
Betonarme bir yapının tasarım aşamasından ekonomik ömrünü tamamladığı ana kadar geçen süreçte, betona ilişkin tanım, sınıf, gerilme ve dayanım gibi pek çok farklı kavram ve değer kullanılmaktadır. Malzeme teknolojisindeki ilerlemeler ve üretim kalitesindeki değişimler, betonun tanımlanma biçimini ve beklenen performansını doğrudan etkilemektedir. Bu çalışmada, betonun farklı bağlamlardaki tanım ve özellikleri, tarihsel gelişim ve yapım süreçleri dikkate alınarak karşılaştırmalı olarak ele alınmaktadır. Kapsam dahilindeki bağlamlar şunlardır: çevresel etki sınıfına bağlı olarak beton sınıfı seçimi; betonarme projelerde beton sınıfının tanımlanması; hesap ve kesit tasarımında esas alınan beton özellikleri; üretim, yerleştirme ve uygunluk denetimi amacıyla beton numunesi alınması; yapıdan karot alınarak kalite kontrolü yapılması; kentsel dönüşüm kapsamında riskli bina tespiti için karot numunesi alınması; mevcut yapıların performans analizi için karot numunesi alınması ve son olarak deprem sonrası bilirkişilik incelemelerinde beton sınıfının değerlendirilmesi.
With the advancement of technology in industrial systems, data-driven approaches have come to the forefront, thereby increasing the importance of digitalization. In this context, monitoring the dynamic behaviours of critical components in machine manufacturing and detecting anomaly conditions have become a necessity within the scope of Industry 4.0. Accordingly, the aim of this study is to investigate the methodological feasibility and industrial applicability of anomaly-related approaches for pistons frequently used in the metal sheet processing industry. For this purpose, the behaviour of exhaust flap pistons in laser sheet metal cutting machines was examined based on pressure and forward motion time data. During operation, slag accumulation on the pistons leads to irregular motion characteristics, which manifest as anomaly conditions in piston movements. To identify such conditions, anomaly patterns in the data collected from the pistons via OPC UA were estimated using unsupervised machine learning clustering methods. Within this framework, the results obtained from K-means and DBSCAN clustering methods were analysed and compared. The findings indicate that monitoring the timedependent behaviours of pistons and detecting anomalies can serve as a preliminary step toward preventive maintenance activities. Consequently, such approaches enable the development of applications aimed at increasing operational efficiency and reducing maintenance costs. Furthermore, integrating machine learning–oriented approaches into the anomaly detection process has the potential to enhance overall system performance and reliability.
Elektrik enerjisi talebinin tahmin edilmesi, enerji sistemlerinin güvenli, ekonomik ve çevresel olarak sürdürülebilir bir şekilde işletilmesi için hayati öneme sahiptir. Son zamanlarda, elektrik talep tahmin yöntemleri üzerine yapılan çalışmalar hem klasik yöntemlerin iyileştirilmesi hem de yeni teknolojilerin entegrasyonu üzerine yoğunlaşmıştır. Bu çalışmada, Birleşik Krallık'taki elektrik talebi veri seti kullanılarak elektrik talebinin tahmin edilmesi amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda, Uzun Kısa Süreli Bellek (LSTM), Aşırı Gradyan Artırma Algoritması (XGBoost) ve Lineer Artırma Regresyonu gibi çeşitli tahmin modelleri Google Colab ortamında Python yazılım dili kullanılarak uygulanmıştır. Modellerin performansları, Kök Ortalama Kare Hata (RMSE) ve Ortalama Mutlak Yüzde Hata (MAPE) doğruluk ölçüm yöntemleri kullanılarak karşılaştırılmıştır. Çalışmanın sonuçları LSTM yönteminin diğer yöntemlere üstünlüğünü göstermektedir.
