
Amaç: Bu çalışmanın amacı, Büyük Britanya ile Çin arasındaki afyon ticaretinin ve iki ülke arasında yaşanan Birinci Afyon Savaşı’nın birincil kaynaklar üzerinden incelenmesidir.Tasarım/Yöntem: Çalışmada genel olarak, iktisat tarihinin birincil kaynaklarından faydalanılmıştır. Bu doğrultuda çalışmanın en temel kaynağı, ilk defa 8 Kasım 1827 tarihinde yayımlanan The Canton Register Gazetesi’dir. Bu gazetenin dışında, 19. yüzyılın ikinci çeyreğinde basılan ve iki ülke arasındaki afyon ticaretini konu alan kitaplar da incelenmiştir. Bu gazete ve kitaplardan elde edilen veriler, yıllar itibarıyla karşılaştırılarak analiz edilmiştir.Bulgular: Yapılan araştırmalarda; Çin’in afyon ticaretini yasaklamak amacıyla sürekli fermanlar yayınladığı, ancak buna rağmen afyon kaçakçılığının arttığı, artan bu afyon ticaretinin ciddi miktarda gümüş çıkışına neden olduğu ve aslında iki ülke arasındaki ticaretin Birinci Afyon Savaşı’na dönüştüğü görülmüştür. Savaş sonunda imzalanan antlaşma ise Çin’in ticari açıdan kuşatılmasına neden olmuştur. Bununla birlikte, İngiliz Doğu Hindistan Şirketi güç kaybettikçe, şirketin tekelinde olan Patna ve Benares afyonunun Çin’de daha az tüketildiği anlaşılmaktadır. Ayrıca 1827-1833 yılları arasında Patna, Benares, Malwa ve Damaun afyonlarının fiyatı yaklaşık olarak yarıya yarıya düşmüştür. İzmir Limanı’ndan Çin’e ihraç edilen Osmanlı afyonunun ise, taşıma maliyetine ve taşıma esnasında oluşabilecek risklere rağmen Hindistan afyonuna kıyasla daha ucuz olduğu anlaşılmıştır.Sınırlılıklar: Araştırmanın en temel kaynağı, 8 Kasım 1827 ile 10 Haziran 1843 tarihleri arasında yayımlanan The Canton Register Gazetesi’dir. “Center for Research Libraries” internet sitesi üzerinden bu gazetenin 8 Kasım 1827 ile 30 Haziran 1840 tarihleri arasındaki tüm sayılarına ulaşılmıştır. Farklı bir internet sitesinde yer alan sonraki sayıların ise dijital ortamda tam olarak okunamaması, araştırmanın sınırlılığıdır.Özgünlük/Değer: The Canton Register Gazetesi’nde afyon ticareti ile ilgili oldukça fazla bilgi bulunmaktadır. Bu gazetenin 8 Kasım 1827-30 Haziran 1840 dönemini kapsayan tüm sayıları (toplam 607 sayı) tek tek incelenmiştir. Ayrıca bu gazetenin dışında, 1830’lu ve 1840’lı yıllarda basılan kitaplardan da faydalanılmış ve böylece araştırmanın içeriği zenginleştirilmiştir. Dolayısıyla bu çalışmanın birincil kaynaklara ulaşılarak hazırlanması, araştırmanın özgün değerini oluşturmaktadır.
Bu araştırmanın amacı, erken Cumhuriyet’in döneminin siyaset ve edebiyatında tanınırlığıyla öne çıkan Halide Edib Adıvar ile Nezihe Muhiddin’in Cumhuriyet fikriyatını temsil eden yeni hayata ve yeni kadın öznelliğe dair konumlanışlarını, kurmaca eserleri üzerinden inceleyerek, bu konumlanışın yarattığı modern ile geleneksel, bireysel ile toplumsal çatışmasını anne kız ilişkisi üzerinden okumaktır. Yazarların kurmaca eserlerinin eleştirel söylem analizi yöntemine dayalı birincil kaynak araştırmasına ve literatürde yer alan ikincil kaynaklarla tartışılmasına dayanan çalışmada nitel bir araştırma tekniği kullanılmıştır. Modern kadınlık ideolojisinde hegemonik olanla hem örtüşen hem ayrışan iki kadın yazarın külliyatından seçilen kurmaca eserler üzerinden, millî modern aile tarafından çocuk yetiştirmenin birincil sorumlusu olarak atanmış annenin kız evlat ile kurduğu görünmez, kopuk, çatışmalı veya yıkıcı ilişkisinin, modern kadın yurttaşın kamusala çıkma, aydınlanma ve özneleşme deneyimini ve tarihsel/geleneksel hafızasını dönüştüren ve Cumhuriyet kadını kimliğini kuran bir gerçeklik olduğu ortaya konulmuştur. Güncel teorik tartışmalara imkân sağlayan annelik mefhumunu erken Cumhuriyet tarihinin analizinde kullanan bu çalışmada, kadın yazarların kurmaca metinleriyle müesses nizamı tartışma, dönemin temel kavramlarından modernleşme ve özneleşmenin kadınlık deneyimini anlamadaki rolünü işaret etme ve tarihsel olarak görmezden gelinen anne kız ilişkisini kadın kimliği çerçevesinde ele alma, çalışmanın özgün yanlarını oluşturmaktadır.
