
Bu çalışma, 1990–2024 dönemi için Türkiye’de turizm gelirlerinin yeşil büyüme üzerindeki etkisini kesirli frekanslı Fourier ARDL (FFF-ARDL) yöntemiyle analiz etmektedir. Elde edilen bulgular, turizmin mevcut yapısının çevresel sürdürülebilirliği destekleyen bir büyüme modeli oluşturmadığını ve bazı dönemlerde yeşil büyüme üzerinde olumsuz etkiler oluşturabileceğini göstermektedir. Bununla birlikte, turizmin yeşil büyümeye zarar veren bir unsur olmaktan ziyade, uygun politika ve stratejilerle çevre dostu bir kalkınma aracı haline gelebileceği sonucuna ulaşılmıştır. Özellikle enerji verimliliğini artıran çevre dostu altyapı yatırımları, karbon emisyonunun azaltılmasına yönelik düzenlemeler ve doğal kaynakların etkin kullanımını teşvik eden politikalar, turizmin çevresel etkilerini azaltarak sürdürülebilir büyümeyi destekleyebilir. Sonuç olarak, Türkiye gibi turizme dayalı ekonomilerde yeşil büyümenin sağlanabilmesi için turizm sektöründe çevreye duyarlı uygulamaların yaygınlaştırılması ve yeşil dönüşüm politikalarının bütüncül bir yaklaşımla sektöre entegre edilmesi gerekmektedir.
Ölüm ne kadar gözardı edilse de yaşam döngüsünün doğal ve kaçınılmaz bir parçasıdır. Hayattaki denge dönemlerinde sevilen ve değer verilen birini kaybetmek bireyin yaşama dair sabitlik algısını sarsmakta ve iş yaşamını da etkilemektedir. Bu sürecin sağlıklı atlatılmasında sosyal çevrenin ve işyerinin desteği önemli rol oynamaktadır. Bu çalışma, yas sürecindeki çalışanlara yönelik işletmelerin politikalarını ve destek mekanizmalarını keşfetmeyi amaçlamaktadır. Ayrıca mevcut politikaları, prosedürleri ve uygulamaları belirleyerek yas tutan çalışanlara yönelik desteklerin yaygınlaşmasına ve çalışan refahının artırılmasına katkı sunması beklenmektedir. Nitel ve fenomenolojik bir desende tasarlanan çalışmada insan kaynakları yöneticileri ile yarı yapılandırılmış görüşmeler yapılmış, elde edilen veriler içerik analizi ile incelenmiş ve 37 kod 5 tema altında toplanmıştır. Katılımcılar yas izninin süresi ve uygulanmasına ilişkin sorunlara dikkat çekmiş, çalışanla sürekli iletişim halinde olunarak “yanındayız” mesajının verilmeye çalışıldığını belirtmişlerdir. Bu süreçte izin uzatma, iş yükünü hafifletme ve finansal destekler (ayni ve nakdi yardımlar) öne çıkan destek mekanizmalarıdır. Ayrıca izinlere ilişkin yasal düzenleme ihtiyacı, kurumsallaşmanın doğru anlaşılmaması ve yas sürecine ilişkin eğitimlerin gerekliliği vurgulanmıştır. Çalışma sonucunda tüm temaların yer aldığı kavramsal bir model geliştirilmiştir.
Nükleer enerji, dünya çapında birçok ülkede artan enerji taleplerini karşılamak için uygulanabilir bir alternatif enerji kaynağı olarak ortaya çıkan, çevre açısından sürdürülebilir bir enerji üretim biçimi olarak son yıllarda geniş çapta kabul gören bir enerji kaynağını temsil etmektedir. Mevcut literatürde geniş bir örneklemde nükleer enerjinin ekolojik ayak izi üzerindeki potansiyel etkilerini inceleyen çalışmaya rastlanılmamıştır. Bu doğrultuda çalışmanın temel amacı, nükleer enerji tüketimi gerçekleştiren 25 ülkede 2000-2023 yılları arasında nükleer enerjinin çevresel sürdürülebilirlik göstergelerinden biri olan ekolojik ayak izi üzerindeki potansiyel etkilerini analiz etmektir. Aynı zamanda çalışma, yenilenebilir enerjinin, ekonomik büyümenin ve doğrudan yabancı yatırımların ekolojik ayak izi üzerindeki etkilerine odaklanırken, çevresel Kuznets eğrisinin (EKC) geçerliliğini de sorgulamaktadır. Bu amaç doğrultusunda, farklı çevresel sürdürülebilirlik derecelendirmelerine sahip ülkeler arasında çeşitli değişkenlerin ne ölçüde etki gösterdiğini incelemek için momentler yöntemi kantil regresyon (MMQR) kullanılmıştır. Bulgular; bütün kantillerde nükleer enerjinin ve ekonomik büyümenin ekolojik ayak izine katkı sağladığını, doğrudan yabancı yatırımların ekolojik ayak izini arttırarak kirlilik cenneti yarattığını, buna rağmen yenilenebilir enerji tüketiminin ekolojik ayak izini azalttığını ve son olarak da EKC hipotezinin ters U şeklindeki yapısının doğrulandığını göstermektedir.
