
Bilişsel yaratıcılık, eğitim sürecinde kazandırılabilen, geliştirilebilen bir özellik olarak ifade edilmektedir. Bilişsel yaratıcılığın üst bilişsel düşünmenin alt boyutları olan açıklayıcı bilgi, prosedürel bilgi, durumsal bilgi, planlama, izleme, değerlendirme, hata ayıklama stratejisi ve bilgi yönetimi stratejisi gibi işlevsel süreçlerle arasındaki ilişkinin ortaya konması, özellikle üstün yetenekli öğrencilerin eğitiminde büyük önem taşımaktadır. Bu kapsamda yapılan çalışma, üstün yetenekli ortaokul öğrencilerinin üstbilişsel farkındalıklarının bilişsel yaratıcılık düzeylerini ne derecede yordadığını incelemeyi amaçlamaktadır. Araştırmanın, örneklem grubunu farklı ortaokullarda öğrenim gören, 314 üstün yetenekli öğrenci oluşturmaktadır. İlişkisel tarama desenine göre gerçekleştirilen çalışmada veriler, “Yaratıcılıkla İlişkili Bilişsel Süreçler Ölçeği (YİBS)” ve “Üstbilişsel Farkındalık Envanteri (ÜFE)” aracılığıyla toplanmıştır. Toplanan veriler, çoklu doğrusal regresyon analizi yöntemiyle çözümlenmiştir. Yapılan analizler sonucunda, üstün yetenekli öğrencilerin üstbilişsel farkındalıklarının alt boyutlarından olan; açıklayıcı bilgi, prosedürel bilgi, izleme ve bilgi yönetimi stratejilerinin bilişsel yaratıcılığı anlamlı ve pozitif yönde yordadığı saptanmıştır. Regresyon modeli, öğrencilerin bilişsel yaratıcılık puanlarındaki toplam varyansın %55’ini açıklamaktadır. Bu oran, üstbilişsel süreçlerin üstün yetenekli öğrencilerin yaratıcı düşünme becerileri üzerindeki etkisinin oldukça güçlü olduğunu göstermektedir. Sonuçlar, üstün yetenekli öğrencilerin eğitiminde üstbilişsel stratejilerin yaratıcı çıktıları destekleyici rol oynadığını ortaya koymaktadır. Bu bağlamda, eğitim ortamlarının üstün yetenekli öğrencilerin üstbilişsel becerilerini geliştirecek şekilde tasarlanmasının onların yaratıcılık potansiyellerini de destekleyeceği söylenebilir.
This study investigates students' satisfaction with e-learning applications for learning Turkish as a foreign language on the Microsoft Teams platform. It uses a convergent mixed-methods design that combines quantitative data from 110 learners with qualitative insights gained from focus group interviews. Quantitative results suggested no significant effect of gender on satisfaction levels, but significant differences were observed across age groups, geographical origin, and native language. A higher level of satisfaction was found among younger learners, Asian students, and non-Arabic speakers. Although the data meet the assumptions of a parametric test, the results for gender should be considered with care because there is an imbalance in participants and variance. The qualitative results confirm the quantitative ones by underlining core advantages of e-learning such as flexibility, accessibility, reduction of fatigue, and improvement in writing skills, and pinpoint a number of challenges related to limited interaction, technical issues, and loss of attention. The findings together attest that satisfaction with online TFL instruction results not only from technological features but also from demographic and linguistic diversity. The study adds to the growing literature on digital language learning by offering a nuanced understanding of the experiences of the learners and has some practical implications for designing more inclusive, responsive, and learner-centered online TFL environments.
Öz Dijital yeterlik konusundaki çalışmalar güncel dijital yeterlikler hakkında bilgi verse de hem öğretmen adaylarının farkındalık ve kapasitelerini hem de bu konudaki öğretim uygulamalarının etkililiğini belirlemek amacıyla operasyonel tanımlamaya ihtiyaç vardır. Dolayısıyla bu çalışmada, Dijital Öğretim Materyali Geliştirme Yeterliği (DÖMGeY) ölçmek amacıyla geçerliği ve güvenirliği test edilip sağlanmış bir ölçek geliştirmek amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda bir literatür taraması yapılmış, uzman görüşüne başvurulmuş ve 32 maddelik madde havuzu oluşturulmuştur. Bu madde havuzu kullanılarak oluşturulan form, 252 öğretmen adayına uygulanmıştır. Bu veriler açımlayıcı faktör analizi (AFA) ile çözümlenmiş ve varyansın %70,72’sini açıklayan 16 madde ve 3 faktörden oluşan ölçek formuna ulaşılmıştır. Bu faktörler teknopedagojik yeterlik, tasarımsal yeterlik ve teknik yeterlik olmak üzere isimlendirilmiştir. Doğrulayıcı faktör analizi (DFA) için 348 öğretmen adayından ayrı zamanda veri toplanmıştır. DFA ile doğrulanan modelin uyum iyiliği indeksleri ise iyi ve kabul edilebilir ölçüm aralıklarında olduğu tespit edilmiştir. DFA bulgularıyla ölçeğin tüm alt faktörleri için yakınsak, ıraksak geçerlik ve birleştirici güvenirlik katsayı değerleri hesaplanmıştır. Ayrıca Cronbach alfa güvenirlik katsayısı AFA ve DFA grubu için .94 olarak bulunmuştur. Tüm bu geçerlik ve güvenirlikle ilgili bulgular ölçeğin öğretmen adaylarının DÖMGeY’lerini belirlemede güvenilir ve geçerli olduğunu kanıtlamaktadır.
