
The main purpose of this study is to examine the effects of perceived social support and work-life balance on happiness at work. Additionally, the study aims to determine the effect of perceived social support on work-life balance. The study was structured based on social support and spillover theories. Data were collected from 277 employees working at hotel enterprises in Samsun using the convenience sampling method and the survey technique. The findings revealed that perceived social support and work-life balance had positive effects on happiness at work. Furthermore, the study determined that perceived social support had a positive effect on work-life balance. Although happiness at work is generally accepted as a concept analysed in the context of organizational practices and working conditions, individuals’ social and psychological resources can also play a critical role in this process. In this context, the contribution of employees’ perceived social support to work-life balance and happiness at work can be considered an important finding, especially for hotel enterprises with their labour-intensive structure. A review of the existing literature reveals that there are a limited number of studies that address these variables together. Accordingly, it is believed that the findings obtained from this research will contribute to the literature.
This study aims to investigate whether the relationship between the real effective exchange rate and the stock market in Türkiye exhibits a time–varying and regime–dependent structure. To this end, monthly data covering the period from January 2003 to November 2025 are utilized, and the causal relationship between the BIST100 closing price index and the CPI–based real effective exchange rate is analyzed within the framework of the time–varying Granger causality approach. The empirical findings indicate that the relationship between the exchange rate and the stock market is not stable throughout the entire sample period; rather, it strengthens or weakens in a time–dependent manner, particularly during periods of economic crises, heightened uncertainty, and regime shifts. The results further suggest that the causality running from the stock market to the real effective exchange rate (DLNBI → DLNRE) is more dominant and, in certain periods, tends toward a persistent regime, whereas reverse causality from the exchange rate to the stock market (DLNRE → DLNBI) remains relatively limited and is confined to specific periods. Overall, these findings suggest that the exchange rate–stock market nexus in Türkiye cannot be adequately captured by linear and time–invariant models and underscore the leading role of financial market dynamics in shaping exchange rate movements.
Çevre ve insan, sürdürülebilir kalkınmanın iki temel bileşenidir. Bu nedenle çevre kalitesi ile insani gelişme arasındaki ilişki son yıllarda çok sayıda araştırmanın odağında yer almıştır. Literatürdeki çalışmaların büyük bir bölümü, çevre kalitesinin insani gelişme üzerindeki etkisine odaklanmakta; özellikle sera gazı emisyonlarının yol açtığı çevresel bozulmanın yaşam kalitesi göstergeleri üzerindeki etkisini incelemektedir. Buna karşın, insani gelişmenin çevre kalitesi üzerindeki etkisini ele alan çalışmalar oldukça sınırlıdır. Ayrıca mevcut araştırmalar genellikle iki değişken arasındaki etkileşimi yönsel olarak analiz etmekle birlikte, aralarındaki nedensellik ilişkisini kapsamlı biçimde ortaya koymamıştır. Bu çalışmanın amacı, çevre kalitesi ile insani gelişme arasındaki nedensellik yönünü ampirik olarak belirlemektir. Analiz, 2001–2021 döneminde Ekonomik İş Birliği ve Kalkınma Teşkilatı’na (OECD) üye 38 ülkeyi kapsamaktadır. Veriler, Yale Üniversitesi ve UNDP veri tabanlarından elde edilmiştir. Uygulanan Dumitrescu & Hurlin panel nedensellik testi sonuçlarına göre, çevre kalitesi ve insani gelişme değişkenleri arasında çift yönlü bir nedensellik ilişkisi bulunmaktadır. Elde edilen bulgular, sürdürülebilir kalkınma hedeflerine ulaşmak isteyen ülkelerin çevresel ve insani boyutları birlikte ele alan, karşılıklı etkileşimi dikkate alan bütüncül politikalar geliştirmesi gerektiğini göstermektedir.
