Rinderpest was one of the most devastating epizootic diseases in history, causing large scale losses of livestock in the Ottoman lands and many other parts of the world. In response to epizootic outbreaks, states developed various intervention tools such as inoculation, quarantine, and culling. These methods were widely used from the early modern period onwards. In nineteenth-century Europe, animal compensation became an important instrument for preserving the stability of rural economies. By contrast, compensation was not an instrument adopted by the Ottoman administration early in its intervention regime. This study examines how the Ottoman administration organised its struggle against rinderpest from the early nineteenth century to the early Republican period. Which intervention tools it employed, and why compensation remained a contested instrument throughout this process. According to official Ottoman correspondence (drawing on official reports, regulatory texts and local petitions) the analysis shows that epidemic intervention was shaped not only by veterinary knowledge but also by fiscal constraints, local administrations, administrative regulations and the interests of livestock owners. The study argues that the Ottoman epizootic intervention regime was formed within a negotiated framework that sought to balance the protection of treasury revenues with the maintenance of local production chains.
Sığır vebası, en eski hayvan hastalıklarındandır. En çok, hassas türler olan sığır ve mandalara etki ettiği bilinir. Bulaşıcılığı ve ölüm oranı çok yüksek olan hastalık Anadolu coğrafyasında çağlar boyunca çok sayıda kırıma neden olduktan sonra ancak Cumhuriyet devrinde etkeni ile birlikte ortadan kaldırılabilmiştir. Anadolu tarihinin en uzun ve önemli kesitlerinden birisini temsil eden Osmanlılar devri boyunca ise hayvan varlığıyla sağlığını tehdit eden hastalıkların başında yer almıştır. Buna karşılık akademik literatürde diğer hayvan hastalıklarıyla birlikte insan hastalıklarının gölgesindedir. Hâlbuki hane ekonomisinin çift hayvanlarına dayandığı tarım odaklı ekonomilerde başta sığır vebası olmak üzere salgın hayvan hastalıkları, yalnız hayvan varlığı ve gönenciyle değil, sosyoekonomik hayatın bütünüyle ilgili deneyimlerdir. İnsan refahı ile şehirlerin huzur ve güvenliği bu travmatik deneyimden bağımsız düşünülemez. Ele alınan çalışma hayvan mobilitesinin görece arttığı bir dönemde, Osmanlı sosyoekonomik hayatının istikrarı bakımından belirgin bir tehdit oluşturan ve Osmanlı İmparatorluğunun kalbi niteliğindeki başkentinde meydana gelen büyük bir sığır vebası salgınına odaklanmaktadır. 1886-1890, 1891 yıllarında en büyük tahribatını gerçekleştiren söz konusu salgın çalışmada yayılım coğrafyası, kronolojisi ve mücadele uygulamaları bağlamında değerlendirilmeye çalışılmıştır. Bu çerçevede kaynak, intikal, korunma/önleme gibi başlıklar çalışmanın odak noktalarını oluşturmuşlardır. Çalışmanın ana kaynağı ise birinci el kaynak niteliğindeki Osmanlı arşiv vesikalarıdır. Makale, dönemi ve hastalığın tarihçesini konu edinen doğrudan ve dolaylı diğer literatürle de desteklenmiştir.