This study aims to examine how adolescents’ social media privacy protection skills differ across demographic, environmental, interactive, and usage-purpose–related dimensions that shape their digital behaviour, and how these skills relate to their social media usage purposes and online friend profiles. A large-scale sample of 12,194 adolescents aged 10–18, reached through a convenience sampling approach via online data collection across 81 provinces in Türkiye, participated in the study (5,275 secondary school and 6,919 high school). Data were collected using the validated Social Media Privacy Protection Skills Scale. Descriptive statistics, independent samples t-tests, one-way ANOVA, and multiple linear regression analyses were conducted to examine how adolescents’ demographics and online behaviors affect their privacy protection skills. Female, older, and urban adolescents demonstrated higher privacy protection skills than their male, younger, and rural peers. More daily social media use and a higher number of accounts were associated with lower skill levels. Adolescents who used social media for information acquisition, agenda following, or academic purposes, and those who included family members in their friend lists, showed stronger privacy protection skills. In contrast, entertainment, visibility, and economic-oriented use, as well as adding unfamiliar individuals to friend lists, were linked to weaker skills. The findings show that adolescents’ privacy protection skills on social media vary significantly across demographic, behavioural, and usage-related factors. These results highlight the need for structured and developmentally appropriate digital privacy education beginning in early adolescence and supported by family and peer engagement. Integrating such programs into school curricula and everyday digital practices may strengthen adolescents’ digital literacy, awareness, and self-regulation skills, enabling safer and more responsible social media use. Because visibility-driven and popular-culture-oriented engagement is associated with lower privacy skills, encouraging value-based rather than popularity-driven digital behaviour is essential for fostering safer online practices.
Bu araştırmanın amacı, ortaokul öğretmenlerinin program okuryazarlık düzeylerini belirlemektir. Araştırma, 2021-2022 eğitim-öğretim yılında Hatay ilinde görev yapan 282 öğretmen ile gerçekleştirilmiş, karma yöntem desenlerinden birleştirme (yakınsak paralel desen) kullanılmıştır. Nicel veriler Keskin ve Korkmaz (2021) tarafından geliştirilen “Öğretim Programı Okuryazarlığı Algı Ölçeği” ile, nitel veriler ise 10 öğretmenle yapılan yarı yapılandırılmış görüşmelerle toplanmıştır. Araştırma sonucunda öğretmenlerin program okuryazarlık algılarının yüksek olduğu belirlenmiştir. Cinsiyet, branş, mezun olunan fakülte, öğrenim durumu ve programla ilgili eğitim alma durumu açısından anlamlı farklılık görülmezken; kıdem değişkeninde 6–10 yıl arası öğretmenler lehine anlamlı fark saptanmıştır. Öğretmenlerin öğretim programı okuryazarı olduklarını düşünmelerine rağmen bu becerilerinin düşündükleri kadar yüksek olmadığı söylenebilir. Nitel bulgular, öğretmenlerin programın önemine vurgu yaptığını ancak hedef, içerik ve değerlendirme öğelerini çoğunlukla yüzeysel biçimde ele aldıklarını göstermiştir. Katılımcılar öğretim programlarını genellikle ders kitabı ile özdeşleştirmekte, içerikleri öğrenci seviyesine göre uyarlamakta ve ölçme-değerlendirmede çoktan seçmeli araçlara ağırlık vermektedir. Sonuç olarak öğretmenlerin program okuryazarlık algılarının yüksek olmasına rağmen uygulama düzeyinde sınırlılıklar yaşadıkları; bu nedenle öğretmen yetiştirme ve hizmet içi eğitim programlarında program çözümleme, eleştirel değerlendirme ve pedagojik uyarlama becerilerine daha fazla yer verilmesi önerilmektedir.
