ObjectiveAlthough the significance of the general factor of psychopathology (p) is being increasingly recognized, it remains unclear how to best operationalize and measure p. To test variations in the operationalizations of p and make practical recommendations for its assessment, we compared p-factor scores derived from four models. MethodsWe compared p scores derived from principal axis (Model 1), hierarchical factor (Model 2), and bifactor (Model 3) analyses, plus a Total Problem score (sum of unit-weighted ratings of all problem items; Model 4) for parent- and self-rated youth psychopathology from 24 societies. Separately for each sample, we fitted the models to parent-ratings on the Child Behavior Checklist for Ages 6-18 (CBCL/6-18) and self-ratings on the Youth Self-Report (YSR) for 25,643 11-18-year-olds. Separately for each sample, we computed correlations between p-scores obtained for each pair of models, cross-informant correlations between p-scores for each model, and Q-correlations between mean item x p-score correlations for each pair of models. ResultsResults were similar for all models, as indicated by correlations of .973-.994 between p-scores for Models 1-4, plus similar cross-informant correlations between CBCL/6-18 and YSR Model 1-4 p-scores. Item x p correlations had similar rank orders between Models 1-4, as indicated by Q correlations of .957-.993. ConclusionsThe similar results obtained for Models 1-4 argue for using the simplest model - the unit-weighted Total Problem score - to measure p for clinical and research assessment of youth psychopathology. Practical methods for measuring p may advance the field toward transdiagnostic patterns of problems.
Introduction: Since the Syrian Civil War began in 2011, the official number of refugees under temporary protection in Turkiye is reported to be 3,522,036 in 2023. Most of the Syrians living outside the refugee camps have worse conditions in terms of access to healthcare centers and social opportunities, compared to those living in camps. The Sanliurfa province hosts the third highest number of Syrians (370,291) in Turkiye. There are no data about the seroprevalence of Toxoplasma gondii (T. gondii), rubella (rub), or cytomegalovirus (CMV) among Syrian refugees in Sanliurfa. We aimed to investigate the seroprevalence of T. gondii, rub, and CMV infections among female Syrian refugees of reproductive age (15-49 years) living in Sanliurfa province. Methodology: A cross-sectional study was conducted in different districts of Sanliurfa. A total of 460 households were selected using the probability sampling method. One married female Syrian refugee aged between 15 and 49 years, was chosen in each household, leading to a sample size of 410 female Syrian refugees. The seropositivity of T. gondii, CMV, and rub IgM and IgG in blood samples were analyzed using enzyme immunoassays (Abbott Architect, Illinois, USA). Results: The seropositivity rates of T. gondii, CMV, and rubella IgM and IgG were 4.4% and 59.8%; 3.9%; and 99%; and 1.9%, and 99.5%, respectively. Conclusions: A screening program should be implemented for T. gondii, CMV, and rub infections for Syrian refugees. Seronegative women should be vaccinated against rub and educated about the transmission and preventive routes of toxoplasmosis and CMV infection.
Objectives The mental health of paramedics is critical for disaster response in order to provide rapid and effective interventions. This study aimed to determine the prevalence of post-traumatic stress disorder (PTSD) and related individual and occupational factors in Turkish paramedics during the eleventh month of the COVID-19 pandemic. Methods The "Sociodemographic Information Form," "Life Events Checklist," and "Post-Traumatic Stress Disorder Checklist" were used to collect data from 440 randomly selected paramedics in this cross-sectional study. Results The prevalence of PTSD was 59.8% in the 11th month of the COVID-19 pandemic. Multiple regression analysis revealed that approximately 25% of the total PTSD score could be independently explained by paramedics' general health situation and sociodemographic characteristics; 27% by crisis management skills, long working hours, a lack of equipment, and intensive work; and 40% by past traumatic experiences due to difficult life events during their professional practice, such as responding to gunshot wounds, becoming a victim of a gunshot attack, or sexual assault (P < 0.05). Conclusions Integrating a mental health monitoring system into the health and safety program, providing paramedics with supervision and psychological assistance, and engaging them in disaster preparedness planning would be beneficial.