Sığır vebasının ilk çağlardan itibaren var olduğu geniş ölçüde kabul gören bir görüştür. Yine bu görüşe göre hastalık Çin’in doğusunda ortaya çıkmış ve Hun akınlarıyla birlikte Avrupa içlerine kadar taşınmıştır. Avrupa’ya nüfuz eden sığır vebası 19. yüzyıla kadar olan süreçte büyük çoğu yine Asya kökenli muhtelif salgında milyonlarca hayvanın ölümüne neden olmuştur. Tecrübe edilen salgınlardan devlet ekonomileri ile insan sağlığı önemli ölçüde etkilendiğinden hastalıkla mücadelenin ve salgınların önüne geçmenin yolları aranmıştır. Bu çerçevede bir taraftan veteriner hekimliği eğitimi başlatılıp mesleki bir teşkilatlanmanın teminine girişilirken bir yandan da hastalıklarla mücadelenin etkin biçimde yürütülmesini sağlayacak mevzuat hazırlanmaya ve nihayetinde devletlerin özgün deneyimlerinin diğerleriyle paylaşılmasını ve ortak bir hafızaya aktarımını sağlayacak uluslararası düzeydeki platformların oluşturulmasına çalışılmıştır. Avrupa devletleri söz konusu girişimleri sayesinde 1871-1872’de etkili olan son büyük epidemiyi takiben sığır vebasını önemli ölçüde kontrol altına alıp büyük salgınların önüne geçebilmişlerdir. Bu tarihten sonra hastalık daha çok doğuda görülür olmuştur. Sığır vebası Osmanlı topraklarında da büyük kırımlar yaratmıştır. Özellikle 19. yüzyılda yaşanan atakların olumsuz etkileri 20. yüzyıl ortalarına dek sürmüştür. Hastalığın kendisi de ancak Cumhuriyet devrine eradike edilebilmiştir. Devletin bu fenomenle başa çıkamamasında uzman kadro yetersizliği temel etkenlerdendir. Ele alınan çalışma da buna odaklanmaktadır. Dönemin arşiv kayıtlarından hareketle Osmanlı merkez otoritesinin özellikle 1885 sonrası süreçte hastalıkla mücadele edecek kadrolarını oluşturmadaki performansın portresi ortaya konulmaya çalışılmıştır. Çalışmanın ana kaynağını ele alınan dönem için birinci el kaynak kabul edilen ve Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı’nın Osmanlı Arşiv kısmında Dahiliye(Mektubi Kalemi), Yıldız(Mütenevvi Maruzat); İrade(Askeri, Dahiliye, Hususi, Orman ve Maadin, Taltifat), Bab-ı Ali Evrak Odası ve Meclis-i Vükela Mazbataları fonlarında yer alan arşiv belgeleri oluşturmaktadır.
Günümüzde bilgi alma kanal ve yöntemleri muazzam bir çeşitliliğe sahiptir. Toplumlar aynı anda kitle-ler halinde aynı bilgi ve habere ulaşabilmektedirler. Halbuki bundan yaklaşık bir buçuk asır öncesinden başlayarak toplumsal yaşamın en eski dönemlerine giden uzun tarihsel periyoda bakıldığında belli bir siyasal örgütlenmeye bağlı olan hemen her toplumda bilgi alıp-vermenin temel iki boyutunun olduğu görülecektir; siyasal iletişim ve toplumsal iletişim. Çağlar boyunca siyasal iletişim kapsamında yönetici grup yönetileni, bağlı olunan siyasal örgütlenmenin kuralları ve gelişmeleri hakkında bilgilendirmiştir. Toplumsal iletişim kapsamında ise halk, toplumsal içerikli olay ve gelişmeler konusundaki bilgi ihtiyacını karşılamıştır. Dar bir çerçeveye sahip olan bu aktarımın kanalları da temelde aynı kalmışlar, günümüzdeki gibi çeşitlenmemişler-dir. Muhtelif coğrafyadaki muhtelif toplumda farklı görünümleri olmakla birlikte ‘öz’de aynı işlevi gören tellallar, geleneksel iletişimin odağıdırlar. Tellallık kurumuna ilişkin belki de en isabetli tanımlama; tellalları geleneksel iletişimin medyası olarak gösterenidir. Zira, ait oldukları topluma göre değişen zil, davul, gong vb görsel ve işitsel malzemeleri; masallar, darbı meseller ve alegorilerle süslenmiş şiirsel ifade tarzları, geleneksel dansları ve özgün dramatik sunumları ile gerçekten de göze ve kulağa güçlü bir biçimde hitap ederek günü-müzün medyasının üstlendiği işlevi üstlenmişlerdir. Farklı toplumlarda farklı isim ve görünümlere sahip olsalar da temelde aynı hizmeti ifade etmektedirler; haber vermek. Kurum bugün her ne kadar söz konusu fonksiyon yönünden işlevselliğini yitirmiş olsa da, geçmişte çağlara ve mekanlara yayılmış halde olduğu aşikardır. Osmanlılar söz konusu tarihi kurumu İslam dünyası örneğinden miras almış görünmektedirler. Nitekim her şeyden önce günümüzde tellal şeklinde telaffuz ettiğimiz tellal kelimesi Arapça asıllıdır ve ‘yol göstermek’ anlamındaki dallâl sözcüğünden gelmektedir. Ne var ki dellâl/dallâl, haberci vasfı kadar ve belki