Bu çalışma, Ocak 2005-Haziran 2025 döneminde Türkiye’de faiz, enflasyon ve döviz kuru arasındaki ilişkileri ampirik olarak incelemektedir. Çalışmada; enflasyonun göstergesi olarak TÜFE’nin aylık artış oranı, faizin göstergesi olarak politika faizi ve döviz kuru değişkeni olarak ABD Doları kullanılmıştır. Analizlerde Hacker–Hatemi J simetrik ve Hatemi J asimetrik nedensellik testleri kullanılmıştır. Üç değişkenli VAR sistemi çerçevesinde elde edilen simetrik nedensellik bulguları, döviz kuru ile faiz oranı arasında karşılıklı ve güçlü, döviz kurundan enflasyona doğru güçlü ve enflasyondan faiz oranına doğru ise istatistiksel olarak zayıf bir nedenselliğin varlığını ortaya koymaktadır. Asimetrik nedensellik analiz sonuçları ise ilişkinin doğrusal olmadığını ve şokların yönüne bağlı olarak farklılaştığını göstermektedir. Özellikle faiz oranındaki negatif şokların enflasyonu artırdığı, enflasyondaki negatif şokların ise faizi yükselttiği belirlenmiştir. Ayrıca, asimetrik genelleştirilmiş etki-tepki analizleri (AGIRF), özellikle döviz kuru ve enflasyon şoklarının faiz dinamikleri üzerinde yön-bağımlı ve kalıcı etkiler yarattığını göstermektedir. Bulgular, Türkiye ekonomisinde para politikası aktarım mekanizmasının doğrusal olmayan yapısını ortaya koymakta ve politika tasarımının bu asimetrik dinamikleri dikkate alan bütüncül bir çerçevede yürütülmesi gerektiğini göstermektedir.
İşin anlamlılığı, birey açısından işinin önemi ve kendisi için taşıdığı olumlu anlam hakkındaki psikolojik değerlendirmesi ve algısıdır. Ekstra rol davranışı ise çalışan tarafından gönüllü şekilde sergilenen, örgüt ihtiyaçlarının ötesine geçen, örgüte fayda yaratan davranışlardır. 21. yüzyıl çalışma yaşamına bakıldığında karmaşıklık, belirsizlik ve yoğun rekabet gibi durumlar ön plana çıkmaktadır. Böyle bir ortamda çalışanların işlerini anlamlı olarak algılamaları hem bireyler hem de örgütler için kilit unsurlardan biri olarak görülmektedir. İşin anlamlı algılanması çalışanların rollerinin ötesine geçerek gönüllü olarak ek davranışlar gösterebilmesini sağlayabilir. Bu bağlamda, çalışmanın amacı, işin anlamlılığının ve alt boyutlarının ekstra rol davranışı üzerindeki etkilerinin incelenmesidir. Araştırma kapsamında, kolayda örnekleme yöntemiyle 300 katılımcıdan veri toplanmıştır. Verilerin analizinde korelasyon ve regresyon analizleri kullanılmıştır. Çalışmanın bulguları, işin anlamlılığının ekstra rol davranışı üzerinde pozitif ve anlamlı bir etkisinin olduğunu göstermektedir. Ekstra rol davranışı üzerinde işten anlam yaratmanın en fazla etkili olduğu söylenebilir. Böylece örgütlerin işten anlam yaratmayı güçlendirebilecek şekilde iş dizaynı, görevler, sorumluluklar geliştirebilmesi önemli görünmektedir. Çalışma işin anlamlılığına yönelik alt boyutlar çerçevesinde ele alındığından, çalışmanın alan yazın ve uygulamaya yönelik katkı sağlaması hedeflenmektedir.
