
Sürdürülebilirlik; mevcut gereksinimleri karşılarken, gelecekte de ihtiyaç duyulacak kaynak ve değerlerin korunmasını, bunların dirençli, doğaya uyumlu, verimli ve güvenli bir biçimde devamlılığının sağlanmasını ifade etmektedir. Son yıllarda akademik ve sosyal alanda sıkça tartışılan bir kavram olarak çok boyutlu yapısıyla disiplinlerarası yaklaşımı gerekli kılmıştır. Başlangıçta çevreye dayalı bir ilgiyken kapsam alanını genişleterek ekonomi, eğitim, sağlık gibi temel gereksinimler üzerinde de karşılığı aranan bir kavram haline gelmiştir. Hızla artan nüfus, kontrolsüz sanayileşme, biyoçeşitlilik kaybı, doğal kaynakların tükenmesi ve iklim değişikliği gibi sorunlar sürdürülebilirliği bir seçenek değil, bir zorunluluk haline getirmiştir. Bu bağlamda, çevresel sürdürülebilirlik kavramı; doğal kaynakların bilinçli kullanımı, ekosistemlerin korunması ve insanların yaşam kalitesini artıracak uygulamalarla sonraki nesillere daha yaşanabilir bir dünya bırakma hedefiyle değer kazanmaktadır. Ancak sürdürülebilirlik, sadece pozitif bilimlerin ve çevre politikalarının ürünü değildir. Geleneksel toplumlarda doğayla uyumlu yaşam biçimleri uzun yıllar boyunca uygulanmış, insan ile çevre arasındaki denge, geçmişten günümüze ulaşan alışkanlıklar ve kültürel normlarla korunmuştur. Türk halk kültürü tarihsel süreçte doğa ile uyum içinde yaşamayı benimseyen, kaynakları israf etmeyen ve çevreye zarar vermeyen pek çok gelenek ve uygulamayı barındırmaktadır. Türk yaşam kültüründe sürdürülebilirlik, bilinçli ya da gayriihtiyarî bir kabul ve eylemdir. Türk halk kültürünün taşıdığı doğa etiği ve ekolojik yaşam pratiklerinin, çağdaş sürdürülebilirlik kavramının temelleriyle örtüştüğü görülmektedir. Bu doğrultuda çalışmada; çevresel sürdürülebilirlik anlayışı ve eylemlerinin geleneksel kültürdeki izleri ile halk bilgeliği ve doğaya saygı kültürünün buluştuğu pratikler ele alınmıştır.
Mehmed Saîd Paşa; 1832’de Diyarbakır’da doğmuş, 1891’de Mardin’de vefat etmiştir. Birçok âlim, şair ve yazar yetiştiren bir aileye mensup olan Saîd Paşa; dîvânının yanı sıra belagat, tarih, tıp, mantık ve matematik gibi farklı sahalarda mensur eserler vermiştir. Saîd Paşa’nın dîvânı dışında bilinen 8 farklı şiir defteri bulunmaktadır. Dîvânı ve Dîvânı’nda bulunmayan bazı şiirleri farklı tarihlerde neşredilmiştir. Neşredilen şiirlerine göre Saîd Paşa, hakîmâne tarzda yazdığı dinî ve ahlaki şiirleriyle dikkat çekmektedir. Çalışmamızda, Saîd Paşa’nın Dîvânı ile Dîvânı’nda yer almayan şiirleri hakkında yapılan çalışmalarla ilgili bilgi verilmiş ve İstanbul Arkeoloji Müzesi Kütüphanesi Diyarbekirli Saîd Paşa Koleksiyonu 00102_1 numarada kayıtlı şiir defteri incelenmiştir. Bu şiir defterinde şairin yayımlanmış şiirleri arasında yer almayan 24 gazel, 1 terkîb-i bent, 1 müsemmen, 1 kıt‘a, 12 mısralı 5 bentten oluşan 1 manzume ve daha önce neşredilmiş fakat mısra ve beyit bakımından farklılık arz eden 12 gazel tespit edilmiştir. Tespit edilen 40 şiir, transkribe edilmiş ve şairin daha önce neşredilmiş şiirleriyle karşılaştırılmıştır. Söz konusu şiirlerde dinî, ahlaki ve toplumsal konularla beraber aşk, âşık, sevgili, sevgilinin güzellik unsurları ve ayrılık gibi bireysel konuların işlendiği görülmüştür.