ÖZ İhmal, istismar, ergen gebelikleri ve artan afetler gibi nedenlerle korunma gereksinimi olan çocukların sayısı artmaya devam etmektedir. Yaşanılan travmatik deneyimlere bağlı olarak çocuklarda çoklu travmaların görülme sıklığı artmakta ve travmatik stres tepkilerinin normalleşmesi için fiziksel ve psikososyal açıdan güvenli ortamlarda bakımın önemi bilinmektedir. Her ülke sosyo-ekonomik ve kültürel koşullarına uygun bakım modellerini geliştirmektedir. Ancak çocukların 18 yaşına kadar bedensel, zihinsel, ruhsal ve sosyal gelişimleri tamamlanmadığı için, ihtiyaçlarına duyarlı, birebir, sürekli ve tutarlı ilişkinin olduğu bakım modellerinde büyümeleri sağlanarak iyilik halleri korunmalı ve geliştirilmelidir. Bu nedenle yaklaşık 20 yıldır sosyal hizmet alanında travma bilgili yaklaşımlar kullanılmaya başlamıştır. Travma bilgili yaklaşım; travmanın yaygın etkisinin farkına varıldığı ve iyileşme yollarının anlaşıldığı, travma yaşayan çocuk, aile ve çalışanlarda travmanın belirti ve semptomlarının tanındığı, sistemin yeniden travmaya neden olmayan kanıta dayalı politikalar, prosedürler ve uygulamalarla şekillendirildiği hizmet sunumunu ifade etmektedir. Bilimsel çalışmalar koruyucu aile sisteminin travma bilgili bakımın ilkelerine uygun yapılandırılmasının çocukların üstün yararı açısından kabul gören bir yaklaşım olduğunu göstermektedir.
Cinsel istismar çocuğun fiziksel, ruhsal ve sosyal iyiliğini bozan ciddi travmatik yaşantılardan biridir. Çocuğun tam iyilik halini ve güvenliğini temel alarak kontrol ve güçlenme duygusunu yeniden kazandırmak ve başa çıkma becerilerini geliştirmek için travmanın etkilerini tanıma ve değerlendirme adımıyla başlayan travma bilgili bakım geliştirilmiştir. Bu araştırmada bir Sosyal Hizmet Merkezi’nde çocuk istismarı olgularının travma bilgili hizmet sunumu açısından değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Niteliksel araştırma yöntemi ile 2019 yılında tamamlanarak arşive kaldırılmış 22 olgunun dosyası incelenmiş ve 10 sosyal çalışma görevlisiyle yarı-yapılandırılmış derinlemesine görüşme yapılmıştır. Bulgulara dayalı olarak travma bilgili sistem açısından; ihbar ve müdahale arasında geçen zaman, ruh sağlığı hizmetine erişim ve yaklaşım, travmatik yaşantılara bağlı tepkileri anlamlandırma ve yaklaşım, vaka çalışması ve yükü, kurumlar arası koordinasyon, olası travmatik deneyimleri önleme, bilgi sistemi ile çalışan sağlığı ve güvenliği alanlarında iyileştirmelerin yapılması gerektiği saptanmıştır.
İnsanoğlunun yaşam serüveni içerisinde her zaman vazgeçilmez bir önemi olan kıyı alanları, beşeri ve ekonomik faaliyetler bakımından türlü imkânlar sunmaktadır. Bu imkânlardan faydalanmaya çalışan topluluklar tarafından kıyı alanlarında hızla tüketilen kaynaklar tehlike altına girmiştir. 1970’li yıllardan sonra sürdürülebilir kalkınma prensibi ile kıyıları koruma ve kullanma anlayışı bu prensibin tamamlayıcı unsuru olmuştur. Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği gibi topluluklar tarafından kıyıların korunması amacı ile oluşturulan modeller gibi Türkiye’de de bu yaklaşım çerçevesinde 1987 yılında Akdeniz Eylem Planı ile İzmit Körfezi Kıyı Alanı Yönetim projesi uygulamaya konmuştur. Türkiye’de ilk olarak 14.06.2014 tarihli ve 2930 Sayılı “Mekânsal Planlar Yapım ve Yönetmeliği”ne uygun olarak Bütünleşik Kıyı Alanları Yönetim Planı hazırlanmış ve 8 kıyı alanında bu projeler uygulanmıştır. Dünyada ve Türkiye’de yapılan BEKAY planlarının değerlendirildiği çalışmada bu yönetim anlayışının Van Göl’üne uygulanabilirliği tartışılmıştır. Van gölü gibi zengin su kaynağına ve ekosisteme sahip olan kıyı alanlarının korunması için hazırlanacak bir BEKAY planına ihtiyacı olduğu anlaşılmıştır.
