
Raman spektroskopisi, kemiğin biyokimyasal yapısını ve iç düzenini ayrıntılı biçimde incelemeye olanak tanıyan, invazif olmayan ve yüksek hassasiyete sahip bir tekniktir. Son yıllarda bu yöntem, kemikteki mineral ve organik yapıların birbiriyle nasıl etkileştiğini ve bu etkileşimlerin kemiğin dayanıklılığı üzerindeki etkilerini anlamak amacıyla yaygın olarak kullanılmaktadır. Raman spektroskopisi; kemikte bulunan hidroksiapatit mineralinin kristal düzenliliği, mineral-matriks oranı, karbonat substitüsyonu ve mineral kristallerinin kolajen liflerine göre hizalanması gibi parametreler hakkında nicel veriler sunar. Ayrıca kolajen yapısındaki konformasyonel değişimleri ortaya koyarak mineralizasyon süreci ve kemik kalitesi hakkında önemli bilgiler sağlar. Bu sayede kemiğin sertlik, esneklik ve kırılganlık gibi mekanik özelliklerini belirleyen mikroyapısal değişiklikler daha iyi anlaşılabilmektedir. Derlemede incelenen çalışmalar, Raman spektroskopisinin osteoporoz, osteoartrit, kırık iyileşmesi ve metabolik kemik hastalıkları gibi klinik durumlarda erken biyokimyasal değişimleri tespit etmede yüksek potansiyel taşıdığını göstermektedir. Bunun yanı sıra diş hekimliği ve ağız, diş ve çene cerrahisi alanında; alveolar kemiğin kalitesinin değerlendirilmesi, kemik greftlerinin entegrasyonunun analiz edilmesi ve kemik rejenerasyonu süreçlerinin moleküler düzeyde takibi gibi uygulamalarda da önemli bir araştırma aracı olarak öne çıkmaktadır. Genel olarak Raman spektroskopisi, hem temel araştırmalarda hem de klinik uygulamalarda kemiğin ayrıntılı ve çok boyutlu değerlendirilmesini mümkün kılan güçlü bir yöntemdir. Giderek artan kanıtlar, bu teknolojinin gelecekte kişiye özel kemik sağlığı stratejilerinin geliştirilmesinde ve çene cerrahisinde tedavi başarısının öngörülmesinde tamamlayıcı bir tanısal yaklaşım olarak önemli katkılar sağlayabileceğini düşündürmektedir.
Ofis çalışanlarında sedanter davranış giderek yaygınlaşmakta ve işin doğası gereği uzun süre boyunca hareketsiz oturma, sınırlı postüral değişiklikler ve düşük fiziksel aktivite ile karakterizedir. Bu yaşam tarzı, kardiyovasküler ve pulmoner sistemler başta olmak üzere genel sağlık üzerinde olumsuz etkilere yol açmaktadır. Epidemiyolojik ve deneysel çalışmalar, uzun süreli oturmanın endotelyal disfonksiyon, arteriyel sertlik, glukoz ve lipid metabolizmasında bozulma, pulmoner kapasitede azalma, obezite, mental sağlık sorunları, belirli kanser türlerinin riskinde artış ve kas-iskelet sistemi bozuklukları ile ilişkili olduğunu ve tüm nedenlere bağlı erken ölümlerin yaklaşık %7’sinden sorumlu olabileceğini göstermektedir. Sedanter davranışın sağlık üzerindeki etkilerini anlamak, ofis ortamında ergonomik düzenlemeler ve davranışsal müdahaleler geliştirmek, çalışanların günlük oturma sürelerini azaltmak ve hafif-orta yoğunlukta fiziksel aktiviteyi teşvik etmek açısından kritik öneme sahiptir. Bu çalışma, ofis çalışanlarında uzun süreli oturma ile kardiyovasküler ve pulmoner fonksiyonlar arasındaki ilişkiyi kapsamlı şekilde gözden geçirerek, gelecekte uygulanacak müdahaleler için bilimsel bir temel sunmayı amaçlamaktadır.