Bağımsızlık dönemi Azerbaycan edebiyatında şiir, bireysel ve toplumsal kimliğin yeniden inşasında önemli bir rol oynamıştır. Sovyet baskısının sona ermesiyle şairler, özgürce düşüncelerini ifade etme imkânı bulmuş ve savaş, göç, kimlik, adalet gibi temaları derinlemesine işlemişlerdir. Bu süreçte şiir, yalnızca estetik bir tür olmanın ötesine geçerek halkın ruh hâlini yansıtan ve toplumsal belleği şekillendiren güçlü bir ifade aracı hâline gelmiştir.Bu çalışmanın amacı, çağdaş Azerbaycan edebiyatı temsilcilerinden Ağasefa’nın şiirlerini biyografik eleştiri yöntemiyle inceleyerek bireysel deneyimlerin ve bilinçaltı dinamiklerin poetik yapıya nasıl yansıdığını ortaya koymaktır. Araştırmanın önemi, Azerbaycan edebiyatında toplumsal eleştiriyi merkezine alan bir şairin eserlerini hem yaşam öyküsü bağlamında hem de ruhçözümsel derinlik açısından değerlendirmesinden kaynaklanmaktadır. Yöntem olarak, biyografik eleştiri çerçevesinde şairin kişisel hayatındaki kırılmalar ve toplumsal koşullar dikkate alınmış, bastırılmış duygular, kaygılar ve arzuların şiirsel dile dönüşümü incelenmiştir. Bulgular, Ağasefa’nın şiirlerinde toplumsal adaletsizlik, bireysel trajedi, öfke, protest tavır ve varoluşsal kaygıların hem biyografik verilerle hem de bilinçdışı süreçlerle ilişkili olduğunu göstermektedir. Özellikle ironi, melankoli ve trajik duyarlılığın, şairin hem yaşadığı dönemin gerçeklikleriyle hem de içsel çatışmalarıyla bağlantılı olduğu tespit edilmiştir. Sonuç olarak, Ağasefa’nın şiirleri yalnızca sosyo-politik eleştiri bağlamında değil, aynı zamanda biyografik açıdan değerlendirildiğinde de özgün bir poetik örnek sunmaktadır. Bu yönüyle araştırma, çağdaş Azerbaycan edebiyatında edebî metinlerin çok katmanlı eleştiri yöntemleriyle yorumlanabileceğini ortaya koymaktadır.
Anlatı insanlığın varoluşuyla başlamıştır. Olayların belirli bir zaman içinde bakış açılarıyla ifade edilmesine anlatı denilmektedir. Anlatının çözümlenmesi noktasında birçok isim öne çıkmaktadır. A. J. Greimas’ın eyleyenler modeli, anlatı çözümlemelerinde yaygın biçimde kullanılmaktadır. Çoğunlukla olaya dayalı anlatı metinlerinin yorumlanmasında bu modelden yararlanıldığı görülmektedir. Çehov tarzıyla eser veren Sait Faik, olay örgüsünden ziyade kesitlere ve durumlara odaklanan hikâyeler kaleme almıştır. Türk edebiyatında durum hikâyesinin önde gelen temsilcilerinden biri olarak kabul edilmiştir. Bu çalışmanın amacı, Sait Faik Abasıyanık’ın günlük hayat içerisinde insanı çevreleyen nesne ve varlıkların alışılmış görünümlerinden sıyrılarak insan ruhunu nasıl etkilediğini ilginç bir şekilde betimleyen Alemdağ’da Var Bir Yılan adlı hikâyesini eyleyenler modeline göre incelemektir. Bu eser, Sait Faik’in hikâyeciliğinde belirgin bir dönüşümü yansıtması bakımından önemlidir. Kitapta önceki dönem hikâyelerinde