Erken çocukluk dönemi, çocuklara doğa sevgisi ve doğa algısının kazandırılması açısından kritik bir dönemdir. Bu süreçte doğayla kurulan etkileşim, çocukların çok yönlü gelişimine katkı sağlamakta ve çevreye yönelik olumlu tutum geliştirmenin temelini oluşturmaktadır. Çocukların doğaya ilişkin algı ve anlayışlarını tanımak, bu doğrultuda sunulacak çevre eğitiminin ilk adımını oluşturması bakımından önem taşımaktadır. Bu araştırmanın amacı, doğa temelli eğitim yaklaşımı benimseyen okul öncesi eğitim kurumları ile Millî Eğitim Bakanlığı programını uygulayan kurumlardaki çocukların doğa algılarını nitel bir yaklaşımla karşılaştırmalı olarak incelemektir. Fenomenoloji deseninde yürütülen araştırmanın katılımcılarını, ölçüt örnekleme yoluyla belirlenen 48–72 aylık 100 çocuk oluşturmaktadır. Veriler, Çocuk Bilgi Formu, çocukların çizdiği doğa temalı resimler ve yarı yapılandırılmış görüşmeler yoluyla toplanmış; içerik analizi ile çözümlenmiştir. Bulgular, her iki gruptaki çocukların doğayı tanımlarken bitkiler, hayvanlar ve doğa olaylarına sıklıkla yer verdiklerini ancak doğa temelli eğitim alan çocukların bu unsurları daha bütüncül ve çeşitli biçimde ifade ettiklerini ortaya koymuştur. Ayrıca doğa temelli gruptaki çocuklar doğayı daha fazla olumlu duygularla ilişkilendirmiş, doğada daha çeşitli ve duyu temelli etkileşimlerde bulunduklarını belirtmişlerdir. Buna karşın MEB programının uygulandığı anaokulundaki çocuklar, yapılandırılmış çevre unsurlarına daha fazla vurgu yapmıştır. Bu farklılıklar, eğitim yaklaşımlarının çocukların doğa algısı, duygu durumu ve doğayla etkileşim biçimleri üzerindeki yansımalarını göstermesi açısından önemli bulgular sunmaktadır.
Medya okuryazarlığı özellikle son zamanlarda araştırmalara gittikçe daha fazla konu olan bir değişken olmaya başlamıştır. Bununla beraber öğretmenlerin yaratıcı düşünme eğilimleri ve mesleki yeterlikleri de giderek daha fazla önem kazanmaktadır. Bu bağlamda araştırmanın amacı, Türkiye’de öğretmenlerin 21. yüzyıl becerileri kapsamında değerlendirilen yaratıcı düşünme, medya okuryazarlığı ve mesleki yeterlik düzeylerini incelemek ve bu üç değişken arasındaki ilişkisel yapıyı ortaya koymaktır. Araştırma, öğretmenlerin dijital çağın gerektirdiği becerileri ne ölçüde içselleştirdiklerini ve bu becerilerin mesleki yeterlikleri üzerindeki etkilerini belirleme gereksiniminden doğmuştur. Nicel araştırma yöntemine dayalı olarak yürütülen çalışma, ilişkisel tarama modelinde desenlenmiştir. Araştırmanın örneklemini, 2024-2025 eğitim-öğretim yılında Düzce ili ve ilçelerinde Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlı devlet okullarında ve özel okullarda görev yapan 403 öğretmen oluşturmaktadır ve uygun örnekleme tekniğiyle belirlenmiştir. Veriler, “Medya Okuryazarlığı Becerileri Ölçeği”, “Marmara Yaratıcı Düşünme Eğilimleri Ölçeği” ve “Öğretmenlik Mesleği Genel Yeterlikleri Öz Değerlendirme Ölçeği” aracılığıyla toplanmıştır. Elde edilen veriler, betimsel istatistikler, Pearson korelasyon analizi ve çoklu doğrusal regresyon teknikleriyle SPSS kullanılarak analiz edilmiştir. Bulgular, öğretmenlerin yaratıcı düşünme eğilimlerinin, medya okuryazarlığı ve mesleki yeterlik düzeylerinin yüksek olduğunu göstermektedir. Ele alınan her üç değişken arasında pozitif ve anlamlı ilişkiler bulunmuş, yaratıcı düşünme ve medya okuryazarlığı değişkenlerinin birlikte mesleki yeterlik üzerinde anlamlı düzeyde yordayıcı etkiye sahip olduğu belirlenmiştir. Araştırmanın sonucunda ise pratik bazı öneriler sunulmuştur.
Günümüz matematik eğitiminde temel matematiksel yeterliklere sahip matematik okuryazarı bireyler yetiştirilmesinin nihai bir amaç olarak benimsendiği söylenebilir. Bu kapsamda matematiksel iletişim yeterliği, akıl yürütme, modelleme ve ilişkilendirme gibi birçok temel yeterliğin anahtarı olarak ön plana çıkmaktadır. Mevcut araştırma sonuçları, matematiksel iletişim yeterliğinin öğrencilerin kavramsal anlama, problem çözme ve muhakeme becerileri ile matematik okuryazarlık performanslarının gelişimindeki rol ve önemini açıkça ortaya koymaktadır. Bu noktada matematik öğretmenleri ve öğretmen adaylarının matematiksel dil ve iletişim konularındaki bilgi ve becerileri önem kazanmaktadır. Bu araştırmada ortaokul matematik öğretmen adaylarının matematik okuryazarlık problemleri çözme sürecinde matematiksel iletişim yeterliklerini işe koşma biçimlerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda çalışmada durum çalışması deseni kullanılmıştır. Araştırmanın katılımcılarını matematiksel iletişim yeterliği düzeyleri bakımından farklılaşan 10 ortaokul matematik öğretmen adayı oluşturmuştur. Araştırma verileri Matematiksel İletişim Yeterliği Düzey Belirleme Formu ve Yarı-yapılandırılmış Görüşme Formu kullanılarak elde edilmiştir. Matematiksel iletişim yeterliğinin işe koşulma biçimi bağlamında farklı düzeylerdeki matematik okuryazarlık problemlerini içeren Matematiksel İletişim Yeterliği Düzey Belirleme Formu kullanılarak elde edilen veriler nicel olarak, görüşme verileri ise nitel olarak ve tümdengelimsel yaklaşım benimsenerek analiz edilmiştir. Araştırma sonucunda, iletişim yeterliği nispeten düşük düzey olan öğretmen adaylarının üst düzey problemlerin çözümünde, iletişim yeterliğini işe koşmada benzer güçlükler yaşadıkları görülmüştür. Bu noktada karşılaşılan temel güçlük ise problem metnindeki ifadelerin matematiksel anlamlarını ve problemin amacını matematiksel dilde açıklamak olmuştur. İletişim yeterliği nispeten üst düzey öğretmen adaylarının ise diğer katılımcılardan farklılaşan iletişimsel eylemleri ile karşılaşılmıştır. Bu katılımcılar problem metnini okuma sürecinde eş zamanlı olarak matematiksel ya da gerçek sonuca ilişkin zihinsel bir model oluşturma ve matematiksel düşünme biçimlerini yansıtacak şekilde yazılı ve sözlü açıklama sunma eylemlerini sergileyebilmişlerdir.