Gonadal farklılaşma, embriyogenezin erken evrelerinde tetiklenen ve bipotent gonadal prekürsör hücrelerin ovaryan ya da testiküler yöne farklanmasıyla sonuçlanan son derece dinamik bir süreçtir. Bu süreç; SRY, SOX9, WNT4 ve FOXL2 gibi cinsiyet belirleyici genetik sinyallerin koordinasyon içerisinde çalışmasıyla şekillenmektedir. Gonadal somatik hücrelerin bu sinyaller doğrultusunda doğru şekilde farklılaşması, germ hücrelerinin gelişimini ve hayatta kalmasını destekleyen uygun bir mikroçevrenin oluşturulmasında temel rol oynar. Ancak, insan gonad gelişiminin doğrudan ve in vivo olarak incelenmesi, teknik kısıtlamaların yanı sıra etik engeller nedeniyle oldukça zordur. Bu bariyerleri aşmak ve gelişim süreçlerini moleküler düzeyde izleyebilmek amacıyla, pluripotent kök hücrelerden (PSC) türetilen in vitro model sistemler geliştirilmiştir. Bu modeller aracılığıyla gonadal farklılaşmanın moleküler mekanizmaları, hücreler arası sinyal yolakları ve genetik regülasyonlar daha derinlemesine aydınlatılmaya başlanmıştır. Bu derlemede; kök hücre tabanlı sistemlerin embriyonik gonadal gelişim süreçlerini nasıl modellediği, mevcut in vitro protokollerin kapsamı ve bu modellerin hem temel gelişimsel biyoloji hem de üreme sağlığı ile ilişkili hastalık araştırmaları açısından sunduğu yeni olanaklar kapsamlı bir şekilde ele alınmaktadır.
Ortopedi ve travmatoloji, kas-iskelet sistemi hastalıklarının tanı ve tedavisiyle ilgilenen cerrahi bir tıp dalıdır. Bu alanda kırık-çıkık tedavileri, eklem protezleri, omurga hastalıkları, spor yaralanmaları, çocuk ortopedisi ve kemik tümörleri gibi birçok konu yer almaktadır. Yapay zeka (YZ) ve makine öğrenimi (MÖ), son yıllarda ortopedi alanında önemli bir yer edinmiştir. Özellikle büyük veri analizi, görüntü işleme ve klinik karar destek sistemlerinde kullanılan YZ/MÖ teknolojileri; tanı, tedavi planlama, komplikasyon öngörüsü ve kişiselleştirilmiş rehabilitasyonda fayda sağlamaktadır. Total eklem protezi gibi uygulamalarda cerrahlara destek olan bu sistemler, maliyet etkinliği ve hasta bakım kalitesi açısından da avantaj sunar. Ancak yüksek kaliteli veri ihtiyacı, model karmaşıklığı ve geliştirme sürecinin zorlukları gibi sınırlamaları da bulunmaktadır. Bu araştırmanın amacı, ortopedi alanında YZ ve MÖ kullanımını güncel literatür eşliğinde değerlendirmektedir.
Antiepileptik ajanlar, pediatrik yaş grubunda çoğunlukla çocuk nörolojisi pratiğinde kullanılan ve temel etkileri nöbet kontrolünü sağlamak olan ilaçlardır. Bununla birlikte bu ilaçlar çocuk ve ergen psikiyatrisi alanında da özellikle duygudurum düzenleyici özellikleri nedeniyle klinik kullanım alanı bulmaktadır. Antiepileptik ilaçlar çocuk psikiyatrisi pratiğinde başta bipolar bozukluğun mani, depresif ve karma dönemlerinin yanı sıra idame tedavisinde; ayrıca duygudurum dalgalanmalarının eşlik ettiği davranım bozuklukları, otizm spektrum bozukluğu ve ilişkili klinik tabloların yönetiminde kullanılabilmektedir. Bu derlemede antiepileptik ilaçların çocuk ve ergen psikiyatrisi alanındaki kullanım alanları, etki mekanizmaları, farmakolojik özellikleri, önemli ilaç etkileşimleri ve olası yan etkileri güncel literatür eşliğinde gözden geçirilmiştir.