Amaç: Bu çalışma, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan dönemde taşra müftülüğü kurumu üzerinden modern bürokrasinin taşrada nasıl inşa edildiğini incelemektedir. Çalışmanın temel amacı, bürokratikleşme sürecinin yalnızca merkezden yürütülen idari reformlarla değil, taşranın sosyoekonomik dinamikleri, yerel güç odakları ve kurumsal sürekliliklerle birlikte şekillendiğini ortaya koymaktır.Tasarım/Yöntem: Araştırma, dikey karşılaştırmalı tarihsel bir yaklaşımla yürütülmüştür. Arşiv belgeleri, Meclis zabıtları, dönemin resmi mevzuatı ve ikincil kaynaklar içerik analizi yöntemiyle incelenmiş; müftülük kurumunun idari, mali ve toplumsal konumundaki değişim süreçleri karşılaştırmalı biçimde değerlendirilmiştir.Bulgular: II. Meşrutiyet’ten itibaren müftülerin atama, azil ve maaş düzenlemeleriyle merkeze bağlanması, Cumhuriyet döneminde Diyanet İşleri Reisliği çatısı altında tamamlanarak modern bürokratik hiyerarşiye dönüşmüştür. Müftülerin eşrafla bağlarının zayıflatılması, yerel seçimin kaldırılması, sabit maaş ve liyakat esasına dayalı atama sistemiyle bürokratik tarafsızlık güçlendirilmiştir.Sınırlılıklar: Çalışma, taşra bürokrasisinin dönüşümünü müftülük kurumu örneğiyle sınırlı olarak ele almaktadır. Ancak bu örnek, modern bürokratikleşmenin taşrada kazandığı özgün biçimleri göstermesi açısından açıklayıcıdır.Özgünlük/Değer: Çalışma, müftülük kurumunu dinî bir yapı olarak değil, taşra bürokrasisinin kurumsal evrimi açısından ele almasıyla özgünlük taşır. Bürokratikleşme sürecinin toplumsal bağlamla birlikte okunabileceğini göstererek idare tarihine yeni bir bakış sunmaktadır.
Amaç: Bu çalışmanın amacı, 2009-2023 yılları arasında Türkiye’de bankacılık sektörünün sunduğu bireysel kredilerin ekonomik büyümeye katkısı iller düzeyinde incelenmesidir.Tasarım/Yöntem: Türkiye’nin 81 ilinin tamamının dahil edildiği çalışmada temel bileşenler analizi ve panel veri analizinden faydalanılmıştır. Çalışmada Türkiye’de faaliyet gösteren mevduat, kalkınma ve yatırım bankaları tarafından iller bazında sunulan bireysel krediler incelenmiştir. Çalışmada, bireysel krediler kapsamında konut, taşıt, kredili mevduat, diğer tüketici kredileri ve kredi kartı alacaklarına ilişkin veriler, temel bileşenler analizine tabi tutularak bireysel bankacılık kredi endeksi geliştirilmiştir. Bununla birlikte, iller bazında kişi başına ve toplam gayrisafi yurtiçi hasılanın bağımlı değişken, bireysel bankacılık kredi endeksinin bağımsız değişken olduğu iki farklı panel veri modeli geliştirilmiştir. Ayrıca modellerde, kişi başına düşen nakdi krediler de kontrol değişkeni olarak ele alınmıştır.Bulgular: Modellerin tahmini sonucunda elde edilen bulgular genel itibariyle, bireysel kredilerin illerin ekonomik büyümesine pozitif etkisi olduğuna ilişkindir. Bu bulgu bireysel kredilerin bölgesel kalkınmadaki rolüne işaret etmekte ve özellikle bireysel kredi hizmetlerinde çeşitlilik, krediye erişimde kolaylık ve teşviklerin arttırılmasının önemini ortaya koymaktadır.Sınırlılıklar: Çalışma, 2009-2023 dönemi ile sınırlandırılmış ve Türkiye’nin 81 ilin tamamını kapsamaktadır.Özgünlük/Değer: Bu çalışmada ekonomik büyüme ve kredi gelişimi iller bazında ele alınmış ve bankacılık sektörü tarafından iller bazında sunulan bireysel kredilerin illerin ekonomik büyümesine katkısı ele alınmıştır. Ayrıca konut, taşıt, kredili mevduat, diğer tüketici kredileri ve kredi kartı alacakları olmak üzere tüm bireysel düzeyde sunulan krediler incelenerek bireysel bankacılık kredi endeksi oluşturulmuş ve analize dâhil edilmiştir. Bu hususlar çalışmanın özgün tarafını ortaya koymaktadır.