bundan ziyade İslam dünyasında uzun bir zaman dilimi boyunca gündelik hayatta ticari faaliyetlerde aracı-lık eden kimseleri işaretle de kullanılmıştır. Simsar da denen bu kişiler böylece tellallığın iletişim kanalı olmak kadar, hatta çoğunlukla ondan daha ön planda olan ve bugün hala seçilebilir nitelikteki ikinci fonksiyonunun varlığını ortaya koymuşlardır; ticari arabuluculuk. Ticaret tellalları küçük ölçekli, mezat satışı şeklindeki alım satım faaliyetlerinin aracısı olabildikleri gibi büyük çaplı, hatta uluslararası boyutta ticaretle de ilgilene-bilmişlerdir. Ekonomi tarihindeki hayati rollerine binaen hizmetleri karşılığı alacakları komisyonlar kanun ve nizamlarla belirlenmiştir. Ayrıca faaliyetlerini hangi ilkeler doğrultusunda yürütecekleri de fıkıh kitaplarında gösterilmiştir. Böylece kurum İslam’a uygun bir kisveye bürünmüş ve işlevselliğine binaen de Osmanlılara kadar taşınmıştır. Ele alınan çalışma, kadim aktarım kanalı olan tellallık kurumunun Osmanlılar dönemine odaklanmaktadır. Hem devletin halkla iletişiminin merkezinde yer almaları, hem de ticaretteki önemlerine binaen Osmanlılar devrinde oluşturulmuş birçok kaynak grubunda dellallara sıkça rastlanmaktadır. Buna karşılık kurumu ele alan monografik çalışmalar yok raddesindedir. Söz konusu çalışmada devletin resmi kayıtlarından hareketle kurumun Osmanlılara özgü temel bazı pratikleri ortaya çıkarılmaya çalışılmaktadır.
Rinderpest is one of the oldest animal diseases in history, which mostly affects cattle and buffaloes, and has a very high contagious and mortality rate. It was one of the leading diseases threatening animal existence and health in the Ottoman Empire. Against this, rinderpest has been overshadowed by human diseases along with other animal diseases in the academic literature. Yet, in agriculture-oriented economies where the household economy is based on double animals, epidemic animal diseases, especially rinderpest, are experiences not only related to the existence and welfare of animals, but also to the whole socio-economic life. Human well-being and the peace and security of cities cannot be thought independent of this traumatic experience. The study focuses on a major rinderpest epidemic that occurred in the capital, which was the heart of the empire, at a time when animal mobility increased relatively, posing a significant threat to the stability of Ottoman socio-economic life. The epidemic in question, which caused the greatest destruction between 1886-1890 and 1891, was tried to be evaluated in the context of its spread geography, chronology and fight disease practices. In this context, the concepts of source, transmission, protection/prevention have been the focal points of the study. The main material of the study is the Ottoman archive documents, which are primary sources. The article was also supported by other direct or indirect literature dealing with the period and the disease.
Osmanlı Devleti atçılık kültürünün ileri seviyeye ulaştığı bir siyasi yapılanma olmuştur. Bunda Orta Asya bozkır geleneğinden önemli ölçüde nasiplenilmesi belirleyici bir etkendir. Öte yandan devlet de açtığı yetiştiricilik kurumlarıyla bu tradisyonu himaye ve teşvik eden bir rol üstlenmiştir. Böylece Osmanlılar atın ordu güçlerinin bel kemiğini teşkil ettiği devirlerde büyük süvari kuvvetlerine sahip olan ve bunu kendi iç dinamikleriyle besleyebilen sayılı devletten birini meydana getirmişlerdir. Ancak devletin aynı zamanda bir çözülme süreci yaşadığı XIX. yüzyılın siyasi, askeri ve ekonomik değişkenleri içerisinde at yetiştiriciliği de ciddi bir gerilemeye maruz kalmıştır. Devletin kadim yetiştiricilik ocaklarını bünyesinde barındıran ‘tımar sisteminin tasfiyesi’ ve 1853-1856 Kırım Savaşı’nı takiben ‘ordu atlarının dış piyasalardan tedarikine yönelinmesi’ söz konusu gerilemede belirleyici rol üstlenen iki önemli gelişme olmuştur. Ele alınan çalışma Osmanlıların askeri nitelikteki at ihtiyacını dış piyasalardan tedarik etmeye çalıştığı 1890-1900 aralığını ele almaktadır. Dış alımların yoğun olduğu bu aralıkta birinci el kaynak niteliğindeki resmi devlet kayıtlarından hareketle konunun temel bazı dinamikleri ortaya konmaya çalışılmıştır.