Merkezi sinir sistemi nöron adı verilen milyarlarca hücrenin bir araya gelmesiyle oluşmuş, oldukça karmaşık bir sistemdir. Merkezi sinir sistemi canlı vücudunun yönetimi, hücre ve organ sistemlerinin homeostazisi, dışardan gelen uyarılara cevap oluşturma ve istemli hareketlerin oluşumu gibi birçok hayati faaliyetin gerçekleşmesini sağlar. Merkezi sinir sistemi; beyin ve omurilikten oluşmaktadır. Beyin ve omuriliğe bağlı oluşan hastalıklarda tedavi süreci oldukça zordur. Bunun nedeni nörogenezisin sınırlı olması ve iyileşmeyi geciktiren bazı aktif inhibitör faktörlerin varlığından kaynaklanmaktadır. Yakın zamana kadar, merkezi sinir sisteminin rejenerasyon yeteneğinin olmadığı ya da oldukça sınırlı bir iyileşmenin meydana geldiği yaygın olarak kabul edilen bir görüş olarak kalmıştır. Ancak rejeneratif bilimin gelişmesi ve kök hücre tedavileri üzerine yapılan çalışmaların hız kazanması sonucu merkezi sinir sisteminde oluşan travma ve hasarlarda yeni nöronların oluştuğu ve iyileşme hızında artmanın meydana geldiği görülmüştür. Kemik iliğinden veya mezenşimal dokulardan elde edilen kök hücrelerin hasarlı beyin ve omurilik bölümlerine transplantasyonu sonucu nöronların oluşumu ve vasküler gelişimin hızlanmasına bağlı olarak nörolojik hastalıkların tedavisinde oldukça olumlu sonuçlar alınmıştır. Özellikle merkezi sinirsisteminin kronik dejeneratif hastalıklarında, serebral iskemi (inme) vakalarında, spinal kord hasarlarında, multiple skleroziste, merkezi sinir sistemini etkileyen metabolik hastalıklarda kök hücre teavisi üzerine çalışmalar yapılarak, bu hastalıklarda etkili bir tedavi metodunun oluşturulabileceği kanısına varılmaktadır.
Selenium (Se) is an essential trace element with a pivotal role in human health. Through its incorporation into selenoproteins, Se contributes to antioxidant defense, thyroid hormone metabolism, immune regulation, and maintenance of redox balance. Both deficiency and excess intake are linked to significant clinical outcomes. Deficiency has been associated with cardiovascular, endocrine, neurological, and immune dysfunctions, while excessive intake can lead to selenosis and toxicity. This review summarizes the digestion, absorption, and metabolism of Se; its biochemical significance through selenoproteins; its metabolic functions and associations with various diseases; analytical methods used for its measurement; and the emerging biomedical applications of selenium nanoparticles. Comparative insights with other trace elements are also provided. Evidence from epidemiological and clinical studies highlights the importance of maintaining Se levels within physiological ranges. Furthermore, national studies from Turkey indicate that the consequences of Se deficiency and excess on public health require further detailed investigation. Future research perspectives include randomized controlled trials, bioinformatics-based exploration of selenoprotein networks, and the clinical evaluation of Se nanoparticles as therapeutic agents. Public health approaches, including targeted supplementation and fortification programs, remain essential in Se-deficient regions.
Motivational Interviewing (MI) is a client-centered communication approach that aims to activate internal motivation by making the individual's ambivalence visible and can be adapted to short sessions. It is applied in primary care across a wide range of areas, including smoking and substance use, chronic disease management, lifestyle changes, vaccine hesitancy, maternal and child health, oral health, screening programs, and palliative care. MI's core micro-skills (open-ended questions, validation, reflective listening, summarizing) and advanced techniques (scaling questions, double reflection, focusing, and planning) strengthen the client's change conversations and bridge them to behavior. The 5A model (Assess–Advise–Agree–Assist–Arrange), which offers a short and structured counseling flow, increases applicability in daily clinical practice; it allows for goal setting and information sharing in initial contacts, and for maintaining change through obstacle resolution and follow-up arrangements in subsequent sessions. The section discusses how MI and 5A can be integrated, how they can be incorporated into brief consultation flows, and how they can be made sustainable through team-based follow-up. In conclusion, when the relational and evocative power of MI is combined with the structure and follow-up discipline of 5A, a practical and scalable approach emerges for lasting behavior change in primary care, despite time constraints.
