
Devletlerin sadelik arzuları sınırları içerisinde yaşayan topluluklar için daima dramatik sonuçlar doğurmuştur. Yerleşikleştirme ve okunaklı kılma politikalarının kristalleşmiş hali olan bu arzular, modern devletin doğasının mütemmim cüzlerinden birisidir. Mardin Artuklu Üniversite’sinde öğretim üyesi olan Fasih Dinç’in Hacettepe Üniversitesi’nde hazırladığı doktora tezine dayanan Osmanlı-İran Sınırında Devlet ve Toplum Caf Aşireti ve Nasturi Cemaati (1839-1914) adlı eser de Osmanlı İmparatorluğu’nun bu sadelik arzularını Caf aşireti ve Nasturi cemaati bağlamında incelemeyi amaçlamaktadır. 19. yüzyıldaki değişen egemenlik biçimlerinin bu iki toplumsal grup üzerindeki etkileri eser boyunca kapsamlı bir biçimde analiz edilmekte ve bu sadeleştirme arzusunun pratik sonuçları Osmanlı Devleti’nin siyasi ve idari uygulamaları uyarınca değerlendirilmektedir.
Erken modern Osmanlı Mısır’ı üzerine var olan literatür, Devlet-i Aliyye’nin bu görece uzak ama ekonomik ve askeri önemi çok büyük eyaletini tarihi bağlam içerisinde olduğu yere konumlandırmamızda bize yardımcı oluyor. Çalkantılı 17. yüzyıl sonlarında ve 18. yüzyıl başında Mısır’da da politik gücün odağı kaymış, devlet merkezinin ümerâ-yı Mısriyye diye adlandırdığı Memlük unsurlar, eyalet yönetiminde neredeyse temel otorite hâline gelmişti. Kafkaslardan getirilen kadın erkek genç yaştaki köleler her ne kadar bireysel unsurlar olarak Kahire toprağına ulaşsalar da siyasi ve askeri olarak yetişmelerini, dahil oldukları hanelerde tamamlıyor ve Mısır’ın idari ve askeri yönetiminde yer alıyorlardı. 18. yüzyılın bu hane yapılanmaları içerisinde Kahire’deki politik ilişkiler de şekillenmişti. Dönemin görgü şahidi kaynakları farklı haneler arasındaki çekişme ve mücadeleleri ayrıntılı bir şekilde aktarmaktadırlar. Bu hane politikalarında cariye, eş ve anne olarak memluk kadınının oynadığı role dikkat çeken eserinde Fay, kaynak olarak hem arşiv belgeleri, vakfiyeler ve dönemin kroniklerine başvurur hem de ayakta kalan nadir 18. yüzyıl mimarisine ait evlerin iç ve dış mekanlarını fotoğraflayarak sürdüğü haremin izine bizi de şahit eder.
Osmanlı Devleti’nin temel iktisadi ve askeri sistemlerinden olan tımar düzeni, hem merkezde hem de taşra maliyesinde pek çok bürokrat tarafından yürütülmekteydi. Merkezde yer alan defterdarlıklarla birlikte ülke genişledikçe taşrada Kenar defterdarlıkları kurulmaya başlandı. Eyalet defterdarlığı olarak da bilinen bu kurumun alt birimleri içinde tımar defterdarlıkları oluşturuldu. İşte bu çalışmada on altıncı yüzyılın ikinci yarısından on yedinci yüzyılın ikinci yarısına kadar süreçteki tımar defterdarlığı kurumu incelenmektedir. Literatürde haklarında özel bir çalışma olmayan tımar defterdarlarının bilhassa atanma kayıtlarından belli sayıda örnek tespit edilerek bu örnekler üzerinden kurumun aktörleri ve işleyişine dair ayrıntılar araştırılmıştır. Hiyerarşik düzene uyulan atama örnekleri görüldüğü gibi bu kurallara aykırı atamalara da rastlanmıştır. Özellikle kul kökenli olup maliye bürokrasisi ile alakası olmayan kariyer geçmişlerine sahip olan kişilerin bu şekildeki atamalarda öne çıktıkları görülmektedir. İmparatorluğun pek çok kurumunda olduğu gibi burada da liyakat düzeninden sapma olduğuna dair veriler tespit edilmiştir. Buna karşılık savaşlarda yararlılık gösteren ya da kariyerlerinde başarılı grafikler çizenlerin atamalarında ise liyakat düzeninin her yerde yozlaşmamış olduğu tespit edilmiştir.
In the 18th century, the import of goods from the Muslim East to the Polish- Lithuanian Commonwealth was concentrated in the hands of large trading companies. Until the first partition of Poland in 1772, the trading company run by the Armenian Grzegorz Nikorowicz and his son Szymon was the largest and most important enterprise involved in trade with the Ottoman Empire. Although the Nikorowicz family did not have a monopoly on the import of goods from the Muslim East, in the mid-18th century they clearly dominated other Polish trading companies. There is no doubt that during that time a large part of the objects from the East belonging to the Polish nobility and townspeople were obtained for their homes through the Nikorowicz family’s business. Starting in 1753, the Beyoğlu district in Istanbul, where Nikorowicz located a new branch, became the heart of the entire enterprise. This location was more than just a warehouse for eastern goods purchased in the Ottoman Empire. Nikorowicz established contact with numerous craftsmen working in Istanbul, who manufactured various types of fabrics in their workshops on his order. The Armenian also bought finished products from local merchants. This article, based on manuscript sources, discusses the organization and activities of the company’s branch in Istanbul: the network of connections between the company and craftsmen and merchants from Istanbul, the types of orders and the method of their execution, the value and costs of maintaining the branch, the organization of the transport of goods from the capital of the Ottoman Empire to Poland, the environment of Nikorowicz’s associates responsible for the transport of goods, and the traders’ contacts with craftsmen from Istanbul and Ottoman officials. Much of the article is devoted to discussing the type of goods in the warehouse of the branch in Istanbul.
This paper aims to fill in the gaps in the social history of the Ottoman borderlands by exploring the social integration and agency of freed slaves in Early Modern Ottoman Sarajevo. Recent scholarship has made considerable advances in evaluating the agency of freed slaves in the Ottoman Empire by using the collective biography approach. However, with few exceptions, attention has mostly been paid to materials relating to the inner parts of the Ottoman world, particularly to the Sharia court protocols of the Istanbul Region. The author argues that if we are to come a step closer to writing a social history of the Ottoman borderlands, as well as to the prosopography of freed slaves in the Ottoman Empire, archival materials from various regions should be taken into account. To achieve the above-said goals, this paper focuses on analysing the information on freed slaves found in the records of the Sharia court in Sarajevo, as well as in the cadastral surveys and endowment deeds. Using such sources, the author shows the interplay between social structure and agency in the examples related to the freedmen and freedwomen.