
Erken dönem sufilerinden olan Cüneyd-i Bağdâdî tasavvuf disiplininin kuruluşunda adı zikredilen mutasavvıflar arasındadır. Cüneyd’in ortaya koyduğu prensipler, tasavvufî ıstılahlar, hemen her konuya dair sarf ettiği sözler sufiler arasında delil niteliği taşımış, menkıbeleri dilden dile aktarılmıştır. Sufileri konu eden tabakât kitaplarının ekserisinde kendine yer verilen Cüneyd-i Bağdâdî’ye divan şairleri kayıtsız kalamamışlardır. Divan şiirinde Cüneyd’le ilgili kullanımların tespitine yönelik yapılan bu çalışma 340 divanla sınırlandırılmıştır. Tasavvuf öğretisinin önemli ve simge isimlerinden Cüneyd’in divan şairleri tarafından şiire nasıl konu edildiğine dair yapılmış herhangi bir çalışmaya rastlanılmamıştır. Bu makalenin divan şiiri araştırmaları sahasındaki bu boşluğu doldurması ve Cüneyd-i Bağdâdî hakkında yapılacak daha genel çalışmalara katkıda bulunması beklenmektedir. Çalışma Cüneyd-i Bağdâdî’nin divan şiiri estetiğindeki yerini tespit etmeyi amaçlamaktadır. Araştırmada sosyal bilimlerde araştırma yöntemlerinden nitel araştırmaya başvurulmuş, çalışma doküman analizine dayalı olarak yürütülmüştür. Metin analiz edilirken yer yer içerik analizi, yorumlama, açıklama tekniklerinden yararlanılmıştır. Bazı şairler Cüneyd’e hakikat düzleminde yaklaşırken bazıları da edebî sanatların verdiği imkânlardan istifade ederek onu bir imge konusu hâline getirmişlerdir. Kimi şiirlerde Cüneyd, tasavvuf yolundaki sufilere örnek oluşturacak bir şahsiyet olarak sunulmuştur. Şiirlerde Cüneyd’in şahsiyetine ve biyografisine dair ipuçlarına ulaşılabilmektedir.
Bu çalışma, İslam aile hukukunda kadının üçten az talâkla boşandığı ilk evliliğinden sonra başka bir erkekle evlenip yeniden ilk kocasıyla evlenmesi hâlinde önceki talâkların önceki talâkların hükmünü sürdürüp sürdürmeyeceği problemini ele almaktadır. Araştırma, ric‘î talak ve beynûnet-i suğrâ ile gerçekleşen ayrılıklar sonrası yapılan ikinci evlilik ve bu evlilikte duhûlün gerçekleşmesi durumları ile sınırlıdır. Çalışmanın amacı, klasik fıkıh literatüründe bu mesele etrafında şekillenen hedm ve binâ yaklaşımlarını delil ve gerekçeleriyle karşılaştırarak değerlendirmek ve tercih edilebilir görüşü tespit etmektedir. Bu bağlamda araştırmanın önemi, söz konusu ihtilafı yalnızca talâk sayısı bakımından değil, evlilik bağının sürekliliği, illet temellendirmeleri ve ihtiyat ilkesi çerçevesinde yeniden ele alarak literatüre bütüncül bir katkı sunmasında yatmaktadır. Araştırma, klasik ve çağdaş fıkıh kaynaklarının incelenmesine dayalı doküman analizi yöntemiyle yürütülmüş, mezhepler arası ve mezhepler içi görüşler mukayeseli olarak ele alınmıştır. Elde edilen bulgular, delillerin bütünlüğü ve furûc (nikâh, cinsel ilişki vb. konularla ilgili hükümler) alanında ihtiyat ilkesinin gözetilmesi açısından binâ yaklaşımının daha güçlü bir hukukî temele sahip olduğunu göstermektedir.
Osmanlı Devleti’nde dinî meşruiyeti sağlayan en önemli kurumlardan biri olan şeyhülislâmlık, zamanla sadece fetvâ veren bir makam olmaktan çıkıp devlet yönetiminde de etkili hale gelmiştir. Divân-ı Hümâyûn’un önemini yitirmesiyle birlikte Meşveret Meclisi öne çıkmış, şeyhülislâmlar bu mecliste dini konuların yanı sıra askerî idarî ve malî konularda da söz sahibi olmuşlardır. Meşveret toplantılarının önemli bir kısmının şeyhülislâmların konaklarında yapılması ve alınan kararların fetvâ yoluyla meşrulaştırılması, onların bu güçlü konumunu açıkça göstermektedir. Bu çalışma özellikle XVII. yüzyıldan itibaren önem kazanan Meşveret Meclisi’nde şeyhülislâmların konumunu, görevlerini ve karar alma süreçlerindeki etkilerini ortaya koymayı amaçlamıştır. Yapılan çalışmada Osmanlı arşiv belgeleri (hatt-ı hümâyunlar) başta olmak üzere Osmanlı kronikleri ve ilgili literatür incelenmiştir. Meşveret Meclisi’nin yapısı işleyişi ve şeyhülislâmların bu meclisteki rolleri genel olarak ele alınmıştır. Bu yönüyle çalışma, literatürde genellikle dağınık şekilde ele alınan Meşveret Meclisi-şeyhülislâm ilişkisini bütüncül biçimde incelemiş ve şeyhülislâmların Osmanlı Devleti’nin karar alma mekanizmalarındaki merkezi rolünü daha açık biçimde ortaya koymuştur. Böylece Osmanlı Devleti’nin siyasal yapısının anlaşılmasına katkı sağlamıştır. Çalışma, ağırlıklı olarak XVII. yüzyıl ve sonrasına ait Osmanlı arşiv belgeleri (özellikle hatt-ı hümâyunlar), kronikler ve mevcut literatürle sınırlı olup, bu çerçevenin dışındaki dönem ve kaynaklara kapsamlı biçimde yer verilmemiştir.