Sirtuinler, hücrelerin metabolik düğümü içinde konumlanan ve NAD⁺'ya bağlı deaçilazlardır. Hemen hemen tüm türlerde bulunan bu protein ailesi evrimsel olarak oldukça korunmuştur. Proteomik çalışmalar, sirtuinlerin hücresel stres tepkisini koordine etmek amacıyla metabolik ağları düzenlediğini göstermektedir. Sirtuinlerin deregülasyonu, mitokondriyal fonksiyon bozukluklarıyla ilişkilidir ve diyabet, kardiyovasküler hastalıklar, nörodejenerasyon ve kanser gibi hastalıklarla ilişkilidir. Memelilerde yedi sirtuin geni (sirtuinler 1-7) tanımlanmıştır. Ancak bu proteinler, terminal yapılarındaki farklılıklar nedeniyle değişen etki mekanizmalarına sahiptirler.Ele alacağımız SIRT1, çoklu substratların deasetilasyonu yoluyla birden fazla mekanizmayı düzenleyerek çok çeşitli fizyolojik süreçlerin düzenlenmesinde nemli rol oynar. Aynı zamanda hücresel yaşlanma süreçlerinin kontrolünde kritik rolü olan SIRT1’in eksikliği, oksidatif stres artışı ve reaktif oksijen türlerinin (ROS) birikimiyle ilişkilidir. Bu durum hücresel ve organ hasarına neden olup yaşlanma sürecini hızlandırmaktadır.Kardiyovasküler hastalıklar, kalp ve damar sistemini etkileyen geniş bir hastalık yelpazesini kapsar. SIRT1, kardiyovasküler hastalıkların gelişiminde önemli rol oynayan protein kompleksidir. Sirtuinlerin veya nikotinamid adenin dinükleotid (NAD⁺) replesyonunun aktivasyonu, yaşa bağlı kardiyovasküler ve metabolik hastalık modellerinde anjiyogenez, insülin duyarlılığı ve diğer sağlık yararlarını indükler. SIRT1, PPAR-γ, PGC-1α, FoxO, NF-κB ve p53 gibi farklı substratları deasetile edebildiğinden, inflamasyonu azaltma, kardiyomiyosit apoptozunu engelleme, miyokardiyal oksidatif strese karşı savunma, anti-miyokardiyal yeniden şekillendirme, miyokardiyal enerji dengesini koruma, otofajik temizliği destekleme ve telomer kısalmasını engelleme gibi çok yönlü kardiyovasküler biyolojik işlevlere sahiptir. Bu derlemede SIRT1'in kardiyovasküler korumada sinyal ağları olan eNOS, NF-κB, AMPK, FOXO, PGC1α, mTOR ve p53 ile ilişkileri ele alınmıştır. SIRT1'i aktive eden veya NAD⁺ seviyelerini artıran insan klinik denemeleri devam etmekte ve kardiyovasküler hastalıklarını iyileştirmesi açısından umut vaad etmektedir.
Yenidoğan taramaları, doğum sonrası asemptomatik seyreden ancak zamanla ciddi morbidite ve mortaliteye yol açabilen kalıtsal hastalıkların erken tanı ve tedavisini mümkün kılan etkili halk sağlığı programlarıdır. Bu çalışma, mevcut tarama programının kapsam ve altyapısını değerlendirip uluslararası uygulamalarla karşılaştırarak, elde edilen bulgular doğrultusunda gelecekteki tarama programlarına katkı sunmayı amaçlamaktadır. Uluslararası rehberler ve ülkelere özgü veriler kullanılarak karşılaştırmalı bir literatür taraması yapılmıştır. Bulgular, Türkiye’nin yaklaşık %97’ye ulaşan yüksek tarama kapsayıcılığına ve güçlü bir laboratuvar altyapısına sahip olduğunu; mevcut uygulamalarda ise altı hastalığın tarandığını ortaya koymuştur. Bazı ülkelerde tarama paneli daha kapsamlıdır; örneğin, Amerika Birleşik Devletleri’nde 61, Almanya, Fransa ve İtalya’da ise 24 ila 30 hastalık taranmaktadır. Ayrıca, gelişmiş ülkelerde tandem kütle spektrometrisi (MS/MS) rutin tarama programlarında kullanılmakta; DNA tabanlı testler ve yapay zekâ destekli karar sistemleri gibi ileri teknolojilerin tarama algoritmalarına entegre edildiği görülmektedir. 2024 yılı itibarıyla başlatılan “Genişletilmiş Yenidoğan Tarama Programı” çalışmaları kapsamında, ulusal tarama panelinin genişletilmesine yönelik bilimsel komiteler oluşturulmuş; aynı anda 35’in üzerinde kalıtsal metabolik hastalığın tanısını tek damla kuru kandan koymaya imkân tanıyan MS/MS yönteminin tarama algoritmalarına entegrasyonu gündeme gelmiştir. Bu bağlamda, yenidoğan taramalarının yalnızca klinik değil, aynı zamanda yapısal bir sorumluluk alanı olduğu sonucuna varılmıştır. Çalışma, küresel eğilimlere paralel olarak yenidoğan tarama panelinin bilimsel önceliklere göre genişletilebileceği, tarama sonuçlarının doğruluğunu artırmak amacıyla moleküler analizleri içeren ikinci basamak tanı testlerinin entegrasyonu ve veri destekli karar sistemlerinin kullanımı gibi stratejik adımların atılması gerektiğini ortaya koymaktadır.