This study uses numerical simulations to evaluate the effects of architectural variables such as the location of natural ventilation openings and opening status on the temperature distribution and smoke density during a fire in buildings with an atrium. In scenarios modeled in different configurations, the fire starting point is defined at two locations, the ground floor room and the atrium floor, and only the location and open/closed status of the ventilation openings are considered variables. The findings reveal that when the top and side ventilations are open together, the stack effect works more effectively, smoke is concentrated at the upper floor levels, and contributes to the evacuation process. On the other hand, in scenarios with limited openings, smoke accumulation increased throughout the building, and absorption coefficient (κ) values reached levels that would negatively affect visibility. Thermocouple data also support this trend; temperature values increased on all floors when openings were limited, and temperatures remained lower on the lower floors in scenarios where openings were active. In conclusion, this study demonstrates the decisive role of positioning natural ventilation openings on the stack effect and fire safety.
Bu çalışma, Seyhan Havzasında yüzeysel akış ve taban akışı bileşenlerinin zamansal değişim dinamiklerini segmentasyon ve eğilim analizleri ile ortaya koyarak, hidrolojik rejimin kritik ancak sıklıkla göz ardı edilen bileşenlerinden biri olan taban akışını incelemektedir. Taban akışı, günlük ortalama akım verilerinden Tekrarlı Dijital Filtreleme yöntemi kullanılarak ayrılmış, ardından günlük değerlerden hesaplanan yıllık ortalama akım ve taban akışı zaman serileri segmentlere ayrılarak değişim noktaları belirlenmiş ve eğilim analizine tabi tutulmuştur. Uygulama, Seyhan Havzasındaki kesintisiz 30 yıllık ortak kaydı bulunan dört akım gözlem istasyonu üzerinde gerçekleştirilmiştir. Elde edilen bulgular, Seyhan Havzasında akarsu kesitindeki taban akışı ile toplam akımın yıllık zaman ölçeğinde eş zamanlı hareket ettiğini göstermektedir. Yağışlı dönemlerde her iki bileşen de artış eğilimi sergilemekte, kurak dönemlerde birlikte azalmaktadır. Paralel ve eş zamanlı bu gidiş, havzaya düşen yağışın yüzeysel akış ve taban akışı üzerinde etkili olduğunu göstermekte; havzada gözlenen yağış eksikliğinin de yine yüzeysel akış ve taban akışında azalmaya neden olduğunu teyit etmektedir. Çalışma, ayrıca iklim değişikliğinin giderek önem kazandığı günümüz koşullarında, taban akışı yönetimine odaklanan entegre havza yönetim stratejilerinin geliştirilmesinin gerekliliğine vurgu yapmaktadır.
Alçak Dünya Yörüngesi (LEO) uydu ağları, 5G ve ötesi ile 6G haberleşme sistemleri için küresel kapsama sağlama potansiyeline sahiptir. Ancak bu teknolojiler beraberinde uyduların yüksek hızı nedeniyle uydular arasında yoğun devir (handover) zorunluluğunu da ortaya çıkarmaktadır. Geleneksel Alınan Sinyal Gücü Göstergesi (RSSI) tabanlı handover yaklaşımı, bu dinamik yapıda gereksiz handover durumlarına ve ping-pong etkisine yol açarak kullanıcıların Hizmet Kalitesini (QoS) düşürebilmektedir. Bu çalışmada, LEO uydu ağları için Bulanık Sinir Ağı tabanlı bir handover algoritması önerilmiştir. Starlink yörünge parametreleri ile gerçekleştirilen benzetimler aracılığıyla, önerilen Bulanık Sinir Ağı (FNN) modeli, RSSI ve Bulanık Mantık (FL) tabanlı handover yöntemleriyle karşılaştırılmıştır. Benzetim sonucu elde edilen bulgular göre, önerilen FNN tabanlı handover algoritması literatürde önerilen FL tabanlı yaklaşıma göre %51,7, geleneksel RSSI yöntemine göre ise %71,8 böoranında handover sayısını azalttığı tespit edilmiştir. Ayrıca, önerilen yaklaşım ağ kararlılığını artırmanın yanı sıra, ortalama veri hızını da 3269,7 Mbps seviyesine yükselterek handover-QoS ödünleşimi açısından dengeli bir performans sergilemiştir.