Purpose: Exploring public social expenditures and incomeinequality nexus in the United States.Design/Methodology: In the study, an empirical model wasconstructed for the period 1980–2023; public social expenditures and selected control variables were used as explanatory variables, while the Gini coefficient is employed as the dependent variable. The reference model was tested by using unit root analysis, the ARDL bounds-testing approach, and the Error Correction Model(ECM).Findings: According to the findings, the series show a long-run cointegration relationship, and the Error Correction Model (ECM) confirms the presence of a stable adjustment mechanism for longrun equilibrium. The results indicate that social expenditures significantly reduce income inequality, and similar effects were observed for unemployment and tax revenues. Conversely, exports and gross fixed capital formation are identified as negative factors for income inequality. In this directin, obtained findings inform that market mechanism has no significant role to mitigate income inequality in the U.S. economy.Limitations: Public social expenditures are considered as whole measure, without a classification based on their subcategories.Originality/Value: In the existing literature examining the role of public social expenditures in reducing income inequality, no study has considered a research period until 2023 for the U.S. economy. Moreover, there is no empirical analysis that includes the 2008 global financial crisis through a dummy variable in a reference period, specifically within the context of the social expenditure and income inequality nexus. Finally, this study is an attempt to achieve its objective within a broad analytical framework by employing an extensive set of control variables and by discussing findings that diverge from conventional expectations. These features constitute the originality and contributions of the study to the literature.
Amaç: Bu araştırmanın amacı, Türkiye’nin vergi gelirleri ile yolsuzluk ve düzenleyici kalite endeksi arasındaki ilişkinin incelenmesidir.Tasarım/Yöntem: Araştırmada ikincil veri toplama yöntemine başvurulmuş olup Dünya Bankası yönetişim göstergeleri arasında yer alan yolsuzluk ve düzenleyici kalite endeksi ile Türkiye’nin vergi gelirleri arasındaki ilişkiler ARDL yöntemiyle analiz edilmiştir.Bulgular: Analizler sonucunda, vergi gelirleri ile yönetişim göstergeleri arasında yer alan yolsuzluğun kontrolü ve düzenleyici kalite endekslerinin uzun dönemde pozitif ilişki içinde olduğu tespit edilmiştir. Özellikle, düzenleyici kalitedeki %1’lik artışın vergi gelirlerini yaklaşık %13,86 oranında artırdığı belirlenmiştir. Yolsuzluğun kontrolü endeksi ise uzun dönem katsayısı istatistiksel olarak anlamlı olmasa da vergi gelirleri ile pozitif bir ilişki sergilemektedir. Bu doğrultuda, söz konusu iyileşmenin yapısal reformlarla desteklenmemesi durumunda etkisinin sınırlı kalabileceği söylenebilir. Kısa dönem analizinde ise düzenleyici kalite endeksinin bazı gecikmeli dönemlerde vergi gelirleri üzerinde negatif ve istatistiksel olarak anlamlı etkiler yarattığı görülmüş; bu durumun, düzenleyici iyileştirmelerin uygulanma sürecinde ortaya çıkan geçici maliyetler ile piyasa aktörlerinin yeni düzenlemelere uyum sağlama sürecinde yaşadığı belirsizliklerden kaynaklandığı değerlendirilmiştir. Yolsuzluğun kontrolü değişkeni ise kısa vadede yalnızca bir gecikmeli dönemde sınırlı ve kısa süreli pozitif bir etki göstermiştir. Bu bulgu, yolsuzlukla mücadele çabalarının kısa vadede vergi gelirleri üzerinde güçlü ve kalıcı bir etki yaratmadığını ortaya koymaktadır.Sınırlılıklar: Çalışmada kullanılan yolsuzluğun kontrolü ve düzenleyici kalite endeksine ilişkin verilerin geçmiş yıllar öncesine ait olmaması, araştırmanın sınırlılığını oluşturmaktadır.Özgünlük/Değer: Literatürde vergi gelirleri üzerinde yönetişim göstergelerinin etkisini inceleyen çok sayıda çalışma bulunmasına karşın, Türkiye özelinde düzenleyici kalite, yolsuzluğun kontrolü ve vergi gelirleri değişkenlerini aynı modelde ve ARDL yöntemiyle analiz eden bir araştırmaya rastlanmamıştır. Bu yönüyle çalışma, hem ele alınan değişkenler hem de kullanılan metodolojik yaklaşım açısından literatüre özgün bir katkı sunmaktadır.
