
Bu çalışma, 19. yüzyıl Amasya’sında meydana gelen deprem, sel, kuraklık ve kıtlık gibi doğal afetleri, birbirinden bağımsız felaketler olarak değil, yerel çevre koşulları, toplumsal kırılganlıklar ve Osmanlı taşra idaresinin müdahale biçimleri arasındaki ilişki içinde ele almaktadır. Makalenin temel iddiası, afet türleri farklılaşsa da Amasya’da benzer bir idari müdahale repertuarını harekete geçirdiğidir. Hasarın keşif ve kayıt altına alınması, yerel taleplerin merkeze iletilmesi, ayni ve nakdî yardım sağlanması, vergi yükünün hafifletilmesi, vakıf ve sandık gelirlerinin devreye sokulması ile yeniden inşa faaliyetleri bu repertuarın başlıca unsurlarını oluşturmaktadır. Bununla birlikte Amasya’yı önemli kılan husus, bu uygulamaların yalnızca genel Osmanlı afet yönetimi pratiklerini yansıtması değil, aynı zamanda şehrin çok yönlü afet kırılganlığı içinde somutlaşmasıdır. Yeşilırmak’ın şehir içinden geçmesi ve köprüleri etkilemesi sel riskini artırırken, depremler özellikle cami gibi kamusal yapılarda ağır tahribata yol açmıştır; kuraklık ve kıtlık ise tarımsal üretim ve iaşe üzerinde daha uzun vadeli etkiler doğurmuştur. Bu çerçevede çalışma, önce Amasya’nın afetlere açık çevresel ve tarihsel yapısını incelemekte, ardından ani yıkım üreten deprem ve seller ile daha yavaş gelişen kuraklık ve kıtlığı birlikte değerlendirmektedir. Sonuç olarak Amasya örneği, doğal afetlerin yalnızca fiziksel yıkım üretmediğini, aynı zamanda devlet-toplum ilişkilerini, yerel talepleri ve taşra idaresinin işleyiş kapasitesini görünür kıldığını ortaya koymaktadır.
Tarihi roman, geçmiş bir dönemin ruhunu, gerçek veya kurgu bireylerin özel yaşamlarını ve sosyal koşullarını tarihsel gerçeğe uygun olarak aktarmaya çalışan roman türünü ifade eder. Romanda tarihi olaylar, kişiler ve mekânlar yazarın ideolojisine, bakış açısına ve amacına bağlı olarak şekillenir. Konusunu tarihten alan ve yazarın bakış açısı ile şekillenen romanlardan biri de Özbek Yazar Adil Yakubov’un Köhne Dünya romanıdır. Bu makale, tarihi roman türünü kuramsal tartışmalar ışığında ele almakta ve bu türün tarih–kurgu ilişkisini İbn Sina merkezli bir gerçek kişi üzerinden incelemektedir. Bu çalışmada öncelikle tarihsel romanın tanımı yapılmakta, türün özellikleri ve temaları kısaca açıklanmakta; ardından Collingwood, Lukács, Rigney, Shaw, White, Ricoeur ve Carr gibi kuramcıların görüşleri doğrultusunda tarihsel kurgunun olgusal zemini tartışılmaktadır. Çalışmanın ikinci bölümünde Adil Yakubov’un İbni Sina’yı konu edinen romanında tarihsel gerçeklik ile kurgusal inşanın nasıl iç içe geçtiği, roman kişileri, olay örgüsü ve ideolojik söylem bağlamında analiz edilmektedir. Böylece tarihi romanın yalnızca geçmişi anlatan bir tür değil, aynı zamanda bugünün düşünsel ve ideolojik sorunlarına müdahil olan bir anlatı alanı olduğu ortaya konulmaktadır.
