
Abelia grandiflora bitkisi, peyzaj, sağlık ve kimya gibi alanlarda önemli bir süs bitkisi olduğu için, hastalıksız ve hızlı bitki çoğaltımı açısından avantajlı yöntem olan bitki doku kültürü yöntemiyle çoğaltılması gerektiği düşünülmüştür. Abelia grandiflora bitkisinin doku kültürü yöntemi kullanılarak çoğaltımı ve köklenmesi için en uygun ortam içeriğinin bulunması amaçlanmıştır. Abelia grandiflora bitkisinden alınan örnekler sterilizasyon işlemine tabi tutulmuştur. Sterilizasyon sonrası ekimi yapılan bitkilerden, steril kalan bitkilerden yeni sürgünler elde edilmiştir. Sürgün çoğaltımı ortam denemesinde bitkiler 5 farklı gruba her gruba 5‘er kavanoz ve her bir kavanozda 5 eksplant olacak şekilde ekilmiştir. Bitkilerin köklenmesi için ekimi 7 farklı gruba, her gruptan 5’er kavanoz ve her kavanoza 5’er eksplant olacak şekilde yapılmıştır. Sürgün çoğaltımı ortam denemesi ve kök denemesine tabi tutulan bitkilerin ölçümleri 50. günde yapılmıştır. Deneme tesadüfi parselleri 5 tekrarlı olarak Duncan çoklu karşılaştırma testine tabi tutulmuş olup analizleri SPSS 2.1 programı ile yapılmıştır. Yapılan çalışma sonucunda Abelia grandiflora bitkisi için en uygun çoğaltımın 2.00 mg/L BAP içeren (3.25 adet/bitki ve 8.10 mm sürgün boyu) Mod MS (modifiye Murashige ve Skoog) besi ortamında olduğu tespit edilmiştir. Gövde kalınlığı dikkate alındığında ise en iyi ortamın 2.00 mg/L BAP içeren (0.90 mm gövde kalınlığı) Mod MS besi ortamında olduğu görülmüştür. En iyi köklenmenin 0.50 mg/L IBA içeren (4.60 adet/bitki) ½ Mod MS besi ortamında olduğu belirlenmiştir. Bu çalışma, Abelia grandiflora bitkisinin in vitro çoğaltımı üzerine ülkemizde yapılan ilk çalışma olmaktadır.
Biyodinamik tarım Dünya’nın en eski organik tarım metodu olup bu yöntemle üretilen ürünlerin küresel ölçekte Demeter International markasıyla teşhir edildiği ve birçok koşulda olumlu sonuçlar verdiği rapor edilmiştir. Standart biyodinamik preparatların etkinliği kanıtlanmış olup, 62’den fazla ülkede sertifikalı biyodinamik çiftlikler, üreticiler ve işletmeler faaliyet göstermektedir. Bu yöntem, kimyasal gübreve pestisit kullanımından kaçınan bir tarım işletmeciliği sistemidir. Aynı zamanda, doğaya ve yaşamın bütünlüğüne yönelik bir yaşam felsefesi, yaşam tarzı ve tutumu olarak da değerlendirilir. Biyodinamik tarımın temel felsefesi, doğanın doğal ritmi ve yasalarıyla uyum sağlamaya dayanır. Biyodinamik tarım, ünlü bilim insanı ve filozof Rudolf Steiner tarafından kurulmuştur. O, toprağı yaşayan bir organizma olarak görmüş ve bu organizmanın Ay’ın hareketleriyle ve özel preparatlarla güçlendirilmesi gerektiğini belirtmiştir. Steiner, tarımsal süreçlerin yalnızca Güneş ışınları ve Ay’ın frekanslarından değil, aynı zamanda gezegenlerin hareketlerinden de etkilendiğini ifade etmiştir. Biyodinamik tarım, yaratıcının tasarladığı şekilde toprak, hayvanlar ve insanlar arasında doğal bir uyum kurmayı amaçlar. Bu sistemde her çiftlik veya bahçe, kendi yaşam döngüsü içinde gelişim gösterebilen “canlı organizma” olarak kabul edilir. Biyodinamik tarım kavramı, iklim değişikliği, doğal kaynak kıtlığı ve nüfus artışı gibi artan küresel zorluklar nedeniyle önem kazanmaktadır. Nitekim bu tür alternatif uygulamalar, tarım sistemlerini daha çeşitli ve sürdürülebilir hale getirme potansiyeli taşımaktadır. Bu derlemenin amacı, biyodinamik tarımın temel tanımlarını ve tarihsel gelişimini sunmak, organik tarım içindeki ağırlığını ortaya koymak, bitkisel üretimdeki olumlu etkilerine vurgu yapmak ve konvansiyonel tarıma alternatif olabilme yetisine dikkat çekmektir.