Bu araştırmanın temel amacı, Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli (TYMM) kapsamında hazırlanan ve 2024 yılında uygulamaya konulan ortaokul (5–8. sınıf) Fen Bilimleri dersi öğretim programını Haladyna Taksonomisi çerçevesinde analiz ederek programın bilişsel düzey dağılımını ve derinliğini ortaya koymaktır. Nitel araştırma yöntemlerinden doküman incelemesi yönteminin kullanıldığı çalışmada, veri kaynağı olarak programda yer alan 143 öğrenme çıktısı ve bu çıktıların uygulanma adımlarını içeren 446 süreç bileşeni olmak üzere toplam 589 öge incelenmiştir. Veriler, Haladyna Taksonomisinin dört bilişsel düzeyi (Anlama, Problem Çözme, Eleştirel Düşünme, Yaratıcılık) doğrultusunda kodlanmış; ayrıca konu alanlarının bilişsel yoğunluğunu karşılaştırmak amacıyla "Ortalama Bilişsel Derinlik Puanı (OBDP)" hesaplanmıştır. Elde edilen verilerin çözümlenmesinde, içerik analizi tekniği kullanılmış; ulaşılan veriler frekans ve yüzde değerleri üzerinden betimsel olarak istatistiklere dökülmüştür. Araştırma bulgularına göre, öğretim programının genelinde en baskın bilişsel düzey %49,6 oranıyla "Eleştirel Düşünme" olup, bunu %22,7 ile "Problem Çözme" düzeyi takip etmektedir. Analizlerde 5. sınıftan 8. sınıfa doğru gidildikçe eleştirel düşünme becerisinin sistematik bir artış gösterdiği ve 8. sınıfta zirveye ulaştığı belirlenmiştir. Çalışmanın en dikkat çekici bulgusu, ana öğrenme çıktılarında (özellikle 6. ve 7. sınıflarda) niceliksel olarak bulunmayan "Anlama" düzeyinin, süreç bileşenlerinde tüm sınıf seviyelerinde varlığını sürdürerek üst düzey beceriler için zorunlu bir bilişsel iskele işlevi görmesidir. Konu alanları incelendiğinde ise; Yer Bilimleri ve Kimya alanlarının, Fizik ve Biyoloji alanlarına kıyasla eleştirel düşünme düzeyine daha güçlü bir yönelim sergilediği saptanmıştır. Sonuç olarak, TYMM Fen Bilimleri öğretim programının geleneksel bilgi aktarımından ziyade öğrencilerin analiz, sentez ve değerlendirme becerilerini geliştirmeye odaklanan çağdaş bir yapı sergilediği; ancak %13,6 oranında kalan "Yaratıcılık" düzeyinin temsiliyetinin artırılmasına ihtiyaç duyduğu belirlenmiştir.
Bu araştırma, okul öncesi öğretmen adaylarının öğretmenlik uygulaması sürecinde Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’ni (TYMM) nasıl deneyimlediklerini incelemektedir. Çalışma, 2024-2025 eğitim-öğretim yılında, Batı Akdeniz bölgesinde yer alan bir devlet üniversitesinde öğrenim gören 12 okul öncesi öğretmen adayı ve onların uygulama sürecine rehberlik eden altı okul öncesi öğretmeni ile temel nitel araştırma deseni çerçevesinde yürütülmüştür. Veriler; bireysel görüşmeler, odak grup görüşmesi ve adayların hazırladıkları günlük planların incelenmesi yoluyla toplanmış, tematik analiz ve doküman analizi yöntemleriyle çözümlenmiştir. Bulgular, adayların modeli çocuk merkezli, değer odaklı ve beceri temelli bulduklarını göstermiştir. Ancak modeli karmaşık gördükleri ve üst düzey bilişsel becerileri okul öncesi düzey için soyut değerlendirdikleri belirlenmiştir. Adaylar, sınıf içi uygulamalarda oyun temelli etkinliklere ve Türkçe alanına ağırlık vermişlerdir. Çoğunlukla soru-cevap ve anlatım gibi geleneksel yöntemlere yönelmiş, oyun ve drama tekniklerini ise sınırlı düzeyde kullanmışlardır. Okul öncesi öğretmenleri, adayların çocuk merkezli yaklaşımı uygulamada başarılı olduklarını; ancak sınıf yönetimi ve planlama konularında desteğe ihtiyaç duyduklarını vurgulamıştır. İncelenen günlük planların, modelin hedeflerini ve aktif öğrenme yaklaşımını yeterince yansıtmadığı görülmüştür. Araştırma bulguları, TYMM’nin kavramsal çerçevesi ile sınıf pratiği arasındaki boşluğun kapatılması için sistematik rehberlik ve program düzeyinde destek sağlanması gerektiğini göstermektedir. Bulgular doğrultusunda, öğretmen yetiştirme programlarının TYMM’ye ilişkin açık ve uygulama odaklı rehber materyaller sunması, uygulamalı derslerin artırılması, kalabalık sınıf ve belge yükü gibi yapısal engellerin azaltılması ile mentorluk eğitimlerinin güçlendirilmesi önerilmektedir.
