
Çalışmamız, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin 1946-1947 dönemindeki öğrencilerine ve bunlara verilen dört yıllık eğitimin içeriğine yöneliktir. Çalışmanın başında incelemenin amacı ortaya konulmuş, takiben de çalışma kapsamında ele alınan evrak ve mevzuat okuyucunun bilgisine sunulmuştur. Fakülteye kayıt yaptıran öğrencilere ve bunların çeşitli kriterlere göre dağılımına ilişkin tespitlerimize yer verildikten sonra, ilgili dönemdeki ders programı ve akademik kadro ile eğitim-sınavlar hakkında kapsamlı açıklamalarda bulunulmuştur. Nihayet anılan dönem öğrencilerinin akıbetine yönelik toplu bir değerlendirmenin ardından, mezunlardan birkaç örnek portreye dair tespitlere yer verilerek çalışma sonlandırılmıştır. Ekleyelim ki bu incelemede İÜHF 1933-1934 dönemi öğrencileri ve bunların eğitimleri ile de yer yer karşılaştırmalar yapılmıştır.
Türk hukukunda bilgi uçuran işçilerin korunmasına ilişkin açık bir düzenlemenin bulunmaması bu olgunun gerek iş hukuku gerekse temel hakların anayasal düzeydeki işleyişi bakımından ele alınmasını gerekli kılmaktadır. Bu çalışmada “bilgi uçurma” olgusu, demokratik toplum düzeninin gereği olan şeffaflık ve hesap verirlik ilkeleri ile ilişkilendirilmekte ve bu çerçevede ayrı bir olgu olarak koruma görmediği hukuk düzenlerinde dahi “bilgi uçurma”nın “işçinin ifade özgürlüğü” kapsamında hukukî koruma altına alınmasının yerindeliği açıklanmaktadır. Türk hukuk sisteminde bilgi uçuran işçiyi doğrudan koruyan özel bir düzenlemenin mevcut olmaması, bu konunun anayasal hakların yatay etkisi teorisi çerçevesinde incelenmesini faydalı ve gerekli kılmaktadır.Bu noktadan hareketle çalışma, temel hakların özel hukuk ilişkilerindeki yatay etkisini merkezine almakta ve bilgi uçurmanın ifade özgürlüğü kapsamında korunup korunamayacağı sorusunu anayasal değerler ile özel menfaatler arasındaki çatışmaların iş hukukuna yansıması temelinde yanıtlama çabasındadır. İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi içtihatları ve ilgili Avrupa Birliği Yönergesi ışığında yapılan değerlendirmeler, Türk hukukunda yapılması gereken yasal düzenlemenin çerçevesini belirleme amacını da taşımaktadır. Çalışmada ayrıca, bilgi uçurmanın amacına, bilgi uçurma kanallarına ve korunma şartlarına ilişkin ölçütler ortaya konulmakta; pozitif düzenleme yapılıncaya dek anayasal yorumla sağlanabilecek asgarî güvenceler önerilmektedir. Böylelikle hem anayasa hukukuna hem de iş hukukuna katkı sunan bütüncül ve normatif bir çözüm önerisi geliştirilmektedir.
Bu çalışmada hâkimin hukukî görüşünü açıklamasının (ihsas-ı rey) tarafsızlık ilkesine etkisi ve bu durumun hangi şartlarda hâkimin reddi sebebi teşkil ettiği incelenmektedir. Hâkimin tarafsızlığı, temel yargısal bir güvencedir. Tarafsızlığın ihlâl edilip edilmediğinin değerlendirilmesinde esas olan, hâkimin gerçekten taraflı olup olmaması değil, makûl bir tarafın bakış açısıyla tarafsızlığını zedeleyebilecek nesnel bir izlenimin oluşup oluşmadığıdır. Hâkimin uyuşmazlığa ilişkin geçici hukukî kanaat bildirmesi, yargılama görevinin bir gereği olup, tek başına hâkimin reddi sebebi değildir. Reddi gerektiren durum, hâkimin görüşünün içeriğinden (hatalı, yerleşik içtihattan farklı) ziyade, o görüşü katı bir şekilde savunması ve yeni iddia/savunmalara kapalı olduğu izlenimini vermesidir. Özellikle hâkimin davayı aydınlatma ve sulhe teşvik ödevlerini yerine getirirken sergilediği aktif tutumun sınırları, tarafsızlığın ihlâlinde önem arz eder. Bu bağlamda, hâkimin zamanaşımı gibi def'î niteliği taşıyan haklarını tarafa hatırlatması, kural olarak tarafsızlığı zedeleyici bir ihsas-ı rey olarak kabul edilmeli; sulhe teşvik amacıyla davanın başarı ihtimaline dair geçici kanaat açıklaması tarafsızlık ilkesinin ihlâli olarak değerlendirilmemelidir. Hâkimin dava dışı hukukî görüş açıklamaları ise bilimsel çalışma gibi genel konularda yapıldığı sürece tarafsızlığı ihlâl etmeyeceği, ancak görülmekte olan davayla doğrudan bağlantı kuran kesin kanaat içeren açıklamalarının ise hâkimin reddi sebebi oluşturacağı söylenebilir.
