
Bu çalışma, kadın mutfak personelinin yaşadığı mesleki stres faktörlerinin iş-yaşam dengesi üzerindeki etkisini incelemeyi amaçlamaktadır. Araştırma kapsamında 600 kadın mutfak çalışanına anket uygulanmıştır. Mesleki stres faktörleri; iş yükü ve zaman baskısı, cinsiyete dayalı ayrımcılık, fiziksel çalışma koşulları ve rol çatışması boyutlarında ele alınmıştır. Araştırma sonuçları, tüm mesleki stres faktörlerinin iş-yaşam dengesi üzerinde anlamlı düzeyde olumsuz etkiye sahip olduğunu göstermiştir. Rol çatışması (β=-0.301) ve iş yükü/zaman baskısı (β=-0.265), iş-yaşam dengesini en çok etkileyen faktörler olarak belirlenmiştir. Mesleki stres faktörleri, iş-yaşam dengesindeki varyansın %58.1'ini açıklamaktadır. Katılımcıların %55.5'inin haftalık 45 saatten fazla çalıştığı ve üst düzey pozisyonlarda çalışan kadınların oranının sadece %14 olduğu saptanmıştır. Bu bulgular, kadın mutfak personelinin iş-yaşam dengesi sorunlarının çözümü için esnek çalışma düzenlemeleri, mentorluk programları ve fiziksel çalışma koşullarının iyileştirilmesi gibi önlemlerin gerekliliğini ortaya koymaktadır. Araştırma ayrıca, katılımcıların %66.5'inin çocuk sahibi olduğunu ve bu durumun özellikle rol çatışması yaşamalarında önemli bir etken olduğunu göstermiştir. Fiziksel çalışma koşulları ölçeğinin ortalamasının yüksek olması (3.95), mutfak ortamındaki fiziksel zorlukların kadın personel üzerindeki etkisini vurgulamaktadır. Çalışma, mutfak sektöründeki cinsiyet temelli ayrımcılığın ve kariyer engellerinin sistematik olarak ele alınması gerektiğini ve işletmelerin kadın çalışanların iş-yaşam dengesi ihtiyaçlarını dikkate alan politikalar geliştirmesinin önemini ortaya koymaktadır.
Tanzimat’tan bu yana İslam-Osmanlı toplumunun modernleşme arayışları arasında felsefe disiplininin gelişimi Batıya açılma düşüncesiyle beraber ilerlemiş, Meşrutiyet’te hız kazanmış, Cumhuriyet Türkiye’sinde devamlılık arz etmiş ve önemli isimlerin metinlerinin kurucu katkılarıyla şekillenmiştir. Bu kurucu metinleri oluşturan önemli isimlerden birisi, Türk düşünce tarihinde yalnızca bir romancı ve kadın hakları savunucusu olarak değil, aynı zamanda ilk kadın felsefe tarihçisi olarak da önemli bir yere sahip olan Fatma Âliye Hanım’dır. Onun bu alandaki öncülüğü, Osmanlı aydın çevrelerinde felsefenin genellikle erkeklere ait bir disiplin olarak görülmesine güçlü bir itiraz niteliği taşır. Özellikle felsefe alanındaki Teracim-i Ahval-i Felasife, Tezâhür-i Hakîkat ve ilk felsefi denemesi olan Tedkik-i Ecsâm adlı çalışmaları İslam ve Batı felsefe tarihinde yer alan önemli filozofların hayatlarını, düşüncelerini tanıtan, İslam algısının tenkidini yaptığı bir Osmanlı kadını tarafından kaleme alınan ve ilk sistematik biçimde felsefi düşüncenin tarihsel gelişimini yansıtan metinler olması bakımından kadınların yalnızca edebiyatla değil, felsefe ve düşünce tarihi gibi derinlikli alanlarla da ilgilenebileceğini fiilen ortaya koymuştur. Bu yönüyle çalışma, sonraki kuşak kadın akademisyenler ve düşünürler için önemli bir ilham kaynağı olan Fatma Âliye Hanım’ın ilk kadın felsefe tarihçisi olarak anılmasını, yalnızca bir ilk olma meselesi bağlamında değil; aynı zamanda bilgi üretiminde kadınların Türk düşün dünyasında görünürlüğünü artıran tarihsel bir dönüm noktasını vurgulamaktadır.
