
Hem eleştirel algoritma çalışmaları hem de evcilleştirme kuramını merkeze alan güncel çalışmalar, dijital platformların yönlendiriciliğine vurgu yapmakla beraber kullanıcının eylemliliğini sorgulamanın önemine işaret etmektedir. Siles ve arkadaşları (2019) çalışmalarında, evcilleştirme kuramını Netflix üzerine yaptıkları araştırmayla dijital platformlara uyarlamış ve “karşılıklı evcilleştirme” kavramını geliştirmişlerdir. Evcilleştirme yaklaşımı gündelik yaşam, medya teknolojileri ve kültürel ögeler arasındaki biçimlendirici etkiyi odağa almaktadır. Bu çalışmada karşılıklı evcilleştirme yaklaşımı bir kültür platformu olan Spotify’a uyarlanmakta, kullanıcı eylemliliği ve platform yönlendiriciliği arasındaki ilişki döngüsel bir süreç olarak ele alınarak incelenmektedir. Bu çalışmada öncelikle algoritma ve kültür ilişkisine, evcilleştirme yaklaşımının dijital teknolojilerle dönüşümüne ve uyarlanan çalışmada incelenen Netflix ile bu çalışmada incelenen Spotify’ın hem işlevsel hem de algoritmik farklarına değinilmektedir. Sonrasında ise gerçekleştirilen kullanıcı odaklı araştırma aktarılmaktadır. Araştırma yöntemi olarak nitel araştırma yöntemi benimsenmiş olup veri toplama tekniği olarak yarı yapılandırılmış derinlemesine görüşme tekniği tercih edilmiştir. Örneklem yirmi Spotify kullanıcısından oluşmaktadır. Katılımcılarla yapılan görüşmelerden elde edilen verilerin betimsel analizi yapılmış, ulaşılan bulgular beş tema altında kategorize edilerek sunulmuştur. Temalar oluşturulurken Siles ve arkadaşlarının (2019) çalışmasına bağlı kalınmış; kişiselleştirme, entegrasyon, ritüeller, direnç ve dönüşüm temaları altında görüşme verileri yorumlanmıştır. Araştırma bulguları, platform ile kullanıcı arasında karşılıklı bir evcilleştirme dinamiğinin işlediğini ve bu sürecin, Netflix üzerine yapılan çalışmayla karşılaştırıldığında çok daha kapsamlı bir nitelik taşıdığını göstermektedir. Bununla birlikte çalışma, katılımcıların platform‑kullanıcı ilişkisini değerlendirirken müzik endüstrisini üçüncü bir aktör olarak konumlandırdıklarını; kullanıcı eylemliliğinin ise büyük ölçüde platformun sunduğu etkileşim imkânları çerçevesinde şekillendiğini ortaya koymaktadır.
Pazarlama, reklam, araştırma, iletişim ve medya uzmanları 1970’lerin sonlarından itibaren Türkiye’de parti siyasetini derinden etkileyen aktörlere dönüşmeye başlamışlardır. Bu profesyonel aktörlerin artan dahli ile Türkiye’de siyasetin profesyonelleşmesi olgusu uzunca bir süre çoğunlukla işletme ve iletişim alanlarında uzmanlaşmış araştırmacıların yoğunlaştıkları bir konu olagelmiştir. Bu makalede ise Türkiye’de siyasetin profesyonelleşmesine dair mevcut işletme ve iletişim literatürünün sunduğu bulguların, karşılaştırmalı parti siyaseti araştırmalarının kavram ve bulguları ışığında tarihsel bir değerlendirmesi yapılmaktadır. Bu yolla Türkiye’de siyasetin profesyonelleşmesinin siyasal partiler ve nihai olarak da Türkiye’nin rejimi üzerinde doğurduğu etkilerin anlaşılması amaçlanmaktadır. Makalede siyasetin profesyonelleşmesi süreçlerinin (yani pazarlama, reklam, araştırma, iletişim ve medya profesyonellerinin artan rolünün) Türkiye’de siyasal partilerin hâlihazırda eğilimli oldukları ulusal düzeydeki personalistik liderlik ve merkeziyetçilik dinamiklerini 1980’lerden itibaren derinleştirdiği ve en son kertede de merkeziyetçi, personalistik ve bürokratikleşmiş bir klientelistik makine olarak AKP’nin merkezinde olduğu bir “rekabetçi otoriterliğin” yükselmesine –başka pek çok yapısal etkenin yanı sıra- kritik bir katkı yaptığı önermesinde bulunulmaktadır. Daha kuramsal bir düzeyde ise çalışma, otoriter yönleri belirgin olan rekabetçi siyasal sistemlerde siyasetin profesyonelleşmesinin, bu yarı-otoriter rejimlerin seçim meşruiyeti için gereksindiği “asgari belirsizliğin” kontrolü bakımından kritik araçlar sağladığına işaret etmektedir. Yine daha soyut bir kuramsal perspektiften bu makale güçlü klientelistik yönelimleri olan parti sistemlerinde siyasetin profesyonelleşmesinin sınırlılıklarını ve konvansiyonel örgütsel parti siyaseti ile “melezleşmesinin” de altını çizmektedir.