Bu çalışma, Celâluddîn ed-Devvânî’nin el-Fâu’l-faṣîha adlı risâlesinin edisyon kritiğini yaparak eserin dil bilimsel içeriğini incelemektedir. Araştırma kapsamında, eserin Türkiye kütüphanelerinde bulunan toplam yedi nüshası tespit edilmiş olup, tahkik sürecinde tamamı Süleymaniye Kütüphanesinde bulunan Hacı Beşir Ağa, Halet Efendi, Pertevniyal ve Hamidiye Koleksiyonu nüshaları esas alınmıştır. Araştırma, müellifin hayatı, eserleri, metnin tahkiki, müellife aidiyeti, müellifin eserde takip ettiği metot, nüshaların tavsifi ve içeriğinin analizi ile sınırlıdır. Çalışmanın amacı, dil bilim ve belagat alanlarında önemli bir yer tutan “fâu’l-faṣîha” kavramını Devvânî’nin yaklaşımı çerçevesinde ortaya koymak ve bu alandaki tartışmalara katkı sağlamaktır. Bu yönüyle araştırma, hem ilgili kavramın detaylı bir incelemesini sunması hem de Türkiye’de yeterince tanınmayan Devvânî’nin ilmî mirasını görünür kılması bakımından önemlidir. Çalışmada, nitel araştırma yöntemi benimsenmiş olup, metin analiz tekniğine dayalı edisyon kritik yaklaşımı kullanılmıştır. Bu doğrultuda farklı nüshalar karşılaştırılarak güvenilir bir metin oluşturulmuş ve ardından içerik analizi yapılmıştır. Elde edilen bulgulara göre, müellif “fâu’l-faṣîha” kavramını ayrıntılı biçimde ele alarak el-fâu’s-sebebiyye, el-fâu’t-taʻkibiyye ve fâu’l-cezâ harflerinden farklarını sistematik şekilde ortaya koymuştur. Bunu yaparken görüşlerini ayet ve şiirler gibi kaynaklardan yaptığı istişhâdlarla temellendirmiştir. Ayrıca Devvânî’nin, önceki dilcilerin görüşlerini değerlendirerek konuya özgün katkılar sunduğu tespit edilmiştir. Bu sonuçlar, risâlenin hem dil bilimsel hem de belagat ilmindeki yeri bakımından önemli bir kaynak olduğunu göstermektedir.
Bu çalışma, Amerika Birleşik Devletleri'nin 47. Başkanı Donald Trump'ın ikinci döneminde (2025–2026) Beyaz Saray ve kabine çevresinde üretilen üç sembolik eylemi Roland Barthes'ın göstergebilim modeli aracılığıyla çözümlemektedir. Araştırmanın odağında (i) Oval Ofis'te evanjelik din adamlarının başkanın üzerine ellerini koyarak dua etmesi (6 Mart 2026), (ii) Savunma Bakanı Pete Hegseth'in kolundaki "Deus Vult" dövmesi, göğsündeki Jerusalem Cross ve kolundaki Arapça "kafir" dövmesi, (iii) Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun 5 Mart 2025'te Kül Çarşambası'nda alnında haç işaretiyle Gazze üzerine canlı yayında konuşması yer almaktadır. Barthes'ın düz anlam, yan anlam ve mit kavramları birer analitik katman olarak iç içe uygulanmıştır. Bulgular, bedensel ve görsel göstergelerin siyasal söylemle eklemlendiğinde İslamofobi’yi açık bir nefret söylemi biçiminden çıkararak "meşrulaştırılmış kutsal" mitsel bir çerçeveye yerleştirdiğini göstermektedir. Bu durum, Müslümanı "mutlak öteki" olarak kuran, medeniyetsel karşıtlığı yeniden üreten ve askerî şiddeti tanrısal iradeye atıfla doğallaştıran bir mit inşa etmektedir.
Bu çalışma, Hasan Sezâyî-i Gülşenî Dîvânı’nda “mutlak güzellik” (hüsn-i mutlak) anlayışının tasavvufî arka planını incelemektedir. Araştırmada güzelliğin ilahi kaynağı olarak Allah’ın cemâl ve hüsn sıfatları temel alınmakta; Sezâyî’nin beyitlerinde bu güzelliğin Nûr-ı Muhammedî’den başlayarak âlem, insan ve gönül gibi varlık mertebelerinde nasıl tezahür ettiği analiz edilmektedir. Seçilmiş beyitlerin metin analizi yoluyla, cemal, hüsn, aşk ve tecelli gibi temel kavramlar incelenmiş; ayrıca celal ve cemal arasındaki diyalektik ilişki ele alınmıştır. Çalışmanın ilk bölümünde, Hz. Peygamber’in ilahi güzelliğin en parlak aynası olarak konumlandırılması ele alınmış; ikinci bölümde âlemin bir “tecelli aynası” şeklinde kurgulanması tartışılmıştır. Üçüncü bölümde insanın, özellikle de gönlün, mutlak güzelliğin en kapsamlı mazharı olarak görülmesi değerlendirilmiştir. Hz. Yusuf’un güzelliği ve Leylâ–Mecnûn anlatısı gibi sembolik örnekler üzerinden Sezâyî’nin estetik yaklaşımı çözümlenmiştir. Sezâyî için âlem, yaratılışın her zerresinde mutlak güzelliğin izlerinin görülebildiği, ilahi tezahürün (tecelî) bir merkezini oluşturmaktadır. Şairin tecelî kavramına çok boyutlu yaklaşımı, onun tasavvufî derinliğini ve estetik inceliğini gösteriyor. Çalışma, Sezâyî’nin mutlak güzelliği sınırsızlık, aşk ve tevhîd ilkeleri etrafında bütüncül bir tasavvufî estetik olarak inşa ettiğini ortaya koymaktadır.
