
Gelişen teknoloji ile çok çeşitli suni yapı malzemeleri oldukça yaygın olarak kullanılmaktadır. Ancak bu malzemeler bazı dönemlerde çokça tercih edilse de bu durumum sürekliliğini koruyamadığı görülmektedir. Öte yandan iç mekân ve donatı tasarımlarında insan-doğa ilişkisine dayalı biyofilik yapı malzemelerinin, sürdürülebilirlik özelliğini kaybetmediği görülmektedir. Bu malzemelerin en önemli ve yaygın kullanım alanına sahip olanlarından birisi ahşap malzemedir. Bu çalışmada biyofilik bir tasarım malzemesi olan ahşabın, tasarımla daha ilişkili olduğu düşünülen fiziksel karakteristiklerinden renk, yoğunluk ve parlaklık özelliklerinin endüstriyel ürün ve iç mekân donatılarında biyofilik tasarıma uygun olarak kullanılabilme imkânları araştırılmıştır. Çalışmanın amacına ulaşması için endüstriyel üretimde en çok kullanıldığı öngörülen 36 farklı ahşap türünün ASTM D 2244’de belirtilen esaslara göre CIE L*a*b* sisteminde renk, parlaklık ve yoğunlukları ölçülmüştür. Elde edilen bulgular doğrultusunda ahşap türleri istatistiksel olarak homojenlik gruplarına ayrılmıştır. Fiziksel karakteristiklerine göre gruplara ayrılan ahşap türleri, renk armonileri, estetik algılama, sağlamlık, akustik, ısı ve ses yalıtımı gibi özelliklerin endüstriyel ahşap ürün ve iç mekân donatılarında, biyofilik malzemeyle tasarım konforunu yakalamak için paydaşlara kullanım önerileri yapılmıştır.
Bu çalışmada, Zonguldak-Bartın bölgesinde doğal olarak yetişen Prunus spinosa L. (çakal eriği) meyvelerinin fiziksel, kimyasal ve antibakteriyel özelliklerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Araştırma kapsamında, Sipahiler (Zonguldak), Ulus (Bartın) ve Taşcılı (Zonguldak) olmak üzere üç farklı bölgeden 2021 yılı Eylül–Kasım aylarında toplanan meyve örnekleri kullanılmıştır. Fiziksel analizlerde meyve boyutları, ağırlık, hacim, yoğunluk, et/çekirdek oranı ve çekirdek özellikleri; kimyasal analizlerde ise toplam kuru madde, suda çözünür kuru madde, toplam asitlik, kül miktarı ve pH değerleri belirlenmiştir. Ayrıca, meyvelerin antibakteriyel aktivitesi Staphylococcus aureus (S.aureus) ve Escherichia coli (E.coli) bakterilerine karşı disk difüzyon yöntemi ile değerlendirilmiştir. Elde edilen bulgular, meyvelerin fiziksel ve kimyasal özelliklerinin örnekleme bölgelerine bağlı olarak istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar gösterdiğini ortaya koymuştur (p<0,05). Taşcılı/Zonguldak örnekleri meyve boyutu (13,6 mm), ağırlığı (1,74 g) ve et yüzdesi (%86,8) bakımından öne çıkarken, Ulus/Bartın örnekleri toplam kuru madde (%25,7), suda çözünür kuru madde (17,4 Briks) ve kül miktarı (%5,9) açısından daha yüksek değerlere sahip olmuştur. Antibakteriye analizler sonucunda tüm örneklerin her iki bakteri türüne karşı belirgin inhibisyon zonları oluşturduğu belirlenmiştir.