Entegre zararlı yönetimi (EZY),tarımsal üretimdeki zararlı popülasyonlarını ekonomik ve ekolojik açıdan makul seviyelerde tutmayı amaçlayan bir yaklaşımdır. EZY, yalnızca zararlılarla mücadele etmeyi değil; çevre ve insan sağlığını korumayı, doğal düşmanları desteklemeyi ve ekonomik kayıpları minimize etmeyi hedeflemektedir. Günümüzde dijital teknolojilerin hızla gelişimi tarımsal alanlarda zararlı böceklerin hızlı ve doğru şekilde tespit edilmesine olanak tanımıştır. Tarım alanlarında zararlıların erken dönemde tespit edilmesi, popülasyon yoğunluğu artmadan gerekli önlemlerin alınması, uygun mücadele yönteminin belirlenmesi, verim ve kalite kayıplarının önlenmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Nesnelerin interneti (IoT), sensörler, dronlar, görüntü işleme teknikleri, yapay zekâ destekli karar destek sistemleri ve otomasyon uygulamaları sayesinde zararlıların erken tespiti, popülasyon dinamiklerinin izlenmesi ve hedefe yönelik mücadeleyi mümkün hale getirmektedir. Bu teknolojiler, makine öğrenmesi ve derin öğrenme algoritmalarıyla birleştirildiğinde, zararlı popülasyonlarının izlenmesi, stres belirtilerinin tanımlanması ve mücadele stratejilerinin optimize edilmesi açısından önemli kazanımlar sağlamaktadır. Görüntü işleme ve sensör tabanlı sistemlerle yapılan çalışmalar, bitkilerde zararlı kaynaklı stresin spektral, termal veya akustik değişimlerle belirlenebildiğini ortaya koymaktadır. Özellikle dron tabanlı görüntüleme sistemleri ve otonom robotlar, geniş tarım alanlarında hızlı veri toplama ve yerinde değerlendirme olanağı sunarak klasik gözlem yöntemlerinin ötesine geçmektedir. Bu yaklaşım, yalnızca zararlı kontrolünde değil; aynı zamanda iklim değişikliğine uyum, kaynak verimliliği ve sürdürülebilir tarım hedeflerinin gerçekleştirilmesinde de stratejik bir öneme sahiptir. Bu durum hem pestisit kullanımının azaltılması hem de çevre dostu ve ekonomik bir üretim sürecinin desteklenmesine katkı sağlayacaktır. Bu çalışma kapsamında, entegre zararlı yönetiminde akıllı tarım sistemlerinin kullanım olanakları ele alınmış ve zararlı böceklere yönelik yapılan araştırmalar derlenmiştir.
Bu çalışmada, Muş iline ait toprak işleme makineleri, ekim makineleri, hasat-harman makineleri ile traktör sayıları ve tarımsal mekanizasyon düzeyi (kW, kW ha⁻¹, traktör 1000 ha⁻¹, ha traktör⁻¹) gibi incelenmiş; 2014-2023 dönemine ait veriler kullanılarak 2024-2033 yıllarına yönelik projeksiyon tahminleri yapılmıştır. Mekanizasyon donanımlarındaki artışa ilişkin tahminlerde, özellikle 11-24 beygir gücü (BG) aralığındaki traktör grubunda en yüksek artışın yaşanacağı öngörülmektedir. Toprak işleme alet ve makineleri içinde rototillerin en fazla artış gösterecek ekipman olduğu, ekim makineleri içinde ise pnömatik ekim makinelerinin 0.201’lik projeksiyon katsayısı ile en yüksek artış potansiyeline sahip olduğu tespit edilmiştir. 2023 yılı verilerine göre, traktörle çekilen hububat ekim makineleri (507 adet) il genelinde en yaygın kullanılan ekipman konumundadır. Muş ilinde tarımsal mekanizasyondaki artışın çiftçilerin modern tarım tekniklerini daha fazla benimsediğini ve üretimde verimlilik artışı hedeflerinin ön plana çıktığını göstermektedir. Bu durum tarımsal iş gücündeki azalma, üretim verimliliği baskısı, devlet destekleri ve teknolojik ekipmanlara erişimin kolaylaşması gibi etkenlerle ilişkilendirilmektedir. Bu artış, zamanında ve etkili üretim süreçleri ile verimliliği artırma potansiyeli taşırken, yüksek yatırım maliyetleri ve küçük arazi yapısında kullanım verimliliğinin düşmesi gibi sınırlılıkları da beraberinde getirmektedir. Ayrıca, çiftçilere yönelik uygulamalı teknik eğitimlerin yaygınlaştırılması, makine kullanımında etkinliği artırmak açısından büyük önem taşımaktadır. Mekanizasyonu çevresel sürdürülebilirlik ilkeleriyle bütünleştirilerek, doğal kaynakları etkin kullanarak, toprak verimliliği koruyarak, uzun vadede iklim değişikliği ile mücadele hedeflerine katkı sağlamak mümkündür.