yer bulan insan ve İstanbul sevgisinin yerini şehirden uzaklaşma ve yalnızlık teması ağır basmıştır. Bu bağlamda Alemdağ, anlatıcı için İstanbul’dan kaçışın ve sığınılacak yeni bir dünyanın simgesi olarak kurgulanmaktadır. Böylece insanın uzamla ilişkisi neticesinde ortaya çıkan psikolojik durumların eyleyenler modeliyle daha sistemli ve anlaşılır bir biçimde ortaya konulabileceği düşüncesi, bu çalışmanın hareket noktasını oluşturmaktadır. Sait Faik’in Alemdağ’da Var Bir Yılan adlı hikâyesi, kesitlere ayrılmış ve her bir kesit eyleyenler modeline göre çözümlenmiştir. Hikâye beş kesit hâlinde incelenmiş ve her kesitte özne, nesne, gönderici, alıcı, destekleyici ve engelleyici eyleyenler ayrı ayrı belirlenmiştir. Elde edilen bulgulara göre Greimas’ın eyleyenler modelinin yalnızca olay merkezli anlatılar için değil, durum hikâyeleri için de işlevsel bir çözümleme aracı olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anlatı temelli metin türlerinin öğretiminde, özellikle Türkçe derslerinde, bu modelden yararlanılarak gerçekleştirilecek hikâye çözümlemelerinin metin türü öğretim sürecini yapılandırmaya yardımcı olabileceği düşünülmektedir.
Ece Ayhan İkinci Yeni hareketinin önde gelen temsilcilerindendir. Elli yıla yakın süren yazı hayatında şiirin yanı sıra deneme, günlük ve mektup türünde eserler vermiştir. Eserlerinde tarih, siyaset, müzik, sinema, coğrafya olmak üzere güzel sanatların, sosyal bilimlerin farklı alanlarına gönderme yapmış ve yararlanmış olması Ece Ayhan’ın çok yönlü bir edebiyat adamı olduğunun göstergeleri arasında sayılabilir. Ece Ayhan’ın eserlerine konu olan bir diğer alan ise eğitimdir. Edebiyat eserlerinde daha önce -çocuk edebiyatı dışında- toplumu bilinçlendirme veya eğitme ekseninde araçsal bir işleve sahip olan eğitim Ece Ayhan’ın eserlerinde kimi zaman kendi içinde yaşadığı sorunlar bağlamında eleştiri konusu olurken kimi zaman daha ileri bir boyutta yıkılması gereken bir kurum olarak muhalefet odağı haline gelir. Bu bakımdan Ece Ayhan’ın eğitime bakış açısı kendine özgü ve ayrıksıdır. Ayrıca İkinci Yeni şairleri içinde eğitimi en fazla konu edinen isimlerden biridir. Şiir kitaplarından birine verdiği ada ve eğitim sorunları üzerinde özel olarak durmasına bakılırsa buradan aldığı güçlü esin anlaşılabilir. Aynı şekilde düzyazılarında da eğitimin neredeyse bütün kademeleriyle, farklı yönleri ve sorunlarıyla ele alındığını görmek mümkündür. Ülkemizde eğitimle ilgili uzun yıllardır tartışılagelen bir sorun müfredattır. Bu çalışmada Ece Ayhan’ın konuyla ilgili şiir ve yazılarından hareketle ülkemizin belli bir zaman diliminde eğitim müfredatının durumu, ne gibi sorunlarla karşı karşıya olduğu incelenecektir. Şiir ve yazılar yorum metoduyla incelenirken gereken yerlerde eğitimle ilgili kuramsal çalışmalardan yararlanılacaktır.