Osmanlı Devleti’nde yenileşme hamleleri 18. yüzyılda Lâle Devri ile başlamıştır. Lâle Devri’ni, Sened-i İttifak’ın, Tanzimat Fermanı’nın ilânı ve 1876 yılında Kanun-i Esasi ile başlayan meşrutiyet hareketleri takip etmiştir. Osmanlı yenileşmesi, yüzeysel ve anlık meselelere geçici çözüm üretmeye yönelik olmamıştır. Osmanlı yenileşmesi kökten bir değişim hamlesidir. Özellikle meşruti monarşiye geçiş, siyasal bir inkılâp niteliği taşır. Her ne kadar meşruti monarşiye geçiş fasılalı ve sancılı bir şekilde başlamış ve devam etmişse de Osmanlı devlet aklı, inkılâpçı niteliğini sürdürmüş ve bu sayede Cumhuriyet rejimine geçiş mümkün olmuştur. Bu niteliği ile Osmanlı’nın son iki yüzyılı, olağanüstü gelişmelere tarihin tanıklık ettiği yüzyıllardır. Zira Osmanlı Devleti’nin yıkılma arifesi, yeni bir devletin doğum sancılarını da beraberinde getirmiştir. Türk tarihinde fetret devri olmadan yıkılan bir Türk devletinin ardından yeni bir Türk devletinin doğuşu, nadir ve mühim bir tarihi olaydır. Hüznü, sancıyı, türlü acı, yıkımlarla ve yeniden doğuşu bir arada gördüğümüz bu tarihi sahnenin faili, Osmanlı aklıdır. Osmanlı’nın son iki yüzyılı, müthiş bir çaba, olağanüstü gayret ve ümidi sahneler. Tüm bunlarının şahidi de bizzat tarihi kaynakların kendisidir. Meclisi Mebusan Zabıt Cerideleri ve Meclis-i Ayan Zabıt Cerideleri’nin çalışmamızın ana saik olmasının sebebi de budur. Meclis-i Mebusan Zabıt Cerideleri ve Meclis-i Ayan Zabıt Cerideleri, dönemin tüm problemlerine ve çözüm süreçlerine tanıklık etmekle birlikle, aydınlarının ve devlet aklının da tüm netliği ile görülebildiği bir tarihçi için müthiş laboratuvarlardır. Çalışmamızda 1909-1911 Meclis-i Ayan Zabıt Cerideleri ve 1908-1918 Meclis-i Mebusan Zabıt Cerideleri’nde yenileşme ile ilgili belge ve bilgileri çok sınırlı ölçüde makale ölçeğinde aktarabildik. Lâkin Osmanlı Zabıt Ceridelerinin, kıymeti ve önemi cihetiyle daha birçok çalışmamıza ve çalışmaya kaynaklık edeceğine de inancımız tamdır.
Savaşlardan kaynaklı yerinden edilme sonucu insanların hayata tekrar tutunabilme süreci birçok acı olay barındı-rır. Zorla çıkarıldıkları yerlerin başka bir devlete bağlandığını görmek ise yaşanan acıların çoğalmasını sağlar. Karabağ’dan Azerbaycan içlerine göç eden insanlar, diğer yerinden edilenlerden farklı olarak kendi köken ülkele-ri içerisinde yer değiştirmişlerdir ancak bu durum Ermenistan’ın ilhakı ile 30 yıllık bir memleket hasretinin de başlangıcı olmuştur. Bu çalışmada, Karabağ’dan Azerbaycan’a 1988 yılında I. Karabağ Savaşı ile göç eden kişile-rin, 27 Eylül 2020 yılında başlayan, 44 gün süren ve Karabağ’ın geri alınması ile sonuçlanan II. Karabağ Savaşı sonrası geri dönüş süreci ve bu süreçte yaşanan zorluklar incelenmektedir. Çalışmada 44 Gün süren II. Karabağ Savaşı ile ilgili yapılan tezler, makaleler, projeler taranmış, BM ve NATO raporları incelenmiş, Azerbaycan’a I. Karabağ Savaşı ile göç eden kişilerle görüşülmüş ve veriler Nitel Araştırma Yöntemlerinden Söylem Analizi yön-temiyle yorumlanmıştır. Çalışma neticesinde görüşülen kişilerin uygun koşullar sağlandığında Karabağ’a geri dönmek istedikleri ancak ekonomik, sosyal, siyasi kaygılar taşıdıkları, Azerbaycan Hükümetinden destekleyici ve kalıcı çözümler bekledikleri tespit edilmiştir.
Bu çalışma, Osmanlı Devleti’nde yasama geleneğinin kurumsal temellerini, Tanzimat dönemindeki istişari meclislerin ihtisaslaşmaya başlamasından, 23 Aralık 1876 I. Meşrutiyet’in ilanına kadar uzanan süreci, tarihsel süreklilik bağlamında sorunsallaştırmaktadır. Araştırma, Kanun-ı Esasi’nin ve ilk Meclis-i Mebusan’ın sadece Tersane Konferansı gibi salt dış diplomatik baskıların pragmatik bir neticesi olarak ortaya çıkmadığını ileri sürmektedir. Bu çalışma, Kanun-ı Esasi’nin ve ilk Meclis-i Mebusan’ın, Osmanlı Devleti’nin içsel bir bürokratik reform sürecinin ve geleneksel “meşveret” pratiklerinin, modern bir anayasal rejime evrilmesinin yapısal bir ürünü olduğunu belirtmektedir. Bu bağlamda çalışma, Yeni Osmanlılar tarafından formüle edilen İslami-liberal sentezin Kanun-ı Esasi’ye ne şekilde yansıdığı hususunu, ayrıca merkez-taşra entegrasyonu ve çok uluslu imparatorluk yapısının parlamenter temsiliyeti nasıl etkilediği konularını da derinlemesine analiz etmektedir. Yapılan araştırmada Meclis-i Mebusan zabıtları, Midhat, Said ve Süleyman Paşa layihaları gibi kurucu anayasa taslaklar iledönemin tamamlayıcı hukuki metinleri gibi birincil kaynaklar merkeze alınarak, meclis içindeki etnik, dini ve bürokratik güç dengeleri incelenmektedir. Bu çalışma, Türk demokrasi tarihinin inkişaf devresini oluşturduğu telakki edilen I. Meşrutiyet döneminde, yasama geleneğinin ortaya çıkışının tarihi kökenlerini, teorik çerçevesini ve pratiğe yasıyan uygulamalarını tetkik etmektedir. Ayrıca bu araştırma, Osmanlı Devleti’nde istişare mekanizmalarının meşruti yönetim şeklinin olgunlaşmasında ve anayasal metinlerin oluşturulması sürecine sunduğu müspet katkıyı, yasama geleneğinin kurumsal temelleri açısından ele almaktadır. Bu analizler sonucunda, ilk parlamento deneyiminin, yürütme erki ile yasama arasındaki yetki krizleri nedeniyle kısa ömürlü olmasına rağmen, Osmanlı siyasi kültüründe Osmanlılık yaklaşımı etrafında vatandaşlık bilincinin ve siyasal katılımın inşasında geri döndürülemez bir zemin yarattığı savunulmaktadır.Anahtar Kelimeler: Kanun-ı Esasi, I. Meşrutiyet, Meclis-i Mebusan, Yasama Geleneği, Yeni Osmanlılar.