Bu araştırmanın amacı Türk mobilya imalat sektörünün likidite, mali yapı ve karlılık performansının geleneksel ve nakit akış temelli finansal oranlar üzerinden analiz ederek performans sonuçlarının farklılık gösterip göstermediğini belirlemektir. Bu kapsamda T.C. Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumu tarafından yayınlanan Türkiye Finansal Raporlama Standartlarına uyumlu ve bağımsız denetime tabi mobilya imalat sektörünün 2018-2023 yıllarına ait finansal durum tablosu, kâr veya zarar tablosu ve nakit akış tablosu kullanılarak oranlar hesaplanmıştır. Çalışmada analiz betimsel ve analitik yaklaşımlara dayanmakta olup; ana karşılaştırma, fark, trend ve volatilite analizlerinden oluşmaktadır. Ana karşılaştırma, yıllık ortalama değerler üzerinden gerçekleştirilmiştir. Fark analizi geleneksel ile nakit temelli oranlar arasındaki yıllık ayrışmaları incelemiştir. Trend analizi basit doğrusal regresyonla zaman eğilimlerini, volatilite analizi ise değişim katsayısını hesaplamıştır. Analiz sonucunda geleneksel likidite oranlarının nakit temelli karşılıklarından sistematik olarak yüksek olduğunu (ortalama fark 1,31 puan) ve orta-güçlü bozulma eğilimi sergilediğini göstermiştir. Hızlı orandaki eğimin ise anlamlı olduğu belirlenmiştir. Volatilite ise nakit temelli likidite oranlarında daha yüksek saptanmış ve. Mali yapı analizinde geleneksel oranlar istikrarlı görünüm sunarken ( ortalama fark 1,62 puan), nakit temelli mali yapı oranlarının zayıflama eğiliminde olduğu ve volatilitenin daha yüksek seyrettiği belirlenmiştir.Kârlılık performansında ise geleneksel karlılık oranlarının güçlü bozulma sergilediği, 2023 yılında negatife döndüğü ve bu eğilimin istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptanmış, nakit temelli oranların ise pozitif kaldığı, farkın ise 2023 yılında 0,12 puana yükseldiği ve volatilitenin geleneksel karlılık oranlarında daha yüksek gerçekleştiği belirlenmiştir. Sonuçlar, nakit akışı temelli oranların geleneksel oranlara üstünlüğünü vurgulamakta olup, sektörde nakit akışı yönetimi odaklı stratejilerin benimsenmesini önermektedir.
Vaccinium myrtillus L. (çobanüzümü), zengin fitokimyasal bileşimi ve dikkat çekici biyolojik aktiviteleriyle bilinen yabani bir bitkidir. Bu çalışmada, V. myrtillus'un iki morfolojik varyantının farklı bitki kısımlarından (yaprak, meyve ve gövde) elde edilen metanol ekstrelerinin antioksidan kapasiteleri ve kimyasal profilleri açısından karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. Antioksidan aktiviteler, CUPRAC (Bakır İyonu İndirgeyici Antioksidan Kapasitesi) ve FRAP (Demir İndirgeyici Antioksidan Gücü) testleri kullanılarak belirlenirken, fonksiyonel grup karakterizasyonu FTIR-ATR spektroskopisi ile gerçekleştirilmiştir. Sonuçlar, antioksidan kapasitelerinin bitki kısmına ve varyantına bağlı olarak önemli ölçüde değiştiğini ortaya koymuştur. En yüksek antioksidan aktivite Yer Ligarbası’nın dal kısmında (CUPRAC'ta 268.40 mg troloks eşdeğeri (TE)/g; FRAP'ta 139.29 µmol Fe²⁺/g) gözlemlenirken, en düşük değerler yine yer ligarbasının meyvesinde kaydedilmiştir. CUPRAC ve FRAP testleri arasındaki tutarlı eğilim, iki elektron transferine dayalı yöntem arasında güçlü bir uyum olduğunu göstermiştir. FTIR spektrumları, O–H (~3400 cm-1), C–H (~2925 cm-1), aromatik C=C (~1600 cm-1) ve C–O (~1200–1000 cm-1) titreşimleri de dahil olmak üzere fenolik bileşiklere, flavonoitlere, karbonhidratlara ve organik asitlere karşılık gelen karakteristik bantlar göstermiştir. Antioksidan kapasite ile 3400, 1020 ve 1050 cm-1'deki FTIR bantları arasında orta düzeyde pozitif korelasyonlar belirlenmiştir; bu da hidroksil ve C–O içeren fenolik bileşiklerin antioksidan aktivitede önemli bir rol oynadığını düşündürmektedir. Genel olarak, bulgular V. myrtillus'un antioksidan potansiyelinin fenolik bileşimiyle güçlü bir şekilde ilişkili olduğunu ve bitki kısmına ve morfolojik varyantına bağlı olarak değiştiğini göstermektedir. FTIR analizleri, antioksidan aktivite ile ilişkili fenolik ve hidroksil içeren fonksiyonel grupların varlığını ortaya koymuş ve elde edilen CUPRAC ile FRAP sonuçlarını yapısal açıdan desteklemiştir.