Bu çalışma, çağdaş divan şairi Hüzûlî’nin Prof. Dr. Mehmet Fatih Köksal’a ithafen kaleme aldığı, Amasya-İstanbul güzergâhı etrafında kurgulanan ve “Fatih” adlı kahramanın bu güzergâhta yaşadıklarını anlatan manzumeyi ele almaktadır. Şair, kahramanlık, tarihî olaylar veya aşk hikâyelerinin anlatımında geleneksel olarak tercih edilen mesnevi nazım şekli yerine, tarih düşürmede daha çok tercih edilen –altı bölümlü– kıt‘adan oluşan özgün bir yapı kurmuştur. Amasya ve İstanbul, klasik şiirde çoğu zaman soyut ve genelleştirilmiş mekânlar olarak işlenirken Hüzûlî bu şehirleri kişisel bağlam, akademik göndermeler ve mizah aracılığıyla yeniden yorumlayarak geleneksel imge sistemini zenginleştirir. Klasik Türk şiirinde kullanılan hurûf-ı mukattaa, ebcetle tarih düşürme, telmih, iktibas ve alegori gibi unsurlar, bu manzumede de özgün ve estetik düzenleme çerçevesinde kullanılmıştır. Çalışmada, şiirin başlıklandırma tercihleri, bölümlerin kurgulanışı ve hikâye ediliş biçimi üzerinden klasik mesnevi geleneğiyle kurduğu ilişki ortaya konulmuş; buna karşılık biçimsel yapı ve içerik düzleminde gelenekten ayrılan özgün yönleri de tartışılmıştır. Şiirde Prof. Dr. M. Fatih Köksal’ı temsil eden kurgusal Fatih karakteri ile Fatih Sultan Mehmed arasında kurulan paralelliklerin tarihsel bir iddia değil, alegorik ve sembolik bir eşleştirme olduğu özellikle vurgulanmıştır. Bu yönleriyle eser, klasik mesnevi geleneğinin anlatı imkânlarını çağdaş bir yaşam ve akademik çevre bağlamında yeniden düşünmeye açan, edebî ve entelektüel boyutu güçlü bir metin olarak değerlendirilmektedir.
II. Meşrutiyet dönemi kadın yazarlarının okulların nitelik ve nicelik açısından yetersizlikleri, eğitim programlarının yeni öğretim yöntemleri içermemesi ve kadın eğitiminin ihmal edilmesi ile ilgili konuları gazete ve dergilerde toplumsal gündemin tartışma konuları hâline getirdiği görülmektedir. Bu çalışma II. Meşrutiyet döneminde kadın yazarların gazete ve dergilerde kadın eğitimi ve mevcut okullar ile ilgili düşüncelerini, tavsiyelerini ve eleştirilerini ele almaktadır. Ayrıca çalışmada kadın yazarların kadın eğitimi ve okulların yeterliliği hususunda basında aktif rol oynadığı ve toplumu bilinçlendirmeye çalıştığı da görülmektedir. Bu yönüyle çalışmanın amacı II. Meşrutiyet dönemi kadın yazarlarının eğitimle ilgili meselelere getirdiği eleştirel bakışı ve toplumsal bilinçlenme çabasını ortaya koymaktır. Bu amaç doğrultusunda Emine Semiye, Refia Şükran, Halide Edip, Evliyazade Makbule, Emine Seher Ali, Udviye Sıtkı, Nevvare Şükran, Fatma Fuad ve Pakize Seni gibi yazarların yazılarıyla kadın eğitiminin gerekliliği, eğitimsizliğin aile yapısı ve toplum üzerindeki olumsuz etkileri ve eğitimli kadınların aile müessesine, topluma ve vatana faydalarını dile getirdiği görülmektedir. Sibiryalı Aişe, Emine Semiye, Atıfet Celal, Mevhibe Mustafa, Refia Şükran, Evliyazade Makbule, Atiye Şükran, Hafize Ayşe, Seniha Hikmet ve Zekiye gibi yazarların metinleri doğrultusunda da mevcut okulların yetersizliği, yeni okulların açılması gerekliliği ve devletin ve toplumun bu konudaki sorumluluklarını tartıştıkları görülmektedir. Bu açıdan kadın yazarlar devletin, kadınların, ebeveynlerin ve toplumun sorumluluklarını ifade etmekte ve yeni okulların açılmasını, eski okulların düzenlenmesini, kadınların eğitimine önem verilmesini, kadınlar için özel okullar açılmasını ve eğitim programlarının içeriklerinin yenilenmesini talep etmektedirler.