Amaç: Bu çalışmanın amacı, Türkiye’de döviz kuru (USD/TRY) ve ülke risk primi (CDS) hareketlerinin bankacılık sektörü getirileriyle olan ilişkisini kuyruk bağımlılığı yaklaşımıyla incelemektir.Tasarım/Yöntem: Çalışmada 2 Ocak 2015 – 26 Kasım 2025 dönemine ait günlük veriler kullanılmış ve kur ile CDS hareketlerinin banka getirilerine kantil bazlı ve gecikme boyutlu etkisini analiz etmek için çapraz kantilogram yöntemi uygulanmıştır.Bulgular: Elde edilen bulgular, döviz kuru ile bankacılık sektörü arasındaki ilişkinin kısa vadede belirginleştiğini göstermektedir. TL’nin değer kazandığı dönemlerde bankacılık hisselerinin güçlendiği, kurdaki hızlı artışların ise banka getirilerinde eş zamanlı baskı oluşturduğu tespit edilmiştir. Bu etkinin özellikle alt kantillerde yoğunlaşması, bankacılık sektörünün ani döviz hareketlerine duyarlı olduğunu ortaya koymaktadır. CDS primine ilişkin bulgular da benzer şekilde kısa vadede güçlü ilişkilerin olduğuna ulaşılmıştır. Risk priminin yükseldiği dönemlerde banka getirileri zayıflamakta, risk algısının hızla iyileştiği dönemlerde ise olumlu yönde tepki oluşmaktadır. Hem kur hem CDS etkilerinin orta ve uzun vadede belirgin biçimde zayıflaması, bu piyasaların şokları kısa sürede fiyatladığını göstermektedir.Sınırlılıklar: Çalışma, yalnızca bankacılık sektörüne odaklanmakta ve analiz kapsamı Türkiye ile sınırlıdır.Özgünlük/Değer: Literatürde CDS, döviz kuru ve hisse senedi ilişkileri büyük ölçüde ortalama-temelli yaklaşımlar üzerinden değerlendirilmiştir. Bu çalışma, Türkiye finansal piyasalarını kuyruk bağımlılığı ekseninde inceleyerek, şokların dağılımın uç bölgelerindeki etkilerini kantil bazlı bir perspektifle ortaya koymakta ve bu yönüyle mevcut literatürden ayrışmaktadır.
ÖzBu çalışmanın amacı, Türkiye’de siyaset bilimi ve hukuk disiplinlerinde siyaset hukuku ve yargısına dair verilen eğitimler üzerine bir inceleme gerçekleştirmektir. Bu amaçla çalışmada, ilk önce siyaset hukukunun kavramsal incelemesi yapılmış, bir tanım tespit edilmeye çalışılmış, kavramın ne kadar siyaset bilimine ya da hukuk disiplinine içkin olduğu ve mevzuatının nasıl şekillenebileceği tartışılmıştır. İkinci bölümde ise siyaset hukuku eğitiminin önemi üzerinde durulmuş, demokratik kurumların sağlamlaşması ve siyasetin hukuka uygun şekilde yapılabilmesi için siyaset hukukunun ayrı bir hukuki disiplin olarak görülmesi olanağı değerlendirilmiştir. Üçüncü bölümde, Türkiye’deki başlıca İİBF, SBF, hukuk fakülteleri ile sosyal bilimler enstitülerinin eğitim programları incelenmiş ve Türkiye’de lisans ve lisansüstü eğitimde siyaset hukukunun ne durumda olduğuna dair bir değerlendirme yapılmıştır. Son olarak siyaset hukuku eğitiminin ayrı bir akademik disiplin olarak ele alınması ve siyaset hukuku yargısının ayrı bir yargı rejimi olması gerektiğine dair önerilerde bulunulmuş, demokratik kurumların işletilebilmesine dair çıkarımlarda bulunularak literatüre katkı sağlanması amaçlanmıştır. Türkiye’deki hukuk düzeni içerisinde siyasi partilere ve liderlere ilişkin yargılamaların kamu hukuku ile özel hukuk arasında paylaştırıldığı görülmektedir. Siyasetin hukuktan yararlanmaya uygun yapısı, yozlaşma ve demokratik gerilemelere kapı açmaktadır. Bu çalışmada ise “siyaset hukuku”, hukukun siyasetin ürünü değil, siyasetin hukukun ürünü olması gerektiğini savunan bilimsel bir yaklaşım olarak ele alınmaktadır.
Amaç: Bu araştırmanın amacı, turizm gelirleri ile ekonomik büyüme arasındaki ilişkinin, Türkiye ve seçili Asya-Pasifik ülkeleri (Çin, Hindistan, Japonya, Güney Kore, Endonezya, Singapur ve Tayland) özelinde, COVID-19 öncesi dönem verileriyle incelenmesidir.Tasarım/Yöntem: Çalışmada 1996-2018 dönemine ait panel veri seti kullanılmış; ülkeler arası nedensellik ilişkilerini ortaya koymak amacıyla Kónya (2006) Boopstrap Nedensellik Analizi uygulanmıştır.Bulgular: Elde edilen bulgular, bazı ülkelerde turizm gelirlerinin ekonomik büyümeyi pozitif yönde etkilediğini ortaya koyarken, bazı ülkelerde ise bu ilişkinin zayıf ya da tek yönlü olduğunu göstermektedir. Bulgular aynı zamanda turizmin ekonomik büyüme üzerindeki etkisinin ülke dinamiklerine göre farklılaştığını göstermektedir.Sınırlılıklar: Araştırma, sadece COVID-19 öncesi dönemi kapsamakta ve sınırlı sayıda ülke ile sınırlı makroekonomik değişkeni dikkate almaktadır. Bu durum, genelleme yapılmasını sınırlamaktadır.Özgünlük/Değer: Turizm-gelir ilişkisi üzerine çok sayıda çalışma bulunmasına karşın, bu çalışma hem COVID-19 öncesine odaklanması hem de Kónya (2006) yöntemiyle analiz gerçekleştirmesi açısından metodolojik olarak literatüre katkı sunmaktadır. Ayrıca, Asya-Pasifik bölgesinin artan önemi doğrultusunda bölge ülkeleriyle Türkiye’nin karşılaştırmalı olarak incelenmesi, çalışmanın özgün değerini oluşturmaktadır.