A study was carried out on the production of structural lightweight concrete using raw perlite aggregate with a maximum aggregate particle diameter of 12.5 mm and granulometry conforming to the Fuller equation. For this, Concrete samples with five different cement dosages such as 150, 200, 250, 300 and 350 kg/m3 and two different slump values were prepared, to regulate the workability of fresh concrete, 1% of cement weight plasticizer was added to all mixes. The physical and mechanical properties of fresh and hardened concrete were determined according to the relevant standards of ASTM. According to the research results, it has been seen that it is possible to produce structural lightweight concrete with a unit weight of between 1600 and 1900 kg/m3 using perlite aggregate. The highest compressive strength of 35 MPa was reached after 90 days with a binder amount of 350 kg/m3 . According to the results of the research, one of the most effective parameters on the mechanical and physical properties of concrete is the slump value and the other is the amount of binder. The split tensile strength of the produced concrete was 11% of the compressive strength and the water absorption rate was 8%.
Elektrikli araçların (EA) menzil sınırlamalarını aşmak amacıyla kullanılan mikro gaz türbinli (MGT) menzil arttırıcılar yüksek güç-ağırlık oranı, kompakt yapı, yakıt esnekliği ve bakım maliyeti avantajları ile öne çıkmaktadır. Bu çalışmada, menzil uzatıcı olarak tasarlanan basit ve rejenerasyonlu Brayton çevrimlerinin termodinamik performansı ve CO2 emisyonları incelenmiştir. Çevrimlerin dinamik sistem tepkilerini değerlendirmek üzere kapalı döngü PID (Oransal-İntegral-Türev) kontrol algoritmaları kullanılarak Simcenter Amesim ortamında metan yakıtlı mikro gaz türbinleri 1-Boyutlu olarak modellenmiştir. Simülasyonlar, 30 000 ila 100 000 d/dk geniş bir şaft hızı aralığında, farklı türbin giriş sıcaklıklarında (TGS: 100K, 1100K ve 1275 K) ve rejenerasyonlu çevrim için ise 0.85'lik reküperatör etkenlik değerleri kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Simülasyon sonuçları, basit çevrime reküperatör eklentisinin termal verimi, 1275 K TGS değerinde %23.6’den %35 seviyelerine çıkardığını göstermiştir. Modellenen rejenerasyonlu mikro gaz türbininde, 1275 K TGS ve 90 000 d/dk çalışma şartlarında, 146.14 kW net güç, 205 g/kWh'lik minimum özgül yakıt tüketimi (ÖYT) ve 562.31 g/kWh özgül CO2 emisyon salınım değerlerine ulaşılmıştır. Yapılan bu çalışma, rejenerasyonlu mikro gaz türbinlerinin düşük çevresel etkisiyle birlikte, verimli bir menzil arttırıcı olduğunu göstermiştir
Tekstil endüstrisinin suya, havaya ve toprağa önemli etkileri vardır. Bu çalışmada, Bursa Demirtaş Organize Sanayi Bölgesinde bulunan bir tekstil işletmesinde çalışanların çevresel sürdürülebilir üretim ve atık yönetimi bilinçlerini ölçmeye yönelik anketler uygulanmıştır. Mavi yakada çalışanlara uygulanan anket sorularında sahada aktif çalıştıkları için gözleme dayalı çevre bilinci, atık yönetimi ve kirlilik kontrol uygulamaları, kimyasal ve tehlikeli maddelerle ilgili farkındalık, su, hammadde, enerji verimliliği, çevresel motivasyon araçları gibi konular yer almıştır. Beyaz yaka sorularında benzer konular olmakla birlikte üretim teknolojileri ve süreç seçimi, sürdürülebilirlik algısı ve çevre sorunları geri bildirimine yönelik farklı sorular bulunmuştur. Toplam 49 kişiye uygulanan ve likert ve açık uçlu formattaki anketlere Cronbach Alpha katsayısı (α) yöntemi ile güvenilirlik testi uygulanmıştır. Olumlu cevaplar beyaz yakalılar için %82 ile %41 arasında, Mavi yakalılar için ise %92 ile %25 arasında verilmiştir. Beyaz ve mavi yaka için Cronbach Alpha değerleri sırasıyla 0,915 ve 0,695 olarak bulunmuş olup uygulanan anketlere verilen cevapların genel olarak güvenilir olduğu ve beyaz yakalıların daha tutarlı cevaplar verdikleri belirlenmiştir. Bu durum çevresel sürdürülebilirlik konusundaki çalışmaların daha çok yönetim kademesinde yapıldığını mavi yakalılara yeterince aktarılamadığını göstermiştir. Bu anket çalışmalarının firmaların sürdürülebilir üretim hedeflerini gerçekleştirmelerine katkı sağlayacağı anlaşılmıştır.