Hazelnuts are one of Türkiye’s most important agricultural export products. In the past decade, the negative impact of non-pest factors and organisms on hazelnut farming has led to the widespread use of chemical control. In Türkiye, there are legal regulations regarding the production, sale, use, and storage of pesticides, the calibration of equipment used in pest control, the use of personal protective equipment, and the protection of sensitive and wetland areas. However, especially in small enterprises, there is insufficient information on whether these regulations are being followed in chemical control practices. This study highlights the critical need for comprehensive farmer education programs focused on pesticide use, storage, and safety. Furthermore, strengthening regulatory oversight and increasing awareness about sustainable practices are essential to ensure environmental protection and product safety. This research utilized surveys conducted in the primary hazelnut-producing region of Ordu, Giresun, Trabzon, Samsun, Sakarya, and Düzce, which collectively account for about 90% of hazelnut production in Türkiye, examines the socio-demographic characteristics of farmers, their decision-making processes in plant protection activities, pesticide selection and prescription, pesticide purchasing and storage, preparation for application, and equipment usage. Based on the results, it is recommended that agricultural policies focus on developing region-specific educational programs for farmers. Additionally, stricter enforcement of pesticide regulations, including mandatory record-keeping for pesticide use, is necessary to ensure compliance. Collaboration with local agricultural cooperatives and government agencies could facilitate the dissemination of best practices. Future research should explore the potential of integrating precision agriculture tools to further optimize pesticide usage and reduce environmental impact.
Baklagiller beslenmenin yanı sıra tarımsal alanlarda da önemli bir bitki grubudur. Ekim nöbeti uygulamalarıyla beraber toprağa azotça zengin organik gübre kazandırmaktadırlar. Azot bağlama görevini baklagil bitkilerin köklerinde bulunan nodüllerde oluşan Rhizobium bakterileri gerçekleştirmektedir. Rhizobium bakterilerinin izolasyonu ve çoğaltımı üzerine çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Bu araştırmada fiğ ve bakla bitkisinden Rhizobium bakterilerinin izolasyonu aşamasında hidrojen peroksit (H2O2) ve sodyum hipoklorit (NaClO)’in farklı dozları ve süreleri uygulanarak, nodül sterilizasyonu üzerine olan etkisi incelenmiştir. Çalışma Sakarya Uygulamalı Bilimler Üniversitesi Ziraat Fakültesi Laboratuvarlarında gerçekleştirilmiştir. Çalışmada fiğ ve bakla bitkisinden alınan nodüller, %50‘lik H2O2 çözeltisinde 10, 15 ve 20 dakika sürelerde bekletme işlemi sterilizasyon açısından her iki bitkide de başarılı sonuç vermiştir. Diğer çalışma konusu olan NaClO uygulamasının; %40, %50 ve %60’lık çözeltilerinde 10, 15 ve 20 dakika muamele işlemi fiğ bitkisi için başarılı sonuç verirken, bakla bitkisi için yeterince sterilizasyon sağlayamamıştır. Uygulamalardan yeterli sterilizasyon sağlanan ve herhangi bir kontaminasyon görülmeyen nodüller seçilip kültür ortamına alınmıştır. Rhizobium bakterilerinin çoğaltım aşamasında Nutrient Broth besi yeri kullanılmıştır. Petri kaplarında hazırlanan besi yeri ortamlarına uygun prosedürlerde bakteri ekim işlemi gerçekleştirilmiştir. Bu ortamın bakteri çoğaltımı üzerindeki başarısı gözlemlenmiştir.
Bu çalışma; koçanlı ve koçansız mısır silajına ilave edilen farklı katkı maddelerinin silaj kalite özellikleri üzerindeki etkilerini belirlemek amacıyla, Sakarya Uygulamalı Bilimler Üniversitesi Tarım Bilimleri ve Teknolojileri Eğitimi Uygulama ve Araştırma Merkezi arazisinde 2023 yılında yürütülmüştür. Çalışmada, FAO 700 olum grubuna ait Kale silajlık mısır çeşidi kullanılmıştır. Koçanlı ve koçansız bitkilerden ayrı ayrı hazırlanan materyallere katkı maddesi olarak; arpa kırması, melâs, peyniraltı suyu ve üre ilave edilerek silaj yapılmıştır. Araştırma, Tesadüf Blokları Deneme Deseni'ne göre üç tekerrürlü olarak yürütülmüştür. Doğrudan güneş ışığı almayan kapalı ve kuru bir ortamda, 25±2 °C sıcaklıkta muhafaza koşullarında 60 günlük fermantasyon süresi sonunda açılan silajlarda; kuru madde oranı ve pH değerinden yararlanılarak Flieg puanları hesaplanırken, renk, koku ve strüktür verilerinden yararlanılarak da fiziksel analiz değerlendirmesi DLG (Deutsche Landwirtschafts Gesellschaft)’ye göre ortaya konulmuştur. Elde edilen bulgulara göre; en düşük kuru madde oranı %32.5 ile koçansız peyniraltı suyu ilave edilen silajlarda, en yüksek değer ise %45.5 ile koçanlı melâs katkı maddeli silajlarda gözlemlenmiştir. pH değeri açısından 3.82 ile koçanlı melâs karışımı en düşük değere sahip olurken, koçansız üre karışımında 5.59 ile en yüksek değer tespit edilmiştir. Fiziksel analiz kriterleri skorlarına göre, koçanlı üre karışımlı silaj hariç tüm örnekler genel olarak orta ve iyi sınıfta yer almıştır. Buna bağlı olarak; katkı maddelerinden üre uygulaması hariç diğer katkı maddelerinin koçanlı ve koçansız silaj kalitesi üzerinde olumlu etki gösterdeği söylenebilir.