Amaç: Bu çalışmada iklim değişikliğiyle birlikte artması beklenen pandemilere hazırlık amacıyla, COVID-19 pandemisinin 11. ayında 112 çalışanlarında travma sonrası stres bozukluğu prevalansı ve ilişkili faktörler saptanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Kesitsel tipteki bu araştırmaya rastgele örnekleme yöntemiyle seçilen 440 paramedik katıldı. Veri toplamada "Sosyodemografik Bilgi Formu", "Yaşam Olayları Kontrol Listesi" ve "Travma Sonrası Stres Bozukluğu Kontrol Listesi" kullanıldı. Bulgular: Katılımcıların %49,5'i kadın ve yaş ortalaması 29,9±7,34 idi. Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) yaygınlığı %59,8’dur. Çoklu regresyon analizi, toplam TSSB puanının yaklaşık %25'ini paramediklerin genel sağlık durumu ve sosyo-demografik özelliklerinin, %27'sini kriz yönetimi becerisi, uzun çalışma saatleri, ekipman eksikliği ve trafik yoğunluğunun, %40'ını ise travmatik yaşantılardan silah yaralanmalara, cinsel saldırıya, vahşice ölüme ve bir başkasının yaralanmasına/ ölümüne neden olan olaylara müdahale bağımsız olarak açıklamıştır (p
Amaç: Doğumsonu depresyon, yaygınlığı ve anne ve bebek sağlığı üzerinde tehlikeli sonuçları nedeniyle öncelikli bir halk sağlığı sorunudur. Bu çalışmada pandemi döneminde ölçekten elde edilen doğum sonrası depresyon prevalansı ve ilişkili faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Kesitsel tipteki bu araştırmanın örneklemini pandemi döneminde doğum yapan ve bebeği 1-12 aylar arasında olan çevrimiçi yöntemle ulaşılan 137 anne oluşturmuştur. Veri toplamada “Sosyo-demografik Bilgi Formu” ve “Edinburg Doğum Sonrası Depresyon Ölçeği” kullanılmıştır. Ölçekten alınan toplam puanın normal dağılım göstermesi nedeniyle; analizlerde değişkenin tipine göre pearson korelasyon testi, t testi, tek yönlü varyans analizi ve çoklu regresyon analizi kullanılmıştır. Bulgular: Annelerin yaş ortalaması 30,13±4,77’dir. Pandeminin yaklaşık birinci yılının sonunda doğum sonu depresyon prevalansı %45,4’dür. Aylık kazancın yetersizliği, annenin gebelik öncesinde ve gebelik sırasında ruhsal hastalık öyküsünün olması, bebeğin 4-6 ay arasında olması ve annenin sadece biyolojik ailesinden duygusal destek alması depresyon puan ortalamasını bağımsız olarak yükseltmektedir (p
This study was carried out to improve the quality of school health services with the operational epidemiology method. The study aimed to describe the current status of the School Health Protection and Improvement Program (SHPIP), the difficulties experienced during its implementation, to develop evidence-based solution methods, and to test the proposed solutions, in a district with a population of 400,513, 20.4% of which is of school age between the ages of 5–19. The “Health Risk Management Program at Schools”, which consists of the stages of putting the results into practice by sharing the results with the relevant parties, wasdeveloped. In this study, a cross-sectional research design was employed using questionnaire forms, while qualitative data were collected through the use of the phenomenological analysis method, specifically through the conduct of focus group interviews. SHPIP year-end evaluation forms of 191 schools were reviewed retrospectively, questionnaires were applied to 554 school staff and 146 family health center staff between 21 October 2019 and 21 November 2019 using the probabilistic sampling (simple random) method, and semi-structured focus group interviews were conducted with 10 school health study executives. The most common health risks in schools and the risks identified during the execution of school health services were identified. In order to eliminate the lack of in-service training, training modules for “School Health Management Teams” were developed and impact analyses were conducted. After the intervention, a significant difference was found in the compliance of schools with SHPIP, and the application of all components of the school health program increased from 10.0% to 65.6% (p < 0.05). The program has been integrated into the “School Health Protection and Improvement Program” (SHPIP) with the decisions of the District School Health Board and District Hygiene Council.