19. asrın son ve 20. asrın ilk çeyreğinde Muallim Nâcî, Fâik Reşad, Bursalı Mehmed Tâhir gibi bazı edebî şahsiyetlerin Türk Edebiyatı tarihi hakkında kitap, kitapçık, makale neşrederek Osmanlı âlim, mutasavvıf ve şairlerini kendi çağdaşlarına tanıtmaya çalıştıkları bilinmektedir. 1913-1925 yılları arasında Osmanlı şairlerine dair biyografik yazılar kaleme alıp yayımlayan yazarlardan biri de Mevlânâ torunu ve Mevlevî olan Hasan Said Çelebi’dir. Hasan Said (Çayır, 1891-1935), yalnızca biyografik metinler yazmakla kalmamış; Osmanlı edebiyatı, tasavvuf, Mevlevîhaneler ve gündemdeki kültür konularına dair çeşitli yazılar da neşretmiştir. Aile bağları ve Mevlevîliğe mensubiyeti sebebiyle tasavvufi mevzulara hususi bir alâka duyan Hasan Said, yazılarında hem anılan irfani yolun tarihî gelişiminden bahsetmiş hem de devrin tekkelerinde görülen aksaklıkları tenkidî bir bakışla değerlendirmiştir. Hasan Said, tasavvufi yazılarında, sufiliğin mahiyeti, Mevlevî ayinlerinde ney ve kudüm gibi müzik aletlerinin kullanılmasının dinî yönden mahzurlu olup olmadığı, Müslüman memleketlerindeki Mevlevihaneler, tekkelerin zamanla yozlaşması gibi meseleler üzerinde durmaktadır. Müellifin tasavvufi mirası koruma ve gelecek nesillere sağlıklı bir şekilde aktarma yönünde fikrî gayret içinde olduğu anlaşılmaktadır. Devrin sosyal ve kültürel yapısı hakkında bilgiler de ihtiva eden bu yazılar, tasavvuf tarihi araştırmaları bakımından değer taşımaktadır. Bu çalışmada Hasan Said’in hayatı kısaca anlatıldıktan sonra yayım faaliyetlerine topluca temas edilmiş; tasavvufi yazılarının mevzuları hakkında bilgi verilmesini müteakiben söz konusu metinler Arap harflerinden Latin alfabesine aktarılarak araştırmacların incelemesine sunulmuştur.
Türk dilinin en eski yazılı kaynaklarından bugüne dek anlatımda ikilemelerden sıkça yararlanılmıştır. Türkçede, ikilemeler anlamı kuvvetlendirme, pekiştirme, çokluk, süreklilik gibi işlevlerin dışında kelime yapımında da kullanılmaktadır. Çok az dilde görülen bu söz türetme işlevi Altay dillerinin yapısal ortak özelliklerindendir. Dilimizin zenginliğinin göstergelerinden olan ikilemeler hiçbir dilde böyle yaygın bir kullanıma sahip değildir. Diğer dillere kıyasla Türkçede geniş bir yer tutan ikilemeler dil araştırmacılarının da dikkatini çekmiş ve bu konuda pek çok çalışma ortaya konulmuştur. İncelemeler, daha ziyade anlam bilimsel olmuş; ancak bu makalenin de konusu olan aynı kökten gelen kelimelerle kurulan ikilemeler üzerinde çok durulmamıştır. Kökteş kelimelerden meydana gelen ikilemeler hakkında, görüldüğü kadarıyla, Eski Uygur Türkçesinde iştikaklı ikilemeler konulu bir makale ve bir yüksek lisans tezi bulunmaktadır. Bu çalışmada; Türkiye Türkçesi yazı dilinde kullanılan çer çöp, abur cubur, abuk sabuk, kap kacak, kara kuru, konu komşu, soy sop, yamru yumru, yamuk yumuk ikilemeleri ele alınmıştır. Kaynakların taranması sonucunda, söz konusu ikilemelerin unsurlarının farklı ses değişmeleri ve anlam dallanmaları ile ortaya çıkan kökteş sözcükler olduğu görülmüştür. Bu makale ile kökteş kelimelerden oluşmuş ikilemelere dair yapılacak araştırmalara katkıda bulunmak amaçlanmıştır. Ayrıca kökteş kelimelerle kurulan ikilemeler kökeni bilinmeyen sözcükler üzerine etimolojik değerlendirmeler yapmaya da imkan sunmaktadır. Dolayısıyla bu makale ile yazı dilinde unutulmuş ya da anlamı silikleşmiş çer, konu, yamru, kacak, kuru, sop sözcüklerinin ve şekil değiştirmesi nedeniyle biçimce, anlamca bulanıklaşmış olan abur, cubur, abuk, sabuk sözcüklerinin etimolojik izahları da yapılmaya çalışılmıştır.