Odun dışı orman ürünleri (ODOÜ); doğal kaynaklar ekonomisi alanı içerisinde üretim, tüketim, dış ticaret, kalkınma, yoksulluk, sürdürülebilirlik, gibi birçok kilit kavramın kesişim noktasında konumlanmış, çok boyutlu bir çalışma alanıdır. Böylesine geniş bir kapsama sahip olan ODOÜ literatürünün ekonomik boyutuna ait entelektüel yapının ve gelişim sürecinin ortaya çıkarılması, bu çalışmanın amacını oluşturmaktadır. Bu amacı gerçekleştirmek üzere çalışmada bibliyometrik analiz yöntemi kullanılmıştır. Web of Science veritabanından elde edilen veriler Bibliometrix arayüzü kullanılarak analiz edilmiş ve alanın öne çıkan yayınları, bu yayınlara yapılan atıfların seyri ve özellikleri, yazarları, kaynak dergileri ve temaları ile bu temaların güncel konular çerçevesinde geçirdiği dönüşüme ilişkin sonuçlar elde edilerek görselleştirilmiştir. Analiz sonuçlarına göre ODOÜ’nün ekonomik yönüne odaklanan çalışmaların yıllık %7,11’lik bir büyüme oranıyla genişlediği tespit edilmiştir. Bulgular alana dair önemli bir akademik ilginin varlığını ve bu ilginin kendini güncelleyerek devamlılığını sürdürdüğünü ortaya koymuştur. Bu alanda öne çıkan en ilgili kaynakların tematik dağılımına baktığımızda ODOÜ ekonomisinin temel olarak ormancılık ekonomisi, kalkınma, sürdürülebilirlik ve ekoloji disiplinlerinin kesişiminde şekillendiği anlaşılmaktadır. Çalışmanın bulguları ODOÜ’nün ekonomik yönünün çok sayıda elemandan oluşan motor tema kümelerinin varlığı nedeniyle kavramsal derinliğe sahip bir çalışma alanı olduğunu kanıtlamıştır. Ancak kelime bulutu ve trend olan kavramlar analizlerinde başı çeken “yönetim, kırsal geçim kaynakları, koruma ve kırsal hane halkı gibi” alanın yapı taşı sayılabilecek kavramların temel temalar içerisinde konumlanması ODOÜ’nün ekonomik yönünün en yüksek frekansa sahip kavramlarının motor temalar haline gelemediğini, dolayısıyla alanın yoğun bir tekrara düşerek entelektüel bir durağanlık içerisinde olduğunu göstermektedir. Bu durumun aşılabilmesi adına sayısal derinliğe sahip ekonometrik yöntemlerin kullanılması ve alana metodolojik bir derinlik getirilmesi önerilmiştir.
Faz değiştiren malzemeler (FDM), belirli sıcaklıklarda katı-sıvı faz değişimi yoluyla ısıyı depolayıp serbest bırakabilen sistemlerdir. Bitkisel yağ bazlı FDM’ler, soya, palmiye ve hindistancevizi yağı gibi yenilenebilir kaynaklardan elde edilen, çevre dostu malzemelerdir. Düşük erime sıcaklıkları ve biyolojik uyumlulukları sayesinde yeşil bina sistemleri, gıda taşımacılığı ve medikal alanlarda tercih edilirler. Bu çalışmada, nanopartikül katkılı biyo bazlı kapsüllenmiş faz değiştiren malzemeler hazırlanmıştır. Nanopartikül olarak kil ve TiO2, biyo bazlı malzeme olarak hindistan cevizi yağı kullanılmıştır. Hazırlanan malzemelerin, morfolojik yüzey analizi taramalı elektron mikroskobu (SEM) ile, termal kararlılıkları termogravimetrik analiz (TGA) ile, camsı geçiş sıcaklıkları/erime sıcaklıkları diferansiyel taramalı kalorimetri (DSC) ve kimyasal yapısı FT-IR tekniği ile karakterize edilmiştir. Elde edilen tüm sonuçlar değerlendirildiğinde; üretilen biyobazlı kapsüllenmiş faz değiştiren üre-formaldehit reçinesinin üstün özelliklere sahip olduğu ve hazırlanan fonksiyonelleştirilmiş malzemenin endüstride kullanılabilecek özelliklerde olduğu sonucuna varılmıştır.
In this study, the effect of temperature on ink removal performance was investigated using coated waste magazine papers with a basis weight of 130 g/m². Experiments were conducted at 30°C, 40°C, 50°C, and 60 °C during pulping and flotation stages. The results showed that Effective residual ink concentration (ERIC) values after pulping ranged from 305.7 to 332.3 ppm, indicating that pulping primarily promoted ink detachment rather than effective ink removal. Following flotation, ERIC values significantly decreased, reaching 196.0 ppm at 40 °C and the lowest value of 190.0 ppm at 50 °C, while a higher value was observed at 60 °C (217.7 ppm). Optical properties improved accordingly, with whiteness and brightness reaching their maximum values at 40 °C, consistent with enhanced flotation efficiency. Mechanical properties exhibited a non-linear dependence on temperature, with the highest breaking length (1.86 km) and burst index (1.26 kPa·m²/g) obtained at 40 °C, whereas the highest tear index (5.09 mN·m²/g) was observed at 60 °C. Statistical analysis showed that flotation temperature had a significant effect on ERIC, brightness, opacity, breaking length, burst index, tear index, and ash content (p < 0.05), confirming that temperature-dependent changes were not only descriptive but also statistically meaningful. Ash content varied significantly, with the highest value at 40 °C (29.79%) and the lowest at 50 °C (22.67%), indicating a balance between filler retention and pulp cleanliness. Overall, the findings demonstrate that moderate temperatures, particularly around 40 °C, provide the most favorable balance between deinking efficiency, mechanical performance, and structural integrity.