Amaç: Çocukluk çağındaki ruhsal travmalar, çocukların büyüme ve gelişimini olumsuz etkileyen, görülme sıklığı yüksek önemli sosyal çevre faktörlerinden biridir. Bu araştırmanın amacı, çocukluk çağı örselenmeleri ile kanser arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Gereç ve Yöntemler: Olgu-kontrol araştırma yöntemiyle yürütülen bu çalışmanın örneklemini hastanede tedavi edilen 63 erişkin kanser hastası ve hastaneye başvurmuş benzer cinsiyet, öğrenim ve ekonomik duruma sahip kanser tanısı almamış 89 erişkin oluşturmaktadır. Veri toplamada sosyodemografik bilgi formu ve Çocukluk Dönemi Örselenme Yaşantıları Ölçeği Kısa Formu kullanılmıştır. Normal dağılım gösteren verinin analizinde t-testi, varyans analizi ve etki büyüklüğünün bir ölçüsü olan tahmini rölatif risk [odds ratio (OR)] kullanılmıştır. Bulgular: Katılımcıların yaklaşık %51'i kadın, %49'u erkektir. Cinsiyet, gelir durumu, öğrenim durumu ve yaş dağılımı olgu-kontrol gruplarında benzerdir (p>0,05). Duygusal istismar, duygusal ihmal ve fiziksel ihmal ile kanser arasında anlamlı ilişki olduğu (sırasıyla OR=2,48, 1,86, 3,42), belirtilen 3 örselenme türünün kanser olma riskini artırdığı saptanmıştır. Fiziksel istismar ve cinsel istismar puan ortalamaları olgu-kontrol gruplarına göre anlamlı farklılık göstermemiştir (p>0,05). Kanser hastalarının psikolojik destek alma sıklığı ise %12,7'dir. Sonuç: Çocukluk dönemi örselenmelerinin önlenmesi için birey odaklı ve topluma dayalı çalışmaların artırılmasının, erken uyarı sistemlerinin ve kanser tedavisinde travmaya duyarlı tedavi yaklaşımlarının geliştirilmesinin yararlı olacağı düşünülmektedir.
Amaç: Madde bağımlılığı öncelikli toplum sağlığı sorunlarından biridir. Bu çalışmada madde bağımlısı bireylerin ve ailelerinin yaşadıkları travmatik yaşantıların bağımlılık tedavi sürecine etkisi incelenmiştir. Yöntem: Araştırmanın örneklemini bir İlçe Sağlık Müdürlüğü Bağımlılık Birimi’nin sürveyans sisteminde kayıtlı hastalar ile özel bir hastanenin bağımlılık kliniğinde tedavi olan bireyler ve aileleri oluşturmuştur. Katılımcılara Sosyo-Demografik Bilgi Formu, Travmatik Yaşantılar Listesi ve Bağımlılık Profil İndeksi uygulanmıştır. Bulgular: Araştırmaya katılan toplam 82 kişinin %52,4’ünü toplum içinde yaşayanlar, %47,6’sını ise hastanede tedavi görenler oluşturmuştur. Katılımcılar 17 ile 55 yaşları arasında olup (ortanca yaş 28), %93’ü erkektir. Bireylerin %66,2’si madde bağımlılığı öncesinde, %86,2’si bağımlılık sırasında, %33,8’i ise bağımlılık tedavisi sırasında travmatik bir olay yaşadığını bildirmiştir. Travma yaşantısı olan bireylerin %85,7’si tedavi sürecinde travmatik yaşantılarıyla ilgili görüşülmediğini, yalnızca %14,3’ü psikolojik destek aldığını ifade etmiştir. Bireylerin aile üyeleriyle ilişkisinin niteliği, bağımlılık öncesi bireyin travmatik yaşantısı ve bakım verenin tedavi sırasındaki travmatik yaşantılarıyla tedaviye uyum arasında anlamlı ilişki saptanmıştır. Sonuç: Bulgular madde bağımlılığı olan bireylerde ve ailelerinde travmatik yaşantı sıklığının yüksek olduğunu, madde bağımlılığı tedavisinin travmaya duyarlı olması gerektiğini ve aile destekli psikososyal müdahalelerin geliştirilmesinin önemini düşündürmektedir.