Bu makale, Martin Heidegger’in modern insanın varlıkla bağının zayıflamasını anlatmak için kullandığı “Heimatlosigkeit” (yurtsuzluk) kavramı ile tasavvufta insanın Allah’tan ayrılışı ve yeniden O’na yönelişini ifade eden “gurbet” tasavvurunu konu edinmektedir. Çalışma, söz konusu iki kavram arasındaki ilişkiyi, ait oldukları geleneklerin ontolojik temelleri ve insanın varoluşunu anlamlandırma biçimleri bakımından yapısal ve işlevsel düzeyde incelemeyi amaçlamaktadır. Nitel araştırma yöntemine dayalı olarak yürütülen makalede, Heidegger’in yurt ve yurtsuzluk düşüncesi ile sûfî metinlerindeki vatan ve gurbet anlayışı karşılaştırmalı analiz ve kavramsal çözümleme çerçevesinde ele alınmıştır. Bu inceleme sonucunda, her iki geleneğin farklı ontolojik ve epistemolojik zeminlere dayanmasına rağmen, insanın dünyadaki varoluşunu “kopuş” ve “geri dönüş” ekseninde yorumlamaları açısından belirli benzerlikler taşıdığı; bununla birlikte, bu benzerliklerin ontolojik bir özdeşlik anlamına gelmediği sonucuna ulaşılmıştır. Bu yönüyle çalışma, modern felsefe ile tasavvuf düşüncesi arasında temkinli ve analitik bir karşılaştırma modeli sunarak literatüre katkı sağlamayı hedeflemektedir.
Araştırma, Osmanlı dönemi kadın giyiminde örtünme ve dış giyim unsurlarını yaşmak, peçe, ferace ve çarşaf ekseninde ele almaktadır. Araştırmanın amacı, tarihsel süreç içerisinde örtünmenin aldığı biçimleri ve bu süreçte geçirdiği değişimi incelemektir. Araştırmanın önemi, Osmanlı kadın giyiminde örtünmeye dair literatürdeki parçalı yaklaşımlara karşı, yaşmak, peçe, ferace ve çarşafı kronolojik sırayla ve bütüncül bir bakış açısıyla değerlendirilmesinde yatmaktadır. Bu kapsamda araştırmada, özellikle XVI. ve XIX. yüzyıllar arasındaki zaman dilimine odaklanılmış ve ağırlıklı olarak kent merkezlerinde görülen örtünme biçimleri ele alınmıştır. Nitel araştırma yöntemine dayalı yürütülen araştırmada veri toplama tekniği olarak doküman incelemesi kullanılmıştır. Bu çerçevede yaşmak, peçe, ferace ve çarşaf gibi örtünme unsurları görsel ve yazılı kaynaklar üzerinden içerik analizi yöntemiyle incelenmiştir. İnceleme sürecinde, örtünme biçimlerinin tarihsel ve toplumsal bağlam içindeki kullanım pratikleri dikkate alınmıştır. Yaşmak, mahremiyet ile kamusal görünürlük arasında denge kuran bir örtünme unsuru olarak değerlendirilmiştir. Peçe, yüzün örtülmesini de kapsayan formu ile kamusal alandaki görünürlüğü daha sınırlı bir çerçevede tanımlayan örtünme unsuru olarak ele alınmıştır. Ferace ve çarşaf ise kadınların kamusal alandaki görünürlüğüyle ilişkili temel dış giyim unsurları olarak ele alınmış olup, tarihsel süreç içerisinde işlev ve anlamlarında değişimler yaşandığı görülmüştür. Sonuç olarak araştırma, Osmanlı dönemi kadın giyiminde örtünmeyi dinî referansların yanı sıra kamusal kullanım, toplumsal düzen ve Batı etkisiyle gelişen dönüşüm süreçleri bağlamında tarihsel bir olgu olarak değerlendirmektedir.