Purpose: This study aims to analyze the social problems encountered by Syrian refugee families living in the city center of Gaziantep and their coping strategies from a social work perspective.Design/Methodology: Designed as a qualitative study, the research is based on semi-structured in-depth interviews conducted with 24 Syrian families with diverse socio-economic and demographic characteristics. The gathered data were analyzed using the thematic analysis method.Findings: The results indicate that Syrian refugee families are not passive victims during and after the forced migration process; instead, they develop multi-layered coping strategies by utilizing their existing resources, social networks, and intra-family dynamics. While dealing with poverty, social exclusion, and difficulties in accessing services, families effectively use informal solidarity networks and restructure intra-family roles. However, the study also reveals that the inadequacy of rights-based social work mechanisms deepens vulnerabilities.Limitations: The primary limitations of the study are its qualitative design and the fact that the sample is limited to 24 families residing specifically in the city center of Gaziantep.Originality/Value: The original value of this research lies in its focus on the active coping practices and social capital transformations of refugee families—rather than viewing them solely through a lens of victimization—thereby providing essential insights for strengthening empowerment-based social work policies.
Amaç: Bu araştırmanın amacı, finfluencerların sosyal medya stratejileri ile takipçilerinin finansal okuryazarlığı ve siyasi eğilimleri arasındaki ilişkiyi incelemektir.Tasarım/Yöntem: Araştırmada 841 katılımcının yanıtları değerlendirilmiş ve finfluencerların söylemsel stratejileri ile takipçi profilleri arasındaki etkileşim analiz edilmiştir.Bulgular: Bulgular, rasyonel ve bilgi temelli içerik üreten finfluencerların daha yüksek finansal okuryazarlığa sahip kitlelere ulaştığını; popülist bir üslup benimseyenlerin ise daha düşük okuryazarlık düzeyine sahip geniş kitlelere hitap ettiğini göstermektedir. Popülizm, finfluencerların kendilerini “halkın sesi” olarak konumlandırmalarına imkân tanımakta, rasyonellik yerine duygusal etkiyi öne çıkarmaktadır. Ayrıca, sosyal medya algoritmalarının popülist içerikleri ödüllendirmesi, nitelikli bilgilerin görünürlüğünü azaltarak kutuplaştırıcı stratejileri teşvik etmektedir.Sınırlılıklar: Araştırmanın yalnızca belirli bir örneklem grubuna (841 katılımcı) dayanması ve kullanılan değişkenlerin sınırlı olması çalışmanın başlıca sınırlılıklarıdır.Özgünlük/Değer: Bu çalışma, finfluencerların sosyal medya stratejilerinin finansal okuryazarlık ve siyasi eğilimlerle nasıl ilişkili olduğunu ortaya koyarak hem davranışsal finans hem de siyaset bilimi literatürüne katkı sağlamaktadır. Ayrıca, medya okuryazarlığını da kapsayan kapsamlı finansal okuryazarlık programlarının önemini vurgulamaktadır.
Amaç: Bu çalışma, 2018–2023 dönemi Türkiye ölümlülük verilerinden, ICD-10 sınıflamasına göre en yaygın dört ölüm nedeni için tekli yaşa özgü ölüm olasılıklarını tahmin etmeyi amaçlamaktadır. Tasarım/Yöntem: Araştırmada, TÜİK’in kısaltılmış ve 75+ açık uçlu yaş yapısına sahip verileri, Genelleştirilmiş Katkılı Modeller (GAM) çerçevesinde Cezalandırılmış Spline (P-Spline) yöntemiyle analiz edilmiştir. Bu yaklaşım, gruplandırılmış veriyi pürüzsüz bir gizil dağılıma ayrıştırarak ileri yaş mortalitesinin istatistiksel olarak kararlı bir şekilde uzatılmasını sağlamıştır. Bulgular: P-spline modellemesi, kısaltılmış veriden tam yaşam tablolarına geçişte yüksek uyum ve aktüeryal tutarlılık sergilemiştir. Sınırlılıklar: Çalışma, 75+ grubundaki veri kısıtlılığı nedeniyle ileri yaş seyrini modelleme yoluyla tahmin etmek durumundadır. Ayrıca analiz, Türkiye genelindeki en yaygın dört ölüm nedeni ve 2018 sonrası dönemle sınırlandırılmıştır. Özgünlük/Değer: Türkiye literatüründe nedene özgü ölümlülüğü P-Spline yöntemiyle ele alan öncü çalışmalardan biridir. Pandemi dönemini kapsayan verileri modern bir metodolojiyle tekli yaş düzeyine indirgemesi, hem kamu politikaları hem de sigortacılık sektörü için stratejik bir değer sunmaktadır.