This quasi-experimental study investigates the implementation of Vocabulary Learning Strategies (VLS) by pre-service English language teachers in Turkish primary schools, aiming to bridge the persistent theory-practice gap in language teacher education. The research examines two core questions: (1) which VLS categories are most preferred by pre-service teachers after theoretical familiarization with a prominent VLS taxonomy, and (2) which categories yield the greatest short-term vocabulary gains when implemented through strategy-based vocabulary instruction with young learners. Employing a two-phase design, the study first documented the strategy preferences of 46 final-year pre-service teachers. Subsequently, during their Community Service Practicum, these teachers implemented their chosen strategies in grade 3–4 classrooms (480 learners, ages 9–11, CEFR A1–A2). Vocabulary acquisition among the primary school learners was measured using a pre-test/post-test model, with data analyzed via descriptive statistics and one-way ANOVA. Findings revealed a strong preference for memory-based (30.4%) and cognitive strategies (21.7%), along with the specific technique of Pictures/Imagery (19.6%). Statistical analysis indicated that all strategy-based instruction led to significant vocabulary gains. However, Memory strategies produced significantly greater gains than Determination and Orthographic/Phonological strategies, while Pictures/Imagery and Cognitive strategies showed comparably high short-term gains. The study concludes that pre-service teachers intuitively select concrete, visually-supported strategies that are empirically effective for young beginners. This validates a “practice-to-theory” model for teacher education, where experiential implementation of preferred strategies can serve as an anchor for deeper theoretical understanding and repertoire expansion. The research provides an empirical model linking teacher cognition, classroom practice, and learner outcomes in VLS instruction.
Bu araştırma, lise öğrencilerinin kariyer uyumu ile kariyer karar verme güçlüklerinin proaktif kişilik özellikleri ve gelecek yönelimi arasındaki aracılık rolünü incelemek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Çalışmada Kariyer Karar Verme Güçlükleri Ölçeği (Bacanlı), Kısaltılmış Proaktif Kişilik Ölçeği (Akın & Özcan), Gelecek Vizyonu Ölçeği (Akça, Korkmaz & Alkal) ve Kariyer Uyum Yetenekleri Ölçeği (Erdoğmuş & Yeşilyaprak) kullanılmıştır. Araştırmada açıklayıcı karma desen kullanılmış olup, öncelikle nicel veriler toplanarak analiz edilmiş, ardından bu verilerin daha ayrıntılı şekilde yorumlanabilmesi için nitel veriler elde edilmiştir. Yapısal eşitlik modeli (YEM) ile yapılan analizler, kariyer karar verme güçlükleri ve kariyer uyumu arasında proaktif kişilik özelliğinin kısmi aracı rolü olduğu, bununla birlikte gelecek yöneliminin aracılık rolünün olmadığı bulunmuştur. Nitel analiz bulguları, ergenlerin kariyer karar sürecindeki deneyimleri kariyer karar süreci: belirsizlikler ve zorluklar, eylem odaklı kariyer tutumu, mesleki kimlik ve anlam arayışı şeklinde üç ana tema altında yer almaktadır. Bu temalar; kariyer karar süreci: belirsizlikler ve zorluklar, geleceğe dair belirsizlik, aile ve toplumsal beklentiler, ilgi–yetenek uyumsuzluğu alt temalarından oluşmaktadır. Eylem odaklı kariyer tutumu ise risk alma ve fırsat yaratma, planlı ilerleyiş ve stratejik düşünme alt temalarından oluşmuştur. Mesleki kimlik ve anlam arayışı, benlik özellikleri ile mesleki hedeflerin uyumlanması, meslek ve yaşam tarzı arasındaki bütünlük şeklinde alt temalardan oluşmuştur. Bu bulgular, kariyer danışmanlığı hizmetlerinin güçlendirilmesi ve öğrencilerin kariyer planlama süreçlerinde daha fazla desteklenmesi gerektiğini vurgulamaktadır.