Çalışma, uluslararası iklim anlaşmalarının ülkelerin enerji profilleri üzerindeki etkilerini zaman serisi perspektifinden incelemektedir. 1990–2024 döneminde 200’den fazla ülke, Kyoto öncesi (1990–1996), Kyoto sonrası (1997–2014) ve Paris sonrası (2015–2024) olmak üzere üç ayrı fazda analiz edilmiştir. Öncelikle ülkelerin enerji profilleri arasındaki benzerlikler ve farklılıklar, dinamik zaman bükmesi (DTW) temelli bir kümeleme yaklaşımıyla ortaya konmuştur. Ardından, farklı dönemlerde elde edilen kümelerin ne ölçüde istikrarlı ya da değişken olduğu, düzenlenmiş rand indeksi (ARI) kullanılarak nicel olarak değerlendirilmiştir. Son olarak, kümeleri birbirinden ayıran en belirleyici enerji göstergeleri rassal orman modeliyle belirlenerek, kümeleme sonuçlarının yorumlanabilirliği artırılmıştır. Bu hibrit yaklaşım sayesinde çalışma, hem yöntemsel hem de ampirik açıdan literatüre özgün bir katkı sunmaktadır. Bulgular; Kyoto öncesinde fosil yoğunluğunun belirleyici olduğunu, Kyoto döneminde hidroelektriğin öne çıktığını, Paris döneminde ise düşük karbon ve yenilenebilir göstergelerin baskın hale gelerek anlaşmaların farklılaştırıcı etkileri olduğunu göstermektedir. Ayrıca, Kyoto’nun sınırlı etkilerine karşılık Paris’in daha kapsayıcı ve sürdürülebilir bir çerçeve sunduğu anlaşılmaktadır. Bu çalışma, dinamik analiz, istikrar ölçümü ve açıklanabilirlik boyutlarını bir araya getiren özgün bir yöntemi literatüre kazandırmaktadır. Ayrıca bu yöntem, politika yapıcıların ülkelerin anlaşmalara uyumunu izlemeleri ve öncelikli göstergeleri tanımlamaları için nesnel bir veri temeli sunar.
Türkiye’s strategic geographical position and growth trajectory significantly shape its natural resource rents, environmental sustainability, and policy orientation. The primary objective of this study is to examine the long-run relationship between natural resource rents, geopolitical risk, and environmental degradation—proxied by the ecological footprint—in Türkiye over the period 1985–2021. To this end, the study employs the Fourier-based RALS-ADL cointegration approach, which allows for structural breaks and nonlinear adjustments in the data. The empirical results confirm the existence of a long-run equilibrium relationship among the variables. Natural resource rents, economic growth, and energy consumption exert positive and statistically significant effects on the ecological footprint, whereas geopolitical risk has a negative and significant impact. The positive effect of natural resource rents on the ecological footprint can be attributed to intensified resource extraction and energy-intensive production, whereas the negative impact of geopolitical risk likely reflects contractions in economic activity and investment under heightened uncertainty, thereby reducing environmental pressure. The main contribution of this study is to account for multiple and unknown structural changes and to provide more robust long-term inferences using the Fourier-based RALS-ADL methodology. Overall, the evidence emphasizes the necessity of a holistic policy framework that simultaneously considers natural resource management, geopolitical dynamics, economic expansion, and energy consumption in order to achieve environmental sustainability in Türkiye.
Bu çalışmanın amacı, Bloomberg Cinsiyet Eşitliği Endeksi’ne (GEI) dâhil edilen Türk şirketlerinin endekse giriş duyurularının, söz konusu şirketlerin hisse senedi getirileri üzerinde anlamlı bir piyasa tepkisi oluşturup oluşturmadığını incelemektir. Bu amaçla, 2017-2023 yılları arasında 12 Türk şirketinin endekse dâhil edilme duyuruları üzerinden bir olay çalışması analizi gerçekleştirilmiştir. Çalışmada anormal getirilerin (AR) hesaplanmasında piyasa modeli kullanılmış ve karşılaştırma endeksi olarak BIST100 endeksi esas alınmıştır. Olay çalışması yönteminde, öncelikle duyuru tarihlerinden 10 gün öncesi ile 10 gün sonrasını kapsayan 21 günlük bir zaman diliminde ortalama anormal getiriler (AAR) elde edilmiş; ayrıca birikimli etkiyi değerlendirmek amacıyla altı farklı zaman penceresi için birikimli ortalama anormal getiriler (CAAR) ve hassas ağırlıklı CAAR (PWCAAR) değerleri hesaplanmıştır. Bulgular, AAR değerlerinin duyuru öncesi (-7, -6 ve -1), duyuru günü (0) ve duyuru sonrası (+3 ve +5) dönemlerinde pozitif ve istatistiksel olarak anlamlı olduğunu göstermektedir. CAAR ve PWCAAR değerleri ise tüm zaman pencerelerde pozitif olmakla birlikte yalnızca (-7...0) zaman penceresinde istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Bulgular genel olarak, yatırımcıların cinsiyet eşitliğine yönelik kurumsal taahhütleri genel olarak olumlu karşıladığını ve bu uygulamalara duyarlı olduğunu göstermektedir; ancak etkinin kısa dönemli ve dalgalı bir yapıda olduğu görülmektedir. Bu doğrultuda, yatırımcı algısının güçlenmesine ve etkinin daha istikrarlı bir yapıya kavuşmasına katkı sağlamak amacıyla şirketlerin şeffaflık, yönetişim, düzenli raporlama ve uzun vadeli stratejik planlama çerçevesinde cinsiyet eşitliğine yönelik uygulamalarını daha tutarlı biçimde geliştirmesi faydalı olabilir.