Bu çalışmada, orman ürünleri sanayi sektöründe çalışanların çatışma nedenleri ve bu nedenlerin demografik değişkenlerle ilişkisi incelenmiştir. Araştırmanın evrenini, Türkiye’de orman ürünleri sektöründe faaliyet gösteren işletmelerde çalışan bireyler oluşturmaktadır. Bu kapsamda hazırlanan anket formu, yüz yüze yöntemle uygulanmış ve toplamda 617 anket değerlendirmeye alınmıştır. Elde edilen verilerin analizinde istatistiksel çözümlemeler için SPSS paket programından yararlanılmıştır. Bunun yanı sıra, veri madenciliği tekniklerinden biri olan Apriori algoritması kullanılarak değişkenler arasındaki ilişkiler ve örüntüler ortaya konulmuştur. Araştırma bulgularına göre, çalışanların çatışma algısı orta düzeyde olmakla birlikte, en önemli çatışma nedenleri ücret politikaları, maddi tatminsizlik, bireysel davranışlar ve çalışanlar arasındaki rekabet ve kıskançlık olarak belirlenmiştir. Yaş, işletmenin yapısı, çalışma süresi ve sektör gibi değişkenlerin çatışma algısı üzerinde etkili olduğu, ancak cinsiyet ve medeni durum gibi değişkenlerin anlamlı bir farklılık oluşturmadığı belirlenmiştir. Birliktelik kuralları analizi sonucunda, örgütsel işleyişe ilişkin faktörlerin (iletişim, koordinasyon, görev dağılımı ve performans değerlendirme sistemleri) hem çatışma algısı hem de işletme faaliyetleri (özellikle ihracat) ile ilişkili olduğu tespit edilmiştir. Elde edilen bulgular doğrultusunda, örgütlerde çatışmanın yönetilebilir bir düzeyde tutulması, adil ücretlendirme sistemlerinin oluşturulması,ve çalışanlar arası iletişim ile iş birliğinin güçlendirilmesi önerilmektedir.
This study investigates the effects of pressing speed and adhesive content on the physical and mechanical properties of medium-density fiberboard (MDF) panels produced from pine-oak fiber mixtures. Panels were manufactured under industrial conditions using the available production settings, including pressing speeds of 400 and 420 mm/s and adhesive content levels of 10.7% and 11.2%. The evaluated properties included density, modulus of rupture (MOR), modulus of elasticity (MOE), internal bond strength (IB), surface soundness, screw withdrawal resistance, thickness swelling (TS), and water absorption (WA). The results showed that density varied significantly among the groups (p<0.05), with lower values obtained at lower pressing speed. Internal bond strength was significantly higher at the lower pressing speed, whereas screw withdrawal resistance was significantly higher at the higher pressing speed. In contrast, MOR, surface soundness, thickness swelling, and water absorption were not significantly affected by the investigated production conditions (p>0.05), while MOE showed a limited but statistically significant variation (p<0.05). Although density differed among the groups, the results indicate that panel performance cannot be explained by density alone, and that pressing conditions play a dominant role in determining mechanical behaviour. In conclusion, under the investigated conditions, pressing speed had a more pronounced influence on the balance between core integrity and screw holding performance in MDF panels than variations in adhesive content. However, no consistent improvement associated with the higher adhesive content was observed under the available production conditions.
Durometer hardness (Shore D) is generally used for measuring hardness of the thermoplastic elastomers, vulcanized rubber, some plastics etc. In this study, availability of the Shore D hardness method for wood hardness was investigated. In addition, it was investigated whether the values obtained from thermo-vacuum treated material differed from those obtained from untreated material. Because the method has potential for in-situ measurements as a non-destructive evaluation method with its relatively smaller measurement needle. Untreated and thermo-vacuum (Termovuoto®) treated at 200oC treated Scots pine (Pinus sylvestris) samples were used in this study. Due to the needle size, method principle, and heterogeneity caused by annual ring structure, full radial and radial specimens were prepared, and earlywood and latewood hardness values were measured in each group. In addition, the Shore D hardness method was compared with the static Janka hardness method to evaluate efficiency. The results showed that the thermal treatment can be predicted using a durometer hardness tester with taking anatomical features into account. In terms of cutting method, the data obtained from fully radial and radially cut samples were similar. Based on annual rings, different results were obtained in early- and latewood. Furthermore, higher results were obtained in both untreated and treated latewood layers, and in both fully radial and radially cut samples. However, a review of the literature reveals that the results obtained using the Shore D method in Scots pine show significant variations. In light of the results of this study, it is suggested that anatomical differences should also be taken into account in order to eliminate variation dependent on macroscopic variables. Otherwise, although the standards related to the Shore D method recommend the application of standard weights in hardness measurements of other materials, in this study, low variations were obtained even though the tests were performed heterogeneously using human force.