Bu çalışma, haber-i vâhidlerin te‘âruzunda Ehl-i Rey/Hanefî ile Ehl-i Hadîs/Cumhur çizgisinin karakteristik tercih reflekslerini karşılaştırmalı olarak tahlil etmektedir. Çalışma teâruzun izalesinde ihtilaflı bir tercih kriteri olan kesretü’r-ruvât meselesi ile sabah namazına ilişkin isfâr–tağlîs rivayetleriyle sınırlıdır. Çalışma, Hanefîlerin kesretü’r-ruvâtı neden tercih sebebi saymadığı ve iki ekolün teâruzu hangi epistemik zeminde çözdüğü problemini açıklamayı amaçlamaktadır. Araştırmada nitel araştırma yöntemi benimsenmiş; klasik usûl literatürü ve furû örnekleri doküman analizi ve karşılaştırmalı analiz yöntemiyle incelenmiştir. Çalışmanın özgün yönü, ekoller arası ayrımı yalnız tercih kriterleri üzerinden değil; tercih kriterlerinin işletildiği aşama, işlev ve epistemik rol üzerinden analiz etmesidir. Bu çerçevede Hanefî yaklaşımı açıklamak üzere “zann-ı kâfî eşiği” ve “sübût eşitlemesi” kavramsallaştırmalarında bulunulmuştur. Çalışma sonucunda, Hanefî yaklaşımda âhâd haberin amel için yeterli zan seviyesine ulaşmasından sonra râvî sayısındaki artışın tercih bakımından ilave epistemik değer üretmediği ve bu sebeple tercihin sened düzleminden metin düzlemine taşındığı sonucuna ulaşılmıştır. Buna karşılık Cumhurun, senedde oluşan ilave zan değerini teâruzun ilk aşamasında işleterek tercihi genellikle sened düzleminde gerçekleştirdiği tespit edilmiştir. Ayrıca usûl kaidelerinin furûda işletilmediği yönündeki bazı değerlendirmelerin çoğu zaman teâruzun çözüldüğü aşamanın gözden kaçırılmasından kaynaklandığı gösterilmiştir.
Ehl-i hadîs’in Ebû Hanîfe’ye yönelttiği itikâdî ve fıkhî açıdan eleştiriler ile bu eleştiriler karşısında Ehl-i re’y’in verdiği tepkiler, çalışmanın ana konusunu teşkil etmektedir. Özellikle Ehl-i hadîs’e ait duafâ kitaplarında yer alan söz konusu eleştirilerin, Ehl-i re’y tarafından 4./10. asırda yoğun bir şekilde telif edilen Ebû Hanîfe biyografisi içeren eserlerde ele alındığı görülmektedir. Nitekim her iki ekole ait literatürdeki Ebû Hanîfe tercemeleri karşılaştırıldığında aralarında var olan güçlü metinlerarasılık olgusu ile müelliflerin ifadeleri ya da eserlerin yapısı, yöntemi ve içeriği bahsedilen hususa delalet etmektedir. Dolayısıyla Ehl-i hadîs’in eleştirilerine karşı Ehl-i rey’in tepkileri Ebû Hanîfe biyografileri üzerinden takip edilebilir. Çalışma bu tepkilerin amacı ve mahiyetini bir başka deyişle 4./10. asır Ebû Hanîfe biyografilerinin telif sebeplerini ortaya koymayı amaçlamaktadır. Görülen o ki Ehl-i re’y zikredilen biyografi eserlerinde Ehl-i hadîs’ten gelen eleştiriler mukabilinde imamları Ebû Hanîfe’yi müdafaa etmektedir. Müellifler, Ehl-i hadîs’in iddialarını belirli yöntemlerle değerlendirmiş ve bu iddiaları merkeze alarak yeni bir Ebû Hanîfe biyografisi inşa etmiştir. Yeniden inşada iddiaların aksine Ebû Hanîfe’nin Ehl-i hadîs’le aynı zeminde bulunduğunun ispat edilmeye çalışıldığı ileri sürülebilir. Müslümanların 4./10. asırda maruz kaldığı problemlere bağlı olarak ötekilere karşı ortaya çıkan ittifaka girmenin ve mezhepleşme sürecinde Hanefîliğin meşruiyetine dair sorun çıkaracak iddiaların bertaraf edilmesinin gerekliliği şeklinde ifade edilebilecek iki durum ise Ehl-i re’y’i bu çabaya sevk eden âmiller olarak zikredilebilir.
On altıncı yüzyılda klasik üslûbun en önemli örneklerini veren Osmanlı tezhip sanatı, yüzyılın sonlarından itibaren dünyada meydana gelen siyasi, ekonomik ve kültürel gelişmelerin etkisiyle değişim sürecine girmiş ve Batı tesirli yeni üslûp arayışları ortaya çıkmıştır. Batı tesirindeki yenilik arayışlarının izini sürdüğümüz bu çalışmada, Süleymaniye Kütüphanesi İzmir Koleksiyonu 15 envanter numarasına kayıtlı Kur’ân-ı Kerîm’in tezhipleri incelenmiştir. Tezhip özellikleri bakımından bütünlük gösteren eser, incelenen dönemin tezyinat anlayışını yansıtması açısından önem taşımaktadır. Eserin serlevha, durak, gül ve sûre başı tezhipleri; kompozisyon, motif, renk ve teknik özellikler bakımından analiz edilmiş, muasır örneklerle mukayeseli olarak değerlendirilmiştir. Bu kapsamda tezhipler, nitel araştırma yöntemlerinden doküman analizi yöntemiyle incelenmiş, elde edilen veriler betimsel analiz yöntemiyle yorumlanmıştır. İnceleme sonucunda, tasarımlarda klasik dönem paftalama özelliklerinin devam ettiği, altının yoğun olarak kullanıldığı, zerenderzer tekniğinin yaygın biçimde uygulandığı ve natüralist çiçeklerde gölgelendirme tekniklerinin öne çıktığı tespit edilmiştir. Klasik tezhip anlayışından Batı etkili yeni üslûba geçiş sürecini yansıtan eser, Barok-Rokoko üslûbu öncesindeki Batı tesirli arayışların Osmanlı tezhip sanatındaki ilk izlerini ortaya koymakta ve geç dönem tezhip özelliklerinin anlaşılmasına katkı sunmaktadır.