The study aims to develop eco-friendly alternatives to conventional fertilization for the sustainable intensification of vegetable production. This research assessed the impact of locally produced fermented amendments and methods of their application on okra, Abelmoschus esculentus. The experiment employed a randomized complete block design with nine treatments comparing four fermented preparations (plant juice, fruit juice, fish amino acids, and eggshells) applied through subsurface or foliar methods against conventional soil test recommendations. Bio-amendments demonstrated superior performance in maintaining soil nutrient status, with fermented amendments maintaining higher soil organic matter (3.32%) than conventional fertilization (3.18%). Foliar application of fermented fruit juice (FFJ) produced the tallest plants (62.32 cm at 90 DAS), while FFJ-subsurface significantly accelerated flowering (30.50 days). Fish amino acid foliar application yielded the highest number of marketable fruits (3.00), while FFJ-foliar treatment achieved the maximum marketable fruit weight (72.50 g). Bio-amended treatments also influenced fruit nutritional composition, with FAA-subsurface and FPJ-foliar treatments resulting in significantly lower fiber content (24.35%) compared to conventional fertilization (24.46%), while maintaining consistent levels of ash (6.37-6.42%), protein (10.38-10.42%), and fats (1.38-1.41%). Results demonstrate that locally sourced fermented bio-amendments can effectively match or exceed conventional fertilization while supporting soil health, particularly when applied through appropriate delivery methods. This research provides practical guidance for sustainable okra production while advancing the understanding of bio-amendment delivery system optimization.
Bu derleme yazısının temel amacı okuyucuları alternatif tarım yöntemleri hakkında bilgilendirmek, doğal çevrenin, biyolojik çeşitliliğin ve gelecek nesillerin sağlığının korunmasında zehirsiz çözümler konusunda bilinçlendirmektir. Aynı zamanda agrohomeopatinin ilkeleri ve uygulaması hakkında da bilgilendirmektir. Agrohomeopatik yöntemin tercih edilmesinde bitki stres faktörlerine karşı bitkilerin savunma sistemlerini güçlendirmesi, hastalık ve zararlıların mücadelesinde zehirsiz çözümler sunması, çevre dostu olması, bitkilerde kalıntı sorunu oluşturmaması, suyu, toprağı ve havayı kirletmemesi, ucuz olması gibi nedenlerle gıda arzında güvenilir ve sürdürülebilir olmasıdır. Bitkisel ürün miktarında artış vaadiyle öne çıkan endüstriyel tarım aynı zamanda sağlıklı ve besin içeriği zengin gıdaları da insanoğluna arz edebilmeli. Bitkisel ürünlerin üretimi esnasında toprakların, su kaynaklarının ve biyolojik çeşitliliğin konvansiyonel tarım yöntemlerinden zarar görmeden tarımsal faaliyetlerin sürdürülebilir olması hayati öneme haizdir. Bu bağlamda su, hava ve toprak üçgeninde ekosistemin korunması ve devamlılığın sağlanması amacıyla bütüncül tarım modelinin uygulanması gerekmektedir. Bu sorunları ele almak için günümüzde "sistemik agrohomeopati" adı verilen yeni bir disiplin geliştirilmektedir. Bu yaklaşım, bitkilerin çevreyle etkileşimlerini "Holon" adı verilen birleşik bir agroekosistem olarak ele alır ve çiftçiler için güvenli olan ve ekolojik yan etkileri olmayan yüksek seyreltmeler ile maddelerin kullanımına dayanır. Sistemik agrohomeopatik yaklaşım, çiftliği bütün bir organizma, yoğun bir etkileşim ağı oluşturan canlı ve cansız unsurlardan oluşan bir agroekosistem olarak görür. Amacı, bileşenleri arasındaki yararlı ilişkileri genişleterek güçlü ve gelişen bir tarımsal ekosistemi oluşturmak, böylece canlılığın ve ekolojik dengenin artmasını sağlamaktır.