Bu çalışmanın amacı, Jansen vd. (2008) tarafından geliştirilen ve Chen vd. (2015) tarafından çevresel sürdürülebilirlik bağlamına uyarlanan “yeşil paylaşılan vizyon” ölçeğinin Türkçeye uyarlanması ile geçerlik ve güvenirliğinin test edilmesidir. Ölçek, TR63 (Hatay, Kahramanmaraş, Osmaniye) bölgesinde faaliyet gösteren çeşitli özel sektör işletmelerinin sürdürülebilirlik ve Ar-Ge birimlerinde çalışan 211 kişilik bir örneklem grubuna uygulanmıştır. Yapılan açımlayıcı faktör analizinin, dört maddeden oluşan ölçeğin tek boyutlu bir yapıya sahip olduğunu ve toplam varyansın %74,56’sını açıkladığı görülmüştür. Ardından gerçekleştirilen doğrulayıcı faktör analizi, modelin genel uyum göstergelerinin kabul edilebilir sınırlar içinde olduğunu ve ölçeğin yapısal bütünlüğünü doğruladığını göstermiştir. Elde edilen sonuçlar, ölçeğin Türkçe versiyonunun geçerli ve güvenilir bir ölçme aracı olduğunu kanıtlamakta; ayrıca çalışmanın çevresel farkındalık ve sürdürülebilirlik araştırmalarında kullanılabilecek ölçüm araçlarına katkı sağlayarak literatürdeki metodolojik boşluklardan birini doldurduğunu göstermektedir.
Üretken yapay zekâ (GenAI), büyük miktarda veriden öğrenerek yeni metin, görüntü, video veya ses gibi içerikler üretebilen yapay zekâ modellerini ifade etmektedir. Bu teknolojiler, çevrimiçi alışveriş süreçlerinde kişiselleştirilmiş öneriler, ürün açıklamaları ve karar desteği sağlayarak tüketici satın alma yaklaşımlarını etkilemektedir. Bu çalışma, üretken yapay zekâ uygulamalarından olan ChatGPT ile gerçekleştirilen etkileşimlerin kullanım tutumu ve çevrimiçi satın alma niyeti üzerindeki etkilerini teknoloji kabul modeli (TAM) ile bilişsel tepki teorisinin (CRT) bütünleşik çerçevesinde incelemektedir. Araştırmada, etkileşimlerin güven ve merak gibi bilişsel tepkiler ile algılanan fayda ve algılanan kullanım kolaylığı gibi kabul inançları üzerindeki etkileri ve bu değişkenlerin tutum ve niyetle ilişkileri test edilmiştir. Çalışma kapsamında, 18 yaş ve üzeri, daha önce ChatGPT deneyimi olan katılımcılardan çevrimiçi anket yoluyla veri toplanmış ve 507 katılımcının verisi analiz edilmiştir. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistikler ve doğrulayıcı faktör analizi uygulanmış; ölçeklerin geçerliği doğrulandıktan sonra hipotezler yapısal eşitlik modellemesiyle test edilmiştir. Bulgular, ChatGPT etkileşimlerinin güven, merak, algılanan fayda ve kullanım kolaylığı üzerinde anlamlı etkiler yarattığını ortaya koymaktadır. Özellikle güvenin tutum üzerinde güçlü, merakın ise orta düzeyde rol oynadığı; satın alma niyetinin esasen tutum aracılığıyla şekillendiği belirlenmiştir. Sonuçlar, güven ve merak odaklı etkileşim tasarımlarının kullanıcı tutum ve