Devletlerin yargı bağışıklığına ilişkin kuralların kaynağı uluslararası teamül hukukudur. Devlet uygulamaları doğrultusunda sürekli gelişen bu alan periyodik kırılmalar yaşamaktadır. Uluslararası insancıl hukuku ve insan haklarını ağır şekilde ihlal eden fiillerden kaynaklanan zararların tazmini amacıyla ulusal mahkemelerde açılan davalarda, davalı devletin yargı bağışıklığına sahip olup olmaması konusu, bu kırılmanın önemli ama bir o kadar da ihtilaflı örneklerinden biridir. Uluslararası Adalet Divanı 2012 yılında vermiş olduğu kararda bu minvalde açılan tazminat davalarında davalı devletlere yargı bağışıklığı tanınmamasına dair bir uluslararası teamül kuralının henüz oluşmadığına hatta devletlerin yargı bağışıklığı kuralının usulî olduğu gerekçesiyle bu tür davaların usulden reddedilmesi gerektiğine hükmetmiştir. Bu karar literatürde çokça tartışılmış ve davayı kaybeden devlet—İtalya—tarafından da uzun yıllar uygulanmamıştır. Öte yandan, son dönemde, üç farklı kıtadan Brezilya, Güney Kore ve Ukrayna yüksek mahkemeleri, Divan'ın anılan kararının tam aksine bir tutum benimsemiş ve İtalya'nın başlattığı girişime katılmıştır. İlgili mahkemelerin gerekçeli kararları incelendiğinde, forum devletinde ciddi insancıl hukuk ve insan hakları ihlallerinden kaynaklanan tazminat davalarında, ihlallerin jus cogens niteliği ve bireylerin adalete erişim hakkı gibi ortak gerekçelerle davalı devletlere yargı bağışıklığı tanınmadığı görülmektedir. Ayrıca, karar veren hemen her mahkemenin, birbirlerine atıf yaparak ve birbirlerinin içtihatlarından yararlanarak normatif bir sinerji oluşturduğu değerlendirilmektedir. 2012 yılında Divan tarafından yeterli düzeyde devlet uygulamasının olmadığı gerekçesiyle henüz oluşmadığı tespit edilen bu kuralın bu yönde devlet uygulamaları ile beraber değişme ihtimali oldukça yüksektir. Yakın coğrafyasında çok sayıda insancıl hukuk ve ağır insan hakları ihlali yaşanan Türkiye'de de henüz gelişim aşamasında bulunan bu konunun titizlikle tartışılması ve devletin meseleye ilişkin somut bir tutum belirlemesi önem arz etmektedir.