Wood plastic composites (WPCs) are commercially utilized in building and infrastructure applications; however, their inherent flammability remains a significant concern. While continuous fiber has been investigated to improve thermal behaviour, the effects of fine particulate inorganic fillers on thermal diffusion pathways remain relatively limited. This study aims to evaluate the potential of enhancing the thermal stability and fire resistance of low-density polyethylene (LDPE) based WPCs by incorporating micro-sized glass fiber powder as a reinforcing filler option. WPC panels were manufactured using Scots pine wood flour, LDPE powder, and a maleic anhydride grafted polyethylene (MAPE) coupling agent, with varying concentrations (5% to 30%) and lengths (100 μm and 200 μm) of glass fiber powder. The thermal behavior of the composites was evaluated using thermogravimetric analysis (TGA), while ignition resistance was assessed via the limiting oxygen index (LOI) test.TGA results revealed that glass fiber powder reinforcement improved the thermal stability of the WPCs by contributing to a physical barrier effect, particularly shifting the onset degradation temperature (Tonset) to higher values as filler content increased. Formulations containing 200 μm fibers demonstrated enhanced shielding ability at intermediate concentrations, which is suggested to originate from a potentially higher aspect ratio of the larger particles within the polymer matrix. The final inorganic residue increased from 2.59% in the control WPC to approximately 31.03% in the 30% reinforced variations. Correlating with these findings, LOI values rose from 18% for neat LDPE and 23% for the control WPC to a value of 24% for the reinforced composites. The results suggest that the glass fiber powder can serve as a cost-effective additive for improving the thermal stability and ignition resistance of WPCs.
Leaf color is not only an aesthetic characteristic for plants, but also an important indicator reflecting the physiological status of the plant. This study aimed to determine chlorophyll differences arising depending on leaf color (green and red) in Photinia × fraseri Dress. seedlings and to reveal the relationship between these differences and vegetation indices derived from RGB-based image analyses. The study material consisted of green and red leaves collected from four-year-old seedlings grown under the same environmental conditions. Leaf chlorophyll content was determined using a portable chlorophyll meter (SPAD-502); red (R), green (G), and blue (B) color values of the same leaves were obtained from scanned images using ImageJ software. Based on RGB values, excess green (E×G) index, normalized green–red difference index (NGRDI), visible atmospherically resistant index (VARI), green leaf index (GLI), and greenness index (GI) values were calculated. The obtained data were evaluated using independent samples t-test, Spearman's rank correlation analysis, and regression analyses. The results revealed statistically significant differences between green and red leaves in all RGB color values except the blue value, in SPAD values, and in vegetation indices (p < 0.01). SPAD values in green leaves (79.83) were found to be markedly higher than those in red leaves (30.15). In particular, the E×G index showed higher performance than the other indices in reflecting chlorophyll differences associated with leaf color and in explaining SPAD values. Regression analyses revealed that the relationships between SPAD values and vegetation indices exhibited a non-linear structure and that quadratic models provided higher explanatory power. The findings indicate that RGB-based vegetation indices can be used for the non-destructive and practical monitoring of leaf color–associated physiological differences in ornamental plants such as Photinia × fraseri.
Bu çalışmada, kamu ve özel sektörde ormancılık faaliyetlerinde çalışan bireylerin iş tatmin düzeylerinin belirlenmesi ve iş tatmini ile çeşitli demografik değişkenler arasındaki ilişkilerin incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırma, Karabük, Safranbolu ve Araç Orman İşletme Müdürlükleri bünyesinde kamu çalışanları ile bu bölgelerde ormancılık faaliyetleri yürüten özel sektör çalışanları (orman köylüleri) üzerinde gerçekleştirilmiştir. Veri toplama aracı olarak Minnesota iş tatmin ölçeği kullanılmış ve yüz yüze anket yöntemiyle toplam 190 geçerli anket elde edilmiştir. Elde edilen veriler üzerinde; güvenilirlik analizi, açıklayıcı faktör analizi, bağımsız örneklem t-testi ve tek yönlü varyans analizi (ANOVA) testleri uygulanmıştır. Ölçeğin Cronbach’s α katsayısı 0.938 olarak bulunmuş ve yüksek düzeyde güvenilir olduğu belirlenmiştir. Araştırma sonuçlarına göre katılımcıların büyük çoğunluğunun orta ve yüksek düzeyde iş tatminine sahip olduğu tespit edilmiştir. Cinsiyet, yaş, medeni durum, eğitim düzeyi ve mesleki deneyim gibi demografik değişkenlere göre iş tatmin düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Buna karşın, kamu ve özel sektör ayrımına göre özellikle dışsal ve genel iş tatmin düzeylerinde anlamlı farklılıklar olduğu belirlenmiş; kamu sektöründe çalışanların genel iş tatmin düzeylerinin özel sektör çalışanlarına göre daha yüksek olduğu saptanmıştır. Ayrıca çalışma alanlarına göre yapılan karşılaştırmalarda kamu işçisi ve kamu-büro çalışanlarının iş tatmin düzeylerinin daha yüksek olduğu görülmüştür. Elde edilen bulgular doğrultusunda, özellikle özel sektörde çalışanların iş tatmin düzeylerinin artırılmasına yönelik iş sağlığı ve güvenliği uygulamalarının geliştirilmesi ve elde edilecek gelir düzeylerinin iyileştirilmesi önerilmektedir.