This study evaluates the current economic issues, potential, and proposed solutions for the North Caucasian Republics (Adygea, Chechnya, Dagestan, Ingushetia, Kabardino-Balkaria, Karachay-Cherkessia, and North Ossetia). In this context, the political, geographical, and demographic structures of the North Caucasian Republics are first examined. Subsequently, the causes of the current economic problems in the region are discussed. In the next section of the study, the macroeconomic and foreign trade data of the North Caucasus Republics are analyzed, revealing that the region has failed to achieve the desired level of economic performance due to low per capita income, high unemployment, low average wages, and low export levels. In the conclusion section of the study, it is emphasized that in order to ensure economic stability in the region, local administrators in the republics must be more active in economic decision-making processes compared to Moscow, and that Russia must end its oppressive policies toward the region.
Türk edebiyatının temel metinlerinden biri olan Dede Korkut Kitabı, Oğuz toplumunun dünya görüşünü, inanç sistemini ve toplumsal değerlerini yansıtan önemli bir kültürel kaynaktır. Eserde töre, ahlâk ve toplumsal düzen sözlü anlatılar aracılığıyla aktarılırken kahramanlık ve toplum için fedakârlık gibi değerler öne çıkar. Dresden nüshasının son boyu olan “İç Oğuz’un Dış Oğuz’a Asi Olup Beyrek’in Ölümü”, Oğuz toplumundaki siyasal ve kültürel gerilimleri yansıtan kritik bir anlatıdır. Bu çalışma, söz konusu boyu yapısal–göstergebilimsel yöntemle incelemektedir. Anlatı, her ne kadar siyasi bir çatışma olarak görünse de temelde kozmik düzenin bozulması ve yeniden ihdasını ele alan mitik-epik bir yapı taşır. İki katmanlı bir yapıya sahip olan metinde üst düzeyde Beyrek’in öldürülmesi ve Kazan–Aruz çatışması yer alırken, alt metinde ritüel ve mitolojik dönüşüm süreci işletilir. Bu bağlamda Beyrek, klasik kahraman rolünün ötesinde arabulucu ve düzen kurucu bir figür olarak yorumlanır. Onun ölümü, bedensel olarak değil ritüelistik/ sembolik bir dönüşüm unsuru olarak değerlendirilir. Greimas’ın göstergebilimsel modeli kullanılarak yapılan çözümleme, anlatının derin yapısında düzen–düzensizlik, merkez–çevre ve meşruiyet–ihlâl karşıtlıklarının belirleyici olduğunu ortaya koymaktadır. Ayrıca olay örgüsü ve kişi kesitleri, kişilerin perspektif analizleri, kullanılan sözcüklerin çağrışımsal ve semantik analizleri, söz-eylem ve zaman-mekânın anlatıdaki işlevleri değerlendirilmiştir. Böylece destanın çok katmanlı anlam üretim sistemi görünür hâle getirilmektedir.