The small yellow croaker(Larimichthys polyactis),a commercially important marine species in the Sciaenidae family,has historically been recognized as one of China's"four major marine products"because of its cultural heritage and economic value.Following breakthroughs in artificial breeding protocols in 2015,this species attained large-scale aquaculture viability by 2020.However,its sustainable production faces critical challenges due to emerging environmental stressors,particularly recurrent marine heat waves exceeding physiological thresholds and Pseudomonas plecoglossicida-induced visceral white nodule disease(VWND),which collectively cause high mortality rates under severe conditions.These pressures necessitate urgent exploration of molecular adaptation mechanisms to safeguard aquaculture sustainability.The fish liver,a pivotal organ for xenobiotic detoxification and immunological regulation,exhibits heightened sensitivity to environmental perturbations,making it a strategic biomarker organ for physiological stress studies.Glutamine-fructose-6-phosphate transaminase-1(GFPT1),the rate-limiting enzyme in the hexosamine biosynthetic pathway(HBP),governs cellular metabolism by regulating the biosynthesis of UDP-GlcNAc,an essential substrate for N-linked protein glycosylation.Through this mechanism,GFPT1 ensures the proper folding of stress-responsive chaperones and maintains endoplasmic reticulum(ER)homeostasis via the unfolded protein response(UPR).Dysregulation of GFPT1 disrupts UPR-mediated autophagy-apoptosis homeostasis,establishing its role as a master regulator of immunometabolic adaptation.Notably,gfpt1 emerged as a hub gene in both high-temperature tolerance quantitative trait locus(QTL)mapping and transcriptomic analysis of P.plecoglossicida-infected L.polyactis,suggesting its evolutionary importance in stress resilience.To characterize gfpt1 responses to heat stress and pathogen challenge,we successfully cloned and annotated the full-length complete coding sequence(CDS)of L.polyactis gfpt1 via E.coli-based cloning,revealing a 2,049-bp CDS encoding a 682-amino acid protein with conserved PLN02981 superfamily domains critical for enzymatic activity.Phylogenetic analysis demonstrated high sequence conservation(99.37%identity)with its congener,Larimichthys crocea,highlighting the evolutionary conservation of enzymatic function.Quantitative real-time PCR(RT-qPCR)analysis utilizing β-actin as an internal reference gene demonstrated constitutive gfpt1 expression across all examined tissues(brain,intestine,muscle,gill,liver,kidney,spleen,skin,and heart),with expression levels in the liver being significantly higher compared to those in other organs(P<0.05),consistent with the liver's evolutionary role as a metabolic command center in teleosts.To characterize stress-specific gfpt1 dynamics,two experimenta1 approaches were implemented:a high-temperature challenge model comparing 32 ℃ heat stress versus 20 ℃ ambient controls,with liver sampling at 0,6,12,and 24 h post-exposure,and a P.plecoglossicida-infected model with liver sampling at 0,6,12,24,48,72,and 96 h post-injection.The results showed that,under 32 ℃ heat stress,sustained gfpt1 upregulation(P<0.05)was observed in liver tissue,peaking at 6 h post-exposure.However,no significant temporal differences were detected among sampling time points(6-24 h,P>0.05).In contrast,P.plecoglossicida infection induced dynamic gfpt1 expression oscillations:initial downregulation at 6 h post-infection(P<0.05),followed by upregulation,which peaked at 48 h(P<0.05),transient normalization at 12,24,and 72 h,and final downregulation at 96 h(P<0.05).These divergent expression patterns demonstrate that gfpt1 mediates divergent molecular pathways in L.polyactis under abiotic(high-temperature)and biotic(pathogenic)stresses,highlighting its dual regulatory roles in stress adaptation and immune modulation.The 6 h post-exposure expression amplitude and 48 h post-infection surge establish hepatic gfpt1 as a quantifiable biomarker for high-temperature resilience prediction and VWND outbreak alerts,respectively,providing actionable metrics for IoT-integrated aquaculture health monitoring systems.The current findings establish gfpt1 as a biomarker for aquaculture health monitoring and thermal resilience prediction,offering critical insights into teleost stress response mechanisms and strategies for sustainable mariculture.These results provide valuable insights for addressing key challenges in L.polyactis aquaculture and advance our knowledge of the stress response mechanisms in marine teleosts.
Bu çalışma, Sakarya ilinin dış mekân süs bitkileri yetiştiriciliği potansiyelini ortaya koymak, avantaj ve dezavantajlarını belirlemek, üretim ve pazarlamada karşılaşılan sorunları ve çözüm önerilerini ele almak amacıyla yapılmıştır. Bu bağlamda çeşitli kurum ve kuruluşlardan elde edilen veriler doğrultusunda dünyada ve Türkiye’de dış mekân süs bitkilerinin üretim, ithalat ve ihracat verileri ortaya konularak Sakarya ilinin bu veriler açısından karşılaştırmaları yapılmıştır. Bu çalışma sonucunda Sakarya'nın bulunduğu coğrafi konum, uygun iklim, arazi ve toprak şartları sayesinde geniş bir yelpazedeki bitki türlerinin yetiştirilmesine olanak sağlamakla birlikte pek çok dış mekân süs bitkisi için de oldukça uygun yetiştiricilik şartlarına sahip olduğu ortaya çıkmıştır. Ayrıca bu durum, üreticilerin çeşitli bitki türleri ile çalışabilmesini ve farklı piyasa taleplerine kolayca uyum sağlayabilmesini de sağlar. Bölgenin İstanbul, Ankara ve Bursa gibi büyük şehirlerin tam ortasında bulunması, özellikle Ortadoğu ve Kafkas pazarlarına yakınlığı, kara, deniz, hava ulaşımındaki kolaylıklar ve ucuz iş gücü gibi faktörler, bölgenin dış mekân süs bitkileri yetiştiriciliği açısından önemli avantaj ve fırsatlara sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Ayrıca bu konuya ilişkin bölgede yürütülecek akademik projeler ve bunun sonucunda yapılacak yatırımlar, üreticilerin daha etkin organizasyonuyla üretim ve pazarlamada karşılaşılan bazı problemlerin çözülmesiyle Sakarya ili Türkiye ve Avrupa’da şu an bulunduğu konumdan çok daha önemli bir dış mekân süs bitkileri merkezi haline gelecektir.