İnternete erişim ve sosyal medya kullanımının artmasıyla birlikte ortaya çıkan ve işlenen veri miktarı hızla artmaktadır. Metinsel veriler internet aracılığıyla toplanan verilerin önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Büyük miktarda metin verisinin yapılandırılmamış ve insanlar tarafından işlenmesinin mümkün olmaması nedeniyle anlaşılmasını ve buna bağlı kararlar alınmasını zorlaştırmaktadır. Doğal dil işleme teknikleriyle metin verilerinin anlamlandırılması önemli bir çözüm olarak öne çıkmaktadır. Bu çalışma, Türkçe üç veri kümesi üzerinde makine öğrenmesi ve topluluk öğrenmesi yöntemlerinin performansını kelime temsil modellerinin etkinliği doğrultusunda karşılaştırmalı olarak incelemektedir. Deneysel bulgular, TF-IDF kelime temsil yönteminin üç veri kümesinde de GloVe ve fastText yöntemlerinde üstünlük sağladığını özellikle 7allV03 ve duygu veri kümelerinde belirgin performans farkı gözlemlenmiştir. Bireysel modeller arasında Lojistik Regresyon ve Destek Vektör Makineleri en yüksek başarıyı sergilerken Yığıtlama yöntemi 7allV03 ve duygu veri kümelerinde sırasıyla %91,04 ve %97,64 doğruluk değerleriyle hem bireysel modelleri hem de diğer topluluk öğrenmesi yöntemleri geride bırakmıştır.
Bu çalışmada, Fanuc 0i-T kontrol ünitesine sahip CNC torna tezgâhlarında programlama süreci uygulamalı olarak ele alınmıştır. Çalışma kapsamında, CNC teknolojisinin temel ilkeleri, imalat sanayindeki yeri ve kullanım alanları özetlenmiş; ardından Fanuc 0i-T işletim sisteminin yapısı ve işlevleri açıklanmıştır. Uygulama süreci, tezgâhın üretim öncesi hazırlanması, uygun kesici takımların seçilmesi, kesme parametrelerinin belirlenmesi, iş parçası imalat resmine göre program G/M kodlarının oluşturulması ve simülasyon adımlarını kapsamaktadır. Programlama süreci, örnek bir parça üzerinden G ve M kodları kullanılarak adım adım gösterilmiş, imalat sırasında dikkat edilmesi gereken kritik noktalar vurgulanmıştır. Çalışma sonucunda CNC torna programlamaya yeni başlayan öğrenciler, sektöre ilgi duyan bireyler ve operatör adayları için sistematik ve uygulamaya dönük bir öğrenme kaynağı sunulmuştur. Sonuç olarak, CNC eğitiminin teorik altyapısını uygulamalı üretim süreciyle bütünleştirerek, öğrenme sürecine rehberlik eden ve mesleki yetkinliğini artırmayı hedefleyenler için referans bir çalışma oluşturulmuştur.
Advanced polymer composites are used with increasing frequency in automotive, aerospace and marine industries, due to their very low weights and high levels of mechanical properties. This work investigates the effect of adding 1 %, 5 % and 10 wt.% glass fibers (GF), and carbon fibers (CF) to a UV curable resin, to determine how the addition of these fibers affects the mechanical properties and moisture resistance of the composite material. Tensile properties were evaluated using ASTM D638 Type IV specimens, while water absorption characteristics were determined according to ASTM D570-98 over a 28-day immersion period. The neat resin exhibited an ultimate tensile strength (UTS) of 6.1 MPa with a water absorption of 3.6 %. Incorporating 10 wt.% GF resulted in a UTS of 14.3 MPa, while incorporating 10 wt.% CF resulted in a UTS of 19.3 MPa. GF-reinforced composites showed higher water absorption than CF-reinforced composites. However, the absorption levels of GF-reinforced composites ranged from 2.4 % to 3.2 %, while those of CF-reinforced composites ranged from 2.3-2.8 %. Overall, this study showed adding CF greatly improved both the strength and water-absorption resistance of the UV-curable resin system, making it a promising choice for lightweight parts exposed to moisture.