Bu çalışma, kadın dostu kent yaklaşımının yerel yönetim düzeyindeki uygulamalarını analiz etmek amacıyla Bursa ve Diyarbakır Büyükşehir Belediyeleri’ni karşılaştırmalı olarak incelemektedir. Kadın dostu kent modeli, toplumsal cinsiyet eşitliğini yerel politikalara entegre ederek kadınların kentsel hizmetlere eşit erişimini ve karar alma süreçlerine katılımını hedeflemektedir. Çalışma, kadınların hizmetlere erişiminde karşılaştıkları yapısal engelleri ve belediyelerin bu engellere yönelik geliştirdiği stratejileri değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Araştırma, nitel yöntemle yapılandırılmış ve doküman inceleme tekniği kullanılmıştır. Bursa ve Diyarbakır Büyükşehir Belediyeleri’ne ait 2020–2024 stratejik planları, faaliyet raporları ve dijital içerikler tematik başlıklar altında analiz edilmiştir. Veriler, kadın dostu kent merkezinde yerel yönetimlerin kurumsal politika ve yönetişim, sosyal hizmetler ve refah, mekânsal güvenlik ve hizmet erişimi, karar alma süreçlerine katılım, ekonomik güçlenme ve istihdam, izleme ve veri üretimi gibi alanlarda sınıflandırılmıştır. Sonuç olarak, Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin kadın dostu kent kriterlerini kurumsal düzeyde benimsediği; Diyarbakır Belediyesi’nin ise bu yaklaşımı henüz kurumsallaştıramadığı görülmüştür. Çalışma, yerel yönetimlerin toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifiyle hizmet üretme kapasitesinin artırılması gerektiğini ortaya koymaktadır.
Öz: Bu çalışma, 2023 ve 2024 yıllarına ait Küresel Cinsiyet Uçurumu Endeksi (Global Gender Gap Index) verileri doğrultusunda, Türkiye’de toplumsal cinsiyet eşitsizliği bağlamında yaşanan gelişmeleri karşılaştırmalı bir yaklaşımla analiz etmeyi amaçlamaktadır. Türkiye özelinde yapılan değerlendirmede, 2023 yılında 146 ülke arasında 129. sırada yer aldığı, 2024 yılında ise iki basamak ilerleyerek 127. sıraya yükseldiği belirlenmiştir. Bu durum, belirli alanlarda sınırlı da olsa bir ilerleme yaşandığını gösterirken, toplumsal cinsiyet eşitliği alanında hâlen ciddi sorunların varlığını da ortaya koymaktadır. Çalışma, küresel ölçekte hiçbir ülkenin tam anlamıyla toplumsal cinsiyet eşitliğine ulaşamadığına dikkat çekilmiştir. Bu durum, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin tüm dünyayı ilgilendiren bir sorun olduğunu ortaya koymaktadır. Bu bağlamda Türkiye’nin durumu hem ulusal düzeyde hem de küresel olarak da değerlendirilmesi gereken bir örnek teşkil etmektedir. Bu çalışmanın temel amacı, Türkiye’deki toplumsal cinsiyet eşitliği düzeyinin diğer ülkelerle karşılaştırmalı olarak analiz edilmesiyle, bu alanda karşılaşılan toplumsal sorunların daha iyi anlaşılmasına katkı sunmaktır. Ayrıca elde edilen veriler ışığında geliştirilecek stratejik önerilerle daha etkili ve kapsayıcı toplumsal politikalar üretilmesine zemin hazırlanması hedeflenmektedir. Bu çerçevede çalışma hem teorik hem de kurumsal düzeyde katkı sağlamayı amaçlamakta olup ilerleyen çalışmalara yol gösterici nitelikte bir kaynak sunmayı hedeflemektedir.
This study aims to adapt the “Support for Gender Equality Among Men Scale (SGEAMS)” into Turkish and to investigate its psychometric properties. This methodological study was conducted by interviewing men working at a paid job in a mixed-gender workplace. The scale was applied to 185 males residing in the province of Aydın. For the scale, the construct validity and fit of the model were assessed using EFA and CFA, respectively. The correlations between the SGEAMS score and the Perception of Gender Scale score were assessed in order to investigate the concurrent validity of the scale. Cronbach’s alpha reliability coefficient, item-total correlation, and parallel form reliability were used to examine the reliability of the scale. The Turkish version of the SGEAMS demonstrated a structure with three sub-dimensions, good model fit statistics (RMSEA = 0.060; GFI= 0.90; CFI = 0.94) and Cronbach’s alpha as 0.86. Our analyses revealed the scale adapted into Turkish is composed of three sub-dimensions and exhibits a good fit of factor structure.
