
Berlin Antlaşması’nın 61. maddesi uyarınca Osmanlı Devleti, Ermenilerin yaşadığı vilayetlerde bir dizi ıslahat gerçekleştirmeyi ve bu ıslahatları bir takvim dâhilinde uygulamayı Batılı devletlere taahhüt etti. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Ermenilere yönelik meydana gelen şiddet olaylarının araştırılması da bu ıslahat kapsamında ele alınması öngörülmekteydi. Bu çerçevede Haziran 1879′da Diyarbekir’de oluşturulan olağanüstü mahkeme niteliğindeki Tahkikat Komisyonu, savaş sırasında Ermenilere ve Müslüman halka zulmedip birtakım asayiş sorunlarına sebebiyet verdiği iddia edilen çok sayıda aşiret beyinin bölgeden sürgün edilmesine hükmetti. Osmanlı merkez otoritesi, kararı başta onayladıysa da zanlıların, yargılanmadan sürgün edildiklerini iddia edip itirazda bulunmaları üzerine sürgün kararının yürütmesini durdurdu. İki yıllık istinaf sürecinden sonra 1881′de ise hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle ilgili sürgün kararı tamamen iptal edildi. Sürgün kararının önce yürütmesinin durdurulması daha sonra tamamen iptal edilmesi bugüne kadar doğrudan veya dolaylı çok sayıda akademik çalışmaya konu oldu. Bu çalışmalarda, söz konusu yürütmenin durdurulması ve iptal kararının alınmasında belirleyici unsurun hukuktan ziyade siyasi ve idari baskılar olduğu savunuldu. Yaygın bir kabule dönüşen bu iddiada Osmanlı Devleti’nin son dönemlerde hukuk alanında gerçekleştirdiği reformlar ve bu reformların söz konusu iptal kararı üzerindeki etkisinin göz ardı edildiği gözlendi. Bu makale, zanlı aşiret beylerinden Fettah Bey örneği üzerinden söz konusu sürgün kararlarının yürütmesinin durdurulması ve iptalinin literatürdeki yaygın görüşün aksine hukuki bir zemine dayandığı iddiasını taşımaktadır.
Teknolojinin gelişmesi, hem suç işleme hem de suçla mücadele yöntemlerini önemli ölçüde değiştirmiştir. Bu değişimin delil ve ispat hukuku alanında yarattığı en önemli sonuç, dijital delil kavramının ortaya çıkması ve ceza muhakemesi kanunlarında bu nitelikteki delillerin elde edilmesine yönelik koruma tedbirlerinin düzenlenmesi olmuştur. Ceza muhakemesinde dijital delillerin elde edilmesi için başvurulan tedbirlerin en sonuncusu, çevrimiçi aramadır. Çevrimiçi arama, yürütülen bir ceza soruşturmasında, şüphelilerin kullandığı bilgi teknolojisi sistemlerinde yer alan dijital delillerin onların haberi olmadan eş zamanlı olarak elde edilmesi için söz konusu sisteme teknik araçlar ile sızmak suretiyle uygulanan bir gizli koruma tedbiridir. Tedbir, şüpheli tarafından kullanılan bilgi teknolojisi sistemine sürekli ve sınırsız erişim sağladığı için uygulanması özel hayatın çekirdek alanına sürekli müdahaleyi de mümkün kılmakta; bu sebeple yapılan düzenlemelerde başvurulması sıkı koşullara bağlanmaktadır. Bu çalışmada, dijital delillerin elde edilmesi için farklı ülke hukuklarında giderek artan bir biçimde düzenleme alanı bulan çevrimiçi arama koruma tedbirinin Türk hukukunda düzenlenmesine gerek olup olmadığı, düzenlenecekse ne şekilde düzenlenmesi gerektiği, Alman Ceza Muhakemesi Kanunu m.100b’de söz konusu tedbire ilişkin yapılan düzenleme çerçevesinde incelenmektedir. Bu amaçla önce söz konusu düzenleme, koşulları, tedbirin ne şekilde uygulandığı incelenmiştir. Ardından tedbirin Türk hukukunda uygulanmasına gerek olup olmadığı, mevcut yasal düzenlemeler ve öğretideki görüşler çerçevesinde tartışılarak tedbirin Türk hukukunda düzenlenmesi gerektiği sonucuna varılmış, yapılacak bir düzenlemenin ne şekilde olması gerektiğine yönelik somut öneride bulunulmuştur.