In this study, a hybrid quality function deployment (QFD)-based decision-making model was proposed to prioritize economic indicators of supplier selection in a furniture company. The hybrid model is designed to prioritize economic indicators in the furniture company by measuring the influence of decision-makers through expert order weights and to ensure the effective use of step-wise weight assessment ratio analysis (SWARA) and the technique for order preference by similarity to ideal solution (TOPSIS) within the evaluation processes of a QFD-based decision mechanism. This hybrid QFD-based model has three main phases: i) Determining conceptual inputs of QFD-main structure, ii) Creating experts-weighted decision matrices, iii) Prioritizing/ranking/selecting supplier selection (SS)-economic indicator-alternatives. In the first phase, a QFD-team was formed with influential decision makers (experts) in the company's SC evaluations. Then, the two main QFD-conceptual inputs, customer needs (CNs) and supplier characteristics (SCs), were identified. The G1-order weights of experts were calculated using G1-order relation analysis. In the second phase, experts’ G1-weighted CN-importance values were computed through SWARA method. Also, experts’ G1-weighted CN-SC relationship evaluations-based decision matrices were obtained in this phase. Prioritizing/ranking/selecting SS-economic indicator-alternatives were executed in the third phase. The indicator-alternatives were prioritized by their closeness degrees calculated through TOPSIS. Consequently, financial capability, competative cost/price, and quality were determined as the most important indicator-alternatives for the furniture company using Pareto analysis.
Türkiye, dünya çam balı üretiminin yaklaşık %90’ını karşılayarak bu alanda küresel ölçekte stratejik bir konuma sahiptir. Çam balı, yalnızca ekonomik bir ürün değil, aynı zamanda kırsal kalkınma ve ekosistem hizmetleri açısından da önemli bir odun dışı orman ürünüdür. Bu araştırmada çam balı üreticilerinin sosyoekonomik yapısı, üretim koşulları, örgütlenme düzeyi, mekanizasyon kullanımı ve pazarlama stratejileri analiz edilmiş, üretimin sürdürülebilirliğini tehdit eden başlıca sorunlar belirlenmiş ve çözüm önerileri geliştirilmiştir. Araştırma Muğla, Aydın ve İzmir illerinde çam balı üretimi yapan 379 arıcılık işletmesinden anket yoluyla elde edilen verilere dayanmaktadır. Bulgular işletmelerin faaliyet gösterdikleri illere göre oluşturulan gruplar temelinde değerlendirilerek, üretici odaklı politikaların geliştirilmesi ve sektörel kapasitenin artırılmasına yönelik stratejik planlamalar için önemli bir zemin oluşturmuştur. Araştırma sonuçları üreticilerin yaşlandığını, eğitim ve örgütlenme düzeyinin yetersiz kaldığını göstermektedir. Sosyal güvence eksikliği ve finansman sıkıntıları ekonomik sürdürülebilirliği tehdit ederken, ORKÖY desteklerinin etkin kullanılamadığı, modern ekipman kullanımının ve diğer arı ürünlerinin üretiminin çok düşük seviyede kaldığı belirlenmiştir. Koloni kayıplarının hastalıklar, iklim değişikliği ve konaklama alanı yetersizliği gibi nedenlerle arttığı; pazarlamada ise toptancı ve tüccarların belirleyici rol oynadığı ve bu durumun üretici gelirlerini olumsuz etkilediği anlaşılmıştır. Bu bağlamda doğrudan satış ve sözleşmeli üretim gibi farklı pazarlama kanallarının teşvik edilmesi, gençlerin sektöre kazandırılması, eğitim faaliyetlerinin yaygınlaştırılması, üretici örgütlenmesinin güçlendirilmesi, mekanizasyon düzeyinin artırılması önerilmektedir.