This study examines the socio-demographic characteristics and risk factors of femicides in Turkey between 2018 and 2023. Data were obtained from the Anıt Sayaç platform, which documents women killed due to gender-based violence, and each case was verified through at least three news sources before being analyzed using document analysis. A total of 2,305 femicides were examined across 7,315 newspaper reports. Findings indicate that women were most often killed by their husbands or former partners, predominantly in their own homes and with firearms. The murders were frequently motivated by arguments, separation attempts, jealousy, or so-called “honor.” In many cases, warning signs such as escalating violence, explicit death threats, and prior physical abuse were present. Media representations were found to employ narratives that may normalize or trivialize femicides. During the pandemic, increased social isolation and the release of convicted offenders further endangered women’s safety. The study concludes that preventing femicides requires the establishment of comprehensive and consistent data collection systems, expansion of educational and economic support, effective enforcement of legal measures, and the promotion of gender equality.
Adalet Ağaoğlu’nun tiyatrosunda sahne kadın kimliğinin görünürlük kazandığı bir temsil mekanıdır. Bu temsilde merkezi temalardan biri kadınların gündelik yaşamda maruz kaldıkları sembolik şiddettir. Bu noktadan hareketle bu çalışmada Adalet Ağaoğlu’nun oyunlarında kadın karakterlerin nasıl temsil edildiği, toplumsal cinsiyet merkezinde bu temsillerin sosyal olarak nasıl üretildiği ve sembolik şiddetin bu temsil ve üretim sürecinde hangi biçimlerde işlediği ele alınmaktadır. Bu doğrultuda yazarın radyo oyunları da dahil olmak üzere 1950’lerden 1990’lı yılların başına uzanan dönemde kaleme aldığı tiyatro metinleri kadın temsili ve sembolik şiddet odağında analiz edilmiştir. Yorumlayıcı yaklaşım doğrultusunda nitel araştırma tekniği kullanılarak gerçekleştirilen analiz sonucunda iki ana tema ortaya çıkmıştır: toplumsal cinsiyet ve sembolik şiddet, sembolik şiddete karşı geliştirilen direniş stratejileri. Bu çalışma kapsamında Adalet Ağaoğlu’nun oyunlarının toplumsal cinsiyet ideolojini ve sembolik şiddet biçimlerini sorgulayan bir yaklaşıma sahip olduğu, eril tahakkümü üreten ideolojik süreçleri görünür kılma ve bunu izleyiciye/okuyucuya aktarma amacı taşıdığı sonucuna ulaşılmıştır.
Bu çalışma, sağlık şiddetini ve şiddetin cinsiyetçi yönünü derinlemesine incelemeyi amaçlamaktadır. Bu amaçla acil serviste çalışan hemşirelerin beyaz kod bildirimleri ve şiddetin cinsiyet temelli dinamikleri hakkındaki görüşleri mülakat yöntemiyle değerlendirilmiştir.Nitel araştırma deseninde yürütülen bu çalışma, kartopu örnekleme yöntemiyle İstanbul’da görev yapan 22 acil servis hemşiresi (11 kadın, 11 erkek) ile gerçekleştirilmiştir. Veriler yarı yapılandırılmış derinlemesine görüşmeler yoluyla toplanmış, tematik analiz yöntemiyle değerlendirilmiştir.Katılımcıların büyük çoğunluğu fiziksel, sözel ve psikolojik şiddet deneyimlerini aktarmıştır. Kadın hemşireler daha çok sözel şiddet ve cinsiyet temelli hakaretlere maruz kaldıklarını belirtirken, erkek hemşireler fiziksel görünümlerinin caydırıcı bir rol oynadığını vurgulamıştır. Şiddetin kadın hemşirelerde mesleki tatmin ve motivasyon üzerinde daha olumsuz etkiler bıraktığı tespit edilmiştir. Güvenlik önlemlerinin ve kurumsal desteğin yetersizliği her iki cinsiyet için de ortak bir sorun olarak öne çıkmıştır.Araştırma, sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin yalnızca bireysel değil, toplumsal cinsiyet normları ve yapısal yetersizliklerle şekillendiğini göstermektedir. Kadın sağlık çalışanları daha yüksek oranda şiddete maruz kalmakta ve bu durum mesleki motivasyonlarını ve ruhsal sağlıklarını olumsuz etkilemektedir. Şiddetle mücadelede caydırıcı hukuki düzenlemeler, kurumsal destek sistemlerinin güçlendirilmesi ve toplumsal farkındalık çalışmaları gerekmektedir.