This study examines the socio-demographic and economic factors that affect consumers’ perceptions and usage intentions toward autonomous vehicles. The effects of variables such as age, gender, marital status, education level, and vehicle ownership on consumer attitudes were analysed. The results show that younger individuals, 34 years and under, have a more positive and innovative attitude towards autonomous vehicles. In contrast, men have a higher intention to use autonomous vehicles in the future than women. Regarding marital status, it was found that single individuals have higher perceptions of innovativeness and anthropomorphism than married individuals. While vehicle ownership creates a difference in the perception of innovativeness, income level did not significantly affect perceptions. In terms of education level, individuals with lower education levels have higher perceptions of anthropomorphism and positive attitudes. The study emphasizes that demographic factors such as age and education should be focused on to increase the adoption of autonomous vehicles.
Bu çalışmada, birincil enerji kaynağını daha verimli kullanmak amacıyla biyogaz motoruna entegrasyonu önerilen reküperatifli bir Organik Rankine Çevrimi (ORC) sistemi analiz edilmektedir. İncelenen motor, Zonguldak katı atık sahasından toplanan biyogazla çalışan 1498 kW gücündeki bir gaz motorudur. Motorun 410 °C sıcaklığındaki egzoz gazıyla salınan ısıl enerji potansiyelinin tamamını en yüksek verimle elektriğe dönüştürebilecek ORC sistemi için en uygun iş akışkanı belirlenmekte ve optimum tasarım parametreleri ortaya konmaktadır. Önerilen reküperatifli ORC sisteminde ısı transferi aracı akışkanı olarak Therminol 66 kullanılmıştır. İş akışkanı adayı olarak doğal hidrokarbonlardan oluşan dört farklı organik iş akışkanı (n-Pentane, Toluene, n-Decane ve n-Dodecane) belirlenmiştir. Evaporatör girişindeki sıkışma noktası sıcaklığı 10 °C kabul edilerek, Termodinamiğin II. Yasasına ve uygulamada gerçekleştirilebilir işletme koşullarına uygun kızdırma sıcaklıkları tespit edilmiştir. Kızdırma sıcaklığı değişiminin her bir organik akışkan üzerindeki etkisi parametrik olarak incelenmiş ve optimum kızdırma sıcaklıkları bulunmuştur. Yapılan hesaplamalar, biyogaz motorunun atık ısı potansiyelinin 621,4 kW olduğunu ve bu potansiyelin optimum kızdırma sıcaklıklarında n-Pentane, Toluene, n-Decane ve nDodecane iş akışkanları için sırasıyla 120,3 kW, 125,8 kW, 139,5 kW ve 138,2 kW net elektrik üretimine dönüştürülebileceğini göstermiştir. En uygun iş akışkanı olarak termodinamik açıdan n-Decane, uygulamada işletme kolaylığı açısından Toluene olduğu belirlenmiştir.