Bu çalışma ihtiyati tedbirin tanımı, özellikleri ve dava sürecindeki işlevini ele alırken, geçici hukuki korumanın temel amacının tarafların haklarını kesin hüküm verilene kadar koruma olduğunu vurgular. İhtiyati tedbir, davanın esasına dair nihai karar verilmeden önce, zararların önlenmesi ve hakların korunması amacıyla, mahkeme tarafından verilen geçici bir koruyucu önlemdir. Bu tedbirin geçici doğası, asıl davayla doğrudan bağdaşmamakla birlikte, dava sürecinde meydana gelebilecek risklerin minimize edilmesine hizmet eder. Çalışmada para alacaklarına yönelik özel bir koruma aracı olarak ihtiyati haciz de incelenmiştir. İhtiyati haciz, borçlunun malvarlığına mahkeme kararıyla geçici el koyma yoluyla alacağın tahsiline yönelik güvence sağlamak amacıyla uygulanır. Bu tedbir, ihtiyati tedbirin genel çerçevesi içinde yer alsa da, yalnızca para alacaklarını teminat altına almayı hedeflemesi bakımından kendine özgü şartlara ve uygulama usullerine sahiptir. Mahkemelerin takdir yetkisi, her iki koruyucu tedbirin uygulanmasında belirleyici bir rol oynar. Hâkim, tarafların sunduğu deliller ve somut olayın özellikleri doğrultusunda yaklaşık ispat ilkesine dayalı kararlar verirken, ölçülülük ve adil yargılanma ilkelerine uygun davranmak zorundadır. Böylece, ihtiyati tedbir ve ihtiyati haciz kararlarının geçici niteliklerine rağmen, tarafların menfaatleri arasında adil bir denge kurulması amaçlanır.
Gerek adli gerek idari yargıda önemli bir fonksiyon ifa eden “bilirkişilik” müessesesi, esas itibarıyla, 6754 sayılı Bilirkişilik Kanunu ile “özel hukuk tüzel kişileri”ne de açılmış bulunmaktadır. Adı geçen Kanun’un, aslen “gerçek kişi” odaklı bilirkişilik sistemi kurgusuna rağmen, “özel hukuk tüzel kişileri”ne de “bilirkişilik” hizmeti sunma olanağı tanıması; bilirkişilik faaliyetinin hukuki niteliği ile bilirkişinin hukuki statüsü ve sorumluluk rejimi bakımından ciddi “hukukilik” ve “yerindelik” sorunlarını beraberinde getirmektedir.Dahası, bilirkişilik müessesesinin karakteriyle bağdaştırılması güç biçimde, “özel hukuk tüzel kişileri”ne de bilirkişilik imkânı veren Bilirkişilik Kanunu; bu hususta asgari düzeyde dahi çerçeve çizmeksizin, Adalet Bakanlığı Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü bünyesinde yer alan Bilirkişilik Daire Başkanlığı’nca belirleme yapılmasını öngörmekle yetinmektedir. Bir tür “yetki devri” anlamına gelen bu kanuni dayanak doğrultusunda, Bilirkişilik Daire Başkanlığı, “Özel Hukuk Tüzel Kişilerinin Bilirkişilik Hizmeti Vermesine İlişkin Usul ve Esaslar”ı, 23.08.2024 tarihinde resmî internet sitesinde duyurmak suretiyle yürürlüğe koymuş bulunmaktadır.Böylece, “özel hukuk tüzel kişileri”nin bilirkişilik faaliyeti sunmasının hukuki rejimi, esasen, Resmî Gazete’de yayımlanmayan bir “adsız düzenleyici idari işlem” vasıtasıyla ihdas edilmiş olmaktadır. Normlar hiyerarşisi açısından “yönetmelik altı” seviyedeki bir düzenleme tarzı ile hukuki rejim ihdası ise; esasen, “idarenin kanuniliği ilkesi”, “idarenin düzenleme yetkisinin tali niteliği” ile “temel hak ve hürriyetlerin güvence rejimi” ekseninde tartışılmayı hak eden ve Anayasallığa varan bir dizi sorun yaratmaktadır.İşte, “özel hukuk tüzel kişileri”ne bilirkişilik hizmeti verme yetkisi tanınmasının yol açabileceği muhtelif sorunlara projeksiyon tutulmak suretiyle, “özel hukuk tüzel kişileri”nin bilirkişi olarak görevlendirilmesinin hukuken isabetli olup olmadığı temel sorusundan hareketle hazırlanan bu çalışmada; mezkûr “Usul ve Esaslar” vasıtasıyla ihdas edilen hukuki rejim, eleştirel bir perspektifle irdelenmektedir. Neticede, “özel hukuk tüzel kişileri”ne bilirkişilik imkânı tanıyan düzenlemelerin tamamen kaldırılması ya da en azından bilirkişilik müessesesinin mahiyetine uygun, öngörülebilir bir kanuni çerçeveye kavuşturulması gerektiğine kanaat getirilmektedir.