Amaç: Bu araştırmanın amacı, finans sektörü çalışanlarının duygusal zekâ düzeyleri ile gelişmeleri kaçırma korkuları arasındaki ilişkiyi incelemektir.Tasarım/Yöntem: Araştırma kapsamında Türkiye’de finans sektöründe görev yapan 397 çalışandan kartopu örnekleme yöntemiyle çevrimiçi anket aracılığıyla veri toplanmıştır. Veriler SPSS ve AMOS programı aracılığıyla yapısal eşitlik modellemesi (YEM) kapsamında analiz edilmiştir.Bulgular: Analiz sonuçlarına göre finans çalışanlarının duygusal zekâ düzeyleri ile gelişmeleri kaçırma korkusu düzeyleri arasında anlamlı ve pozitif yönlü bir ilişki olduğu belirlenmiştir (β = 0,72; z = 6,063; p < 0,01). Bu sonuç, duygusal zekâ düzeyi arttıkça çalışanların gelişmeleri kaçırma korkularının da yükseldiğini göstermektedir.Sınırlılıklar: Finans departmanı ve dolayısıyla finans çalışanı olan birçok sektör bulunmasına karşın örneklemin sadece finans sektöründe (banka, denetim) çalışanlardan oluşması çalışmanın sınırlılığı olarak kabul edilebilir.Özgünlük/Değer: Finans sektörü, yoğun rekabet, hızlı bilgi akışı ve yüksek stres düzeyiyle çalışanların yalnızca mesleki değil, aynı zamanda psikolojik dayanıklılıklarını da zorlayan bir alan olarak öne çıkmaktadır. Çalışma, finans sektöründe çalışanların psikolojik iyi oluşunu destekleyecek uygulamalara rehberlik edebilecek nitelikte olup literatürdeki önemli bir boşluğu doldurma amacı taşımaktadır.
ÖzAmaç: Çalışma Türkiye’de 2005-2022 yılları arasındaki karbon emisyonu, biyoyakıt üretimi ve ekonomik büyüme arasındaki nedensellik ilişkisinin belirlenmesi amacıyla gerçekleştirilmiştirTasarım/Yöntem: Biyoyakıt eldesi, kişi başına düşen karbon emisyonu ve Gayri Safi Yurt İçi Hasıla (GSYİH) değişkenleri kullanılarak Vektör Otoregresif Modeller ve Toda-Yamamoto nedensellik analizi uygulanmıştırBulgular: Ortaya çıkan bulgular Türkiye’de biyoyakıt üretiminden karbon emisyonuna doğru tek yönlü nedensellik ilişkisi olduğunu göstermektedir. GSYİH’nin ise hiçbir değişkenle ilişkisi bulunamamıştır.Sınırlılıklar: Türkiye’de biyoyakıt üretimi ile ilgili düzenli ve kesintisiz veriye erişim 2005-2022 yılları arasındaki dönemi kapsamaktadır. Bu yüzden araştırmanın başlangıç ve bitiş yılı olarak bu dönem aralığı seçilmiş, araştırmanın frekans aralığı 18 yılla sınırlandırılmıştır. Özgünlük/Değer: Üretimde çevresel olumsuz etkilerin en aza indirilmesi giderek daha önemli hale gelmektedir. Çünkü fosil yakıtların küresel rezervlerindeki azalma ve yaydığı sera gazı emisyonları bu enerji kaynaklarına bağımlılığın sürdürülemez olduğunu işaret etmektedir. Dolayısıyla alternatif enerji kaynaklarından hem yenilebilir hem de karbon nötr olan biyoyakıtlar gündeme gelmektedir. Bitkisel yağ, hidrojen, biyoetanol ya da biyodizel tabanlı biyoyakıtlar petrol gibi fosil yakıtlara kıyasla fosil karbon emisyonuna karşı bir iyileşme meydana getirebilmektedir. Ayrıca biyoyakıtların mevcut motor teknolojisine uyumlu olması hem bilimsel çevrelerde hem de sanayi yatırım alanlarında bu kaynaklara olan ilgiyi artırmıştır. Çalışma ekonomik ve ekolojik öneme sahip biyoyakıtların, karbon emisyonu ve ekonomik büyüme ile aralarındaki etkileşimi inceleyen güncel bir çalışma olarak alana özgün bir katkı sağlayacağı düşünülmektedir