Bu araştırma; silajlık mısır yetiştiriciliğinde çapraz ekim yönteminin Sakarya ekolojik koşullarında verim ve kalite unsurlarının belirlenmesi amacıyla 2023 yılında Sakarya Uygulamalı Bilimler Üniversitesi, Ziraat Fakültesi deneme arazisinde çalışılmıştır. Çalışma, Kale hibrit mısır çeşidi kullanılarak tesadüf blokları deneme planına göre 3 tekrarlamalı olarak yürütülmüştür. 5 farklı ekim yönteminin uygulandığı araştırmada; geleneksel 15×70 cm ekim şekline alternatif olarak, (20+50) cm sabit sıra arası mesafesine sahip çapraz ekim yönteminde 4 farklı sıra üzeri mesafesinin (15, 20, 25 ve 30 cm) verim ve kaliteye etkisi araştırılmıştır. Çalışmada; bitki boyu (cm), yaprak boyu (cm), yaprak eni (cm), yaprak sayısı (adet), yeşil ot verimi (kg/da), yaprak/sap oranı (%), koçan/bitki oranı (%), kuru madde oranı (%), kuru madde verimi (kg/da), ham protein oranı (%), ADF oranı (%), NDF oranı (%), ham selüloz oranı (%) ve ham kül oranı (%) özellikleri incelenmiştir. İstatistiksel analiz sonucunda; bitki boyu, yaprak boyu, yaprak eni, yeşil ot verimi, yaprak/sap oranı, koçan/bitki oranı, kuru madde verimi, ham protein, ADF, NDF ve ham selüloz oranları çok önemli bulunmuşken, diğer özelliklere ait ortalamalar arasında oluşan farkın önemsiz olduğu belirlenmiştir. Araştırmadan elde edilen ortalama veriler değerlendirildiğinde, Sakarya ekolojik şartlarında ana ürün yetiştirme dönemi içerisinde silajlık mısır yetiştiriciliğinde verim ve kalite yönünden 15×(20+50) cm çapraz ekim yönteminin önerilebileceği kanaatine varılmıştır.
Dormancy is an important factor affecting seed germination and the emergence of weeds. In this study, the intensity of dormancy in freshly collected seeds of Sorghum halepense (L.) Pers. was determined, and various methods to break this dormancy were evaluated. These methods included sulfuric acid application, sanding, soaking in distilled water, folding method application, and gibberellic acid application. Additionally, the study aimed to determine the optimal, maximum, and minimum germination temperatures and assess seed germination at different burial depths. According to the experimental results, the most effective method for breaking dormancy was the application of 62.5% sulfuric acid for 30 minutes. The ideal germination temperature was found to be 30°C, with a germination rate of 87%. The minimum temperature for germination was 15°C (6% germination), and the maximum temperature was 40°C (48% germination). In terms of sowing depth, the highest germination rate was observed at a depth of 3 cm, where 50% of seeds germinated. It was also noted that the germination rate gradually decreased with increasing burial depth. The results of these experiments provide valuable information on effective methods for breaking seed dormancy in Sorghum halepense and offer insights into the optimal conditions for seed germination.
Bu çalışma, Mentha piperita L. bitkisinde BAP, IBA ve IAA hormonlarının 50 ve 100 ppm dozlarının büyüme ve biyokimyasal parametreler üzerindeki etkilerini değerlendirmek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Araştırma, ‘‘Şansa Bağlı Tesadüf Parselleri’’ desenine göre sera koşullarında üç tekrar ile yapılmıştır. İncelenen parametreler arasında fide ve kök uzunlukları, fide ve kök yaş ile kuru ağırlıkları, toplam fenolik madde miktarı ve antioksidan aktivite (CUPRAC ve FRAP) bulunmaktadır. Çalışma sonucunda; fide kuru ağırlığı dışındaki büyüme parametrelerinde hormon uygulamalarının kontrole göre önemli etkisinin olduğu, fide uzunluk, fide yaş ağırlık ve kök kuru ağırlıklarında en yüksek değerler BAP50 uygulamalarından, kök uzunluğunda en yüksek değer IBA50, kök yaş ağırlığında ise IAA50 uygulamalarında tespit edilmiştir. Uygulanan sentetik biyostimülantların antioksidan aktiviteler ile toplam fenolik madde miktarı üzerine önemli bir etkisinin olmadığı görülmüştür.