Makalemizde hadislerin tarihî ve anlamsal arka planı, Hz. Peygamber’e nispet edilen kertenkelenin öldürülmesine dair rivayetlerde zikredilen gerekçeler bağlamında incelenmiştir. Böylelikle bazı gerekçelerin hadis formuna dönüşmesindeki tarihî ve sosyo-kültürel bağlam ile râvi etkisinin sebep-sonuç ilişkisi çerçevesinde ortaya konması amaçlanmıştır. Literatürde kertenkelenin öldürülmesine dair hadisler çeşitli yönleriyle ele alınmıştır. Ancak öldürülme sebeplerinin tamamı ve bu gerekçelerin oluşumunda tarihî bağlam ile râvinin dinî metinler arasında kurduğu anlam ilişkisi ilk defa çalışmamızda detaylıca incelenmiştir. Bu çalışma nitel araştırma kapsamında hadis kaynakları ve ilgili literatür esas alınarak yürütülmüştür. Kertenkelenin öldürülmesine dair rivayetler klasik hadis usulü çerçevesinde isnad ve metin tenkidiyle analiz edilmiş, metin varyantları karşılaştırılmış ve rivayetler cerh-ta‘dîl ilkeleri ile ilel ilminin kaideleri doğrultusunda değerlendirilmiştir. Ayrıca ilgili hadisler tarihî ve sosyo-kültürel bağlam içinde yorumlanmış, klasik ve modern yaklaşımlar mukayeseli olarak ele alınmış ve bazı motifler İsrâiliyat literatürü ile karşılaştırılmıştır. Bulgular, yalnızca kertenkelenin zararlı olması durumunda ve meskûn mahallerle sınırlı öldürülmesine ruhsat veren hadislerin sahih, öldürülmesini “şeytan olduğu” veya “Hz. İbrâhim’in ateşine üflediği” gerekçesine dayandıran rivayetlerin ise zayıf olduğunu göstermektedir. Buhârî’nin, kertenkelenin Hz. İbrâhim’in ateşine üflediği hadisini el-Câmiʿu’s-sahîh’inde zikretmiş olması, onun bu hadisi mutlak surette sahih kabul ederek benimsediği anlamına gelmemektedir. Öte yandan bu haberin İsrâilî olduğuna dair bir bulguya rastlanmamıştır. Bazı râvilerin metinler arasında yanlış irtibatlar kurması veyahut zararlı davranışları ifade için dinî metinlerde birtakım canlılara yönelik kullanılan mecazî ifadeleri hakikate hamletmesi, kertenkelenin şeytan veya peygamber düşmanı olduğu için öldürülmesinin hadis formunda meşrulaştırılmasına yol açabilmiştir. Çalışmamızda hadis metinlerindeki anlam değişimlerinin doğru tespiti için râvi etkisinin, tarihî ve kültürel bağlam ile metinler arası irtibatın birlikte dikkate alındığı çok boyutlu bir perspektifin gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.
Mâtürîdî’nin günümüze intikal eden Te’vîlâtü’l-Kur’ân adlı eseri, İslami ilimlere dair kıymetli bilgileri içeren hacimli bir tefsirdir. Müfessir, Kur’ân âyetlerini tefsir etme sürecinde Hz. Peygamber, sahabe ve tabiîn neslinden aktarılan rivayetleri dikkate almakla birlikte, aklî istidlallere ve lügavî tahlillere de önemli ölçüde başvurmuştur. Bu çalışma, Mâtürîdî’nin kelime ve kavramları analiz etme yöntemini ortaya koymayı amaçlamaktadır. Araştırmada nitel yöntemlerden doküman/metin analizi tekniği esas alınmış; bu doğrultuda Te’vîlâtü’l-Kur’ân taranarak müfessirin kavramları hangi yöntemlerle tahlil ve tefsir ettiği üzerinde durulmuştur. İnceleme sonucunda, Mâtürîdî’nin, ayetlerin doğru anlaşılabilmesi için kelime ve kavramların türediği kökleri, asıl anlamlarını, yakın anlamlı kelimeler arasındaki ortak ve farklı yönleri ile zıt anlamlı kelimeleri belirlemeye yönelik yöntemler kullandığı tespit edilmiştir. Ayrıca bu süreçte, kendinden önceki tefsir ve dil âlimlerinin görüşlerinden sıklıkla yararlandığı görülmüştür. Çalışmanın ikinci kısmında, Mâtürîdî’nin kavramları tahlil etme yöntemi, bağy kavramı özelinde incelenmiştir. Bu çerçevede öncelikle söz konusu kavramın etimolojik yapısı ele alınarak ifade ettiği temel anlamlar ortaya konmuş; ardından müfessirin Kur’ân bütünlüğünde bu kavramı nasıl tahlil edip anlamlandırdığı belirlenmiştir. Netice olarak Mâtürîdî'nin bağy kavramını, diğer kavramlarda olduğu gibi geçtiği her yerde müstakil ve tafsilatlı bir incelemeye tabi tutmak yerine, yalnızca ilgili ayetin sahih bir şekilde anlaşılması için gerekli gördüğü ölçüde ele aldığı müşahede edilmiştir. Bu doğrultuda, kavramın asıl anlamı, bağlam içinde kazandığı anlamlar ve yakın anlamlı kelimelerle ilişkisini ortaya koymanın yanı sıra, Kur’ân bütünlüğünde yedi farklı manada yorumlandığı görülmüştür.