Bilimkurgu, gerçek dünyaya ilişkin sorunları alternatif evrenler, alternatif bir gelecek veya alternatif toplumlar üzerinden sorgulayan ve cinsiyet, sınıf, iktidar, güç, etik, kimlik, teknoloji vb. yapıları eleştirel biçimde yeniden düşünmeye olanak sağlayan güçlü anlatılardır. Ancak bilimkurgunun bu alternatif ve özgür evreninde bile, kadın karakterlere yüklenen rol ve sorumlulukların gerçek dünyadaki ataerkil cinsiyet normları üzerinden yeniden üretildiği görülür. Feminist bilimkurgu edebiyatı, toplumsal cinsiyet rolleri ve temsillerinin nasıl şekillendiği ve yeniden üretildiği konusuna dikkat çeker. Bu araştırmanın amacı, feminist bilimkurguda toplumsal cinsiyet rollerine ve temsilleriyle ilgili söylemi, yerli bilimkurgu edebiyatı yazarlarından Melisa Parlak’ın “Avunma Mekanizması” adlı kitabındaki öyküler üzerinden ortaya koymaktır. Bu amaçla, kitapta yer alan öyküler arasından seçilen altı öykü toplumsal cinsiyet rolleri, cinsiyet kalıp yargıları ve toplumsal cinsiyet davranış-görünüm çerçevesinde ele alınmıştır. Araştırma kapsamında altı öykü eleştirel söylem analizi ile incelenmiş, analizler Teun A. van Dijk’in Sosyo-Bilişsel Yaklaşımı ile gerçekleştirilmiştir. Çalışmanın bulguları, incelenen öykülerde toplumda kültürel anlamda yeniden üretilen cinsiyet rolleri[1] ve ataerkil yapının insanlar üzerindeki etkileşiminin distopik bir kurgu zemininde tekrar inşa edildiğini göstermektedir. Bu bağlamda öyküler, feminist kuram çerçevesinde cinsiyet ve toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini görünür hale getiren ve ataerkil sistemi yeniden sorgulatan bir fonksiyonu işlevsel kılmaktadır.
Bu çalışma, menopozun anlamının eksiklikten riske, hastalıktan seçime doğru evrilen tarihsel seyrini ele alarak, bu dönüşümlerin ardındaki toplumsal, kültürel ve politik dinamikleri analiz etmeyi amaçlamaktadır. Menopoz, Antik Çağ’da ritüellerle toplumsal statü kazandıran bir geçiş biçimi olarak görülmüş; Orta Çağ’da dinsel kirlenme–arınma ikiliği içinde tanımlanmış; Erken Modern dönemde hormonal iflas metaforuyla eksiklik modeli olarak kodlanmıştır. 19. ve 20. yüzyıllarda tıbbileştirme ve biyopolitik denetim mekanizmaları, menopozu patolojik bir hastalık ve yönetilmesi gereken bir risk alanına dönüştürmüştür. 2000’li yılların başında WHI çalışması, menopozu hastalık modelinden risk yönetimi paradigmasına taşımış ve HRT reçetelerinde düşüşlere yol açmıştır. 2015 sonrası artan kamusal görünürlük; medya, sivil toplum aktivizmi ve neoliberal feminizm ekseninde şekillenmiş; “menopoz kapitalizmi” olarak adlandırılan ticari sömürü ve homojen anlatılar yoluyla kültürel çeşitliliği dışlayan çelişkileri ortaya koymuştur. Tıbbi söylemin yarattığı epistemik susturmaya karşı “Yeni Menopoz Hareketi” ve “Menopoz Kafeleri” gibi dayanışma pratikleri, kadın deneyimlerini merkeze alan alternatif bilgi alanları oluşturmaktadır. Çalışma, menopozun tarihsel ve sosyopolitik dönüşümlerini ortaya koyarak, kadınların deneyimlerine dayalı adil, kapsayıcı ve alan bazlı politika ve pratiklerin geliştirilmesi gerektiğini vurgulamaktadır.
Bu çalışma, insan üremesinin yalnızca biyolojik bir süreç olarak değil, aynı zamanda psikolojik, kültürel, toplumsal cinsiyet rolleri ve politik dinamiklerle iç içe geçmiş çok katmanlı bir deneyim olarak ele almaktadır. Türkiye’de reprodüktif alan ve ona ilişkin deneyimler modernleşme politikaları, ataerkil yapı, dini normlar, tıbbileşme süreçleri ve sınıfsal eşitsizlikler tarafından şekillendirilerek, üremenin öznel, duygusal, psikolojik ve ilişkisel boyutları göz ardı edilmiştir. Uluslararası literatürde üreme süreçlerine ilişkin çok yönlü ve ilişkisel yaklaşımlar gelişirken, Türkiye’de bu alanın henüz bütüncül bir perspektiften ele alınmadığı, yaklaşımın çoğu zaman normatif ve biyolojik indirgemeci bir çerçevede kaldığı görülmektedir. Bu bağlamda bu çalışma, Türkiye’de üreme deneyimlerini görünmez kılan tarihsel ve kültürel dinamikleri analiz ederek uluslararası modellerin ve disipliner yaklaşımların üremenin yerel bağlamını açıklamakta yetersiz kaldığını tartışmakta ve kadının üreme süreçlerinin toplumsal cinsiyete duyarlı, kesişimsel ve disiplinlerarası bir çerçevede yeniden düşünülmesi gerektiğini savunmaktadır. Bu doğrultuda çalışma, Türkiye’de üremeye ilişkin çok boyutlu deneyimleri kavramsallaştırabilecek yeni bir bütüncül ilişkisel yaklaşım önermekte ve bu yaklaşım içinde reprodüktif psikolojiyi diğer alanları kesişimsel bir şekilde tamamlayıcı bir çerçeve olarak konumlandırmaktadır. Böylelikle üreme süreçlerini, infertilite deneyimlerini, ebeveynliğe geçişi, yardımcı üreme teknolojilerinin etkilerini ve toplumsal cinsiyet normlarının üreme üzerindeki duygusal ve toplumsal yansımalarını, yanısıra bilimsel ve kültürel temelli bir psikolojik müdahale pratiğini bir arada açıklayabilecek bir çerçeve sunmaktadır. Aynı zamanda çalışma kadınların güçlenmesini sağlayacak uygulama ve modellerin gelişmesine de katkı sunacaktır.