Böcekler, doğada çeşitli mikroorganizmalarla birlikte yaşamakta ve bu mikroorganizmalar böceklere, besinleri zengin hale getirmeleri, sindirimi kolaylaştırmaları, doğal düşmanlardan korumaları, böcekler arası iletişime katkıda bulunmaları, hastalık vektörlerinin etkinliklerini arttırmaları ve üreme sistemlerini düzenlemeleri gibi birçok açıdan yarar sağlamaktadır. Mikroorganizmalarla böceklerin simbiyotik ilişkisi, her iki tarafın birbirine bağımlı yaşadığı obligat mutualizmden, birbirlerinin etkisini azalttıkları veya zarar verdikleri antagonizme kadar geniş bir yelpazede etkileşimler içerisindedir. Bu kapsamda ele alınan uzun antenli böcekler (Coleoptera: Cerambycidae) ise, sindirilmesi zor bileşenler içeren odun dokusunda ömürlerinin büyük bir kısmını geçirebilecek şekilde adapte olmuştur. Bu adaptasyon, ürettiği veya bünyesine aldığı selülotik enzimler ve çeşitli mikroorganizmalarla kurduğu simbiyotik ilişkiler sayesinde meydana gelmektedir. Simbiyotik funguslar, odun dokusundaki karmaşık bileşenleri enzimatik aktivite yoluyla böceklere yararlı hale getirebilmekte ayrıca azot ve vitamin alımı, bitki sekonder metabolitlerinin detoksifikasyonu gibi çeşitli işlevsel rolleri de üstlenebilmektedir. Böceklerin simbiyotik funguslarla olan ilişkileri, onların beslenme ve hayatta kalma stratejilerini anlamak için kritik öneme sahiptir. Günümüzde birçok cerambycid türünün karantina listelerine tabi olduğu düşünüldüğünde, zararlılara karşı etkili mücadele yöntemlerinin geliştirilmesinde bu ilişkilerin anlaşılması ve bu ilişki ağının hedef alınması önemli bir katkı sağlayacaktır. Dolayısıyla, simbiyotik fungusların cerambycid türleri ile ilişkileri üzerine yapılan araştırmaların arttırılması büyük önem taşımaktadır. Bu derlemede, cerambycid türleri ile simbiyotik funguslar arasındaki ilişkileri ve bu ilişkiler sonucunda meydana gelen etkiler ele alınmıştır.
Asma, ilk kez Anadolu ve Transkafkasya Bölgesinde kültüre alınan ve günümüzde Çin’den Amerika’ya, Avusturalya’dan Güney Afrika’ya ve Akdeniz ülkelerine kadar yayılmış önemli bir türdür. Çevresel faktörlere karşı adaptasyon yeteneğinin yüksek olması dünya üzerinde yayılmasına imkân sağlamıştır. Bu sayede yarı kurak bölgelerde bile ekonomik anlamda üzüm yetiştiriciliği yapılabilmektedir. Asmanın kuraklığa karşı toleransının yüksek olmasının en önemli nedenlerinden bir tanesi bitki hidrolik iletkenlik ile ilgili mekanizmaları etkin kullanabilmesidir. Asmadaki hidrolik iletkenliğin temel düzenleyicisi ise akuaporinlerdir. Su kanal proteinleri olan akuaporinler, stomaların kapanmasından, emboli ve kavitasyondan kaçınmaya, köklerin topraktan daha kolay su almasını sağlamaya ve hücrelerdeki ozmotik dengeyi düzenlemeye kadar pek çok faaliyette görev almaktadırlar. Bu derlemede, asma bitkisinin kuraklık gibi abiyotik stres faktörlerine karşı hidrolik iletkenliğinin düzenlenmesinde önemli rol oynayan akuaporinlere odaklanılmıştır.
Bu araştırma, yoncanın tohum ve bitkisel aksamlarından elde edilen ekstraktların yabani yulaf üzerindeki allelopatik etkilerini belirlemek amacıyla, 2024 yılında, Sakarya Uygulamalı Bilimler Üniversitesi'nde gerçekleştirilmiştir. Araştırma tesadüf parselleri deneme deseninde dört tekerrürlü olarak yürütülmüştür. Denemede Nimet yonca çeşidinden (Medicago sativa L.) elde edilen tohum ve bitki ekstratları kullanılmıştır. Elde edilen ekstratlar; yabani yulaf (Avena fatua) bitkilerine uygulanmış, bitkilerin çimlenme oranı, kök uzunlukları, sürgün uzunlukları, yaş ve kuru ağırlıkları gözlemlenmiştir. Araştırmadan elde edilen sonuçlara göre; yoncadan elde edilen ekstratların yabani yulaf bitkisi üzerine allelopatik etkiye sahip olduğu tespit edilmiştir. İncelenen özelliklerden yonca tohumundan su ekstraktının %10’luk dozu, bitki etanol ekstraktının %5’lik dozu, tohum etanol ekstraktının %5’lik dozu, bitki ve tohum etanol ekstraktının %10’luk dozları yulaf bitkisinde çimlenmeyi önlemiştir. Yonca tohumunun su ekstraktının %5’lik dozu yulafta çimlenmeyi %35’e düşürürken, bitkiden metanol ekstraktının %10’luk dozu %55’e düşürmüştür. Benzer şekilde tohum su ekstraktının %5’lik dozu yulafta en düşük kök uzunluğu değerine sahip olmuştur.