Rinderpest is recognized as the most contagious and fatal animal disease in the historical process. The disease, which maintained its effectiveness until the 20th century, has been the subject of socio-economic grievances since the earliest times for the Ottomans, who had a deep-rooted husbandry culture. However, the increase in human and animal mobility with the development of technology greatly increased the number and frequency of attacks in the 19th century. In this contex, it should be noted that the great wars experienced are also important reinforcements. In the face of the epidemics, the Ottoman central authority, albeit belatedly, attempted to establish the civil veterinary medicine organization with the example of its European contemporaries, who represented the modern world. The study focuses on Sehremaneti Veterinary Inspector Mehmet Haydar, who was a very important figure in the establishment of modern civil veterinary medicine culture in the Otto-mans. M.Haydar, who was originally a soldier, carried out the civil duty in question for many years due to the very low number of experts in the field, and in this context, he played a key role in the test of the capital against the rinderpest. The study focused on determining his place in the Turkish veterinary medicine organization and revealing his role in the eradication of rinderpest.
Sığır vebası, tarihsel süreçte bulaşıcılığı ile öldürücülüğü en yüksek ve en çok korkulan hayvan hastalığı olarak tanınır. Etkinliğini 20. yüzyıla kadar koruyan hastalık, köklü bir yetiştiricilik kültürüne sahip olan Osmanlılar için eski dönemlerden itibaren sosyo-ekonomik bir mağduriyetin konusu olmuştur. Ancak teknolojinin gelişimiyle birlikte insan ve hayvan hareketliliğinin artması, yaşanan atakların sayısı ve sıklığını 19. yüzyıla gelindiğinde fazlasıyla arttırmıştır. Bu noktada, tecrübe edilen büyük savaşların da önemli birer pekiştirici olduğu kaydedilmelidir. Osmanlı merkez otoritesi yaşanan salgınlar karşısında gecikmeli de olsa modern dünyayı temsil eden Avrupalı çağdaşlarından hareketle sivil veteriner hekimliği teşkilatını oluşturmaya girişmiştir. Ele alınan çalışma Osmanlılarda modern sivil veteriner hekimliği kültürünün yerleşmesinde çok önemli yere sahip olan bir ismi; Şehremaneti Baytar Müfettişi Mehmed Haydar’ı konu edinmektedir. Aslen asker olan M.Haydar, devletin alandaki uzman sayısının çok az olması nedeniyle uzun yıllar söz konusu sivil görevi yürütmüş ve bu çerçevede başkentin sığır vebası ile olan imtihanında kilit bir rol üstlenmiştir. Çalışmada kendisinin Türk veteriner hekimliği teşkilatı içindeki yerinin tespitine ve sığır vebasının eradikasyonu çalışmalardaki hayati rolünün ortaya çıkarılmasına odaklanmıştır.
Öz: Guano, martı, pelikan, sümsük kuşu ve karabatak gibi deniz kuşlarının kurumuş dışkılarına verilen isimdir.Peru'nun Chincha adaları başta olmak üzere Güney Amerika'nın batı sahilleri açıklarındaki adalar, guanonun dünya üzerinde en bol bulunduğu coğrafyayı oluşturmaktadır.1840'lı yıllardan itibaren gübre olarak etkin bir şekilde kullanılmaya başlamasıyla birlikte Kuzey Amerika ve Avrupa'nın sanayileşen şehirlerinde buna yönelik büyük
Şehirlerin iaşesini sağlamak, yönetim şekilleri ne olursa olsun devletlerin temel kaygılarından olmuştur. Devlet yöneticileri, meşruiyetlerini sağlamanın yolu olarak halkın temel gereksinimlerinden olan besin ihtiyacını karşılamaya ve bu konuda gerekli düzenlemeleri yapmaya hassasiyet göstermişlerdir. Alman kimyager Justus von Liebig’in eti “yüksek protein kaynağı” olarak tanımlamasının ardından et, iaşenin en temel unsurlarından birine dönüşmüştür. Et, çalışma koşullarının gerektirdiği fiziki dayanıklılık ve gücü sağlaması bakımından özellikle işçi sınıfının diyetlerinin en başında gelmeye başlamıştır. Nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan bu sınıfın ihtiyaç duyduğu söz konusu kaynağın sağlıklı, ucuz ve bol miktarda temini ise, devletler için ciddi bir yükümlülüğe dönüşmüştür. Halkın et ihtiyacını önceleri şehir merkezinde bulunan, kesim işlemini dükkânının avlusundaki alanlarda gerçekleştiren özel kasaplar karşılamıştır. Ne var ki şehirlerin büyüyüp kalabalıklaşmasıyla birlikte artan et talebi, her gün çok fazla sayıda çiftlik hayvanının şehirlerin merkezinde kesilmesine yol açmıştır. Yarattığı rahatsız edici görüntünün yanı sıra sağlıksız çevre koşullarına sebep olması, hayvan