Bu çalışmada otomobil süspansiyonunda yer alan strut tip amortisörün mekanik dayanımını iyileştirmeye yönelik çalışmalar yapılmıştır. Öncelikli olarak ağırlık taşıyan, alt bağlantı braketi ve gövde borusunun yapısal dayanımları incelenmiş ve bu parçaların mekanik dayanımında iyileştirmeler yapılmıştır. Malzeme ve geometri değişikliği ile dayanım iyileştirilmesi gerçekleştirilmiştir. Gövde borusunda E420 +CR2 malzemesi yerine mekanik dayanım özellikleri daha yüksek E355 +C malzemesine geçiş yapılmıştır. Bağlantı braketinde ise S355 MC malzemesinden, yine dayanımı daha yüksek S420 malzemesine geçiş yapılmıştır. Yapılan çalışmada bağlantı braketinin dayanımının iyileşmesindeki asıl etkenin geometri değişikliği olduğu tespit edilmiştir. Tasarım doğrulama aşamasında braketin zayıf noktası tespit edilip o bölge özelinde iyileştirme yapılmıştır. Gövde borusu ve bağlantı braketinde yapılan iyileştirmeler sonucunda istenilen yapısal dayanım elde edilmiştir. Tasarım aşamasında Catia V5R21, sonlu elemanlar analizi aşamasında da Ansys 2023R2 programı kullanılmıştır. Tasarım doğrulaması safhasında sonlu elemanlar analizi ve test yöntemleri kullanılmıştır. Bu iki yöntemin korelasyon sağlamasına dikkat edilmiştir.
Kıyı alanları yüksek görsellikleri ile sosyo-ekonomik olarak stratejik öneme sahipken, iklim değişikliği kaynaklı fiziksel kırılganlıkları nedeniyle risk altındadır. Literatürde kıyı görsel kalitesinin değişimi ile deniz seviyesi yükselmesi kırılganlığı, birbirinden bağımsız yöntemlerle değerlendirilirken, bu iki boyut arasındaki ilişki sistematik olarak incelenmemektedir. Literatürdeki bu boşluk, Kıyı Alanları Görsel Kalite Değerlendirme Modeli (CSES) ile belirlenen görsel kalite ve Kıyı Kırılganlık İndeksi (CVI-SLR) ile belirlenen kırılganlık arasındaki ilişkinin Marmara bölgesinde seçilen 16 kumsalda nicel olarak ortaya konduğu bu çalışma ile tartışılmaktadır. Hiyerarşik Spearman korelasyon analizleri, görsel kalite ile kırılganlık arasında ikili bir etkileşim olduğunu göstermektedir. Görsel kaliteyi belirleyen fiziksel parametreler doğal kırılganlık ile pozitif ilişki sergilerken, insan kaynaklı parametrelerin fiziksel kırılganlık üzerindeki insan etkisi ile güçlü negatif ilişkisi bulunmaktadır. Bu sonuç, yüksek görsel değere sahip doğal koruma alanlarının, koruma sağlayabilecek insan müdahalesinin olmaması nedeniyle deniz seviyesi etkilerine doğrudan maruz kalarak yüksek fiziksel kırılganlık gösterebildiğini ortaya koymaktadır. Ancak, yoğun yapılaşma ve düşük görsel kaliteye sahip kentsel kıyı alanları, mevcut yapılaşmanın kıyı koruma fonksiyonu sayesinde daha düşük kırılganlık sergileyebilmektedir. Bu ikili mekanizma, bileşik kırılganlık indekslerinde maskelenmekte, ancak ayrıntılı hiyerarşik analizler ile ortaya çıkmaktadır. Çalışma, kıyı alanları yönetiminde görsel kalitenin korunması ile kırılganlık azaltım stratejilerinin birlikte değerlendirilmesi gerektiğini önemle vurgulamaktadır.
Coordination is one of the most critical challenges in supply chain management. Depending on the level of coordination, supply chains can be categorized as either centralized or decentralized. In a centralized model, a single decision-maker seeks to optimize the performance of the entire supply chain by minimizing overall costs and maximizing system-wide efficiency. In contrast, in a decentralized model, each member independently pursues its own profit objectives. This study examines a two-stage supply chain structure consisting of a supplier and a retailer under fuzzy production cost parameters. To address the uncertainty, the fuzzy chance-constrained programming (FCCP) method is applied to determine the optimal order quantities that maximize the total profit in both centralized and decentralized settings. Unlike most previous studies that analyze these structures separately, this research provides a comparative framework integrating FCCP with credibility theory across both coordination mechanisms. In addition, the decentralized model incorporates a goal programming structure to capture the conflicting objectives of independent members. This unified approach offers both methodological novelty and practical insights for decision-making under uncertainty in supply chain coordination.