Bu derleme, çocuk ve ergenlerde temporomandibular eklem bozukluklarının (TMB) epidemiyolojisini, etiyolojik faktörlerini, klinik bulgularını, tanı süreçlerini ve tedavi yaklaşımlarını güncel literatür ışığında kapsamlı biçimde değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Çocukluk döneminde TMB’nin sıklığı kullanılan tanı kriterlerine göre değişmekle birlikte geniş bir aralıkta bildirilmektedir ve özellikle ergenlik dönemine geçişle kız çocuklarında belirgin bir artış göstermektedir. TMB’nin etiyolojisi multifaktöriyel olup parafonksiyonel alışkanlıklar, travma, maloklüzyonlar, büyüme-gelişim süreçleri, hormonal değişiklikler, sistemik hastalıklar ve psikososyal stres gibi çeşitli faktörlerin etkileşimi sonucunda ortaya çıkmaktadır. Klinik olarak ağrı, eklem sesleri, çene hareketlerinde kısıtlılık, kas hassasiyeti ve baş-boyun bölgesine yayılan yakınmalar en sık gözlenen belirtilerdir. Tanı; ayrıntılı anamnez, palpasyon, mandibular hareketlerin değerlendirilmesi ve gerektiğinde görüntüleme yöntemleri (BT, MRG, ultrasonografi) ile desteklenmektedir. Tedavide öncelik konservatif ve geri dönüşümlü yöntemlerde olup hasta eğitimi, davranışsal terapi, parafonksiyonların azaltılması, evde bakım önerileri, fizik tedavi uygulamaları ve kısa süreli farmakolojik destek temel yaklaşımlar arasındadır. Oklüzal apareyler, özellikle parafonksiyon ve artralji yönetiminde kullanılmakla birlikte, büyüme-gelişim dönemindeki çocuklarda dikkatle planlanmalıdır. Cerrahi müdahaleler ise yalnızca konservatif yöntemlere yanıt vermeyen ve yapısal bozukluğun belirgin olduğu seçilmiş vakalarda düşünülmelidir. Bu derleme, pediatrik TMB yönetiminde erken tanının, multidisipliner yaklaşımın ve bireyselleştirilmiş tedavi planlarının önemini vurgulamakta; mevcut kanıtların sınırlı olması nedeniyle daha güçlü metodolojik çalışmaların gerekliliğini ortaya koymaktadır.
Embriyonik gelişim süreci, çevresel koşullara son derece duyarlıdır. Gelişen organizma, çevresel taleplere karşı fizyolojik ve biyokimyasal uyum mekanizmaları geliştirerek yaşamını sürdürmeye çalışır. Bu süreçte karşılaşılan dışsal değişkenler, embriyonun biyolojik sistemleri üzerinde çeşitli etkiler yaratabilir. Tarihsel olarak Hans Selye’nin tanımladığı şekliyle, organizmalar çevresel değişkenlere karşı çeşitli adaptif yanıtlar geliştirir. Bu adaptif yanıtlar canlı taksonları arasında farklılık göstermektedir ama temelde organizmanın çevreye uyum sağlama kapasitesine bağlı olarak farklı düzeylerde fizyolojik olarak etkisini göstermektedir. Günümüzde yapılan deneysel çalışmalar, embriyonik gelişimi etkileyen çeşitli çevresel modeller olduğunu ortaya koymuştur. Bu modeller arasında sıcaklık dalgalanmaları, nem seviyeleri, oksijen-karbondioksit oranı (O₂/CO₂), oksidatif denge bozulmaları ve fiziksel müdahale sıklıkları gibi birçok parametre bulunmaktadır. Özellikle ısı değişimleri, kuşların fizyolojik sistemleri üzerinde belirleyici bir etkiye sahiptir. Sıcaklık farklılıkları, solunum, kardiyovasküler düzenleme, kas gelişimi ve hatta epigenetik düzeyde bile etkiler yaratabilmektedir. Bu çevresel koşullar, embriyonun gelişimini olumsuz etkileyerek hayatta kalma oranını düşürebilir. Dolayısıyla, kuluçka sürecinde çevresel parametrelerin optimize edilmesi, hem embriyonik gelişim hem de yavru kalitesi açısından kritik öneme sahiptir. Dolayısıyla hem ticari hem de ekolojik olarak önemli bir takson olan kuşların bu derleme kapsamında; ısı, gaz bileşimi, oksidatif yanıtlar, nem seviyesi ve uygulamalı kuluçka yöntemleri gibi faktörlerin embriyo gelişimi üzerindeki etkileri literatür destekli olarak ele alınmıştır.