Son dönemlerde hız kazanan teknolojik dönüşümlerle birlikte yapay zekâ, film üretim süreçlerinde etkin bir araç haline gelmiş ve bu durum sanatın ontolojisi, yaratıcılık ve özgünlük kavramlarını yeniden tartışmaya açmıştır. Bu çalışmanın amacı, yapay zekâ destekli senaryo üretiminin yaratıcı süreci nasıl dönüştürdüğünü, Gilles Deleuze’ün fark ve tekrar düşüncesi çerçevesinde incelemektir. Çalışma, her yaratım sürecinin temsile dayalı tekrar değil, bir farklılık üretimi olduğu varsayımından hareket etmektedir. Araştırma, nitel bir tasarımla yürütülmüştür. Bu kapsamda, sinema eğitimi bağlamında henüz estetik ve yaratıcı pratiklerini inşa etme sürecinde olan sinema öğrencilerinin yapay zekâ ile kurdukları üretim ilişkisini gözlemleyebilmek amacıyla katılımcılara ‘haptik sinema deneyimi’ temalı bir prompt verilmiştir. ChatGPT kullanarak senaryo üretmeleri ve üretilen senaryolarla haptik odaklı deneysel bir film çekmeleri istenmiştir. Öğrencilere yaratıcı bir boşluk bırakabilmek ve yapay zekâ ile diyalog deneyimi oluşturabilmek için iki diyalog hakkı daha tanınmıştır. Üretilen filmler, görsel anlatım teknikleri, ritim ve mekân kullanımı açısından analiz edilmiş; ayrıca haptik sinema yaklaşımı doğrultusunda bedensel ve duyusal deneyim boyutları değerlendirilmiştir. Süreci derinlemesine anlamak amacıyla öğrencilerle odak grup görüşmeleri gerçekleştirilmiştir. Bulgular, yapay zekâ tarafından üretilen metinlerin çoğunlukla tekrar eden ve genelleşmiş duyusal imgeler içerdiğini göstermektedir. Buna karşılık yaratıcı farkın, öğrencilerin metinlere yaptıkları biçimsel, ritmik ve bedensel müdahaleler aracılığıyla ortaya çıktığı tespit edilmiştir. Odak grup verileri, haptik deneyimin yapay zekâ tarafından doğrudan üretilemediğini; bu deneyimin ancak insan bedeninin, duyumsal algının ve estetik kararların sürece aktif katılımıyla mümkün hale geldiğini ortaya koymaktadır.