Bu çalışmanın konusu teşkil eden gündelikçi kadınlar kendi evleri haricindeki bir başka evin temizliğinden ve bakımından sorumlu kişilerdir. Kadınların bu mesleği seçmelerinde toplumsal cinsiyetin doğrudan veya dolaylı etkisiyle birçok sosyolojik faktörün rol oynamaktadır. Bu çalışmada bunların etkileri ele alınacaktır. Bu çalışmanın temel amacı, gündelikçi kadınların yaşamlarını sosyolojik olarak analiz etmektir. Diğer amacı da gündelikçilerin yaşadıkları sorunları ve bunların gerisinde yatan sosyolojik nedenleri incelemektir. Yarı yapılandırılmış anketlerle katılımcıların yaş, cinsiyet, eğitim, doğum yeri ve diğer sosyolojik değişkenleri analiz edilmiştir. Araştırmanın alanı Muğla ili, örneklemi de Muğla’nın Menteşe ilçesine bağlı Yeniköy ve Şeyh mahalleleridir. Araştırma nitel yöntem ve buna bağlı olarak derinlemesine mülakat tekniği ile gerçekleştirilmiştir. Çalışmada amaçlı ve kartopu örneklem tekniği ile 20 katılımcıya ulaşılmıştır. Kartopu örneklem tekniğinin kullanılmasının nedeni ortak problem yaşamaları ihtimal olan gündelikçi kadınların birbirlerini tanıma ihtimallerin yüksek oluşu, bundan dolayı da o kişilere ulaşılmasının daha kolay olacağının düşünülmesidir. Araştırmada ataerkil zihniyetin ve toplumsal cinsiyetin kadınların yaşamlarını olumsuz yönde etkilediği tespit edilmiştir. Gündelikçi kadınların birçok fiziksel ve psikolojik yaşadıkları sonuçları elde edilmiştir.
Bu çalışma, Nadia Hashimi’nin Kabuğunu Kıran İnci adlı romanını postkolonyal feminizm ve Üçüncü Dünya feminizmi perspektifinden incelemeyi amaçlamaktadır. Roman, Afganistan’da kadınların patriyarkal yapı içerisinde maruz kaldığı baskı biçimlerini Rahima ve Shekiba karakterlerinin kuşaklar arası kesişen hikâyeleri üzerinden görünür kılmaktadır. Bununla birlikte Afgan kadın figürünün Batı merkezli söylemlerde sıklıkla “kurtarılması gereken Doğulu kadın” imgesiyle temsil edilmesi, romanın ideolojik dolaşımını sorgulamayı gerekli kılmaktadır. Çalışmada Mohanty’nin Batı feminizmine yönelik eleştirileri, Spivak’ın “madun” tartışması ve Abu-Lughod’un kurtarıcı söylem eleştirisi temel kuramsal dayanaklar olarak kullanılmıştır. İnceleme sonucunda romanın kadın deneyimini görünür kılarken aynı zamanda Batılı okur için egzotikleştirilmiş bir acı estetiği üretme riskini taşıdığı; dolayısıyla hem direniş anlatısı hem de temsil politikaları açısından ikili bir yapı sergilediği ortaya konulmuştur. Bu çalışma, romanın Afgan kadınlarına yönelik Batılı söylemlere hem nasıl meydan okuduğunu hem de bu söylemleri potansiyel olarak nasıl pekiştirdiğini inceleyerek, postkolonyal feminist teoriye dayalı yakın metin analizi yöntemini kullanmaktadır. Bu bağlamda Kabuğunu Kıran İnci, Afgan kadın anlatılarının yalnızca patriyarkal baskı çerçevesinde değil, postkolonyal temsil ilişkileri içerisinde de değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir.