Gliomalar, merkezi sinir sisteminin en yaygın ve karmaşık tümörleri arasında yer almakta olup, tanı ve tedavi süreçlerinde önemli zorluklar sunmaktadır. Konvansiyonel görüntüleme yöntemleri, glioma biyolojisinin heterojen yapısını tam olarak yansıtmakta yetersiz kalabilmektedir. Manyetik rezonans görüntüleme (MRI) ve bilgisayarlı tomografi (CT) gibi anatomik görüntüleme teknikleri, tümör yerleşimini ve büyüklüğünü belirlemede kritik rol oynarken, fonksiyonel ve metabolik süreçleri anlamada sınırlamalar içermektedir. Pozitron emisyon tomografisi (PET), özellikle amino asit bazlı izleyicilerle glioma biyolojisinin daha hassas bir şekilde değerlendirilmesini sağlayarak, tanı doğruluğunu artırmaktadır. Geleneksel FDG-PET ’in normal beyin dokusundaki yüksek glukoz metabolizması nedeniyle sınırlı kontrast sunması, gliomaların tespiti ve takibinde alternatif izleyicilerin geliştirilmesini teşvik etmiştir. Bu bağlamda, ¹¹C-MET, ¹⁸F-FET ve ¹⁸F-DOPA gibi sistem L amino asit taşıyıcılarını hedefleyen izleyiciler ile sistem A amino asit taşıyıcı bazlı ajanlar, tümör-beyin kontrast oranlarını artırarak tanı ve tedavi süreçlerine önemli katkılar sağlamaktadır. Bu derleme, gliomaların tanı ve tedavisinde mevcut zorlukları ele almakta ve PET izleyicilerinin klinik kullanımına yönelik güncel gelişmeleri kapsamlı bir şekilde değerlendirmektedir. Gelecekte, moleküler ve genetik biyobelirteçlerle entegre edilen bu tekniklerin, glioma yönetiminde kişiselleştirilmiş ve daha etkili stratejilerin geliştirilmesine olanak sağlayacağı öngörülmektedir.
Ovaryum korteksinde yer alan foliküller ovaryumların işlevsel birimi olup, ovaryumların gelişimi ile foliküllerin gelişimi büyük ölçüde ilişkilidir. Ovaryumda foliküllerin aktivasyonu, büyümesi ve ileri gelişimi üreme sistemi ile birlikte endokrin sistem ve çoklu sinyal yolları dahil olmak üzere çeşitli faktörler tarafından düzenlenir. Folikül gelişiminde birçok sinyal yolağının karmaşık etkileşimi rol oynamaktadır. Her bir sinyal yolağı, foliküllerin büyümesi, farklılaşması ve olgunlaşmasında değişik roller üstlenmektedir. Hippo sinyal yolağı, hücresel çoğalmada, organ boyutunun kontrolünde ve embriyonik gelişimi düzenlemedeki temel rolüyle tanınır. Ayrıca ovaryumda granüloza hücrelerinin ve oositlerin sağlıklı kalmasını desteklerken, foliküllerin doğru zamanda aktifleşmesini ve ovaryan rezervin korunmasını sağlar. Hücre ölüm mekanizmalarını düzenleyerek ovaryumun fonksiyonlarını sürdürmesini desteklerken oositlerin ve foliküllerin ilerigelişim sürecinide yönlendirir. Hippo sinyal yolağının diğer hücresel sinyal yolları ile olan etkileşimleri ve hücresel gen transkripsiyonu üzerindeki etkileri çeşitli çalışmalara araştırma konusu olmuştur. Çeşitli sinyal yolları ile etkileşim içindeçalışarak hücresel büyüme, farklılaşmavegenekspresyonlarınıdüzenler. Bu yollar arasındaki denge, hücre kaderi, proliferasyonu ve doku organizasyonu üzerinde belirleyici bir rol oynar. Hippo sinyal yolağındaki bozukluklar, kanser, organ gelişim ve büyüme bozukluklarıile hücreseldisfonksiyongibi çeşitli hastalıklarla ilişkilendirilebilir.
Gilenfatik sistem (GS), glial hücreler tarafından oluşturulan, beyin omurilik sıvısı aracılığı ile beyin interstisyel alandan atık ve çözünebilir moleküllerin uzaklaştırılmasını sağlayan bir drenaj sistemidir. Nörodejeneratif hastalıkların patolojisinde önemli bir rol oynadığı gibi tüm nörolojik hastalıklarda da fonksiyonu mevcuttur. Atık maddelerin uzaklaştırılamaması nörodejeneratif hastalıklarda kronik nöroinflamasyonun en önemli sebeplerinden birisidir. Yaşlanma, uyku, inflamasyon ve çeşitli hastalıklar gilenfatik sistemin fonksiyonunu olumsuz etkiler. Nörodejeneratif hastalıklarda Aquaporin 4 kanallarının modülasyonu üzerine yapılan çalışmalar bu sistemin işlev bozukluklarına dair umut vadeden sonuçlar göstermiştir. Bu derleme, GS’in işleyişi, bozulmasına neden olan faktörler ve nörolojik hastalıklar ile ilişkisi üzerine mevcut bilgileri Alzheimer hastalığı (AH), Parkinson Hastalığı (PH), Huntington hastalığı (HH), normal basınçlı hidrosefali (NBH), inme, epilepsi, amiyotrofik lateral skleroz (ALS), multipl skleroz (MS), nöromiyelitis optika spektrum hastalıkları (NMOSH), migren, idiyopatik intrakraniyal hipertansiyon (İİH), travmatik beyin hasarı (TBH) odak hastalık grupları üzerinden özetlemektedir.