Bu çalışma, Türkiye’nin, yüksek katılımlı bir savaşta tarafsız kalabilme amacıyla oynadığı iktisadi rolü, savaşa katılan tarafların algı ve eylemleri çerçevesinde gösterilen esneklik ve değişim bağlamında inceleyerek dinamik biçimde ele almayı hedeflemektedir. Bu amaç doğrultusunda II. Dünya Savaşı ile ilgili yazılan savaş ekonomisi literatürüne, tarafsız ekonomiler bağlamında katkı sunmayı amaçlamaktadır. Çalışmada izlenen metodoloji, arşiv materyallerine de atıfta bulunarak tarafsızlık ekonomisinin genel öğelerini tümevarımsal olarak araştırmaktır. Çalışmanın çıkış noktasını, II. Dünya Savaşı’nda tarafsızlık ekonomisi üzerine yapılan çalışmalar içerisinde Türkiye’nin eksikliği teşkil etmektedir. Çalışmada savaş kaynaklı uluslararası gelişmelerin nasıl algılandığı ve bu gelişmelere yönelik verilen tepkiler iktisadi düzlemde incelenmiştir. Türkiye’nin tarafsız kalmasını sağlayan ilkeler ekonomik bir temelde analiz edilmeye çalışılmıştır. Bu bağlamda Cumhuriyetin kuruluş sürecinde elde edilen iktisadi kazanımların korunması isteği uygulanan tarafsızlık ekonomisinin temel öğesi olmuştur. Savaşa katılan taraflarla yapılan ticaretin denge içerisinde sürdürülmeye çalışılması, tarafsız ekonomilerin oluşturduğu bileşik modelin temel niteliği olarak Türkiye tarafından da uygulanmıştır. Stratejik bir ihraç ürünü olarak krom ticaretinin bu dengenin sağlanması sürecinde oynadığı merkezi rol ise Türkiye’nin tarafsızlık ekonomisinin en önemli öznel boyutunu oluşturmuştur. Türkiye bu ticaretin şartlarını kendi iktisadi çıkarları doğrultusunda belirlemeye çalışmıştır. Savaşın değişen güç dengelerine uyumlu biçimde, sınai yatırımlara dair yapılan iş birliklerinde Almanya’nın yerine İngiltere’nin geçmesi öznelliği tamamlayan bir diğer öğe olmuştur.
Bu çalışma, bireylerin sosyal ağ kullanımına bağlı olarak yaşadığı yorgunluk düzeylerini ölçmek için geçerli ve güvenilir bir ölçek geliştirmeyi amaçlamaktadır. Literatür taraması ve uzman görüşleri doğrultusunda oluşturulan madde havuzu üzerinde açımlayıcı faktör analizi (AFA) ve doğrulayıcı faktör analizi (DFA) gerçekleştirilmiş, ölçeğin üç faktörlü bir yapıya sahip olduğu belirlenmiştir. Bilişsel yorgunluk, sosyal ağ kullanımının zihinsel kapasite üzerindeki olumsuz etkilerini; davranışsal yorgunluk, kullanımın sınırlandırılması ve azaltılmasını; duygusal yorgunluk ise stres, huzursuzluk ve tükenmişlik gibi duyguları ölçmektedir. AFA sonuçlarına göre ölçek toplam varyansın %73,77’sini açıklarken, DFA analizleri model uyumunun iyi olduğunu göstermiştir (CFI=0,987, RMSEA=0,058, χ²/sd=1,574). Cronbach’s Alpha değerleri bilişsel yorgunluk için 0,955, davranışsal yorgunluk için 0,950 ve duygusal yorgunluk için 0,863 olarak hesaplanmıştır. Sonuçlar, sosyal ağ kullanımının bilişsel tükenmişlik, dikkat dağınıklığı ve duygusal stres gibi olumsuzluklara yol açabileceğini göstermektedir. Bu doğrultuda, bireylerin sosyal ağ kullanımını bilinçli yönetmeleri, dijital detoks ve medya okuryazarlığı gibi stratejiler geliştirmeleri önerilmektedir. Ölçek, sosyal ağ yorgunluğunu ölçmek için geçerli ve güvenilir bir araç olup, farklı örneklemlerle test edilebilir.