Bu çalışma, Eva Illouz’un duygusal kapitalizm kavramı çerçevesinde, modern kapitalist toplumda duyguların nasıl piyasa mekanizmalarına entegre edildiğini incelemektedir. Çalışmada, Georg Simmel’in “duygusal mesafe” ve Max Weber’in “dünyanın büyüsünün bozulması” kavramları teorik çerçeve olarak kullanılmıştır. Araştırmada Atasay Pırlanta reklamları eleştirel söylem analizi yöntemiyle değerlendirilmiş, aşk, sadakat ve mutluluk gibi duyguların ghosting, love bombing ve gaslighting gibi ilişki manipülasyonları üzerinden nasıl temsil edildiği analiz edilmiştir. Bulgular, duyguların özgün bireysel yaşantılar olmaktan çıkarılarak piyasa mantığına tabi kılındığını, aşk ve mutluluk gibi deneyimlerin ise tüketim nesneleriyle gösterilen performanslara dönüştüğünü ortaya koymaktadır. Reklamlarda, kadının duygusal kırılganlığı özellikle vurgulanmakta, kadının ancak bir erkekle kuracağı ilişki ve bu ilişkiyi temsil eden tüketim ürünleri aracılığıyla değer kazanabileceği mesajı verilmektedir. Modern ilişki travmaları kadının bireysel sorunları gibi sunulmakta, çözüm ise tüketim kalıpları içinde aranmaktadır. Sonuç olarak, çalışma modern kapitalist düzenin duyguları metalaştırdığını, bireylerin duygusal özgürleşme arayışlarının ise sistemin sunduğu hazır kalıplar ve ürünler aracılığıyla yeniden yapılandırıldığını göstermektedir.
This study inquired into how socioeconomic, institutional, and digitalization factors relate to women's participation in the labor force. Using data gathered from 28 developing nations between 1997 and 2022, Dumitrescu-Hurlin (2012) causality test and the fixed effect panel estimate method were employed to examine the relationship between the variables. The analysis results certified that, at low quantiles, women's labor force participation and economic growth uphold a positive but statistically insignificant relationship. In the opposite direction, it was discovered that the impact of inflation on women’s participation in labor force is negative at medium and high quantiles while it is statistically insignificant at low quantiles. Despite being proven to exert a positive influence on the participation of women in the labor force, the model's gross fixed capital accumulation has been determined to be statistically insignificant at very high quantiles. At every quantile degree, it was also detected that the number of women in parliament, the internet use, and urbanization all had a positive impact on women’s participation in labor force. Dumitrescu-Hurlin (2012), on the other side, manifested that there was a bidirectional causality between economic growth, inflation, internet usage, urbanization, the number of women in parliament, and the female labor force. Nonetheless, the findings indicated that there was a unidirectional causal relationship between female labor force and gross fixed capital accumulation.
Müze, uzmanlar tarafından tarihi, kültürel, teknolojik, bilimsel veya sanatsal nesnelerin arşivlendiği, korunduğu ve sergilendiği yapıdır. Müzeler ve müzecilik 19. yy’da başlamıştır. Müzeciliğin temeli olan arkeoloji bilimi ise toprak altında kalmış eserleri gün yüzüne çıkararak toplumların dini kitaplarda ve masallarda öğrendiği geçmiş toplumlarla ilgili doğru bilgilere ulaşılabilmesini sağlamıştır. Arkeolojik kazılar açık arazide ve zor koşullarda yürütüldüğü için öncelikle erkeklerin görev almasına neden olmuştur. Kadınların Fransız İhtilali ve Sanayi Devrimi ile yasal haklar kazanmaya başlamasıyla bilim, sanat ve edebiyatla birlikte daha sonra arkeolojiyle de ilgilenebilmiş ve önemli başarılar elde edebilmişlerdir. Benzer gelişmeler Osmanlı Devleti’nin son döneminde de yaşanmış, kadınların arkeoloji ve müzeciliğe yönelmiştir. Bu öncü kadınlar sayesinde arkeoloji ve müzecilikte kadın istihdamı artmış ve kadınların başarıları ile müzelerimiz gelişmiştir. Aynı zamanda üniversitelerde de müzebilimini destekleyen Arkeoloji, Sanat tarihi, Antropoloji, Arşivcilik, Hititoloji, Eski Dil Bilimi, Sümeroloji, Tarih, Restorasyon, Filoloji ve müzecilik bilim dalları açılarak müzelere uzmanlar yetiştirilmeye başlanmıştır. Fakat Türkiye’de müzeciliğin gelişimiyle ilgili akademik yayınlar incelendiğinde öncü kadınlara yeterince yer verilmediğine ulaşılmıştır. Bu eksikliğin giderilmesi amacıyla hazırlanan bu araştırmada Türkiye’deki müzelerin gelişiminde kadınların etkisi incelenmiştir. İlk bölümde erkek egemenliğinde başlayan arkeoloji ve müzeciliğin gelişimi özetlenmiş, daha sonra Avrupa’da ve Anadolu’da arkeoloji ve müzecilikte başarılar elde eden kadın müze bilimci ve arkeologlara yer verilmiştir. Araştırmada ayrıca gelişmiş ülkelerin kadın istihdam oranlarına değinilmiş ve Türkiye’deki kültür sanat kurumlarında kadın yönetici ve istihdamının artırılmasına yönelik önerilerde bulunulmuştur.