Tıbbi cihazlar, insanlarda hastalıkların tanı, tedavi ve önlenmesinde kullanılan temel araçlardır. Bu derleme makalesi Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Avrupa Birliği (AB) ve Türkiye’de tıbbi cihazları düzenleyen sistemlerin karşılaştırmalı analizini sunmaktadır. ABD’de Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) yüksek riskli cihazlar için “Pazarlama Öncesi Onay”, emsal cihazlara eşdeğerlik esasına dayalı “510(k) bildirim sistemi” ve düşük-orta risk düzeyine sahip yenilikçi cihazlar için “De Novo yolağı” gibi risk temelli düzenleme yolları uygulamaktadır. AB’de büyük güvenlilik zafiyeti olaylarını takiben düzenleyici Direktiflerden Tıbbi Cihaz Yönetmeliğine (MDR 2017/745) geçişle sistem güçlendirilmiştir. Söz konusu yönetmelik klinik değerlendirmeye daha sıkı yaklaşım, güçlendirilmiş piyasa sonrası gözetim, Avrupa Tıbbi Cihaz Veri Tabanı’na zorunlu kayıt, Benzersiz Cihaz Tanımlama (UDI) sisteminin uygulanması ve “Onaylanmış Kuruluşlar”ın (Notified Bodies) artan denetimi gibi daha katı kurallar getirmiştir. Türkiye (TİTCK), MDR’ı uygulayarak AB düzenlemeleriyle uyum sağlamış ve cihazların üretimden son kullanıcıya kadar etkin izlenebilirliğini sağlamak amacıyla Ürün Takip Sistemi’ni (ÜTS) oluşturmuştur. Tüm bunların yanında piyasa öncesi güvenlilik değerlendirmesinde biyouyumluluk testleri kritik bir gerekliliktir ve özellikle yüksek riskli cihazlar için önemli rol oynamaktadır. “Büyük Üçlü” test—sitotoksisite, irritasyon ve duyarlılık—cihazların temas süresi veya risk kategorisinden bağımsız olarak neredeyse tüm cihazlar için zorunludur. Bununla birlikte, test gerekliliklerinde, ABD’nin hâlâ irritasyon için in vivo tavşan modeli talep edilirken AB’nin in vitro modelleri benimsemesi gibi farklılıklar, küresel tıbbi cihaz endüstrisi için küresel uyumluluğu zorlaştırmakta ve çift test yapma zahmetine neden olmaktadır.
Yoğun bakım ünitelerinde (YBÜ) yapay zekâ (YZ) ve makine öğrenimi tabanlı yaklaşımlar, yüksek hacimli çok modlu veriden klinisyenin gözden kaçırabileceği örüntüleri ortaya çıkarmaya olanak tanıyarak erken tanı, risk öngörüsü ve tedavi optimizasyonu için umut vaat etmektedir. Derin öğrenme algoritmaları akciğer grafisi, toraks-bilgisayarlı tomografi (BT) ve travma beyin BT’sinde infiltrat, ödem, pnömoni veya kanama gibi bulguları insan gözleminden daha hızlı ve objektif saptayabilmekte; gerçek zamanlı ultrason analizi gibi alanlara da genişleme potansiyeli göstermektedir. Sürekli vital bulgulara dayanan erken uyarı sistemleri, hipotansiyon, kardiyorespiratuvar instabilite veya sepsis gelişimini saatler öncesinden yüksek doğrulukla tahmin edebilmekte, hastane mortalitesi öngörüsünde geleneksel skorlama sistemlerini aşmaktadır. Kümelenme ve sınıflandırma yöntemleri, sepsis ve akut solunum sıkıntısı sendromu (ARDS) gibi heterojen sendromları biyolojik ve klinik alt fenotiplere ayırarak kişiselleştirilmiş tedavi olasılığını artırmıştır. Pekiştirmeli öğrenme ise sıvı-vazopresör yönetimi ve mekanik ventilatör ayarlarını dinamik olarak optimize eden “YZ-klinis¬yeni” modelleriyle hasta bazlı kararlara rehberlik edebilmektedir. Bununla birlikte, veri standardizasyonu ve paylaşımındaki yetersizlik, algoritmaların farklı merkezlere genellenebilirliğini sınırlamakta; gözlemsel verideki yanlılıklar ve “kara kutu” modellerin açıklanamazlığı klinik güveni zedelemektedir. Etik ve yasal çerçeveler, algoritmik adalet, sorumluluk paylaşımı ve hasta gizliliği konularında hâlen netleşmemiştir. Geleceğin odak noktaları; güvenli çok merkezli veri ekosistemleri, yorumlanabilir ve prospektif olarak doğrulanmış modeller, alarm yorgunluğunu azaltan akıllı arayüzler, dijital ikiz simülasyonları ve YZ okuryazarlığı yüksek sağlık profesyonelleridir. Sonuç olarak, YZ insan uzmanlığının yerini almayacak; ancak iyi tasarlandığında klinik karar süreçlerini tamamlayan, hızlı, özelleştirilmiş ve kanıta dayalı yoğun bakım hizmeti sunulmasına katkı sağlayacaktır.