Yunus Emre, hakkında çok az bilgi olmasına rağmen Türk tasavvuf şiirinin en güçlü öncülerinden biridir. 13. yüzyılın ikinci yarısı ile 14. yüzyılın başlarında yaşadığı tahmin edilen Yunus Emre, Anadolu Selçuklu Devleti’nin çözülmeye başladığı, Moğol istilalarının etkili olduğu ve Beylikler Dönemi’nin şekillendiği bir zaman diliminde Anadolu’da yaşamıştır. Divanı, ilahi aşk, tasavvuf, insan sevgisi, ahlaki öğütler, insan-ı kâmil, vahdet-i vücut ve nefis terbiyesi konulu şiirlerini topladığı en önemli eseridir. Bu makalede, Yunus Emre Divanı’nda deyim aktarması yoluyla aşk ile kurulan isim tamlamalarını semantik (anlam) ve sentaktik (yapı) açısından ayrıntılı olarak ele alınmıştır. İncelemede, Yunus Emre’nin şiir dilinde aşk kavramı etrafında oluşan dilsel kullanımlar üzerinden Türk idrâk ve belleğinin aşkı nasıl algıladığı ve kavramlaştırdığı ortaya konulmaya çalışılmıştır. Bu doğrultuda tespit edilen isim tamlamaları, aşkın farklı kavramsal alanlarla kurduğu ilişkiler bakımından değerlendirilmiştir. Elde edilen bulgular, aşkın Yunus Emre’de kültürel ve idrak dilbilim temeline dayalı düzenli bir kavramlaştırma çerçevesinde ifade edildiğini göstermiştir.
UNESCO (Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu), 24 Ekim¬-28 Kasım 1978 tarihlerinde düzenlediği konferansta aldığı karar gereğince, Mustafa Kemal Atatürk'ün yüzüncü doğum yılına karşılık gelen 1981 yılının, Atatürk Yılı olarak kutlanmasını ilan etmiştir. Atatürk'ün dünya barışını ve insanlık ideallerini savunan evrensel düşünceleri bu kararda etkili olmuştur. Türkiye yönetimi ise 23 Eylül 1980 tarihli “Atatürk'ün Doğumunun 100. Yılının Kutlanması Hakkındaki Kanunu” kabul ederek, 1981 yılını Atatürk Yılı olarak ilan etmiş ve büyükelçiliklere talimatlar vererek bu konuda kutlama ve etkinlik yapmalarını istemiştir. Atatürk Yılı’nın kutlandığı ülkelerden biri de ABD’dir. Türk Dışişleri Bakanlığı, Washington Büyükelçiliği, ABD’nin Ankara Büyükelçiliği ve Türk-Amerikan Derneği'nin ortak çalışmaları neticesinde çeşitli kutlamalar düzenlenmiştir. Bu konuda komisyonlar kurularak, ABD’de yer alan üniversitelerde, müzelerde ve kültür kurumlarında Atatürk’le ilgili programlar, paneller, konferanslar ve uluslararası sempozyumlar düzenlenmiş ve sergiler açılmıştır. ABD’de düzenlenen bu etkinliklere Türkiye ve ABD’den çok sayıda bilim insanı, aydın, siyasetçi ve büyükelçi katılmıştır.Bu çalışmada, Dışişleri Bakanlığı Türk Diplomatik Arşivi’nde yer alan resmî yazışma belgeleri incelenmiş ve ABD’de düzenlenen Atatürk Yılı kutlamaları hakkındaki özgün belgeler kullanılmıştır. Çalışmada, Mustafa Kemal Atatürk’ün ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin uluslararası nitelikteki yüksek imgesel özellikleri, ABD’ye yansıması örneği üzerinden incelenmiştir.
Dünya üzerinde yaşamın başladığı andan itibaren kadına yönelik şiddet; coğrafya, din, dil, ırk fark etmeksizin her toplumda acı bir şekilde varlığını hissettirmektedir. Kadının kadına şiddet uyguladığı durumlar da bulunmakla birlikte yapılan araştırmalar kadına yönelik en ağır şiddetin erkeklerden geldiğini ortaya koymaktadır. Türkiye’nin Orta Karadeniz Bölgesi’nde yer alan Çorum iline ait Osmanlı Şer’iyye Sicilleri de kadının psikolojik ve fiziksel şiddete maruz kaldığı 200’den fazla dava kaydını içermektedir. Çalışmamızda sicildeki kayıtlarından hareketle 17 başlık altında ele aldığımız kadına yönelik şiddeti barındıran davaların ilki 11 Zilhicce 1257 tarihli olup sonuncusu ise 14 Safer 1327 tarihine aittir. Bir toplumun geçmişine dair tarihi ve sosyolojik yapısını yeterince tanımadan günümüzde var olan sosyal sorunlara çözüm bulma olasılığı oldukça azalmaktadır. Bu nedenle kadına şiddet türlerine yönelik çok sayıda örnek barındıran Çorum Şer’iyye Sicilleri, kadına şiddet konusunda hem o dönemin tarihi, sosyolojik, kültürel dokusunu anlamamıza hem de bu olgunun günümüze yansımalarını tespit edebilmemize imkân sağlamaktadır. Bu çalışma, Çorum Şer’iyye Sicilleri’nde kayıt altına alınan şiddet gören kadınlar temelinde ele alınmış ve şiddet türleri değişse dahi geçmişten günümüze kadına şiddet olgusunun sürekliliğine dikkat çekilerek şiddete maruz kalan kadınların unutulmadığı bir kez daha vurgulanmak istenmiştir.