This study conducts a critical narrative review of the intersections between juvenile delinquency and special needs, a field that remains underexplored in criminological and legal scholarship. While research has largely focused on psychiatric disorders, the experiences of children with special educational needs within the juvenile justice system have received limited attention. To address this gap, the review is structured around diagnostic categories recognized within the special education system, including intellectual disabilities, learning disabilities, autism spectrum disorder, sensory impairments, physical disabilities, and giftedness. In this study, the term “special needs” is used as an umbrella concept referring to the categories recognized within the Special Education Services Regulation of the Ministry of National Education in Türkiye, including intellectual disabilities, learning disabilities, autism spectrum disorder, sensory impairments, physical disabilities, and giftedness. Beyond clinical considerations, the study examines legal vulnerabilities, particularly the assessment of criminal responsibility and access to procedural justice. By synthesizing fragmented findings, the review demonstrates that children with diverse special needs encounter similar structural challenges. The findings reveal four recurring themes: systemic invisibility, structural barriers in diagnosis, etiological uncertainties, and significant intervention gaps. The study argues that “one-size-fits-all” judicial approaches are insufficient and highlight the importance of interdisciplinary reforms grounded in child rights and disability-inclusive justice frameworks.
Bu çalışma, Alman Ceza Kanunu'nun 13. maddesinin birinci fıkrasında düzenlenen karşılık gelme şartını (Entsprechungsklausel) ihmali suçlar bakımından incelemektedir. Çalışmada, karşılık gelme şartının işlevi ile garantörlük yükümlülüğü, neticenin isnadı ve objektif isnadiyet teorisi arasındaki ilişki ele alınmaktadır. Çalışma, ihmali suçların yapısal özellikleri çerçevesinde karşılık gelme şartının dogmatik konumuna ilişkin genel bir değerlendirme sunmayı amaçlamaktadır.
Pers (Akhaimenid) İmparatorluğu doğuda Afganistan’dan Hindistan’a; kuzeyde Harezm ve Kafkas Dağlarına, güneyde Pers Körfezinden Mısır, Libya ve Etiyopya’ya; batıda Anadolu topraklarına uzanan oldukça geniş sınırlara sahipti. Bu sınırlar içerisinde farklı etnik kökene mensup onlarca halk yaşamaktaydı. Bu denli geniş topraklara ve farklı etnik kimlikten insanlara sahip olan imparatorlukta kraliyet otoritesini korumak ve toplumsal düzeni sağlamak için yasalar, yasaklar ve cezalar bulunmaktaydı. Kralın mutlak otoritesine karşı gelme veya toplumsal düzeni bozan davranışlar suçun doğasını oluşturmaktaydı. Verilen cezalar ise genellikle kralın, bazı kraliyet aile üyelerinin keyfiyetine veya intikam hırsına bağlıydı. Bu keyfiyet neticesinde mahkumlar son derece şiddetli cezalara çarptırılmaktaydı. Her ne kadar antik Yunan metinleri, eski Farsça ve Aramice yazılı belgelerde yargıçlar ve mahkemelerin varlığına dair kanıtlar olsa da son söz krala aitti. Buna rağmen kraliçelerin zaman zaman kralın kararları üzerinde belirleyici olduğu durumlar da söz konusuydu. Bu makale Pers İmparatorluğu’nda fiziksel cezaları ve cezalandırma türlerini, buna bağlı olarak suç ve/veya yasak kabul edilen davranışları ele almaktadır. Makalede ayrıca Pers yöneticilerinin adaleti nasıl uyguladıkları ve cezaların kralın/kraliyetin otoritesini koruma ve toplumsal düzeni sağlamadaki rolü değerlendirilmiştir. Çalışmada Pers yazıtları ve antik Yunan yazarların eserleri, özellikle Herodotos ve Ktesias, esas olarak kullanılmıştır. Çalışmanın neticesinde cezaların hükümdarın iradesinin bir yansıması olduğu, hükümdarın otoritesini uygulamak için bir araç olarak kullanıldığı ve aynı zamanda toplumsal normları belirlediği anlaşılmıştır.