Spinal surgeries are major procedures that cause severe postoperative pain. Therefore, multimodal analgesia techniques are commonly adopted to achieve effective pain control. In recent years, various plane blocks have been increasingly investigated for this purpose. This study aimed to review the plane blocks described for spinal surgeries and to evaluate their analgesic efficacy, advantages, and disadvantages. Erector spinae plane block, thoracolumbar interfascial plane block, retrolaminar block, multifidus block, mid-transverse process to pleura block, and intersemispinal plane block were reviewed. Their analgesic effects, potential complications, and clinical differences were compared based on current literature. Among these techniques, the erector spinae plane block appears to be the most frequently studied and widely applied. However, other plane blocks may also provide effective and safe alternatives at specific surgical levels. Considering the possible benefits and risks of multilevel or bilateral applications, an individualized analgesic approach is recommended.
Farmakovijilans, ilaç kullanımıyla ortaya çıkabilen advers etkilerin izlenmesi, tespit edilmesi, değerlendirilmesi, önlenmesi ve bu etkilerin gerçekten ilacın alınması ile nedensel ilişkisinin olup olmadığını araştıran bir bilim dalı olarak tanımlanmaktadır. Kozmetovijilans, kozmetik ürünlerin normal ya da öngörülebilir kullanım koşulları altında ortaya çıkan istenmeyen etkilerinin izlenmesi, değerlendirilmesi ve önlenmesine yönelik bilimsel ve düzenleyici süreçleri kapsar. Kozmetik ürünlerin kullanımına bağlı advers etkiler özellikle son yıllarda artan bildirimlerle dikkat çekmektedir. Ancak bildirimin azlığı, sistem eksiklikleri ve kullanıcı farkındalığının düşüklüğü gibi nedenlerle mevcut kozmetovijilans sistemlerinin etkinliği sınırlı kalmıştır. Dermokozmetik uygulamaların yaygınlaşması da bu alandaki denetim ihtiyacını artırmaktadır. Kozmetovijilans, halk sağlığını korumaya yönelik önemli bir disiplindir. Yetkili kuruluşların desteği ile sağlık sistemlerin güçlendirilmesi, sağlık profesyonellerinin eğitimi ve geri bildirim mekanizmalarının geliştirilmesi, kozmetik güvenliğinin artırılmasına katkı sağlayacaktır.
Methotrexate (MTX) is a widely used oncologic drug due to its antineoplastic and anti-inflammatory effects. Although its toxic effects on the central nervous system at high doses have long been known, its effects on the peripheral nervous system are less studied in the literature. This review discusses the systemic effects of MTX on peripheral nerve tissue at histopathological, biochemical, molecular, and behavioral levels. Experimental animal studies have shown that MTX administration leads to impaired nerve conduction, reduced myelin thickness, axonal degeneration, and increased glial activity. Moreover, elevated homocysteine levels due to disrupted folate metabolism, oxidative stress, the release of pro-inflammatory cytokines, and mitochondrial dysfunction are thought to be the main mechanisms underlying MTX-induced neurotoxicity. MTX-related peripheral neuropathies are often irreversible in clinical practice, but early diagnosis and appropriate pharmacological interventions may allow for recovery. This review aims to raise awareness by compiling current data on the effects of MTX on the peripheral nervous system, both in basic science and clinical applications.