Recent developments in metaheuristic optimization algorithms have yielded significant and noteworthy results. These metaheuristics can additionally be utilized to evaluate engineering design challenges. In this study, 5 metaheuristics developed in recent years (Artificial Rabbit Optimization-ARO, Black Widow Optimization-BWO, Prairie Dog Optimization-PDO, Mountain Gazelle OptimizationMGO and Crayfish Optimization Algorithm -COA) success in engineering design problems was compared. To the best of our knowledge, this work represents the first comprehensive evaluation of these five metaheuristic algorithms on six well-known engineering design optimization problems: Tension/Compression Spring, Pressure Vessel, Welded Beam, Speed Reducer, Gear Set, and Three-Bar Truss. Upon assessing the experimental outcomes and convergence speeds, it becomes evident that the metaheuristic techniques employed in this research demonstrate effective efficacy against the challenges presented. Based on the obtained results, ARO achieved the highest performance, followed sequentially by BWO, MGO, COA, and PDO. In upcoming research, the goal is to employ additional metaheuristic techniques, particularly ARO, to address various engineering challenges.
Bu çalışma, dairesel bir açıklıktan yayılan toplam alanların Opak, Mükemmel Elektrik İletken (PEC) ve Mükemmel Manyetik İletken (PMC) yüzeylerdeki davranışlarını karşılaştırmalı olarak incelemektedir. Toplam alan hesaplamalarında Sınır Kırınım Dalgası Teorisi (SKDT) ile Genelleştirilmiş SKDT (GSKDT) yöntemleri kullanılmış, analizler, Miyamoto ve Wolf tarafından tanımlanan vektör potansiyeli temeline dayandırılmıştır. Elde edilen non-uniform toplam alan ifadeleri, Detour parametresi ve Fresnel fonksiyonunun asimptotik özellikleri kullanılarak uniform forma dönüştürülmüştür. Opak yüzeylerde yalnızca gelen dalga dikkate alınırken, PEC ve PMC yüzeylerde hem gelen hem de yansıyan dalgalar hesaba katılmıştır. Farklı açıklık yarıçapları ve gözlem mesafeleri için toplam alanın uzaysal dağılımı grafiksel olarak karşılaştırılmış, yüzey tiplerinin alan üzerindeki etkileri ayrıntılı biçimde analiz edilmiştir. Sonuçlar, toplam alanın genlik ve faz karakteristiğinin yüzey tipine bağlı olarak belirgin biçimde değiştiğini göstermekte; özellikle PEC yüzeylerde yüksek frekanslı girişim desenleri, opak yüzeylerde ise daha düşük genlikli ve düzgün bir dağılım gözlenmektedir. Elde edilen bulgular, yüzey özelliklerinin toplam alan davranışı üzerindeki rolünü hem nitel hem de nicel olarak ortaya koymakta; anten tasarımı, elektromanyetik kalkanlama ve radar kesit alanı (RCS) azaltımı gibi mühendislik uygulamalarında yüzey seçimi ve optimizasyonu için yol gösterici bir referans sunmaktadır.
Choosing the right restorative material is crucial in prosthetic dental treatments. Zirconia, lithium disilicate porcelains, and leucite-reinforced feldspathic porcelains are popular options because of their strong mechanical properties and outstanding aesthetics. In this study, finite element analyses were conducted to examine how these materials behave mechanically under a 450N compression load, under varying thermal conditions (5 °C, 22 °C, and 70 °C), and under loading scenarios (distributed, combined, vertical, or angular). Zirconia exhibited the highest peak stresses, reaching a maximum principal stress value of 184.89 MPa under 70°C and 30° oblique loading. However, it maintained the highest safety margin, utilizing only 20.5% of its 900 MPa flexural strength. In contrast, it was observed that leucitereinforced porcelain reached 78.3% of the 160 MPa strength under the same conditions, making it the material with the lowest safety margin. It was determined that extreme temperature (70 °C) and oblique loading (30°) were the primary causes of stress intensification. It was observed that combined loading significantly increased localized surface stress concentrations at the occlusal contact points and cervical margins.