The rapid development of artificial intelligence (AI) and the medical robot industry offers transformative opportunities to enhance healthcare quality. Approved for production and marketing in August 2020, the Hinotori Surgical Robotic Doctor, designed for laparoscopic surgery, has become a prominent tool in robot-assisted procedures. However, the integration of robots into surgical practices introduces the risk of patient harm, raising critical questions about criminal liability. Unlike general discussions on AI responsibility, this study specifically focuses on the criminal liability of the Hinotori Surgical Robotic Doctor within the framework of causality principles and intent, eventual intent, negligence, conscious negligence, and absence of fault by evaluating the legal status and responsibility of the involved actors. The study first examines whether Hinotori Surgical Robotic Doctor can be granted legal personality. If not, criminal liability must be attributed to other actors under general criminal law principles. Subsequent sections explore the responsibilities of the software programmer, manufacturer, and healthcare providers (surgeons and hospitals). This study contributes to the literature by presenting a multi-dimensional legal analysis, offering recommendations for future legislation, and addressing a significant gap by focusing directly on the Hinotori Surgical Robotic Doctor’s liability, rather than AI in general.
Ceza hukukuna özgü bir ilke olan suçsuzluk karinesi, âdil yargılanma hakkının temel unsurları arasında kabul edilir. Ceza soruşturması ve kovuşturmasında adli makamlarca tereddütsüz göz önünde bulundurulmak zorunda olan suçsuzluk karinesinin idari bir işlem olarak vücut bulan sınır dışı etme kararlarında uygulanabilirliği çalışmamızın özünü oluşturmaktadır. Sınır dışı etme müessesesi, kanun koyucu tarafından güvenlik tedbiri olmaktan çıkarılarak idari bir tedbire dönüştürülmüş olmakla birlikte, ceza hukukundan tamamen ilgisiz olduğu söylenemez. Zira kanun koyucunun sınır dışı edilmesini zorunlu kıldığı yabancılardan bir kısmı, aynı zamanda belli suç tiplerinin failidirler. Uygulamada idari makamların suç işlediği iddia edilen yabancılar hakkında mahkûmiyet kararı aramaksızın sınır dışı etme kararı aldığı görülmektedir. Konuya ilişkin idari yargı kararlarında ise, idari uygulamanın bu karar eğilimini hukuka uygun görme noktasında bir yeknesaklığın bulunmadığı dikkati çekmektedir. Sınır dışı etme sebebi olan bir fiilin suç teşkil ettiği hallerde, hakkında suç isnadında bulunulan yabancı fail hakkında mahkemelerce hükmedilmiş bir mahkûmiyet kararının aranmaması, suçsuzluk karinesinin açık ihlali olarak değerlendirilmelidir. Çalışmamızda, konuya ilişkin idari uygulamayı yansıtan kararlar ile yargısal uygulamada erişilebilen içtihat örnekleri ceza hukuku, idare hukuku ve yabancılar hukuku açılarından incelenecek; sınır dışı etme kararı alma sürecinde yetkili idari makamların gözetmesi gereken ilkelerden birinin de suçsuzluk karinesi olması gerektiği gerekçeleriyle ortaya konacaktır.
Tam olarak neyi kastettiğimizi biliriz, ancak kastettiğimiz şeyi niçin öyle söylediğimizi bil(e)meyiz. İşte tüm mesele burada! Psikanaliz bilinçdışını keşfettiğinden beri sosyal bilimler dil ve bilinçdışı arasındaki gerilimi çözümlemeye çalışmaktadır. Bilinçdışının dil gibi yapılanıp öznenin dilinde semptomlar aracılığıyla tezahür edişi, dilin bilinçdışı yoğunlukları ve duyguları taşıyıcı işlevine psikanalitik bir bakışı gerektirmektedir. Kriminoloji ve ceza adaleti disiplinleri de bu gerilim ve gereklilikten bağışık değildir. Sözcükler ve ifadeler her daim duygulanımsal yükler içerir ve bir sözcükten diğerine bu yüklerin akışı bilinçdışının etkisi altındadır. Böylece, bu yazı, fail söyleminin kriminolojik çözümlemesinde bilinçdışı duygulanımları dikkatle incelemeyi önermektedir: Faillerin anlatıları ve hikâyeleri, ister sorguda ya da duruşma salonunda ister sokakta veya kriminal faaliyet sahalarında olsun, duygulanımsal yatırımların ve yer değiştirmelerin şekillendirdiği bir savunma mekanizması işlevi görür. Anlatı ve hikâye formunda söylemsel parçalar psikanalitik bir kategori olarak fantazmatik senaryolarla failin sosyal gerçekliğini inşa eder. Duygulanım yüklü fantazmatik anlatıların, benliğin (ego) savunma mekanizmalarının anlatı düzeyindeki tezahürleri olarak, failin dramaturjik biçimde sunduğu kendiliğin (self) olası yaralarını örtme ya da bu yaraları yüceltilmiş bir anlatıya dönüştürme işlevi görebileceğine dikkat edilmelidir. Bu bağlamda, failin bilinçdışı savunma mekanizmasını serimlemek amacıyla anlatısal kriminolojik incelemelerde psikanalitik-çekimli söylem çözümlemesi önerilmektedir.