Bu araştırmanın amacı, açık ve uzaktan öğrenme (AvUÖ) ortamlarında yaygın olarak karşılaşılan düşük öğrenen katılımı, motivasyonu ve başarısı sorunlarına yönelik, motivasyon kuramları temelinde geliştirilmiş bütüncül bir oyunlaştırma modelinin etkilerini incelemektir. Araştırma, nicel ve nitel verilerin bir arada kullanıldığı karma araştırma yöntemlerinden sıralı açıklayıcı desen ile tasarlanmıştır. Çalışma, bir lisansüstü dersi kapsamında 30 öğrenci ile yürütülmüştür. 14 haftalık uygulama sürecinde, Moodle ÖYS üzerinde puan, rozet, liderlik tablosu gibi oyunlaştırma unsurları ve öğrenenlerin aktif katılımını hedefleyen pek çok farklı etkileşimli içerikle zenginleştirilmiş çevrimiçi bir ders ortamı sunulmuştur. Veriler, ÖYS sistem kayıtları, Öğretim Materyalleri Motivasyon Anketi (ÖMMA), Akış Yaşantısı Ölçeği, Sistem Kullanılabilirlik Ölçeği (SKÖ) ve açık uçlu sorulardan oluşan bir anket aracılığıyla toplanmıştır. Toplanan nicel veriler, değişkenler arasındaki ilişkileri ve gruplar arası farkları ortaya koymak amacıyla parametrik olmayan testler ile; nitel veriler ise tematik örüntüleri belirlemek üzere betimsel analiz yöntemiyle çözümlenmiştir. Araştırmanın bulguları, tasarlanan oyunlaştırılmış çevrimiçi derse öğrenenlerin; tamamına yakınının katılım gösterdiğini, sistemi oldukça kullanılabilir bulduklarını ve ders başarılarının yüksek olduğunu ortaya koymuştur. Ayrıca, sistem kullanılabilirliği, akış ve motivasyon arasında pozitif yönde ilişki olduğu; akademik başarının da motivasyon ve akış yaşantısıyla anlamlı düzeyde ilişkili olduğu belirlenmiştir. Araştırma sonuçları, bütüncül ve kuramsal temeli sağlam oyunlaştırılmış çevrimiçi ders tasarımlarının, AvUÖ'de öğrenen katılımını, motivasyonunu ve başarısını birbiriyle ilişkili olarak ve olumlu yönde etkileyen güçlü bir pedagojik strateji olduğunu göstermektedir.
This study investigated the attitudes of English language instructors towards educational research as well as the perceived catalysts and barriers to their research engagement. To this end, the study adopted a mixed design; therefore, the data were collected by means of the Teachers Attitude Scale towards Educational Research (TASTER) scale (N = 131) that was developed by İlhan et al. (2013) and semi-structured focus group interviews (N = 10). The quantitative data revealed that instructors working at preparatory schools in Türkiye have a positive attitude (M=75.91 out of 100) towards educational research. Furthermore, the findings of a two-way ANOVA showed that overall attitude grades of the participants were not significantly influenced by factors like the kind of organization they work for or their job experience. Finally, to gain more insight into obstacles and possible catalysts for research involvement, in-depth, semi-structured focus group interviews were held online with ten of the volunteer participants. The findings were analyzed deductively and discussed as barriers and potential catalysts for increasing research engagement. The results showed that instructors' participation in research is hindered by a number of factors. The challenges cited by the participants included a lack of time and research expertise as well as feeling compelled to address the gaps in the literature rather than focusing on local problems. Beyond these constraints, it was found that participants’ institutional environments seldom promoted research activities, and the participants did not see research as a fundamental aspect of their professional responsibilities. Instructors did, however, identify a number of possible facilitators which may improve their involvement in research. These included establishing collaborative partnerships with English Language Teaching (ELT) departments, possessing cooperative and voluntary research opportunities, and establishing active and well-organized professional development units at preparatory schools.
Bu çalışma, eğitim kurumlarındaki müdürlerin sergilediği kayırmacı davranışlar ile öğretmenlerin örgütsel sinizm algısı arasındaki bağlantıyı ele almayı hedeflemektedir. Araştırmanın çalışma grubunu, 2023-2024 akademik yılında Eskişehir'in Odunpazarı ilçesinde bulunan ilkokullarda görev yapan öğretmenler oluşturmaktadır. Çalışmada, rastgele örnekleme yöntemiyle seçilmiş toplam 355 eğitimciye anket uygulanmıştır. Araştırma deseni olarak ilişkisel tarama modeli benimsenmiştir. Veri toplama aracı olarak; araştırmacılar tarafından hazırlanan demografik bilgi formunun yanı sıra, Erdem ve Meriç (2012) tarafından geliştirilen “Okul Yönetiminde Kayırmacılık Ölçeği” ile Sağır ve Oğuz (2012) tarafından geliştirilen “Örgütsel Sinizm Ölçeği” kullanılmıştır. Toplanan veriler SPSS yazılımı ile analiz edilmiş ve istatistiksel tekniklerden T testi, korelasyon ve regresyon analizlerine başvurulmuştur. Elde edilen bulgular, okul müdürlerindeki kayırmacı davranışlar ile öğretmenlerin örgütsel sinizm algıları arasında orta düzeyde, olumlu yönlü ve istatistiksel açıdan anlamlı bir ilişki olduğunu ortaya koymaktadır. Öğretmenlerin, okul müdürlerinin kayırmacı davranışlarına ilişkin algı düzeylerinin artmasının, örgütsel sinizm algılarını da artırdığı ifade edilebilir. Ayrıca, regresyon analizi sonuçları, okullardaki kayırmacı davranışların örgütsel sinizm algılarının önemli bir yordayıcısı olduğunu desteklemektedir.