Kur’an çevirisi literatüründe yöntem, bağlam, kavram karşılığı ve uygulanabilirlik gibi meseleler yoğun biçimde tartışılmakla birlikte üzerinde uzlaşılmış ortak bir çeviri tekniğinden hâlâ söz edilememektedir. Bu durum, Kur’an meâline dair farklı teorik tekliflerin yeniden değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır. Bu bağlamda, Türkiye’de meâl tartışmaları çoğunlukla uygulama örnekleri ve çeviri tercihleri etrafında ilerlerken çalışmamız Taha Abdurrahman’ın Kur’an çevirisine dair teorik yaklaşımını müstakil biçimde incelemesi ve bu yaklaşımı mevcut meâl literatürü içindeki yeri bakımından değerlendirmesi yönüyle farklılaşmaktadır. Araştırmanın amacı da bu çerçevede, Taha Abdurrahman’ın Kur’an çevirisine ilişkin görüşlerini incelemek ve onun yerleşik meâl anlayışlarına alternatif olarak geliştirdiği yaklaşımın imkân ve sınırlarını tartışmaktır. Çalışma, müellifin Kur’an’ı “ağır söz”, tercümeyi ise “hafif söz” olarak nitelemesi, çeviriyi Cebrailce ve Prometheusça şeklinde ayırması, ayrıca Kur’an’la sahih ilişki kurmanın modeli olarak sunduğu asıl eksenli çeviri anlayışı üzerinde yoğunlaşmaktadır. Araştırmada, müellifin ilgili eserlerini merkeze alan doküman incelemesine dayalı analitik ve eleştirel bir yöntem kullanılmıştır. İleri sürülen önermelerin iç tutarlılığı, pratik karşılığı ve Kur’an çevirisinin işlevselliği bakımında ortaya çıkan problemler tartışılmıştır. İnceleme sonucunda, Taha Abdurrahman’ın çevirinin ahlâkî ve manevî boyutuna yaptığı vurgunun dikkat çekici ve düşündürücü olduğu görülmüştür. Bununla birlikte çeviriyi özel izin, manevî hazırlık ve amelî olgunluk gibi ağır şartlara bağlayan yaklaşımın meâlin uygulanabilirliğini zayıflattığı anlaşılmıştır. Ayrıca bu yaklaşımın, çeviri faaliyetini öznel ölçütlere daha açık hâle getirdiği ve Kur’an’ın evrensel hitabını daraltma riski taşıdığı sonucuna ulaşılmıştır. Bu yönüyle çalışma, Kur’an çevirisinde anlam ile yorum, metin ile öznel tecrübe arasındaki sınırların daha açık biçimde korunması gerektiğini ortaya koymaktadır.
Bu çalışma Kur’an yorumunda nesnellik sorununu Kur’an yorum geleneği ile modern yorum kuramları arasında yeni bir perspektifle ilişkisel ve karşılaştırmalı bir düzlemde analiz etmeyi amaçlamaktadır. Klasik ile modern dönemlerden seçilen temsil gücü yüksek bazı yaklaşımlar üzerinden nesnellik idealinin nasıl kavramsallaştırıldığı, hangi açmazlarla karşılaşıldığı ve ne tür çözüm önerileriyle yeniden tanımlandığı incelenmiştir. Araştırma, nitel araştırma yöntemi kapsamında doküman incelemesine dayalı olarak yürütülmüştür. Çalışma Kur’an yorumunda nesnellik sorununu sabit anlam arayışı ve yöntem merkezli yaklaşımların ötesine taşıyarak yeniden kavramsallaştırması bakımından ilgili literatüre katkı sunmaktadır. Çalışmanın teorik çerçevesini özellikle Gadamer’in anlam, yorum ve nesnellik ilişkisine dair görüşleri oluşturmaktadır. Bu bağlamda klasik dönemde İmam Şâfiî, Gazzâlî ve İbn Teymiyye’nin nesnel anlam ve yorum anlayışları ile modern dönemde Kur’ancılık, Fazlurrahman’ın tarihselci yöntemi ile Ebû Zeyd gibi çağdaş düşünürlerin yaklaşımlarıyla sınırlandırılmıştır. Çalışma sonucunda klasik dönemde nesnelliğin metnin kendi kendisini açıklaması, literaline sadakati, sünnetle uyumu ve belli bir tarihi dönemle sabitlenmesi gibi hususlarla inşa edildiği görülmüştür. Modern dönemde ise nesnelliğin geleneğin otoritesinden, bazı tarihsel yorum kalıplarından arındırılması veya tarihsel bağlamın analizi üzerinden evrensel ilkelerin metodolojik bir zeminde yeniden inşa edilme çabası olarak şekillendiği tespit edilmiştir. Sonuç olarak nesnelliğin bir tepki, kaygı ya da ideal olarak refleksif bir tavır ve bir yöntem aracılığıyla araçsallaştırılması yerine bu ilginin yorumun veya anlamın kendisine yöneltilmesi önerilmektedir. Böylece metnin niyeti, yorumların iç tutarlılığı, geleneğin denetleyici gücü, zamansal mesafenin verimliliği ve yorumlar arası karşılaştırılabilirlik gibi ölçütlerle gerekçelendirilebilir, sorumlu, meşru ve geçerli bir yorumun/anlamın inşası mümkün olabileceği düşünülmektedir.
