on ways of seeing as a compass. I argue that visual practices that changed with the Cartesian perspective and were transformed with the photographic perspective have entered a renewed, though not entirely new, phase today with the artificial-intelligence dispositif. In this context, I extend into the algorithmic domain three dimensions that I identify as fundamental to the Cartesian way of seeing: the objectification of the subjective, the separation between observer and observed, and the fragmentation of the visual world / heterotopia. Through a discussion grounded in the literature of painting, photography, and artificial-intelligence art, I aim to show how the act of seeing sometimes remains unchanged over time but sometimes also experiences turning points. Focusing on Refik Anadol's work Renaissance Dreams (2023) from the art world, I attempt to explore the "boundaries" of this field. This three-category inquiry shows that the algorithmic way of seeing continues its dialectic with the Cartesian perspective and photography within a relation of Aufhebung; in other words, it both contains them and surpasses them through transformation.