kesim faaliyetini acil müdahale gerektiren bir soruna dönüştürmüştür. On sekizinci yüzyıldan itibaren bu sorun, hümanistlerin de girişimiyle bir reform kapsamında değerlendirilmeye başlanmıştır. Et iaşesinin halkın sağlığını tehdit etmeyen ve şehrin görseline zarar vermeyen koşullarda yapılmasını sağlamak için, devlet eliyle halk mezbahaları açılmıştır. Bu bağlamda bu çalışmada, et temini sorununa cevaben ortaya çıkan mezbaha reformu ele alınmıştır. Bu reform kapsamında Avrupa’nın en büyük metropollerinden olan Viyana, Berlin, Londra ve Chicago şehirleri bol hayvan stoğu bulundurmaları ve yoğun bir kesim faaliyetini sürdürmeleri bakımından incelenmiştir. Aynı dönemler içinde Osmanlı’daki dinamikler araştırılmış, bu örnekler üzerinden yapılan kıyaslamalarla Osmanlıdaki mezbaha reformunun özgün yönleri ortaya konulmaya çalışılmıştır.
Mulki Tatbikat-I Baytariyye Mektebi is a vocational college opened in October 1910 with the aim of educating specialist staff to strengthen the organization of the Ottoman State's civilian veterinary medicine. In the establishment of the school, the main objective was to provide an effective fight against epidemic animal diseases. It was planned to train specialist officers who would be able to provide vocational services in the veterinary profession in a short time through this school which was established firstly as Muavin Baytar Mektebi.Thus, a more effective struggle against epidemic diseases would be achieved. The main subject of this study is the School's Internal Service Regulation (Partial Instruction). In the work supported by the archival records of the primary source, the contributions of Mulki Tatbikat-I Baytariyye Mektebi to the history of Turkish veterinary medicine are tried to be evaluated.
Turk askeri veteriner hekimligi egitimi, uzerine bircok kapsamli arastirma ve inceleme yapilmis, gerek baslangic gerekse gelisim safhalari oldukca iyi tespit edilmis bir alandir. Buna karsilik, Turk sivil veteriner hekimligi tarihi konusundaki calismalar daha sinirli kalmistir. Belirsizligini koruyan noktalari, ilkine nispetle coktur. Ele alinan calisma, bu alandaki boslugu doldurmak hedefiyle hazirlanmistir. Calismanin konusu, Osmanli doneminde hayvancilikla ugrasan sivil halka yonelik veteriner hekimligi hizmeti sunacak mulkiye baytarlarinin yetistirilmesidir. Birinci el niteligindeki arsiv vesikalari kullanilarak ordu catisi sekillenen sivil egitimin baslangic sureci ve mezunlar hakkindaki ilk yasal duzenlemelerin netlestirilmesi amaclanmaktadir.
Objective: Present study aims to compare control group patients and patients with diffuse alopecia in order to understand the nature of the relationship between symptoms and level of anger and to see whether patient group has higher number of symptoms than control group.Methods: 43 female patients who were diagnosed diffuse alopecia in dermatology clinic and 52 age-andgender-matched control participants were included in the study.20% of patients (n=19) with androgenetic alopecia, 10.5% of patients (n=10) with diffuse alopecia areata and 14.7% of patients (n=14) with telogen effluvium participated in study.Hospital Anxiety and Depression Scale (HADS) and The Trait Anger and Anger Expression Scale (TAAES) were filled by the participants.Also patients were followed up by a standard hospital form recording alopecia.Results: It was found that patients with alopecia revealed significantly more depression (p<0,001) and anxiety (p<0,001) scores than control group.Also trait anger (β = 0,216, Wald Z = 3,697, Exp(B)= 1,241, p<0,05) and anxiety (β = -0.466,Wald Z = 5,008, Exp(B)= 0.628, p<0,05) scores significantly predicted alopecia group.Additionally total time period for alopecia significantly and positively correlated with depression (r= 0,402, p<0.01) and anxiety (r=0,393, p<0,01) scores.Comparing patient groups with each other, trait anger and expressed anger were significantly different across groups. Conclusion:Patient group reported more anxiety and depressive symptoms than control group.In treatment of patients with alopecia, bidirectional relationship between alopecia and psychological symptoms should be in consideration.Collaboration with psychiatry is suggested in order to improve treatment efficacy and patients' life satisfaction.In addition anger management seems essential in treatment of patients with diffuse alopecia.