Temel unsurları “coğrafi alan, ürün, ticari değer ve hak” olarak ifade edilen coğrafi işaret kavramı, kültürel peyzajlarla doğrudan ilişkilidir. Çalışmada, kültürel peyzajlar ve coğrafi işaret kavramı arasındaki ilişkiyi kurarak coğrafi işaret kavramının içeriği ile kavramın sahip olduğu temel unsurların geliştirilmesine ve coğrafi işaret haritasının ülkesel ve bölgesel ölçekte genişletilmesine katkı sunmak amaçlanmıştır. Bu amaçla, Bolu iline bağlı Mengen ilçesi çalışma alanı olarak seçilmiştir. Konuya ve alana ilişkin yapılan literatür taraması ve arazi çalışmalarıyla veri toplanmıştır. “Kültürel peyzajlar, coğrafi işaretler olarak değerlendirilmeli ve buna bağlı olarak coğrafi işaret kavramının temel unsurları geliştirilmelidir” öngörüsüyle coğrafi işaret-kültürel peyzaj kavramı ilişkisi incelenerek “coğrafi işaretli alan” kavramı önerilmiştir. Çalışma alanında tespit edilen kültürel peyzajlar ve kültürel peyzaj ögelerinden bu kavrama uygun alanlar belirlenmiştir. Sonuç olarak; coğrafi işaret kavramının, coğrafi işaretli ürün ve coğrafi işaretli alan olarak sınıflandırılmasına dair bir “Coğrafi İşaret Sınıflandırması” önerilmiştir. Bu çalışma; araştırma alanına benzer nitelikteki alanlarda kültürel peyzajlar ve coğrafi işaret kavramı arasındaki ilişkinin kurulması, çalışma alanına ilişkin coğrafi işaret potansiyeli taşıyan kültürel peyzaj değerlerinin belirlenmesi ve coğrafi işaretli alan kavramının geliştirilmesi bakımından önem taşımaktadır.
Bu araştırma İstanbul kekiği (Origanum vulgare L. ssp. hirtum) bitkisinin fide gelişim döneminde IAA, IBA ve BAP hormonlarının 50 ppm ve 100 ppm dozlarının yapraktan uygulamalarının büyüme parametreleri ile bazı biyokimyasal parametreler üzerine etkilerini belirlemek amacıyla yürütülmüştür. Deneme ‘‘Tek Faktörlü Tam Şansa Bağlı Parseller’’ deneme desenine göre 3 tekerrürlü olarak sera koşullarında yürütülmüştür. Çalışmada; fide ve kök uzunlukları, fide ve kök yaş ağırlıkları, fide ve kök kuru ağırlıkları, toplam fenolik madde miktarı ve antioksidan aktivite (CUPRAC ve FRAP) parametreleri incelenmiştir. Çalışma sonucunda; tüm hormonların kontrole göre büyüme değerlerini arttırdığı, BAP hormonunun 100 ppm dozunun kök uzunluğu dışındaki tüm büyüme parametrelerinde en yüksek değerleri verdiğini, kök uzunluğunda ise en yüksek değere IAA hormonunun 50 ppm’lik dozunda ulaşıldığı tespit edilmiştir. En yüksek toplam fenolik madde miktarına IBA hormonunun 50 ppm uygulamasından ulaşıldığı, CUPRAC antioksidan aktivite yöntemine göre en yüksek değer BAP hormonunun 50 ppm uygulamasından, FRAP antioksidan aktivite yöntemine göre ise en yüksek değer kontrol uygulamalarından tespit edilmiştir.
The arid zones are vital agricultural areas, yet they encounter substantial obstacles due to destructive plant diseases caused by soil-borne fungal pathogens. Gaining knowledge about the structure and behavior of the fungus community in the soil and its connection to these ailments is crucial for developing efficient ways to manage the diseases. This study aimed to examine the fungal communities found in soil in areas with high temperatures and multiple cropping schemes. The main objectives of this study were to provide insight into the relationship between these fungal communities, environmental circumstances, and the occurrence of severe plant diseases. Soil samples were collected from agricultural fields exhibiting disease outbreaks, and the fungus diversity was analyzed using modern techniques. The results of this study revealed a diverse array of soil-dwelling fungi, encompassing both beneficial and detrimental species. The presence of pathogenic fungi, specifically basidiomycetes and ascomycetes, in soils where disease outbreaks occur frequently suggests that they play a substantial role in the development of these diseases. Temperature, moisture, and soil conditions also affected fungal community structure and disease dynamics. These findings highlight the importance of soil-borne fungus mycobiome in forecasting and managing plant diseases. To reduce severe plant diseases and preserve agricultural sustainability in these areas, integrated disease management must include the complex interactions between soil fungus, plant hosts, and environmental conditions. To understand fungal pathophysiology and develop targeted disease preventive and control measures, a comprehensive study is required.