Güner Sümer, eserlerinde orta sınıf insanları merkeze alarak bireylerin düşüncelerinden ve davranışlarından hareketle toplumsal değerleri eleştirir. Kendisini toplumun bir temsilcisi sayan yazar, geleceğin güzelleştirilmesi umuduyla hareket ederek dönemin sorunlarını dramatik metinlerinde ele alır. Yarın Cumartesi piyesinde ağırlaşan yaşam koşulları, samimiyetten uzak ilişkiler, adalet sistemindeki aksaklıklar insanları çatışma alanının ortasına sürükler. Bu çatışma gerçekler karşısında bocalayan insanların değer yargılarını alt üst ederek aşk, evlilik ve aile ilişkilerini etkiler. İranlı yazar Muhammed Yakubi de eserlerini yaşamın gerçeklerinden esinlenerek oluşturur. Toplum gerçeklerini yansıtırken kişilerini orta sınıfa mensup insanlardan seçer. Onun eserlerinde benzer yaşam koşullarına sahip insanların çıkmazları basit diyaloglarla aktarılırken toplumda yerleşmiş değerlerin insan davranışlarını nasıl karmaşık bir hale getirdiği açığa çıkarılır. Ay Suda piyesi mecburiyetler yüzünden toplumun genel yargılarına ters düşerek ilişkilerini kontrol altına alamayan insanların bunalımına ayna tutar. Piyeste aile kurmanın sorumluluğunu alamayan bireylerin kaynağı oluşturduğu psikolojik sorunların topluma etkisi irdelenir. Bu çalışmada, yaşam standartlarının insanı sürüklediği irade yoksunluğu sonrası kişilerin toplum değerlerinin yanı sıra benlikleriyle de yaşadığı çelişkiler karşılaştırmalı edebiyat çerçevesinde ele alınacaktır. Birbirine yakın coğrafyada ait oldukları toplumların sözcülüğünü üstlenen yazarların piyeslerinde aynı konu karşısında takındıkları tavır ve okurlarına ilettikleri mesajlar irdenelenecektir. Her iki piyeste de var olan aile ilişkileri içerisinde yasak aşkın meşrulaştırılmasının arka planında yatan sebepler değerlendirilecektir.
XIX. yüzyılda İzmir’de gerçekleşen edebî ve kültürel faaliyetler sonucu pek çok yazar ve şair çeşitli eser, gazete ve dergiler yayımlamıştır. Bu dönemin şairlerinden biri de hayatı hakkında çok az bilgi bulunan Ahmed Cemil’dir. 1880 yılında İzmir’de dünyaya gelen Ahmed Cemil, gazetecilik ve öğretmenlik yapmıştır. Kısa bir süre İstanbul’da bulunsa da ömrünün büyük bir kısmını İzmir’de geçirmiştir. II. Meşrutiyet döneminde basın hayatına atılmış ve İstikbal gazetesini çıkarmıştır. İbiş adında mizahî bir gazete de çıkarmış, çeşitli gazete ve dergilerde şiir ve yazılar yazmıştır. Ahmed Cemil, genç denebilecek bir yaşta 1920 yılında İzmir’de vefat etmiştir. Ahmed Cemil’in şairlik yönünü gösteren en önemli ve basılı tek eseri olan Gülzâr-ı Şebâb, büyük bir bölümü şairin daha önce dergilerde ve gazetelerde yayımladığı şiirlerinden meydana gelmektedir. Bu eserde, Servet-i Fünûn etkisinde kaleme alınmış, çoğunluğu bireysel içerikli şiirler yer almaktadır. Eserde yer alan şiirlerin tamamı aruz ölçüsüyle kaleme alınmıştır. Eser, 1318/1901 yılında Mahmud Beg Matbaası’nda basılmıştır. Üç bölümden meydana gelmektedir. Bunlar sırasıyla “Elvâh-ı Hakîkiye”, “Elvâh-ı Tabîʿiye” ve “Garâmiyât”tır. Ahmed Cemil’in bu eseri üzerine bugüne kadar herhangi bir çalışma yapılmamıştır. Bu çalışmanın giriş bölümünde Ahmed Cemil’in hayatı, edebî şahsiyeti; birinci bölümünde Gülzâr-ı Şebâb’ın incelemesi yapılmış, eserde yer alan şiirlerin biçim ve içeriği kısaca açıklanmış, ikinci bölümde eserin tam metni okuyucuya sunulmuştur.