Objective: Present study aims to compare control group patients and patients with diffuse alopecia in order to understand the nature of the relationship between symptoms and level of anger and to see whether patient group has higher number of symptoms than control group. Methods: 43 female patients who were diagnosed diffuse alopecia in dermatology clinic and 52 age-and-gender-matched control participants were included in the study. 20% of patients (n=19) with androgenetic alopecia, 10.5% of patients (n=10) with diffuse alopecia areata and 14.7% of patients (n=14) with telogen effluvium participated in study. Hospital Anxiety and Depression Scale (HADS) and The Trait Anger and Anger Expression Scale (TAAES) were filled by the participants. Also patients were followed up by a standard hospital form recording alopecia. Results: It was found that patients with alopecia revealed significantly more depression (p<0,001) and anxiety (p<0,001) scores than control group. Also trait anger (β = 0,216, Wald Z = 3,697, Exp(B)= 1,241, p<0,05) and anxiety (β = -0.466, Wald Z = 5,008, Exp(B)= 0.628, p<0,05) scores significantly predicted alopecia group. Additionally total time period for alopecia significantly and positively correlated with depression (r= 0,402, p<0.01) and anxiety (r=0,393, p<0,01) scores. Comparing patient groups with each other, trait anger and expressed anger were significantly different across groups. Conclusion: Patient group reported more anxiety and depressive symptoms than control group. In treatment of patients with alopecia, bidirectional relationship between alopecia and psychological symptoms should be in consideration. Collaboration with psychiatry is suggested in order to improve treatment efficacy and patients’ life satisfaction. In addition anger management seems essential in treatment of patients with diffuse alopecia.
XVI-XVIII. yüzyıllar arasında Ankara ve yöresinin başlıca gelir kaynağını teşkil eden tiftikli kumaşlar, Sanayi Devrimi’ni takip eden süreçte dokuma endüstrisinde gerçekleşen büyük atılımla birlikte Avrupa piyasalarında gördüğü rağbeti kaybetmiştir. XVIII. yüzyıldan itibaren dış piyasalarda talebin önce tiftik ipliğine ve tedricen ham tiftiğe yönelmesi, dokuma tezgahlarının kapanmasına ve sektörün büyük gelir kaybı yaşamasına sebep olmuştur. Buna rağmen Ankara ve yöresi tiftik ipliği ve sonraki süreçte ham tiftiğin satışından bir süre daha kazanç temin edebilmiştir. Ancak XIX. yüzyıl başlarında tiftik keçilerinin farklı iklim ve coğrafyalarda yetiştirilir olması Osmanlı tiftik tekelinin kırılmasına ve Anadolu topraklarının tiftik üretim ve ticaretindeki ayrıcalıklı konumunu tamamen yitirmesine neden olmuştur. Uygulamaya konan ihraç yasakları ile yerli üreticinin rekabet gücü korunmaya çalışılmışsa da XX. asır başlarına dek istikrarlı bir hükümet politikası takip edilememiştir
British India in the 19 th century was the largest market for equine exports from the Ottoman state through both an official and unofficial channels.The export of horses from Syria and in particular, from Iraq to India, gathered pace from 1850 onwards, with the beginning of modern shipping on the Tigris and Euphrates Rivers.The increased demand for Arabian horses from India, and the consequent expansion in the volume of exports had however, consequences for equine Arabian bloodstock, leading to a serious decline in the breed of Arabian horses, in terms of the quantitative and characteristic aspects of the breed.The Ottoman state which both organized and obtained one of the sources of its income from the horse trading in this region, on the one hand attempted to keep the balance in trade-flow in its favor, while, on the other hand, undertaking the necessary precautions to ensure the continuity of the Arabian breed for future generations.Exports of the 'Arabian horse' bred in the livestock raising areas of Syria and Iraq, under Ottoman control form the subject of this article and some basic factors in horse exportation to India are addressed, for the period extending from the middle of the 19 th century until the outbreak of the First World War.Within this framework, some important subject areas are addressed including: the Bedouin tribes who bred the stock, the livestock for export and the major export centers, the primary reasons why Iraq's exports of Arabian horses to India increased, and export prohibitions.The main sources employed in this research were the records in the Ottoman state archive, county annuals and other documentation related to this matter.