Türkler ve Moğollar; göçebe olması, büyük devletler kurması, İslam öncesinde Gök Tanrı inancına sahip olması, kanaatkâr olması gibi birçok yönden benzer özelliklere sahiptir. Bu ortak özelliklerinden biri de astroloji ilmine ve müneccimlere olan inançlarıdır. Hem Türkler hem de Moğollar, geçmişte saraylarında veya yönetimlerinde çeşitli bilim insanlarına yer verdiği gibi müneccimlere de yer vermiştir. Aynı şekilde devletin ileri düzey yöneticileri ve halkları da bazı konularda müneccimlerin görüşlerine yer yer başvurmuştur. Hatta Osmanlı Devleti’nde münne-cimbaşılık adı altında bir müessese dahi var olmuştur. Müneccimlerden ise genellikle sefere çıkma, tahta çıkma, kamu veya şahsi binaların yapımı, hac yolcuğuna çıkma gibi işler adına uğurlu günün tespiti yönünden faydalanmışlardır. Bundan başka doğan şehzadelerin geleceği hakkında çıkarımlarda bulunmak, rüyaları yormak, olası deprem gibi doğa olaylarına karşı tedbirli olmak gibi pek konuda da müneccimlerin görüşleri önemsenmiş, dikkate alınmıştır. Halkbiliminin çalışma alanlarından biri, halk inanışlarıdır. Bir inanış olarak yatırlardan nasıl medet umuluyor, bu doğrultuda çeşitli ritüeller gerçekleştiriliyorsa aynı şekilde müneccimlerin görüşleri, tahminleri, kehanetleri de dikkate alınmış; bunlara çoğu zaman inanılmıştır. Bu bağlamda ele aldığımız konu da bir bakıma inanç eksenli bir konudur denilebilir. Sonuç itibarıyla Türk ve Moğol yöneticileri müneccimlerin görüşlerine genel anlamda inanmışlar, onların görüşleri doğrultusunda gerekli adımları atmışlardır. Müneccimlerin görüşlerinin doğruluğu veya yanlışlığı bu çalışmanın kapsamı dışında tutulmuştur. Bu çalışmanın esas odağını örnekler üzerinden çalışmaya esas aldığımız iki ulusun yöneticilerinin tarihi süreçte müneccimlere olan inançları teşkil etmektedir.
Bu çalışma Hüseyin Nüzhet Bey’in I. Dünya Harbi sırasında İran’daki maslahatgüzarlık dönemini incelemektedir. Çalışma Osmanlı ve İran arşiv belgeleri, dönemin süreli yayınları ve diplomatik yazışmalar temelinde yürütülmüştür. Çalışmada Nüzhet Bey’in İran’ın başkenti Tahran’da yürüttüğü diplomatik faaliyetleri, Rus ordusunun İran coğrafyasında yürüttüğü askeri harekatla eş zamanlı olarak ele alınmıştır. Özellikle bölgedeki Rus ve İngiliz nüfuzuna karşı Nüzhet Bey’in benimsediği diplomatik tutum, İran Şah’ı Ahmed ve İran hükûmetleriyle yürüttüğü diplomatik temaslar ve kamuoyuna yönelik girişimleri incelenmiştir. Çalışma, Nüzhet Bey’in askeri gelişmelerin yanı sıra istihbarat riskleri ve İran’daki siyasi dengeleri de dikkate alan ihtiyatlı bir yaklaşım benimsediğini ortaya koymaktadır. Romanya’nın harbe katılımı, Rus Devrimi, Brest-Litowsk Antlaşması ve Mondros Mütarekesi gibi gelişmelerin İran’daki algı ve tutumlara etkisi ortaya konulmuştur. Sonuç olarak çalışma, Nüzhet Bey’in faaliyetlerinin I. Dünya Harbi sırasındaki Osmanlı-İran ilişkilerinin seyrinde belirleyici olduğunu göstermekle birlikte mezkûr dönemdeki Osmanlı diplomasisinin imkân ve sınırlarını da açıkça ortaya koymaktadır.