Clinicians increasingly serve youths from societal/cultural backgrounds different from their own. This raises questions about how to interpret what such youths report. Rescorla et al. (2019, European Child & Adolescent Psychiatry , 28 , 1107) found that much more variance in 72,493 parents’ ratings of their offspring’s mental health problems was accounted for by individual differences than by societal or cultural differences. Although parents’ reports are essential for clinical assessment of their offspring, they reflect parents’ perceptions of the offspring. Consequently, clinical assessment also requires self-reports from the offspring themselves. To test effects of individual differences, society, and culture on youths’ self-ratings of their problems and strengths, we analyzed Youth Self-Report (YSR) scores for 39,849 11–17 year olds in 38 societies. Indigenous researchers obtained YSR self-ratings from population samples of youths in 38 societies representing 10 culture cluster identified in the Global Leadership and Organizational Behavioral Effectiveness study. Hierarchical linear modeling of scores on 17 problem scales and one strengths scale estimated the percent of variance accounted for by individual differences (including measurement error), society, and culture cluster. ANOVAs tested age and gender effects. Averaged across the 17 problem scales, individual differences accounted for 92.5% of variance, societal differences 6.0%, and cultural differences 1.5%. For strengths, individual differences accounted for 83.4% of variance, societal differences 10.1%, and cultural differences 6.5%. Age and gender had very small effects. Like parents’ ratings, youths’ self-ratings of problems were affected much more by individual differences than societal/cultural differences. Most variance in self-rated strengths also reflected individual differences, but societal/cultural effects were larger than for problems, suggesting greater influence of social desirability. The clinical significance of individual differences in youths’ self-reports should thus not be minimized by societal/cultural differences, which—while important—can be taken into account with appropriate norms, as can gender and age differences.
BACKGROUND:Clinicians increasingly serve youths from societal/cultural backgrounds different from their own. This raises questions about how to interpret what such youths report. Rescorla et al. (2019, European Child & Adolescent Psychiatry, 28, 1107) found that much more variance in 72,493 parents' ratings of their offspring's mental health problems was accounted for by individual differences than by societal or cultural differences. Although parents' reports are essential for clinical assessment of their offspring, they reflect parents' perceptions of the offspring. Consequently, clinical assessment also requires self-reports from the offspring themselves. To test effects of individual differences, society, and culture on youths' self-ratings of their problems and strengths, we analyzed Youth Self-Report (YSR) scores for 39,849 11-17 year olds in 38 societies.METHODS:Indigenous researchers obtained YSR self-ratings from population samples of youths in 38 societies representing 10 culture cluster identified in the Global Leadership and Organizational Behavioral Effectiveness study. Hierarchical linear modeling of scores on 17 problem scales and one strengths scale estimated the percent of variance accounted for by individual differences (including measurement error), society, and culture cluster. ANOVAs tested age and gender effects.RESULTS:Averaged across the 17 problem scales, individual differences accounted for 92.5% of variance, societal differences 6.0%, and cultural differences 1.5%. For strengths, individual differences accounted for 83.4% of variance, societal differences 10.1%, and cultural differences 6.5%. Age and gender had very small effects.CONCLUSIONS:Like parents' ratings, youths' self-ratings of problems were affected much more by individual differences than societal/cultural differences. Most variance in self-rated strengths also reflected individual differences, but societal/cultural effects were larger than for problems, suggesting greater influence of social desirability. The clinical significance of individual differences in youths' self-reports should thus not be minimized by societal/cultural differences, which-while important-can be taken into account with appropriate norms, as can gender and age differences.