Amaç: Bu çalışmanın amacı, hüzün turizmi bağlamında Çanakkale Şehitliği’nde deneyimlenen ritüel süreçlerin, yerli ziyaretçilerin ziyaret sonrası yerli ürün satın alma davranışlarına etkisini incelemektirTasarım/Yöntem: Bu araştırmada, 260 yerli ziyaretçiden anketle veri toplanmış ve değişkenler arasındaki ilişkileri incelemek için ilişkisel tarama modeli benimsenmiştir. Analizlerde yapısal eşitlik modellemesi ve çok gruplu analiz yöntemi kullanılmıştır.Bulgular: Yapısal eşitlik modellemesi bulguları ritüel anlam, mekân ve unsur deneyimlerinin tüketici etnosentrizmi üzerinde anlamlı ve pozitif etkilere sahip olduğunu göstermiştir. Buna karşılık, ritüel katılım deneyiminin tüketici etnosentrizmi üzerindeki etkisi anlamlı bulunmamıştır. Bulgular, ziyaret sonrası yerli ürünlere yönelik olumlu tutum ve niyetlerdeki artışın, doğrudan ritüel katılım yerine deneyimin sembolik ve mekânsal boyutlarıyla daha fazla ilişkili olduğunu göstermektedir.Sınırlılıklar: Örneklemin sadece Çanakkale şehitliğine giden ziyaretçilerden oluşması ve ritüel deneyimi olarak dört boyutun kullanılması araştırmanın sınırlılıklarıdır.Özgünlük/Değer: Bu araştırma, Çanakkale Şehitliği'nde ritüel deneyimlerin yerli turistlerin tüketici etnosentrizmi ve yerli ürün satın alma niyetleri üzerindeki etkilerini inceleyerek literatürdeki boşluğu doldurmaktadır. Özellikle, ritüel katılımın etkisiz kalırken, ritüel anlam ile mekân/unsur deneyimlerinin belirleyici olduğunu ortaya koymasıyla özgündür.
Araştırmanın amacı, Türkiye’deki İslamcılığın gelişimine katkı yapan ana akım tarikatların, ulema ve aydınların genel olarak kadın, kadın-erkek eşitliği ve feminizm gibi konulara bakışının ve bu yönde üretilen düşüncelerle oluşan algının incelenmesidir. Araştırmada İslamcılığa katkı yapan tarikat şeyhleri, ulema ve aydınların ürettikleri metinlerdeki kadın ve feminizm hakkındaki düşüncelerin söylem analizi yapılacaktır. Yapılan söylem analizi sonucunda; İslamcılığa katkı yapan tarikat şeyhleri, ulema ve aydınların dinin ataerkil yorumunu sahiplendikleri ve genel olarak fıtrat söylemini savunan otorite konumundan konuşarak kadına sadece annelik üzerinden baktıkları, ona hâd koydukları ortaya çıkmıştır. Çalışma, İslamcı olarak nitelenebilecek tarikat şeyhlerinden Abdülhâkim Arvasî, Hüseyn Hilmi Işık, Mehmet Zahit Kotku, Mahmut Ustaosmanoğlu, Esad Coşan ve Said Nursi gibi şeyhlerin yayınlanan sohbet ve yazıları, eski şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, İskilipli Mehmet Atıf Efendi, Said Halim Paşa, Osman Yüksel Serdengeçti ve Necip Fazıl Kısakürek gibi İslamcı ulema ve aydınların kadına ve kadın-erkek eşitliğine dair fikirlerinin ortaya konulmasıyla sınırlıdır. İslamcı aydınların ve kimi tarikatların kadın algısına dair sınırlı sayıda çalışma olmasına rağmen bir bütün halinde İslamcılığın kadın ve feminizm algısına dair çalışmalar literatürde oldukça sınırlı sayıda bulunmaktadır. Bu nedenle İslamcıların kadın ve feminizm algısını ortaya koyma amacını taşıyan bu çalışma, konu hakkında yeni çalışmaların yapılmasına kapı aralayabilecek bir özgünlüğe sahiptir.