Bu çalışma, Türk Ceza Hukuku’nda gebeliğin sonlandırılmasıyla ilgili mevcut düzenlemeleri, toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifinden eleştirel bir yaklaşımla incelemektedir. Kadının kendi bedeni üzerindeki tasarruf yetkisi, ceninin gelecekteki yaşam hakkıyla çatışma içerisinde değerlendirilirken, Türkiye'deki düzenlemelerin kadın hakları üzerindeki etkileri detaylı bir şekilde değerlendirilmiştir. Çalışmada, gebeliğin sonlandırılmasına ilişkin düzenlemelerde “çocuk düşürme” gibi ifadelerin kullanılmasının yarattığı algısal ve hukuki yönlendirmelere dikkat çekilmiş; bu tür kavramsal sorunların, toplumsal cinsiyet eşitliği ilkeleriyle uyumlu biçimde değerlendirilmesi gerektiği vurgulanmıştır. Ayrıca, gebeliğin sonlandırılması hakkındaki ulusal ve uluslararası uygulamalar, Almanya ve Fransa gibi ülkelerdeki gelişmeler örnek alınarak incelenmiştir. Çalışma, öğretideki tartışmalı hususları ve bu hususların toplumsal cinsiyet eşitliği bakımından sonuçlarını ele alarak, özellikle kadınların bireysel haklarını ön plana çıkaran değişiklik önerileri sunmaktadır. Yasal sürelerin güncellenmesi, sürecin maddi ve manevi erişilebilirliği, hekimlerin süreçteki rolü ve etik perspektifler üzerine kapsamlı bir değerlendirme yapılmaktadır. Çalışmanın temel amacı, kadın haklarının korunmasına yönelik daha eşitlikçi ve uygulanabilir düzenlemeler oluşturulmasına katkıda bulunmaktır.
Zorunlu geçit hakkı hem İsviçre hem de Türk hukuk sistemlerinde taşınmaz maliklerinin komşuluk ilişkileri bağlamında ileri sürebileceği istisnai nitelikte bir aynî haktır. Buna göre genel yola çıkmak için yeterli geçidi bulunmayan malik, zorunlu geçit hakkı ile en az zarar vereceği komşu veya komşularından tam bir bedel karşılığında kendisine geçit irtifakı tanımasını isteme hakkına sahiptir. Bu hakkın kullanımı hem kamu yararı hem de bireysel mülkiyet hakkı arasında denge kurmayı gerektirir. Zira zorunlu geçit hakkı, niteliği gereği yalnızca mülkiyet hakkı ile değil, aynı zamanda komşuluk hukuku ile de yakın bağlantı ve etkileşim içindedir. İsviçre Medeni Kanun’u (CC m 694) ve Türk Medeni Kanunu’nda (TMK m 747) yer alan düzenlemeler geçit ihtiyacını karşılamak amacıyla benzer çerçevelerde oluşturulmuştur. Ancak bilhassa geçit hakkına dayanak teşkil eden zorunluluk bakımından malik kusurunun etkisi, bu etkinin mirasçılara geçip geçmeyeceği sorunu, tescil işleminin zorunlu geçit hakkına ilişkin etki anı ve bunun sonuçlarına ilişkin hususlar önem taşımaktadır. Bu nedenle belirtilen hususların ayrı ayrı değerlendirilmesi isabetli görülmüştür. Nitekim geçit hakkına ilişkin ihtiyaç halinin, malik tarafından bizzat yaratılması durumunda zorunlu geçit hakkı uygulama alanı bulamaz. Buna karşılık aynı durumun mirasçılar üzerindeki etkisi ise tartışmaya açıktır. Bu çalışmada, İsviçre Federal Mahkemesi’nin 15/01/2024 tarihli ve 5A_307/2023 sayılı kararı esas alınarak zorunlu geçit hakkı bakımından malik kusurunun neleri kapsadığı ve bu kusurun mirasçılar üzerindeki etkileri ile hakkın tesciline ait doktrin ve yargı kararlarındaki önemli hususlar birlikte değerlendirilmektedir.