In today’s competitive environment, brands use brand ambassadors to represent themselves. Brand ambassadors used in marketing strategies are a strategy that provides benefits in many areas such as brand image, brand awareness, and purchase intent. However, there are limited studies in the literature that address the role of brand ambassadors’ sectoral distribution and demographic characteristics in advertising effects. The aim of this study is to examine the use of brand ambassadors in television commercials and to reveal the effects of this strategy within the framework of the AIDA model. Advertisements broadcast during prime time were evaluated using content analysis method. The findings of this study reveal that celebrity brand ambassadors are used at different rates across sectors in television advertising in Türkiye. The findings show that brand ambassadors are used most extensively in the finance and luxury/prestige sector groups, while they are used more limitedly in the daily consumption and technology groups. Based on the AIDA model, celebrities are used especially in the attention and interest stages, while their use is lower in the desire and action stages. Demographic analyses reveal that advertising ambassadors are mostly actors with a high average age; female ambassadors are preferred more in the luxury and prestige sector group, while male ambassadors are preferred more in the technology and communication sector group.
Bu çalışma Türk kamu yönetiminin, afetlerin yol açtığı risk ve krizler karşısında nasıl hareket ettiğini incelemeyi amaçlamaktadır. Afet yönetimi, kamu yönetimi ve sosyoloji gibi farklı disiplinleri bir araya getirip geniş bir tartışma yelpazesi elde etmek çalışmanın bir diğer amacını oluşturmaktadır. Bu hususta çalışma risk toplumu kuramının epistemolojik zemininden oldukça faydalanmaktadır. Modern risk toplumu risklerin genelleştiği, yaygınlaştığı toplumu ifade etmektedir. Bu riskler arasında doğal afet riskleri, içlerinde taşıdıkları olası felaketler ölçüsünce incelenmeyi hak etmektedir. Kamu yönetimi, diğer risk gruplarında olduğu gibi doğal afet riskleri ve bunların yol açabileceği felaketler karşısında temel aktör olarak belirmektedir. Bu çalışmada Türk kamu yönetiminin doğal afet riskleri karşısında nasıl hareket ettiği, doğal afet krizleri ile nasıl mücadele ettiği soruları 6 Şubat Kahramanmaraş merkezli depremler örneklemi üzerinden açıklanmayı çalışılmıştır. Bu çabadan hareketle Türk kamu yönetiminin dünyada yürütülen afet yönetimi politika ve uygulamalarına ne derece entegre olduğu hususlarına da değinilmiştir. Dünyada yürütülen çalışmaları ışığında Türk kamu yönetim sisteminin geleneksel bir seyir mi izlediği yoksa daha modern ve bütünleşik bir afet yönetimi anlayışına mı geçildiği hususu çalışma içerisinde ele alınmıştır. Çalışmada ele alınan Türk afet yönetimi hususu yasal, yapısal ve tarihsel açılardan irdelenmiştir. Betimsel araştırmaya örnek olabilecek bu çalışma durum araştırmasına örnek bir çalışma olup kurumsal ve analitik incelemeler ışığında şekillenmiştir. Daha dirençli bir afet yönetim sisteminin kullanılması ve afetler karşısında aktif vatandaş modelinin gerekliliği araştırma bulguları doğrultusunda geliştirilen öneriler arasında yer almaktadır.
Son yıllarda yapay zekâ teknolojisinin gelişmesi her alanda olduğu gibi tüketici davranışlarını da fazlasıyla etkilemiştir. Bu çalışma, yapay zekâ ve tüketici davranışlarını konu alan makaleleri kapsamlı bir şekilde incelemeyi amaçlamıştır. 2018-2024 dönemleri arasında Web of Science veri tabanı üzerinden yapay zekâ ve tüketici davranışını konu edinen 809 makale kapsama alınmıştır. Çalışmada nitel araştırma yöntemlerinden olan bibliyometrik analiz yöntemi kullanılmış ve VOSviewer programı kullanılarak anahtar kelimeler, yazarlar, makaleler, üniversiteler, ülkeler ve dergilerin arasındaki ilişkiler haritalandırılarak incelenmiştir. Bulgularda ortak yazarlık analizi, ortak görülme analizi, atıf analizi ve ortak atıf analizi sonuçlarına yer verilmiştir. Ortak görülme analizi sonuçlarına göre en çok kullanılan anahtar kelimelerin; yapay zekâ, antropomorfizm, güven ve chatbot olduğu tespit edilmiştir. Atıf analizine göre, en çok atıf alan makalenin Wirtz (2018), atıf analizine göre en yüksek ağa sahip ülkelerin Amerika, İngiltere ve Çin olduğu görülmüştür. Ayrıca çalışmada 2018 ve sonrasında ilgili alanlara ait çalışmaların istikrarlı bir şekilde artış gösterdiği gözlenmiştir. Çalışma benzer çalışmalardan farklı olarak Web of Science veri tabanında yer alan yapay zekâ ve tüketici davranışını konu edinen makaleleri analiz ederek literatüre katkı sağlamaktadır. Çalışma ağ grafikleriyle bu alanda yazılmış makaleler arasındaki ilişkiyi ortaya koyarak gelecek araştırmalara bilgi sunmaktadır.