Bu çalışma, 2019-Nisan 2025 yılları arasında yapılmış nitel araştırmaları meta-sentez yöntemiyle inceleyerek uyum sınıfı uygulamasının göçmen öğrenciler üzerindeki etkilerini kapsayıcı eğitim ilkeleri bağlamında değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Çeşitli veri tabanlarından alınan, belirlenen dâhil edilme ölçütlerini karşılayan 28 nitel çalışma incelenmiştir. Veriler MAXQDA 24 yazılımı aracılığıyla tematik analiz yöntemiyle çözümlenmiştir. Uyum sınıfının öğrenciler üzerindeki etkileri bulgularda; akademik gelişim, fiziki ortam, materyal, uygulama koşulları, duygusal ve sosyal gelişim, idari ve dijital sistemler olmak üzere altı kategori altındaki olumlu ve olumsuz kodlarla ortaya konmuştur. Bulgular, uyum sınıflarının Türkçe dil gelişimini desteklediğini, güvenli sınıf ortamıyla kaygıyı azalttığını, küçük sınıf mevcutlarının öğretmen ilgisini artırdığını, düzeye uygun materyallerin öğrenmeye katkı sağladığını, erken dil desteğinin adaptasyonu kolaylaştırdığını ve bazı esnek idari uygulamaların süreci desteklediğini göstermektedir. Buna karşılık, müfredat–hazırbulunuşluk uyumsuzluğu, etiketlenme ve sosyal yalıtılmışlık, uygunsuz mekânların sınıf olarak kullanılması, materyal dağıtımındaki eşitsizlikler, geç açılan sınıflar ve devamsızlık ile merkezi izleme eksiklikleri kapsayıcı eğitim ilkeleriyle çelişmektedir. Araştırmada ulaşılan bulgular, 24 olumlu koda karşılık 47 olumsuz kodun olduğunu göstermektedir. Bu bulgular, nihai sentez bölümünde kapsayıcı eğitimin erişim, katılım, öğrenme çıktıları, eşitlik, farklılıklara değer verme ve aidiyet ilkeleri doğrultusunda bütüncül biçimde değerlendirilmiştir. Buna göre yalnızca modelin iyileştirilmesinin yeterli olmadığı kapsayıcı eğitim ilkeleriyle daha uyumlu modellerin gündeme alınması gerektiği sonucuna ulaşılmıştır. Öğretim programlarının öğrencilerin hazırbulunuşluğuna göre esnetilmesi, sınıfların yılın başında açılması ve ana akımla düzenli temasın sağlanması kapsayıcılığı güçlendirebilir. Ayrıca materyal ve dijital kaynakların adil dağıtımı ile merkezî izleme mekanizmalarının etkinleştirilmesi fırsat eşitliğini artıracaktır. Türkiye’nin mevcut tam zamanlı ayrı model yerine, push-in, hazırlık süreciyle desteklenen kademeli geçiş ya da kısmi pull-out gibi yaklaşımları dikkate alması, kapsayıcı eğitimin temel ilkeleri açısından daha bütüncül bir model geliştirilmesine katkı sağlayabilir.
Matematik ders kitapları, ders sürecinde öğrencilere sunulan öğrenme fırsatlarını belirlemesi ve öğretim sürecini yönlendirmesi açısından merkezi bir role sahiptir. Ortaokul kademesinde cebir öğrenme alanı, öğrencilerin genelleme yapma, değişken kavramını anlamlandırma, temsiller arasında ilişki kurma ve daha ileri düzey matematiksel düşünme becerilerini kazanmaları açısından önemlidir. Uluslararası ders kitabı karşılaştırma araştırmalarında farklı ülkelerin ders kitaplarının farklı özellikleri açısından incelendiği görülse de Türkiye ve Singapur matematik ders kitaplarındaki cebirsel görevlerin farklı bileşenleri açısından karşılaştırıldığı araştırmaların sınırlı olduğu görülmektedir. Bu sebeple bu araştırmanın amacı Türkiye ve Singapur’da kullanılan 6., 7. ve 8. sınıf matematik ders kitaplarındaki cebir öğrenme alanına yönelik görevleri temsil biçimleri, yanıt türleri, bağlamsal özellikleri ve bilişsel istem düzeyleri açısından inceleyerek karşılaştırmaktır. Araştırma nitel araştırma yaklaşımı çerçevesinde doküman incelemesi yöntemiyle yürütülmüştür. Veri seti Türkiye ve Singapur 6., 7. ve 8. sınıf matematik ders kitaplarındaki cebirsel görevlerden oluşmaktadır. Verilerin analizinde betimsel analiz yöntemi kullanılmıştır. Araştırma sonucunda Türkiye ve Singapur matematik ders kitaplarında temsil biçimleri açısından sembolik temsil biçimindeki görevlerin, yanıt türleri açısından kapalı uçlu görevlerin, bağlamsal özellikleri açısından bağlam temelli olmayan görevlerin ağırlıklı olarak yer aldığı görülmüştür. Bilişsel istem düzeyleri açısından her iki ülkenin ders kitapları kendi içinde değerlendirildiğinde, düşük bilişsel istem düzeyindeki görevlerin oransal olarak daha fazla olduğu belirlenmiştir. Bununla birlikte, ülkeler arasında karşılaştırma yapıldığında, Singapur ders kitaplarında Türkiye ders kitaplarına kıyasla yüksek bilişsel istem düzeyindeki görevlerin oranının daha fazla olduğu belirlenmiştir. Bu sonuçlar cebir öğrenme alanında öğrencilerin üst düzey düşünme becerilerini kullanmalarını gerektirecek türde görevlerin artırılması gerektiğini göstermektedir. Araştırmanın sonuçlarının ders kitaplarının hazırlanması sürecine ve cebir öğrenme alanına yönelik öğretim süreçlerine katkı sağlayacağı düşünülmektedir.