Sanal ve dijital alanlardaki gelişmelerin yönlendirdiği süreçte, din sosyolojisinde kullanılan nitel ve nicel yöntemler önemli tematik ve kuramsal dönüşümler yaşamıştır. Bundan dolayı dijital alanın baskın olarak genişlediği bir dönemde yapı-fail odaklı kurumlar yerine sanal ortamda kurulan dijital alanın incelenmesi için yeni paradigmaların ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu yeni paradigmaların başında ise ilişkisel din sosyolojisi gelmektedir. Bu çalışmada din sosyolojisi disiplini çerçevesinde yürütülen bilimsel araştırmalarda kullanılan nitel ve nicel yöntemlerin kuramsal temelleri, uygulama basamakları ve teknik özellikleri analitik bir yaklaşımla ele alınarak temellendirilmiş ardından ilişkisel din sosyolojisinin yeni çalışmalar için önemi vurgulanmıştır. Çalışmanın amacı akademik metin inşasında lisans ve lisansüstü araştırmacı adaylarının metodolojik tercihlerine katkıda bulunmaktır. Ayrıca toplumsal değişim bağlamında ortaya çıkan yeni kuramsal çerçeve olan ilişkisel din sosyolojisi perspektifiyle nitel ve nicel yöntemler bağlamında sistematik olarak incelemektir. Bu anlamda sanal dini gruplar, çevrimiçi/online dini topluluklar, dijital dindarlık, dijital dini influencerlar, çevrimiçi ibadet, kutsal mekânın sanallaşması, dijital göç ve din, sanal dini kimlikler gibi yeni oluşan olgu ve olayların araştırılması gelecek toplumunun sosyolojik okunması için önemlidir. Araştırma, nitel ve nicel yöntemin teknikleri ile lisans ve lisansüstü öğrencilerin akademik süreçlerinde yeni paradigmalarla nasıl metin inşa edilmeli sorusunu konu edinmiştir. Araştırma, nitel araştırma yöntemlerinden dokümantasyon tekniği esas alınarak yapılandırılmış olup, anlayıcı yaklaşım temelinde oluşturulmuştur.
Bu araştırma, üniversite öğrencilerinin sanal ortamlardan edindikleri dinî bilgilere yönelik görüşlerini nitel bir yaklaşımla incelemeyi amaçlamaktadır. Çalışma durum desenine göre tasarlanmış, veriler Akdeniz Üniversitesinde sosyal bilimler alanında öğrenim gören 27 lisans öğrencisinden yarı yapılandırılmış görüşme formu aracılığıyla elde edilmiş, mülakatlar araştırmacılar tarafından yüz yüze ve online şekilde gerçekleştirilmiştir. Toplanan veriler, Maxqda 2024 nitel veri analiz programı kullanılarak çözümlenmiştir. Çalışma neticesinde katılımcıların sanal dünyaya ayırdıkları günlük vaktin “5 saat ve üzeri” alt kodunda yoğunlaştığı; dijital mecraları eğitim/bilgi almak, sosyalleşmek/iletişim kurmak, gündemi takip etmek, eğlenmek/rahatlamak, kendini tanıtmak ve mesleki amaçlarına yönelik kullandıkları belirlenmiştir. Üniversite öğrencilerinin sanal ortamda dinî içerikler için ayırdığı vaktin “30 dk-1 saat” arasında olduğu; genellikle inanç, ibadet ve ahlakla alakalı paylaşımlarla ilgilendikleri tespit edilmiştir. Ayrıca öğrencilerin dijital mecralardan dinî bilgi edinmek amacıyla internet tarayıcılarına, YouTube, Instagram, X platformu (Twitter), TikTok ve üretken yapay zekâ uygulamalarına başvurdukları sonucuna ulaşılmıştır. Çalışma grubundaki katılımcılar, dinî bilgi arayışlarında, kullandıkları söz konusu dijital platformlar üzerinden belirli kişi, sayfa ve siteleri takip ettiklerini de ifade etmişlerdir. Katılımcıların sanal mecralardaki dinî içeriklere maneviyatı güçlendirmesi, bilgilendirici olması gibi sebeplerden ötürü pozitif yaklaşım sergilediği; dinden uzaklaştırması, objektif olmaması, dinî sömürüye sebebiyet vermesi gibi gerekçelerden dolayı olumsuz yaklaştığı belirlenmiştir. Araştırma bulguları, katılımcıların sanal ortamları yalnızca sosyalleşmek maksadıyla kullanmadığını, dijital araçların dinî öğrenme süreçlerinde öğrencilerin yardımcısı konumunda bulunduğunu göstermektedir. Gençlerin ilgili öğrenmelerinin desteklenmesi için dijital mecralarda resmi kuruluşların denetleyici konumda olduğu, uzman kişilerin dinî içerik oluşturduğu dinamik bir uygulama geliştirilebilir.