Küreselleşmenin ekonomik büyüme üzerindeki etkisi, dünya genelinde giderek artan bir şekilde hissedilmeye devam etmektedir. Küreselleşmedeki artışlar ekonomik büyüme ve gelişmeyi önemli ölçüde etkilemektedir. Bu etki ekonomik, sosyal ve politik özelliklere bağlı olarak ülkeden ülkeye değişim gösterebilmektedir. Aynı zamanda ülkelerin küreselleşme endeks puanı, ekonomik, sosyal ve politik küreselleşme alt başlıkları dikkate alındığında ülkelerin küreselleşme düzeyini, ülkeler arası etkileşimi ve ülkelerin uluslararası entegrasyonunu göstermektedir. Bu durum ülkelerin dinamiklerini inceleme ve yeniden revize etmesi için oldukça önemli bir etkendir. Ülkelerin gelişim cetveli rolünü üstlenen küreselleşme endeksi aynı zamanda öz değerlendirme yapma imkânı verdiği gibi, ülkelerin gelecek dönemlere ait politikalarının belirlenmesinde rehber niteliği taşımaktadır. Çalışmada Türkiye ekonomik gelişiminin küreselleşme parametreleri açısından değerlendirmesini yapmak için 1970-2020 yılları arasındaki veriler incelenmiştir. Çalışmada küreselleşmenin üç alt başlığı olan ekonomik, sosyal ve politik küreselleşmenin kişi başı milli gelir üzerindeki etkisi klasik ve Bayesyen yöntem aracılığı ile analizi edilmiştir. Analiz sonucunda, her iki yöntemle elde edilen sonuçların benzer olduğu görülmüştür. Ekonomik büyüme üzerinde ekonomik küreselleşmenin olumsuz, sosyal küreselleşmenin ve politik küreselleşmenin olumlu etki yaptığı bulunmuştur.
Varlık fiyatlarının değerlemesinde ortaya çıkan anomaliler akademik ve ekonomi politik tartışmalarında uzun süredir önemli bir yer tutmaktadır. Söz konusu piyasa yanılgıları içerisinde varlık fiyat balonları ortaya çıkma kalıpları ve küresel düzeyde finansal istikrarsızlıklar ile ilişkileri bakımından ayrı bir önem taşımaktadır. Bu araştırmada 2010:Q1-2024:Q2 dönemi Türkiye geneli, İstanbul, Ankara ve İzmir illerinde konut piyasasındaki balon oluşumları Genelleştirilmiş ADF (GSADF) testleri ile tespit edilmiştir. Konut fiyat balonlarının tespiti amacıyla gerçekçi bir bakış açısı geliştirebilmek amacıyla konut fiyat endeksleri ve konut birim fiyatları üretici fiyat endeksi ile reel hale getirilmiş ve gelir ve kira geliri değişkenlerine oranlanmıştır. Balon oluşumlarına neden olan temel ekonomik ve spekülatif faktörler ise probit regresyonlar yardımıyla incelenmiştir. Balon dönemleri modellerde kullanılan konut fiyat göstergelerine ve nadiren de olsa il düzeyine göre değişmekle beraber genel olarak 2014-2017 ve 2021-2023 dönemlerinde 2 adet önemli fiyat balonu tespit edilmiştir. Tespit edilen fiyat balonları ile makro ekonomik faktörler arası ilişkilerde ise özellikle uzun dönem faiz oranlarının negatif etkileri ile enflasyon ve enflasyon beklentisinin pozitif etkileri öne çıkmaktadır.