M.749-1258 yılları arasında hüküm süren Abbasi Devleti Orta Çağın en uzun ömürlü devleti olmuş, siyasi, dini ve ekonomik açıdan kendisinden sonra kurulan birçok İslam devletine öncülük etmiştir. Orta Çağda İslam’a altın çağını yaşatan Abbasi Devleti, Akdeniz’i bir Arap gölü haline getirmiştir. Abbasi sınırları içindeki Antakya ise stratejik konum sebebiyle askeri ve ticaret şehri konumuna erişmiştir. Abbasilerin, Akdeniz ticaretiyle Antakya limanlarında 9. Yy da yaklaşık bin gemi ağırladıkları tarihi kaynaklarda geçmektedir. Bu durum bölgenin özellikle İslami eserler açısından oldukça zengin bir yere sahip olmasını sağlamıştır. Hatay Arkeoloji Müzesinde İslami dönemlere ait çok sayıda eser bulunmakta ve bu eserlerin içerisinde sikkeler önemli bir yer almaktadır. Hatta Müze envanterinde kayıtlı bulunan Abbasi Dönemine ait sikkelerden hareketle, Antakya’da önemli bir darphanenin bulunduğu ve burada gümüş sikkeler darp edildiği anlaşılmaktadır. Ayrıca bu sikkeler, dönemin Halifesi ve tahta çıktığı tarih, vezirler, varisler, vs. hakkında bilgiler vermesi açısından bir tarih belgesi niteliğindedir. Müze envanterinde toplamda 95 adet Abbasi Döneminde darp edildikleri anlaşılan altın sikke bulunmaktadır. Sikkeler birbirini tekrar ettiğinden dolayı her halife döneminden bir, iki veya üç örnek alınmış ve 13 adet altın sikkeye çalışmada yer verilmiştir. Müze envanterine kayıtlı bu sikkeler kronolojik olarak tanıtılıp değerlendirilmiştir.
Bu çalışmada 2012 yılında çıkarılan 6360 Sayılı “On Dört İlde Büyükşehir Belediyesi Ve Yirmi Yedi İlçe Kurulması İle Bazı Kanun Ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” sonrası belediye ve büyükşehir belediyelerinin gelir ve giderleri analiz edilmiştir. 2012 yılında Kanunun yürürlüğe girmesinden sonra belediye bütçelerini etkileyen çeşitli sosyoekonomik gelişmeler yaşanmıştır. Bu dönemde belediyelerin bütçelerini doğrudan ve dolaylı olarak dış göçler, afetler, ekonomik gelişmeler, COVID-19 salgını gibi sosyoekonomik gelişmeler etkilemiştir. Bu çalışmada belediyelerin ve büyükşehir belediyelerinin gelir ve harcama kalemlerinin bütçedeki dağılımları bu sosyoekonomik gelişmeler çerçevesinde değerlendirilmiştir. Bütçe verileri incelendiğinde 2012 yılı sonrası dönemde meydana gelen bu gelişmelerin belediye giderlerinin farklı alanlara kaymasına sebep olduğu anlaşılmaktadır. Özellikle ekonomik gelişmelere bağlı olarak 2019 yılı ve sonrasında giderlerde kırılmalar meydana geldiği görülmüştür. Bu çalışma, 6360 Sayılı Kanun ve sonrası meydana gelen sosyoekonomik gelişmelerin belediyelerin mali yapıları üzerindeki etkilerini inceleyerek, gelir ve gider kalemlerindeki dönüşümleri bütüncül bir bakış açısıyla değerlendirmesi bakımından literatüre özgün ve değerli bir katkı sunmaktadır.
Türkçe tarihsel süreç içerisinde çeşitli coğrafyalarda birçok milletle etkileşime girerek zenginleşmiş ve gelişmiştir. Bazı tarihsel olaylarla etkileşim kimi zaman daha yoğun iken kimi zaman daha azdır. Özellikle Harezm coğrafyasında önce İslam ve sonrasında Moğol etkisi Harezm Türkçesinin ortaya çıkmasında oldukça önemli bir rol oynamıştır. İslam etkisiyle Arapça ve Farsça ile yoğun dilsel temas başlamış sonraki dönemde Moğol etkisiyle başta Oğuz, Kıpçak ve diğer boyların Harezm bölgesinde birbirine karışmasıyla Harezm Türkçesinin kendine has özellikleri meydana gelmiştir. Mukaddimetü’l-Edeb Dîvânu Lugati’t-Türk ile birlikte Türkçenin en önemli ve en eski tarihsel sözlüklerindendir. İçerdiği söz varlığının çeşitliliği ve zaman içerisinde farklı lehçelere tercüme edilmiş olması karşılaştırmalı lehçe çalışmaları için oldukça önemlidir. Bu çalışmada Zemahşerî tarafından 12. yüzyılda Arap olmayanlara Arapça öğretmek amacıyla kaleme alınan Mukaddimetü’l-Edeb’in daha önce bilinmeyen ve Harezm Türkçesiyle yazılmış Beyrut nüshası tanıtılacaktır. Eser Beyrut’ta Saint-Joseph Üniversitesi kütüphanesi Bibliothèque Orientale bölümünde MS 2/1085 katalog numarasıyla kayıtlıdır. Nüshadaki Harezm Türkçesini yansıtan ses bilgisi, şekil bilgisi ve söz varlığı gibi karakteristik bazı özellikler gösterilmeye çalışılmıştır. Beyrut nüshasında yalnızca bu metne özgü bazı kelime ve ibarelerin bulunması, söz varlığı yönünden eseri daha da kıymetli kılmaktadır. Beyrut nüshasının Mukaddimetü’l-Edeb’in Harezm Türkçesiyle yazılmış diğer nüshaları kadar önemli olduğu ve gelecekte yapılacak karşılaştırmalı yayınlarda mutlaka değerlendirilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.