Şiir, reel dünyanın nesne, olgu ve olaylarını şairin, yaratıcı hayal gücünde yeniden yorumlayarak sanatlı bir ifade biçimiyle dile getirdiği, çoğu zaman belirli bir vezin ve kafiye düzeni çerçevesinde, insanın edebî zevkine hitap eden bir edebî ürün olarak tanımlanabilir. Bununla birlikte, şiirler, yazıldığı dönemin bireysel, sosyal ve siyasal koşullarına dair içerdiği bilgilerle tarihî bir vesika niteliği de taşır. Özellikle methiye, mersiye, mekan tasviri ve hiciv gibi türler, edebî değerlerinin yanı sıra, dönemin tarihine ilişkin kıymetli veriler sunabilir. Eyyûbî döneminin önde gelen Arap şairlerinden İbnu’s-Sâ‘âtî’nin (553/1158-604/1207), Hıttîn Zaferi münasebetiyle Salahaddîn Eyyubi için kaleme aldığı methiyesi, bu bağlamda önemli bir örnektir. Kudüs fethi için zemin hazırlayan Hıttîn Savaşın’a bizzat iştirak eden ve Salahaddîn’e ithafen 16 kaside yazan şairin, Hıttîn zaferini tebrik eden 37 beyitlik kasidesi, üslup güzelliğiyle öne çıkmaktadır. Bu makale, şairin yaşamına dair kısa bilgilerle birlikte, özellikle Salahaddîn Eyyubi'ye yönelik methiyelerinde kullandığı ifadelerin anlam ve belagat özelliklerini, bahsi geçen 37 beyitlik kasidenin edebî tahlilini incelemeyi ve bu önemli şiirsel metnin dönemin siyasi ortamını belgelemedeki kritik önemini akademik bir perspektifle ele almayı hedeflemektedir.
This article argues that a structural gap exists between the theoretical ideals and the practical applications of human rights discourse. The problem of the research is the scrutiny of the ontological void and epistemological rupture caused by the modern paradigm, which isolates the intellect from its metaphysical roots and severes its connection with the transcendent, and the identification of the possibilities that the Islamic intellectual tradition can offer in the rectification of this crisis. Inductive and analytical methods have been followed in the study. In this framework, the philosophical components of modern discourse have been scrutinized, and the constitutive potential of the concepts of primordial nature and ontological-legal personhood "adamiyyah", which serve as objective grounds for rights, has been analyzed. In the context of the critique of the Western-centric human rights discourse, the conceptual hegemony inherent in the claim of universality is deconstructed, and a philosophical and legal critique is presented against the understanding that positions man as an absolute lawgiver detached from transcendent references, thereby rendering him both the source and the basis of legitimacy of rights. In the study, in order to transcend the individualistic theory of rights put forth by the individual-centric liberal understanding abstracted from transcendent references, a model of responsible freedom is proposed, which defines freedom not as a realm of unlimited arbitrariness, but as a moral authority bound by the consciousness of divine trust “Amānah”. The study has revealed that the ideal human rights discourse can be reached not by merely comparing Islamic legal thought with modern achievements, but rather through an inclusive humanitarian vision that transcends Western-centrism. This process necessitates a dialogue centered on Islamic experience and the adoption of the objectives of the Sharīʿa as the basis in the definition of human benefit. Thus, a universal, consistent, and inclusive discourse of rights can be constructed.
Bu çalışma, klasik fıkıh doktrininde hukukî işlemlerin ispatında merkezi bir rol oynayan şahitlik müessesesi çerçevesinde, gayri müslimlerin şahitliğini ve bu şahitliğin nikâh akdine etkisini incelemektedir. Fıkıh literatüründe şahitlik müessesesi hakkında birçok çalışma yapılmış olmakla birlikte nikâh akdi bağlamında gayri müslimlerin şahitliğini konu edinen spesifik bir çalışma bulunmamaktadır. Bu bağlamda şahitlikte aranan şartlar arasında yer alan “müslüman olma” vasfının mahiyeti ve bu şarta bağlı olarak tartışılan gayri müslimlerin birbirleri hakkında ve müslümanlar hakkındaki şahitliklerinin kabul edilip edilmediğinin bilinmesi büyük önem arz etmektedir. Bu nedenle çalışma, söz konusu boşluğu doldurmayı ve gayri müslimlerin şahitliğinin nikâh akdine etkisini bütüncül bir yaklaşımla ortaya koymayı amaçlamaktadır. Bu doğrultuda makale, gayri müslimlerin şahitliğine ilişkin teorik tartışmalar ve bu tartışmaların nikâh akdi gibi pratik bir örneğe yansımaları olmak üzere iki bölüm olarak tasarlanmıştır. Makalede metodolojik olarak literatür taraması ve mukayeseli analiz yöntemi benimsenmiştir. Çalışmada fakihlerin çoğunluğunun gayri müslimlerin birbirleri hakkındaki şahitliğini reddetmesine karşın, Hanefîlerin bunu kabul ettiği ve bu görüşün bir uzantısı olarak müslüman bir erkeğin zimmî bir kadınla evliliğinde zimmî şahitlerin varlığını yeterli gördüğü sonucuna ulaşılmıştır. Gayri müslimlerin müslümanlar hakkındaki şahitliği ise Hanefîler, Mâlikîler ve Şâfiîler tarafından kabul edilmemekle birlikte Hanbelîler, Zâhirîler ve Şiîler tarafından yolculuk esnasındaki vasiyet gibi sınırlı durumlarda kabul edilmiştir.