This study addresses the development, validity, and reliability analyses of a scale that evaluates decision-making processes in organizations. In this context, the research endeavors to create a measurement tool that comprehends the effectiveness of organizational decision-making processes and their internal dynamics. The survey was carefully prepared to cover the flow of information, communication, and decision-making processes within the organization, as well as current research in the literature. The data was obtained from two different samples working in Istanbul provincial and district municipality subsidiaries and tested using validity, reliability, and exploratory and confirmatory factor analyses. The analyses led to the design of a survey with three dimensions and 10 items: effectiveness (4 items), participation (4 items), and satisfaction (2 items). Researchers, managers, and practitioners view the research as a valuable tool for better understanding and improving organizational decision-making processes. The survey's findings will help develop strategic suggestions that will strengthen organizations' decision-making processes and make them more competitive.
This study aims to examine university students' perceptions of organ donation and the factors shaping these perceptions by evaluating the role of public service ads in raising awareness about organ donation. The research was designed as a qualitative study based on in-depth interviews with 18 students. Using semi-structured interview forms, students' perceptions of organ donation and the effects of public service announcements on these perceptions were analysed. The findings show that students' perceptions of organ donation are influenced by social, cultural, and religious factors and family background. Concerns about how organs will be transplanted and fear of death were identified as important barriers to organ donation. Furthermore, the important role of public service announcements in raising awareness was observed, and it was found that communication strategies supported by real-life stories that create emotional connections can strengthen positive perceptions of organ donation. Public service announcements are used as an effective marketing communication tool to raise public awareness and encourage positive behavioural changes. This study contributes to the development of campaigns promoting organ donation and provides a basis for understanding the impact of public service announcements on society. The findings provide guidance to organisational managers in directing their efforts to raise awareness on organ donation.
Bu çalışma, finansal kriz dönemlerinde işletmelerin stratejik karar alma süreçlerinde yönetim muhasebesi uygulamalarının rolünü ve bu uygulamaların Porter’ın genel stratejileri üzerindeki etkisini incelemektedir. Araştırmada, “maliyet liderliği”, “farklılaştırma” ve “odaklanma” stratejileriyle yönetim muhasebesi teknikleri arasındaki ilişki değerlendirilmektedir. Veri toplama yöntemi olarak İstanbul Anadolu Yakası’ndaki organize sanayi bölgelerinde faaliyet gösteren üretim işletmelerine yönelik anket uygulanmıştır. Çalışma, yönetim muhasebesi araçlarının kriz koşullarında işletmelerin rekabet avantajı elde etmelerine nasıl katkı sağladığını ortaya koymaktadır. Elde edilen bulgular, özellikle yatırım karar destek araçları, bütçeleme yöntemleri ve performans analiz araçlarının strateji seçiminde etkin biçimde kullanıldığını göstermektedir. Ayrıca, yönetim muhasebesi verilerinin yalnızca finansal değil, aynı zamanda operasyonel karar süreçlerinde de belirleyici olduğu saptanmıştır. Sonuç olarak, kriz dönemlerinde yönetim muhasebesinin stratejik karar alma süreçlerinde yön gösterici bir araç olarak önemi vurgulanmaktadır.