Bu çalışma, Safranbolu’nun Kıranköy yerleşimindeki mimari dokuyu, özellikle de 1924 Nüfus Mübadelesi öncesi Gayrimüslim taş ustalarının yapısal ve dekoratif katkıları odağında, çok katmanlı bir sanat tarihi perspektifiyle incelemektedir. Araştırma, 19. yüzyılın ortalarında yaşanan büyük yangın sonrası yeniden inşa sürecinde, geleneksel zanaat ayrımının altını çizer. Temettuat defterleri ve arşiv belgeleri ile desteklenen bu durum, Hiristos Kıriakapulos ve Yani oğlu İstefan gibi isimlerin yetkinliğini belgelemekte, Yılanlı Ev’in cephesindeki ΓΙΑΝ. (Yannis) gibi usta kısaltmaları ise bu zanaatkârların yapıya bıraktığı kişisel imzalar olarak benzersiz birer kimlik göstergesi sunar. Makale, incelenen zengin süsleme repertuvarını; yerel malzeme ile Barok üslubun sentezi üzerinden analiz eder. Özgün örnekler arasında; sivil yapılara ait haç tasvirli fragmanlar (Sarnıçlı Konak), ev içi hamamların vazo motifli ayna taşları, Barok kartuşlar, kaş kemerli nişler ve volütlü konsollar yer alır. En dikkat çekici bulgular ise, Yılanlı Ev'in cephesindeki yılan ve ocağındaki at figürleri gibi hayvan tasvirleri ile sivil ve dini yapılarda görülen kuş evleridir. Ayrıca, Osmanlıca, Latince ve Yunanca (Karamanlıca dahil) çok dilli ve çift tarihli kitabeler, Gayrimüslimlerin dil kaybına rağmen kültürel kimliğini mimari aracılığıyla sürdürdüğünü somutlaştırır. Bu çalışma, tahrip edilme riski taşıyan bu değerli mirası belgeleme ve koruma çabalarına somut katkılar sunarak, Kıranköy’ün çok kültürlü yaşamın izlerini taşıyan yüksek zanaat kalitesini aydınlatır.
Bu çalışma, 19 Nisan 1838’de Osmanlı Devleti’nde salgın hastalıklarla mücadele amacıyla kurulan Meclis-i Umûr-ı Sıhhiye’nin kurumsal yapısını, yetki alanlarını ve karar alma süreçlerinde ortaya çıkan bürokratik ve diplomatik ihtilafları incelemektedir. Karantina uygulamalarının merkezî bir idare altında yürütülmesi hedeflenmiş; ancak meclise yabancı devlet temsilcilerinin dâhil edilmesi, karar mekanizmasına uluslararası bir nitelik kazandırmıştır. 31 Mayıs 1840 tarihli layihanın kabulüyle meclisin işleyişi ve yetkileri belirlenmiş; kararların oy çokluğu esasına göre alınması, zamanla meclis içindeki sayısal dengenin yabancı temsilciler lehine şekillenmesine yol açmıştır. Çalışma, özellikle karantina memurlarının tayin ve azil işlemleri, sıhhiye vergilerinin yönetimi gibi kritik alanlarda yaşanan yetki mücadelelerini arşiv belgeleri ışığında ele almaktadır. Bu durum, Osmanlı Devleti’nin idarî egemenliğini tartışmalı hâle getirmiştir. Sultan II. Abdülhamid (1842-1918), bu durumdan rahatsızlık duyarak meclis dengesini Osmanlı Devleti lehine değiştirmeye yönelik girişimlerde bulunmuştur. Ancak bu müdahaleler, yabancı temsilcilerin direnci nedeniyle kalıcı sonuçlar doğurmamıştır. 1909 Paris Sıhhiye Konferansı örneği, meclis bünyesinde yaşanan ihtilafların uluslararası platformlara taşınarak dış müdahale imkânlarını artırdığını göstermektedir. Tüm bu süreçler çalışmada Osmanlı arşiv belgeleri çerçevesinde ele alınacaktır.