Tarım sektörü, yaşamın devamı için gıda üretimi ve sanayi sektörüne hammadde sağlama açısından öncelikli sektördür. Tarımda çalışan kavramı, kendi tarımsal üretim alanında çalışanları, işverenleri/çiftlik sahiplerini, ücretli sürekli çalışanları, mevsimlik çalışanları ve birlikte yaşamaları/çalışmaları nedeniyle ailenin tüm bireylerini içermektedir. Araştırmalar tarım çalışanlarında; sağlıksız su, atıklar gibi çevresel tehlikeler, tarım alet ve makineleri, pestisitler, hayvanlara ilişkin faktörler, hizmete erişememe, ergonomik tehlikeler ve psikososyal stresler yanı sıra, ekonomik krizler ve küresel iklim değişikliğine bağlı depresyon başta olmak üzere ruhsal bozukluk sıklığının arttığını göstermektedir. Hasat döneminde kötü hava koşulları, sel ve kuraklığa bağlı beklenen ürünün alınamaması, makinelerin bozulması, hayvanların hastalanması, teşviklerin zamanında ve yeterli düzeyde ödenememesi, çalışanların finansman yönetimi ile yeni teknolojiler konusunda bilgi ve bilinç düzeyinin düşüklüğü, hizmetlere erişememe, fiziksel sağlık sorunları, sıcak stresi, tarımla ilgili yasaları bilmeme, tatil günlerinin olmayışı, uzun çalışma saatleri, çiftlik alanlarının büyümesi, azalan çiftçi sayısına karşı artan üretim talebi ile kaza ve yaralanmaların önemli işle ilgili stres kaynakları olduğu bilinmektedir. Tarımda çalışanların işle ilgili ruhsal bozukluklarının önlenmesi için, risk değerlendirme ve yönetiminin fiziksel, kimyasal ve psikososyal tehlikeleri içerecek şekilde, hak temelli bir yaklaşımla sosyal korumayı da (sosyal güvenlik, sosyal yardımlar ve sosyal hizmetler) kapsayacak şekilde yapılmasının yararlı olacağı düşünülmektedir.
Sanliurfa, a city in southeastern Turkey, is host to 477,166 Syrian refugees. The incidence of cutaneous leishmaniasis (CL) may be on the rise in areas affected by a refugee crisis, like Sanliurfa; thus, consequently, local uncommon species of Leishmania may be encountered in these regions. This might potentially make diagnosis and treatment more challenging over time. In this study, it was aimed to identify the causative agents of CL in clinical samples. A total of 154 patients (60 Syrian and 94 Turkish) who were diagnosed with CL via microscopical examination and PCR were enrolled this study. All of the samples were analyzed using internal transcribed spacer 1 genes, restriction fragment length polymorphism, DNA-sequencing, and phylogenetic analyses. In this study, Leishmania tropica was determined to be the predominant species in 140 of the patients (90.9%), followed by Leishmania major in 12 patients (7.8%), and Leishmania infantum in 2 patients (1.3%). Of the 94 Turkish patients, 94.7% were infected with L. tropica and 5.3% were infected with L. major , while none were infected with L. infantum. However, of the 60 Syrian patients, 85% were infected with L. tropica , 11.7% were infected with L. major , and 3.3% were infected with L. infantum . There was a significant association between the Leishmania species and the nations (Turkish–Syrian) ( P < 0.001). The sequences were numbered from MH347941 to MH347953 and submitted to GenBank. This study confirmed that L. tropica , L. major , and L. infantum coexisted in Sanliurfa. This was the first time that the species L. infantum was reported among recent immigrants from Syria in Sanliurfa. Therefore, it is necessary to discriminate the Leishmania species for diagnosis, treatment, and controlled studies in hyper-endemic regions.