Cloud-based collaboration tools have been quickly adopted in higher education, often out of necessity. However, insights into how students and faculty experience and utilize these technologies remain limited. This study aimed to enhance understanding of their specific needs by highlighting similarities and differences in technology use between both participant groups. Conducted within a qualitative case study framework, data were collected from 26 participants (19 students and 7 faculty members) through semi-structured interviews, field notes, and member-checking feedback. Data analysis involved open coding and theoretical integration techniques aligned with the Technology Acceptance Model and Communities of Practice theories. The research showed that multi-layered processes such as technology acceptance, digital literacy, group dynamics, tool-selection logic, and learning strategies work together. Findings indicated that participants initially adopted cloud-based tools out of necessity, then adopted them for perceived benefits and ease of use. Digital literacy levels greatly influenced perceptions of ease of use; the pandemic emerged as a significant transformative factor for both students and faculty. Although participants described collaboration as an ideal process based on equality, harmony, and shared responsibility, an imbalance in contributions was common in practice. Preferences for group formation highlight that the social aspect of collaboration is more influential than technological features. While students favored homogeneous groups, faculty preferred heterogeneous ones. Task-tool compatibility and habitual use were key factors in choosing tools and platforms; participants tended to use computers for productive tasks and phones for quick communication and minor adjustments. Video resources, trial-and-error approaches, and peer support were prominent learning strategies, and the pandemic has accelerated this learning process. In conclusion, adopting cloud-based collaboration tools involves a complex system in which individual technology acceptance and community-based social learning dynamics interact. To sustain digital transformation, it is recommended to support not only technical training but also trust-building, community activities, and transparent collaboration structures.
Multicultural classrooms encompass children from diverse religious, linguistic, ethnic, and gender backgrounds, which can generate both positive and negative interactions. This study explores kindergarten teachers’ perspectives and experiences regarding peer bullying involving immigrant children. The study was designed as qualitative phenomenology and consisted of thirteen preschool teachers who were selected by using convenience sampling. Each teacher has to work at a public school, have at least one immigrant child in their class. The data of the study were obtained through semi-structured interviews conducted with the participants. The collected data were then systematically examined and analyzed by employing axial coding analysis. The findings indicate that teachers are aware of peer bullying and recognize that immigrant children may assume the roles of both perpetrators and victims. According to teachers, immigrant children often respond to bullying either passively or with aggressive reactions. To address such incidents, teachers employ preventive strategies, including fostering empathy, establishing classroom rules, and conducting systematic observations. Furthermore, language and communication barriers, economic disadvantages, prejudice, and cultural differences were identified as critical factors that heighten the risk of immigrant children both engaging in and being subjected to bullying.
Education leadership research has grown rapidly in the last 20 years and has resulted in a diverse, multinational body of research; however, studies integrating the analysis of collaboration networks, intellectual foundations, and thematic trendlines are still limited. The purpose of this study was to address this gap through an extensive bibliometric analysis of educational leadership research published between 2000 and 2025. Using 5,353 peer-reviewed journal articles from Scopus, the study employed multiple bibliometric techniques (co-authorship, co-citation, citation analysis, and keyword co-occurrence analysis) with VOSviewer to delineate the global structure and growth of the field. The results indicate that the overall collaborative network of authorship is distributed in an extremely dense/collapsed manner, and the dominant regions were Australia, Canada, the UK, and the US, along with a rapidly expanding research cluster in Asia and the Middle East. In terms of intellectual networks, the co-citation analysis produced a stable intellectual core comprised of instructional, transformational, and distributed leadership theories and exposed an increasing integration of social justice, equity, and teacher well-being as areas of research. The citation analysis indicated that foundational research from the early 2000s continues to have a lasting impact on newer research, while more recent research has begun to contain some focus on addressing contemporary problems, such as crisis leadership and digital transformation. The results of the keyword co-occurrence analysis show evidence that there has been a recent thematic shift away from research focused on school reform and instructional leadership and more toward topics of equity, instructional improvement, teacher professionalism, and pandemic-related issues. By integrating multiple bibliometric techniques into a single study, this study provides a multidimensional overview of educational leadership research and valuable insights to education researchers and policymakers, as well as to leadership preparation program developers.