Mobilya insan hayatının her alanında ihtiyaç duyduğu yaşam alanlarını etkileyen, şekillendiren ve yaşam kalitesini etkileyen ürünlerden biridir. Mobilya insanların yaşam tarzları hakkında bilgi vermesi, estetik anlayışı ve kültürel kimliklerini yansıtması açısından önemlidir. Bu bağlamda mobilya sektörü tüm dünyada önemli bir yere sahiptir. Dinamik bir sektördür ve üretilen ürünler her geçen gün değişmekte ve yenilenmektedir. Bu durum tüketici tercihlerini de etkilemektedir. Tüketicilerin mobilya satın alımını etkileyen çeşitli faktörler bulunmaktadır. Yaşam tarzları, ekonomik durumları, zevk ve tercihleri, kültürel durumları; bunun yanında ürünlerin markası, fiyatı, kalitesi, tasarımı, satın alımı sonrası hizmet vb. gibi birçok faktör satın alma kararlarında rol oynamaktadır. Bu çalışmada başka ülkelerden gelerek Türkiye’de ikamet eden yabancıların mobilya satın almadaki tutumları ve satın almalarını etkileyen unsurların belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışma kapsamına son beş yılda mobilya satın alan tüketiciler alınmıştır. Veriler anket yöntemi ile elde edilmiş ve SPSS 20 programında analiz edilmiştir. Çalışma sonucunda mobilya satın alımında en fazla salon ve yatak odası mobilyalarının alındığı, marka tercihinde öncelikle fiyat, kalite, konfor ve güvenilirlik faktörlerinin etkili olduğu, satın almada mağazadan satın almanın daha etkili olduğu, satın alımında veya sonrasında en fazla karşılaşılan sorunun mobilyanın geç teslimi ve satın alma sırasında oturma, uzanma, çekmece kontrolü vb denemelerin yapılmaması olduğu, satın alma kararında mobilyada kalite, renk, biçim, vb. estetik özellikler, fiyat, markasının etkili olduğu ve satın alınan mobilyanın uzun ömürlü olmasını istedikleri sonuçları elde edilmiştir.
Orman yangınları, başlıca erozyonun artmasına, atmosferdeki karbon dioksit emisyonunun yükselmesine ve madde döngüsünün bozulmasına neden olduğu için doğal ekosistemi olumsuz etkileyen geniş alanlara yayılım gösterebilen yangınlardır. 500 hektar ve üzerinde alanın yandığı yangınlar büyük ya da mega yangınlar olarak adlandırılmaktadır. İhmal, kaza, enerji iletim hattı, anız yakma, piknik ateşi, çoban ateşi ve sigaradan kaynaklı olarak orman yangınları çıkmaktadır. Dünya da yangınların ortalama %75’nin çıkış sebebi insan kaynaklı iken Türkiye de bu oran yaklaşık %90’lara çıkmaktadır. Dünya üzerindeki orman yangınlarının en çok yaşandığı alanlar Akdeniz iklim bölgelerine aittir. İnsan faaliyetlerinin başlıca sebep olduğu küresel iklim değişikliğine bağlı olarak sıcak hava olayları ile son zamanlarda yangınların sayısı ve özellikle yanan alanların arttığı belirlenmiştir. Bu çalışmada 2021 yılı yazında Dünya da meydana gelen büyük yangınlarda yanan alanlar, yangın sayıları ve yangın sebepleri ülkelere göre incelenmiştir. 2021 yılı yazında Türkiye, Yunanistan, İtalya, İspanya, ABD ve Kanada en fazla orman yangınlarından etkilenen ülkelerdir. Ayrıca bu çalışmada Türkiye de 2021 yılı yazında meydana gelen büyük yangınlarda yanan alanlar, yangın sayıları ve yangın sebepleri şehirlere göre incelenmiştir. 2021 yılı yazında Antalya, Muğla, Mersin ve Adana en fazla orman yangınlarından etkilenen şehirler olmuştur. Birçok noktada eş zamanlı ortaya çıkan büyük yangınların hava koşullarının olumsuz etkisiyle söndürülmesinde zorluklar yaşanmıştır.