Economic complexity, reflecting the collective know-how and the depth of national capability sets, features prominently as a key concept within the economic growth literature. This study addresses the multidimensional nature of economic complexity by analyzing the interplay between economic growth (GDP per capita), the Economic Research Complexity Index (ECIR) reflecting knowledge generation capacity, the Economic Trade Complexity Index (ECITRA) capturing the sophistication of a nation's export structure, and the Economic Technology Complexity Index (ECITEC) indicating technological advancement. To provide a more robust analysis, population (POP) and human capital (HUM) are included as control variables. The study investigates these relationships through three distinct models, each focusing on one dimension of complexity. The analysis focuses specifically on the world's 10 most complex economies: Austria, Czechia, Germany, Japan, Singapore, Slovenia, South Africa, Sweden, Switzerland, and the United Kingdom. The relationship between economic growth and multidimensional economic complexity is analyzed using annual data for the period 1999-2021. Second-generation panel data analysis techniques are used in the study, where for each of the three models, cross-section dependence, homogeneity/heterogeneity, unit root, and cointegration tests are applied respectively. After finding that there is a cointegration relationship between the series, the long-run coefficients are estimated using the Common Correlated Effects (CCE) and Augmented Mean Group (AMG) estimators, which are robust to cross-sectional dependence and heterogeneity. Furthermore, the causal relationships between the variables are examined using the Dumitrescu-Hurlin panel causality test. The empirical findings indicate significant heterogeneity in the coefficients of ECIR, ECITRA, and ECITEC, both at the panel-average level and, more strikingly, for individual countries. Ultimately, the findings reinforce the importance, relevant for all nations, of cultivating complex capabilities and aligning human capital with the demands of the knowledge economy as crucial elements for achieving long-term development.
Supply Chain Integration (SCI) is a strategic approach aimed at ensuring seamless management of material, information, and financial flows by achieving alignment among functions and processes within the supply chain. SCI, encompassing four dimensions—internal and external integration, as well as supplier and customer integration—offers significant benefits such as cost reduction, improved customer satisfaction, and enhanced operational efficiency. Additionally, when combined with agility, it enables businesses to swiftly adapt to market changes and gain competitive advantages. Agility, defined as the capacity of businesses to adapt to changes and create opportunities, amplifies its strategic benefits when integrated with SCI. This study examines the impact of SCI on agility using data collected from businesses operating in the Istanbul and Kocaeli regions. The findings reveal that SCI enhances organizational agility, contributing to the sustainability and strategic objectives of businesses. The results underscore the critical importance of addressing SCI and agility strategies in an integrated manner for achieving competitive advantage and operational efficiency.
Türkiye ekonomisinde küçük ve orta ölçekli işletmeler (KOBİ’ler), istihdam, katma değer, dış ticaret ve yenilik faaliyetlerinde kritik bir rol üstlenmektedir. Bu doğrultuda Türkiye’nin KOBİ Ajansı konumunda olan Küçük ve Orta Ölçekli İşletmeleri Geliştirme ve Destekleme İdaresi Başkanlığı’nın (KOSGEB) desteklerini ele alan araştırmalar genellikle program bazında değerlendirmeler yapmaktadır. KOBİ’lerin ekonomideki ağırlığı göz önüne alındığında, bu işletmelere yönelik desteklerin makroekonomik değişkenler üzerindeki etkisini inceleyen çalışmaların sayısı sınırlıdır. Bu çalışmanın amacı, KOSGEB desteklerinin İstatistiki Bölge Birimleri Sınıflandırması (İBBS) Düzey 2 bölgelerinde seçilmiş ekonomik değişkenler üzerindeki etkisini analiz etmektir. KOSGEB Destek Programları Yönetmeliği’nin 2010 yılında yürürlüğe girmesi nedeniyle, 2010-2020 dönemine ait veriler panel veri analizi yöntemi ile incelenmiştir. Çalışmada kurulan modellerde Hausman Testi sonuçlarına dayanarak Sabit Etkiler Modeli tercih edilmiştir. Sabit Etkiler Modeli’nde değişen varyans, otokorelasyon ve birimler arası korelasyon tespit edildiğinden, Driscoll-Kraay yöntemi kullanılarak robust tahminler gerçekleştirilmiştir. Elde edilen bulgular, KOSGEB’in toplam destekleri, girişimcilik destekleri ve Ar-Ge destek tutarları ile seçilmiş ekonomik değişkenler arasında pozitif ve istatistiksel olarak anlamlı bir ilişkinin bulunduğunu ortaya koymuştur.