Bu çalışmanın amacı, Riskin Kültürel Teorisi’nin öncüllerinden yola çıkarak 2024 yılında Hayvanları Koruma Kanunu’nda yapılan değişiklik bağlamında Türkiye’de muhafazakâr haber medyasında sunulan toplumsal risklerin gerekçelendirildiği kültürel alanı ortaya çıkarmak ve sunulan müstesna risk kavrayışının muhtemel politik sonuçlarına dikkat çekmektir. Kamusal müdahale gerektiren riskler göreli olarak başka risklerin daha az önemsenmesini dolayısıyla iktidar açısından olası riskler arasında bir hiyerarşi kurarak toplumun sınırlarının belirlenmesini, bazı durumlarda bu sınırların esnetilmesini mümkün kılar. Risk sınıflandırma tercihleri gerçek kaygılara dayanabileceği gibi makbul yurttaşların kaygıları etrafında siyasal rant yaratmanın aracına dönüşebilir. Bu çalışma, hayvan hakları etrafında tanımlanan risklerin yarattığı toplumsal sınıflandırma biçimine, bu sınıflandırma biçiminin dayandığı kültürel arka plana ve özgün sınıflandırma biçiminin demokratik siyaset açısından ortaya çıkardığı problemlere odaklanıyor. Araştırmanın amaçları doğrultusunda 2024 yılında, 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nun, sokakta yaşayan hayvanlar aleyhine tadil edilmesine uzanan süreçte kanun değişikliğinin en fazla tartışıldığı Yeni Şafak, Sabah ve Türkiye gazetelerinde yer alan, sokak hayvanlarını risk unsuru olarak sunan ve yasal değişikliği savunan haber ve yorumlar tematik analize tabi tutulmuştur. Çalışmanın sonunda ortaya çıkan tablo, sokak hayvanlarına dönük risk algısının muhafazakâr Türk kültürü ve Batı kültürü arasında bir gerilime indirgenerek “saldırgan sokak köpekleri” argümanının sokak hayvanlarının yanı sıra toplumun seküler kesimlerini hedefe alan bir metafor işlevi üstlenmesidir. Sokak hayvanlarının yaşam hakkını savunan grupların itirazları “devlet-millet bütünlüğü” bağlamında topluma ve kültüre yabancılıkla damgalanırken, toplumsal risklerin kamusal olarak tartışılması engellenerek gündelik problemleri bile çözümsüz bırakan düşünsel bir kısırlık egemen olur.
Bu makalede, 2022 yazında Tekirdağ’ın Malkara ilçesine bağlı köylerde yürüttüğüm üç aylık feminist dijital medya etnografisinden hareketle, iletişim alanında çoğu zaman periferiye itilen köylü kadınların deneyimlerini merkeze taşıyorum. Kadınların dijital medya pratikleri üzerinden kurdukları öznellik biçimlerini; sınıf, toplumsal cinsiyet, mekânsallık ve gündelik emek rejimleriyle iç içe geçmiş ilişkisel süreçler olarak ele alıyorum. Katılımlı gözlem, derinlemesine görüşmeler ve çevrim dışı-çevrim içi karşılaşmalara dayanan saha çalışmam, özellikle şu analitik kesite odaklanır: köylülüğün dijital medyada hangi bağlamlarda estetize edildiği, ne zaman geri çekildiği ve hangi eşiklerde paraya çevrilebilir bir değere dönüştürüldüğü. Kadınlar bir yandan emeklerine sembolik ve maddi değer atfederek köylü kadınlığın toplumsal ve kültürel olarak görünmezleştirilmiş temsillerine karşı içeriden bir saygınlık talebi üretirler. Diğer yandan hangi köy ve köylülük imgelerinin “paylaşılabilir” olduğuna dair estetik kararlarını, köylülüğe yönelik tarihsel damgalama biçimleri ve sınıfsal beklentilerle birlikte müzakere ederler. Dijital alan böylece “yeniden köylüleşme” ile “köylülükle mesafelenme”nin eşzamanlı olarak işlediği ilişkisel bir gerilim hattı üretir. Dahası tekil bir “köylü kadın” figürünü değil farklı kadınlıkların, farklı köylülüklerin ve eşitsiz güç ilişkilerinin iç içe geçerek kurulduğu çoğul bir öznelik alanını görünür kılar. Bu nedenle köyleri dijitalleşmenin “gecikmiş” ya da “eksik” mekânları olarak değil teknoloji, zaman, mekân ve öznellik üzerine yeniden düşünmek için elverişli analitik bağlamlar olarak ele alıyorum. Bu doğrultuda makale, medya ve iletişim alanına üç düzeyde katkı sunar: dijital medya araştırmalarındaki metin, platform ve çevrimiçi etkileşim merkezli yaklaşımlara karşı yerinden ve ilişkisel bir etnografik perspektif; dijital medyanın kadınların gündelik hayatındaki yerini özgürleşme ve tahakküm ikiliğine indirgemeden, onu diyalektik bir güç alanı olarak kavrayan tekno-feminist bir çerçeve; kentli deneyimleri örtük norm olarak kuran disipliner çerçevelere karşı kırsalda araştırma yürütmenin kendisini teorik ve mekânsal bir açılım olarak yeniden düşünme çağrısı.