Kadınlar Türkiye’de tıp fakültesine 1922’de kabul edilmişlerdir. Hekim olarak çalışmaya başlasalar da erkek egemen bir ortama sahip olan cerrahi bölümlerde yer almaları uzun süren mücadeleler sonucunda gerçekleşebilmiştir. Kadınlar kendilerine “yasaklanan” bu bölümlerde var olabilmek ve konumlarını koruyabilmek adına erkek meslektaşlarından daha çok çalışmak zorunda kalmışlar, onlara göre daha çok fedakarlıkta bulunmuşlardır. Tüm bu çabanın sonucunda kendilerinden sonra gelen kadınlara da örnek birer “kapı aralayıcı” olmuşlardır. Onların bu mücadeleleri anlatmak, kadın cerrahların bu süreçlerindeki deneyimlerini ortaya koymak bu çalışmanın amacını oluşturmuştur. Bu amaçla Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesinde görev yapan kadın cerrahlarla nitel bir araştırma yapılmıştır. Araştırmada yarı yapılandırılmış soruların yer aldığı formlar kullanılarak derinlemesine görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Akabinde tematik analiz yöntemi kullanılarak temalar, kategoriler ve kodlar oluşturulmuş, analiz sürecinde feminist bir yaklaşım benimsenmiştir. Görüşmeler esnasında Tıpta Uzmanlık Sınavının (TUS) kadınların akademik ilerlemesindeki faydasına sıkça yer verilmiştir. Kadın cerrahlar hem ev yaşamlarında hem de iş yaşamlarında maruz kaldıkları cinsiyetçi tutumlardan bahsetmiştir. Yoğun ve belirli bir mesai saati olmayan mesleklerinden dolayı ev içi yaşamlarında yaşadıkları sorunlara değinmişler, kariyerlerinden vazgeçmemek için gösterdikleri gayreti, “ikinci vardiyayı” anlatmışlardır. İş yaşamlarında hem erkek meslektaşlarının hem de hasta ve yakınlarının sahip olduğu ön yargıları ifade etmişler, “kız çocuğu”, “hemşire hanım”, “doktor bey” hitaplarını reddedip sadece “cerrah” olabilmek için verdikleri mücadeleye dikkat çekmişlerdir. Katılımcılarımız olan kadın cerrahlar yalnızca geleneksel engelleri aşmakla kalmayıp, alanlarındaki eril baskıları göğüsleyerek toplumsal cinsiyet normlarına karşı durmuşlardır. Bu nedenle cerrahi branşlarda hem rol model hem de birer aracı olma görevini üstlenen bu ilk kadın cerrahlar “kapı aralayıcı” olarak tanımlanmıştır. Günümüzde sayıları arttıkça azınlık olmaktan çıkan kadın cerrahların yaşadıkları zorlukları ve bu süreçte gösterdikleri fedakarlıkların ortaya konulmasının, tıptaki toplumsal cinsiyet eşitsizliğine karşı farkındalığı artıracağı, cerrah olmak isteyen kadınları cesaretlendireceği düşünülmektedir.
The historical drama series, The Club (2021–22), narrating the story of a night- club at the center of Istanbul nightlife during the 1950s, achieved great success by becoming the eighth most-watched non-English-language series on an international digital streaming platform. The significant public affirmation rose on the representation of the leading character – the nightclub star, influenced by respected queer performer Zeki Müren (1931–96). Müren has been credited as the greatest performer in Turkey and a modern male icon with his artistic excellence in singing and his outstanding stage performances for over 40 years. While Müren was performing his art on stage wearing a miniskirt, platform heels, and bright earrings, he had a celebrity persona that would be called the Pasha" ("army general"). His homosexuality was known as a "hidden reality" (Arslan 2011:278-279). The referential association of the fictional character with Zeki Müren interpreted in the article to further discuss the portrayal of the queer performance in the series. For this purpose, the article introduced the conceptualization of nonosh, a polite yet explicit contempt, presenting an embraceable form of queer identity in Turkish society to define the common portraiture of queer in Turkish popular films and TV shows.