Söz ve beden, insanı ve dış dünyayı anlayabilme ve anlatabilmede aktarım sağlayan temel göstergelerdir. Sözsüz iletişim denince akla ilk beden dilinin gelmesi, bedenin sözsüz iletişimde aktarımı sağlayan başlıca taşıyıcı olmasındandır. Beden, söze eşlik etme ve sözün yerini alabilme işleviyle iletişimde etkili ve önemli bir yere sahiptir. Müellifler de eserlerini oluştururken beden dilinin bu imkânlarından sıkça yararlanırlar. Anlatı kişilerini ortaya koymak için bedenin yapısı, bedensel oluşum ve eylemler başta olmak üzere dil dışı göstergelere başvururlar. Edebî nitelik taşıyan metinlerde beden dili verileri söz sanatları gibi çeşitli kullanımlarla karşımıza çıkabilir ve bu, edebîlikten dolayı olağan bir durumdur. Söz konusu sanatlardan biri de benzetmelerdir. Bu çalışmada, Eski Anadolu Türkçesi döneminin 14. yüzyıl eserlerinden Yûsuf u Zelîhâ ile Süheyl ü Nevbahâr mesnevilerinde beden dili bağlamında bir gösteren olarak bedenin benzetildiği unsurlar üzerinde durulmuştur. Bununla, benzetmelerin hangi gösterge ve türünde konu edildiği ortaya çıkarılmış; “benzetme” özelinde beden dili bağlamında bedensel verilerin söz sanatlarıyla kullanımı gösterilmiş olacaktır.
Son yıllarda, uluslararası tahıl fiyatları Covid-19 pandemisi, iklim değişikliği, ekonomik şoklar, ticaret anlaşmazlıkları ve jeopolitik çatışmalar gibi bir dizi faktörün bir araya gelmesi nedeniyle dalgalı bir seyir izlemektedir. Bu bağlama çalışma, Karadeniz Tahıl Koridoru’na ilişkin başlıca şokların Karadeniz havzasındaki ülkelerde dış ticaret, enflasyon ve finansal piyasalar üzerindeki etkilerini incelemektedir. Analizde kullanılmak üzere Türkiye, Rusya, Ukrayna, Gürcistan, Romanya ve Bulgaristan’dan oluşan örneklem seçilerek; anlaşmanın imzalanması, sürece dair uzatmalar, Rusya’nın çekilmesi “haber şoku” olarak beş kritik zaman dilimi ele alınmıştır. Kısa dönem piyasa tepkisini ölçmek amacıyla döviz kuru üzerinden olay çalışması yaklaşımı uygulanmış ve olay pencerelerinde kümülatif anormal getiriler (CAR) hesaplanmıştır; küresel dolar koşullarını ayrıştırmak için DXY-arındırılmış kur getirileriyle alternatif CAR’lar üretilmiştir. Orta vadeli makro etkiler, panel yerel projeksiyon yöntemiyle dinamik “etki izi” biçiminde izlenmiş; aynı zamanda, panel regresyon analizi kullanılarak ülke ve yılın sabit etkileri dikkate alınarak, şokların etkisinin ülkelerin maruz kalma seviyelerine bağlı olarak (şok × maruziyet) etkileşimi araştırılmıştır. Bulgular, döviz kuru kanalında şoklara verilen kısa vadeli tepkinin genel olarak sınırlı kaldığını; buna karşın koridorun askıya alınmasının dış ticaret göstergeleri üzerinde daha belirgin ve kalıcı bir bozulma ile ilişkili olduğunu göstermektedir. Enflasyon kanalındaki etkiler ise eşanlı enerji-fiyat şokları, kur geçişkenliği ve ülke-özel politika tepkileri nedeniyle daha heterojen ve kırılgan görünmektedir.
Bu çalışma, Lund Üniversitesi Kütüphanesi Jarring Koleksiyonu’nda Jarring Prov. 460 numarasıyla kayıtlı olan ve 20. yüzyılın başlarına tarihlenen Doğu Türkistan menşeli bir el yazmasını incelemeyi amaçlar. Araştırmanın kapsamını, Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin önemli komutanlarından Bahâeddin Karakuş’un tarihsel gerçekliği ile halk muhayyilesindeki basiretsiz kadı tiplemesi arasındaki tezat ve metnin dil özellikleri oluşturmaktadır. Çalışmada yöntem olarak, arşiv taraması ve metin neşri teknikleri kullanılmış; el yazması metnin transkripsiyonu yapılarak dilsel ve içeriksel analizi gerçekleştirilmiştir. İnceleme sonucunda, Karakuş Kadı anlatılarının Arap coğrafyasından Doğu Türkistan’a kadar uzanan geniş bir sahada varyantlaştığı tespit edilmiştir. Tarihsel veriler, Karakuş’un dâhi bir mühendis ve devlet adamı olduğunu kanıtlasa da İbn Memmâtî tarafından kurgulanan satirik imgenin halk kültüründe daha baskın hale gelerek adaletsizliğin evrensel bir sembolüne dönüştüğü görülmüştür. Bu durum, edebi kurgunun ve mizahın toplumsal algıyı dönüştürme gücünü göstermesi bakımından önemli bir etkiye sahiptir. Bu el yazması, Türk dünyasının ortak mizah mirasının sınır ötesi yolculuğuna ve olumsuz kadı arketipinin yerelleşme biçimlerine dair özgün veriler