Bu çalışmada yenidoğan çocuğun doğum yapan kadın tarafından öldürülmesine ilişkin Avusturya Ceza Kanunu § 79’daki düzenleme ele alınmaktadır. Bu bağlamda, düzenlemenin içeriği, suçla korunan hukuki değer ile maddi ve manevi unsurları ve özel görünüş biçimleri açıklanmaktadır. Ayrıca, toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifinden, eleştirel bir bakış açısıyla, Türk hukukundaki düzenleme ve uygulama değerlendirilmektedir. Konuya ilişkin Türk ve Alman hukukundaki eski tarihli düzenlemelere de değinilmektedir. Çalışmanın temel amacı, doğum esnasında ya da doğumdan hemen sonra, doğumun etkileri devam ederken, kadın tarafından gerçekleştirilen fiillere ilişkin farklı bir bakış açısı sunarak hem yasal düzenlemeye hem de uygulamaya ilişkin öneriler getirmektir. Kusur yeteneğini etkileyen sebepler kapsamında geçici nedenlerin uygulanabilir olup olmadığı değerlendirilmekte, doğum esnasında gerçekleştirilen fiillerin doğum yapan kadın için gebeliğin sonlandırılmasına mı yoksa kasten öldürme suçuna mı daha yakın olduğu tartışılmakta ve doğum yapan kadının bu hususta üçüncü kişilerden farklı olarak ele alınması gerektiğinin altı çizilmektedir.
This research evaluates the closed residential settlement, the Mesa Yonca Evler Site in Ankara, & Ccedil;ankaya, within the Crime Prevention Through Environmental Design (CPTED) theory context. The study is based on the five core principles of CPTED: territoriality, surveillance, access control, activity support, and image/maintenance/management, which were analyzed in the context of a closed residential settlement. This research used a qualitative methodology, incorporating field observations and spatial analysis. The study examined site entrances, exits, common areas, parking lots, and environmental design elements. A unique observation set, not found in the literature, was developed based on the CPTED criteria, and this form was evaluated according to the five key principles. This study explored natural and mechanical surveillance opportunities, existing surveillance technologies, access control, and lighting-based security elements, assessing their contribution to crime prevention theory through structural analysis. The findings indicate that the built environment designed in line with CPTED principles contributes to reducing the fear of crime and enhances the perception of security. The Crime Prevention Through Environmental Design (CPTED) theory is considered an essential area of study within criminology, as it relates crime to spatial and environmental elements. In this context, the case study and its results were evaluated against the existing literature, providing a foundation for future research.
The crime of intentional damage to property is in the second chapter of the second title of the third book of the French Penal Code. This chapter distinguishes between the crime of intentional damage to property based on whether they endanger people. The title of the first section of this chapter is destruction, degradation, and deterioration that do not endanger people. In this section, the basic cases of the crime of intentional damage to property are in two paragraphs in art.3221 of the French Penal Code. The title of the second section is destruction, degradation, and deterioration that endanger people. The basic case of the crime of intentional damage to property is in art.3226 of the French Penal Code. After these articles, there are certain qualified cases and exceeding intent cases. First, we explain the basic cases of the crime of intentional damage to property. After that, we examine the qualified cases and exceeding intent cases ofthe crime of intentional damage to property. We mention the decisions of the French Court of Cassation and the courts of appeal and the opinions in doctrine.