Öz: Girişimci kadınların sosyal, ekonomik ve psikolojik güçlenmesini sağlayan kadın kooperatifleri uluslararası kuruluşlar tarafından desteklenen bir örgütlenme modelidir. Ancak mevcut çalışmalar bakım emeğinin ve iş-aile rol sıkışmasının kadın kooperatifleşmesi önünde engel teşkil ettiğini göstermektedir. Bu makalede İstanbul’da down sendromlu ve otizmli özel gereksinimli bireylerin anneleri tarafından kurulup işletilen bir kadın kooperatifi olan Tomurcuk Kooperatifi’nde yürütülen proje kapsamındaki alan deneyimleri ve gözlemler otoetnografi yöntemi kullanılarak yorumlanmaktadır. Özel gereksinimli bireylerin eğitimini ve topluma entegrasyonunu önceleyerek sosyal kooperatifçilik modeline göre işleyen bir kadın kooperatifinde özne-özne diyaloğuna dayalı etkileşimler, kooperatiflerin patriyarkal kapitalizme alternatif bir model oluşturma potansiyelini göstermektedir. Tomurcuk Kooperatifi, kapitalist bir mantıkla kar maksimizasyonu ilkesine göre faaliyet gösteren bir işletme değildir ve kooperatifin kuruluş sürecinde ve işleyişinde bakım emeğini yayma ihtiyacı katalizör görevi görmüştür. Ayrıca kooperatif alanında yürütülen sanat ve oyun etkinlikleri ve diğer faaliyetler sırasındaki etkileşimlere ilişkin özdüşünümsellik ve konumsallık ilkelerinden yola çıkarak üretilen diyalojik bilgi, özel gereksinimli bireyleri sosyal etkileşimi zayıf, bilişsel gelişimi geri ve eğitilmesi gereken bireyler olarak tektipleştiren ve nesneleştiren epistemolojik yaklaşıma karşı çıkmaktadır. Sosyal kooperatifçilik modeline uygun olarak özel gereksinimli bireylerin toplumla bütünleşmesini önceleyen kooperatif, bu bireylere ilişkin toplumsal ön yargıların dönüşmesi için bir alan yaratmaktadır. Ön yargıların dönüşmesi karşılaşılan ayrımcılıkları ortadan kaldırmanın ve dolayısıyla bireylerin toplumsal entegrasyonunun ön koşuludur. Proje kapsamında kooperatif alanında yürütülen faaliyetler sırasındaki etkileşimler, özel gereksinimli bireylerin yetkinlik ve yaratıcılıklarına odaklanan bir yaklaşım benimsenmesi gerektiğini göstermiştir.
Bu araştırma, kadın üniversite öğrencilerinin dijital ortamda maruz kaldıkları siber şiddet deneyimlerini ve sosyal desteğin başa çıkma sürecindeki rolünü incelemektedir. Fenomenolojik desenle yürütülen nitel çalışmada, siber şiddet deneyimi yaşamış 30 kadın üniversite öğrencisi ile derinlemesine görüşmeler yapılmış ve veriler tematik analizle değerlendirilmiştir. Araştırma kapsamında görüşmelerden elde edilen bulgular; siber şiddet deneyimleri, siber şiddetin etkileri, siber şiddet ile baş etme yöntemleri ve toplumsal farkındalık ve öneriler olmak üzere dört ana tema altında ele alınmıştır. Bulgular, kadın üniversite öğrencilerinin çevrimiçi taciz, eski partner tehditleri ve anonim saldırılar gibi çeşitli siber şiddet biçimlerine maruz kaldığını ortaya koymaktadır. Bu deneyimlerin korku, özgüven kaybı ve sosyal izolasyon gibi psikolojik etkiler yarattığı, ayrıca sosyal medyadan uzaklaşma gibi davranış değişikliklerine neden olduğu belirlenmiştir. Kadın üniversite öğrencilerinin, siber şiddet deneyimleriyle başa çıkmak için süreç içerisinde arkadaşlarından, ailelerinden ve profesyonel destek sağlayıcılarından aldıkları sosyal destek önemli rol oynaktadır. Bunun yanı sıra, teknolojik önlemler almak ve bireysel dayanıklılığı geliştirmek de etkili başa çıkma stratejileri arasında yer almaktadır. Araştırma, siber şiddetin önlenmesi için hukuki düzenlemelerin güçlendirilmesi, toplumsal farkındalığın artırılması ve mağdurlara yönelik psikososyal destek mekanizmalarının yaygınlaştırılması gerektiğini vurgulamaktadır.