Amaç: Çalışmanın amacı, küreselleşmeden uzaklaşıldığı tespit edilen uluslararası sistem içerisinde yeni bir dünya yaratma amacı taşıyan C5+1 platformunu, küresizleşme ufkunu baz alarak değerlendirmektir.Tasarım/Yöntem: Çalışma C5+1 Platformu’nun politika çıktılarına ve ortaklık beyannamelerine dayanmaktadır.Bulgular: İkinci dünya savaşı sonrası küreselleştiği kabul edilen uluslararası sistemin bugün küreselleşmeden uzaklaşma/ küresizleşme ile sınanmakta olduğu anlaşılmaktadır. 21. yüzyılın başlaması ile yaygınlaşan uluslararası ekonomik krizler, savaşlar ve salgın hastalıklar, sonuçlarına tüm dünya ülkelerinin katlandığı sorun alanları haline evrilmiştir. Bu durum küreselleşmeye olan güvenin azalmasına ve devletlerin küreselleşmeden uzaklaşmasına / küresizleşme eğiliminin artmasına neden olmuştur. Küresizleşen dünyada devletler kendilerine daha yerel ve bölgesel dünyalar yaratmaya ve böylece bir yandan küresel sorunlardan uzaklaşmaya, diğer yandan bölgesel olarak kalkınmaya odaklanmıştır. Orta Asya ülkeleri ve ABD arasında kurulan C5+1, küresizleşmenin hızlandığı yıllarda, ortaklık ve iş birliği platformu olarak kurulmuştur. Küreselleşmeye olan güvenin aşındığı ve küresizleşmenin hız kazandığı dünyada, ABD ve Orta Asya ülkeleri için yeni bir dünya yaratmaktadır. ABD’nin zayıf bir ilgi ile yaklaştığı Orta Asya dünyasına dair algıları ve politikaları C5+1 ile tazelemektedir. ABD ve Orta Asya ülkelerinin küreselleşmeden uzaklaşarak yeniden dünyalar yaratmak isteğinin olması, küresizleşen dünyanın ufkunu işaret etmektedir.Sınırlılıklar: Küresizleşen uluslararası sistemde ABD ve Orta Asya ülkelerinin C5+1 ile bir araya gelmesinin nedenleri ve gereklilikleri açıklanmaktadır.Özgünlük/Değer: C5+1'in, uluslararası sistemin küreselleşmeden uzaklaşmasının/ küresizleşmesinin bir sonucu olduğuna; ABD ve Orta Asya için yeniden bir dünya yarattığı neticesine varılmaktadır.
The word “calamity” is defined as an unexpected and upsetting situation in dictionaries. Atomic bomb! I wish unexpected times, unexpected evil and predicaments would never happen again. “Her musibetten bin hayır doğar’, equivalent of the English idiom “Every cloud has a silver lining” in our language, implies that evil will eventually lead to beneficial circumstances in the end. In your point of view, is it possible for the atomic bomb, which is one of the greatest calamities, to have led to beneficence? I can hear you say “come off it”. When I first asked this question to myself, I gave the same answer as you. Aim of this study is to discuss the atomic bomb, which is said to have ended the Second World War, as a prevention cost, a subtopic of quality cost, and point out further accounting possibilities that prevent failure costs.
Purpose: This study reviews the existing literature to fill a gap in this field by providing a bibliometric analysis of economic refugee research in Türkiye. The analysis utilizes Bibliometrix in RStudio and VOSviewer to derive descriptive metrics as well as patterns of co-citation and co-authorship, examining a total of 319 records from the Web of Science Core Collection between 1993 and 2024. Design/Methodology: The results show a dramatic increase in the number of publications since 2016, peaking in 2021 and largely driven by the Syrian refugee crisis. Journal of Refugee Studies and International Migration have emerged as the most influential journals. Leading institutions such as Hacettepe University and Koç University have led the research efforts, while Acarturk C and Ilkkursun Z have also made significant contributions to the field. Findings: Stronger legislative frameworks and urban and regional planning are also highlighted in the 12th Plan. This report emphasizes Turkey's Zero Waste policy advances and provides policymakers with valuable insights on sustainable waste management. It shows the necessity for public participation, international cooperation, and ongoing improvement in waste management systems. Limitations: Limitations of the study include the reliance on only one database and linguistic barriers. Originality/Value: The study underlines the interdisciplinary and collaborative nature of refugee research in Türkiye, highlighting international co-authorship and diverse research priorities.
Amaç: Bu çalışma, Çin'in ekonomik büyümesi, tasarruf davranışı ve demografik değişimler arasındaki karmaşık bağlantıları incelemektedir. Çin, uzun vadeli ekonomik kalkınma üzerinde muazzam bir etkiye sahip olacak büyük bir demografik değişimden geçmektedir. Bu değişim, yaşlanan bir nüfus, küçülen bir çalışma yaşı grubu ve yüksek bir bağımlılık oranı ile karakterize edilmektedir. Solow büyüme modeli ve yaşam döngüsü teorisi de dahil olmak üzere geleneksel ekonomik kalkınma modelleri, nüfus yapısındaki değişikliklerin yatırım ve tasarruf seviyeleri üzerinde etkisi olduğunu ve bunların da kişi başına düşen GSYİH üzerinde etkisi olduğunu iddia etmektedir. Tasarım/Yöntem: Bu çalışma, Dünya Bankası'nın 2013-2023 yılları arasındaki verileriyle hem kısa hem de uzun dönem katsayılarını test etmek için Vektör Hata Düzeltme (VEC) modelleriyle birlikte Johansen-Juselius eşbütünleşme testini kullanmaktadır. Bulgular: Analiz, kişi başına düşen GSYİH ile tasarruf oranı arasında pozitif ve anlamlı bir uzun dönem ilişkisi olduğunu ve tasarruf oranındaki her yüzde birlik artış için ekonomik üretimin %0,812 oranında arttığını ortaya koymaktadır. Özgünlük/Değer: Çin'deki demografik değişimlerden kaynaklanan ekonomik sorunların türüne ilişkin önemli bilgiler sağlamakta ve yaşlanan nüfus nedeniyle zor durumda olan ekonominin sürdürülmesinde tasarrufların önemini vurgulamaktadır