Kırmızı orman karıncaları (Formica rufa grubu), Holarktik bölgede yayılış gösteren, özellikle boreal ve ılıman kuşaklarda yaşayan türlerdir. Avrasya ve Kuzey Amerika’ya geniş ölçekte dağılmış olup farklı çevresel koşullara yüksek uyum gösterirler. Kuzey orman ekosistemlerinde kilit türlerden biri olarak flora ve fauna ile güçlü etkileşim içindedirler. İğne yapraklı ve karışık ormanlarda yoğunlaşan bu karıncalar, Avrupa’da İskandinavya’dan Akdeniz’e, ayrıca Rusya, Almanya, Polonya, Fransa ve İngiltere’de yaygın popülasyonlara sahiptir. Bu araştırma, Ankara ili Çamlıdere ilçesi Çamkoru Dr. Fuat Adalı Araştırma Ormanı’nda Formica rufa L.’nın yuva envanteri, ekolojisi ve habitat özelliklerini incelemektedir. Amaç; yuva dağılımını etkileyen meşcere yapısı ile topoğrafik ve çevresel değişkenleri belirlemek, yuva hacimlerini hesaplayarak belirleyicilerini ortaya koymak ve türün ekosistem rolünü değerlendirmektir. 2023–2024 tam sayım envanterinde 612,1 ha alanda 359 yuva saptanmış; %42,6’sı aktif, %40,4’ü sönük, %17’si sönen olarak sınıflandırılmıştır. Tek değişkenli analizlerde bakı, yükselti, kapalılık, meşcere tipi ve yaş sınıfı anlamlıdır (p
Regular assessment of protected areas is essential for preserving their sanctity and ensuring continuous ecosystem services. Anthropogenic activities and pressure in rainforest protected areas (PAs) have caused habitat degradation and loss of flora and fauna. Most PAs in Ondo State, Nigeria have been recklessly exploited, hijacked, and converted to other land uses. This study assessed three PAs in Ondo State to provide baseline information for sustainable management and identify rare and threatened species requir-ing urgent conservation. The study evaluated tree species diversity, abundance, and growth variables across Akure-Ofosu Forest Reserve (Ondo Central), Osse River Park (Ondo North), and Oluwa Forest Reserve (Ondo South). Data were collected using systematic line transects with 50 × 50 m plots at 250 m intervals. All trees ≥10 cm DBH were identified, measured, and recorded. Mean basal area and volume per hectare were highest at Oluwa (288.90 m² ha⁻¹; 2897.12 m³ ha⁻¹), followed by Akure-Ofosu (222.59 m² ha⁻¹; 1710.90 m³ ha⁻¹) and Osse (101.91 m² ha⁻¹; 1004.55 m³ ha⁻¹). Biodiversity indices showed Pielou's evenness was highest in Akure-Ofosu (1.05), Shannon-Wiener (H’) peaked at 4.24 there, and Margalef's richness was greatest at Oluwa (13.66). Simpson's index exceeded 0.93 across all sites. Notably, Stercu-liaceae, Combretaceae, Ulmaceae, Apocynaceae, Caesalpiniodeae, and Verbenaceae were the most species-rich families, with Oluwa showing superior structural complexity and diversity. The study recommends strict enforcement of PA regulations, targeted protection of threatened species, and developing alternative livelihoods for local communities to ensure long-term forest ecosystem sustainability.
Yapılan çalışma ile Türkiye’de ağaç ürünleri imalatı sektöründe faaliyet gösteren kurumlar vergisi mükellefi işletmelerin 2009-2023 yılları arasındaki kârlılık performansları ölçek bazlı olarak DuPont analiz tekniği ile değerlendirilmiştir. Araştırma verileri Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) tarafından hazırlanan sektör bilançolarından elde edilmiştir. Yapılan çalışma ile mikro, küçük, orta ve büyük ölçekli işletmelerin 2009-2023 yılları arasındaki satış kârlılığı (ROS), aktif kârlılığı (ROA) ve öz sermeye kârlılığı (ROE) oranları karşılaştırılmış ve ölçekler arasında anlamlı bir fark bulunup bulunmadığı test edilmiştir. Araştırma kapsamında Kruskal–Wallis non-parametrik varyans analizi ve Dunn–Bonferroni post-hoc testleri, SPSS istatistik programında yapılmıştır. Araştırma bulguları en düşük satış kârlılığının küçük ölçekli işlemelerde, en yüksek satış kârlılığın ise büyük ölçekli işletmelerde gerçekleştiğini göstermiştir. Çalışma sonunda ağaç ürünleri imalatı sektöründe aktif kârlılığı ve öz sermaye kârlılığının ise ölçek büyüdükçe arttığı sonucuna ulaşılmıştır. Diğer bir ifade ile en düşük aktif kârlılığı ve öz sermaye kârlılığı mikro ölçekli işletmelerde gerçekleşirken en yüksek aktif kârlılığı ve öz sermaye kârlılığının ise büyük ölçekli işletmelerde gerçekleştiği görülmüştür. Yapılan fark analizleri sonucunda da aktif kârlılığı ve öz sermaye kârlılığında mikro ölçekli işletmelerin diğer ölçeklerdeki işletmelerden anlamlı şekilde farklılaştığı sonucuna ulaşılmıştır. Çalışma sonucunda ağaç ürünleri imalatı sektöründe ölçek ekonomisinin geçerli olduğu ve dezavantajlı konumda olan daha mikro ve küçük ölçekli işletmelerin satış kârlılığı, aktif kârlılığı ve öz sermaye kârlılığını artırmaya yönelik çeşitli öneriler sunulmuştur.