This study analyses regional differences in women's employment in Turkey from a human resource management perspective. The main objective of the study is to reveal the impact of economic, social and cultural factors by evaluating the regional distribution of indicators such as female labour force participation rates, employment and unemployment. Using descriptive statistical methods for 26 NUTS-2 regions in the period 2009-2023, the study analysed the changes in female labour force indicators in detail. Furthermore, using TOPSIS, a multi-criteria decision-making technique, the female employment performance of each region is ranked in terms of proximity to the ideal position. The findings show that high labour force participation rates in metropolitan areas are associated with rising unemployment, while in rural areas, education level plays a decisive role in women's employability. The study finds that the economic sector structure and the level of regional development determine the differences in women's employment and strategically recommends that vocational training programmes should be tailored to regional needs, flexible working models should be expanded, financial incentives and institutional diversity policies should be implemented. In addition, the study makes a unique contribution to the literature by providing applicable policy recommendations to eliminate regional disparities in the light of the findings obtained.
İmalat sektörü açısından yalın ve çevik tedarik zinciri stratejileri, değişen pazar koşullarına hızla yanıt vermeye ve operasyonel verimliliği artırmaya katkı sağlayabilmektedir. Dolayısıyla, doğrudan finansal performans ile ilgili olmayan pazar payı, müşteri tatmini ve talep yönetimi gibi alanlarda bu stratejilerin etkin kullanımı göz önünde bulundurulmalıdır. Bu doğrultuda, finansal olmayan performans faktörlerinin yalın ve çevik stratejilerle desteklenmesi ile işletme finansal performansında bir artış olması kaçınılmaz olacaktır. Ancak literatürde bu stratejilerin işletme finansal olmayan ve finansal performansı nasıl etkilediği konusunda ampirik bulgular yetersiz kalmaktadır. Dolayısıyla bu çalışma, imalat sektöründe yalın ve çevik tedarik zinciri stratejilerinin finansal ve finansal olmayan performans üzerindeki etkisini araştırmaktadır. Oluşturulan teorik model, Azerbaycan ve Türkiye’de faaliyet gösteren imalat işletmelerinde görevli yöneticilerden elde edilen veriler ışığında PLS-YEM yöntemiyle analiz edilmiştir. Sonuçlar, yalın ve çevik tedarik zinciri stratejilerinin finansal performansı, finansal olmayan performans üzerinden etkilediğini göstermektedir. Dolayısıyla yalın ve çevik tedarik zinciri stratejilerinin finansal performansı arttırması öncelikle finansal olmayan performanstaki artışlara bağlı olmaktadır. Bu çalışma, elde edilen bulgular ışığında teorik ve yönetsel anlayışa çeşitli katkılarda bulunmaktadır.
In this study, it is aimed to determine the effect of servant leadership on prosocial motivation through normative commitment. For this purpose, field research was conducted on health sector employees. During the field research, data were collected by using convenience and snowball sampling methods within quantitative research designs. The data set of 337 participants was analyzed by statistical methods. As a result of the analyses, it was found that normative commitment has a full mediating role in the effect of servant leadership on prosocial motivation. This result shows that as servant leadership increases among service sector employees, both normative commitment and prosocial motivation also increase. These results make significant contributions to understanding the relationship between leadership styles and motivational processes of service sector employees. In addition, inferences are made that will strengthen the servant leadership approaches of managers and organizations and indirectly encourage employees to prosocial motivation.
This study aims to predict the bankruptcy risk of banks during financial crises by analyzing their financial structure using machine learning methods. Taking the 2001 Turkish economic crisis as a case study, the financial ratios of failed banks are compared with those that remained operational. Financial indicators such as profitability, liquidity, and capital adequacy are evaluated through traditional ratio analysis and advanced machine learning models, including C5.0 Decision Tree, CART, and XGBoost. The performance of these models is assessed using evaluation metrics such as the ROC curve and AUC value. The findings show that financial ratios like Net Working Capital/Total Assets, Net Interest Income after Non-performing Loans/Average Total Assets, and Interest Income/Interest Expense play a critical role in bankruptcy prediction. Among the models, CART and XGBoost performed with perfect classification accuracy (AUC = 1), while the C5.0 model also achieved a high level of success (AUC = 0.9318). The results provide practical insights for banks in managing financial sustainability and improving early warning systems. They emphasize the importance of maintaining a strong capital base and monitoring interest income and liquidity indicators, especially during periods of economic instability. This research contributes to financial risk management literature by integrating interpretable machine learning methods with financial ratio analysis.