Edebiyatın farklı disiplinlerle kurduğu sınırsız ilişki, edebi metinleri çok yönlü okumaya ve incelemeye elverişli kılar. Bu bağlamda, bu çalışma Çağdaş Türk edebiyatındaki queer yansımaları ortaya çıkarmayı ve alandaki sonraki çalışmalara kaynaklık etmeyi amaçlamaktadır. Çalışmanın inceleme nesnesini, feminist ve queer disiplin yöntemlerinin uygulanmasıyla incelemeyi katmanlaştıran Cahide Birgül’ün Gölgeler Çekildiğinde, Ah Tutku Beni Öldürür müsün ve Eflatun Koza romanları oluşturmuştur. Teorik zemin, queer teorinin normatif yapıları yıkıcı doğası, Judith Butler’ın cinsiyetin performatif edimlerle inşası ve kimliklerin akışkanlığı prensipleri üzerine kurulmuştur. Uygulama bölümünde, Birgül’ün seçili üç eseri, queer karakterler, heteronormativite, aile ve belirsizlik kavramları ekseninde çözümlenmiştir. Analizler, romanların polisiye janra yakın karmaşık kurgusal yapıları ve biçimsel muğlaklıklarının queere hizmet ettiğini göstermiştir. Karakter incelemelerinde Melih’in (Ah Tutku Beni Öldürür müsün) içselleştirilmiş homofobisi ve Evrim’in (Eflatun Koza) bölünmüş benliği gibi temsiller, heteronormatif sistemin birey üzerindeki şiddetli baskısını yansıtmaktadır. Yazar, Mabeyinoğulları ailesi gibi yapıları altüst ederek, ailenin bir tahakküm aracı ve sistemin kontrol merkezi olduğunu göstermiştir. Ayrıca, engelli karakterler ve cansız manken Zarife figürü üzerinden zorunlu sağlam bedenlilik algısının sorgulanması da önemli bir bulgudur. Belirsizlik ise Esin ve Deniz’in (Gölgeler Çekildiğinde) aynadaki bütünleşmesi ve Labris Bar’daki cinsiyeti belli olmayan bedenler aracılığıyla güçlendirilmiştir. Sonuç olarak, Cahide Birgül’ün eserleri, yapıbozumcu ve queer söylemiyle Türkçe edebiyat için kritik bir değer taşımaktadır.
Modern Türk Edebiyatında erkeklik krizleri özellikle bireyin iç dünyasına yönelen anlatılarda daha görünür hâle gelir. Oğuz Atay’ın Babama Mektup’unda baba figürü, bir yandan otoriter duruşuyla oğulun duygu dünyasına erişim sağlayamayan diğer yandan ise içtenliğiyle oğulun imrendiği çelişkili bir karakter olarak sunulur. Babanın ölümünden iki yıl sonra yazılan mektup, oğulun babayla bir yandan dertleştiği diğer yandan arzu ettiği kişi olamamanın sorumluluğunu babaya yükleme çalıştığı özellikler gösterir. Bu bağlamda oğul babasına duyduğu sevgi, öfke, hayranlık ve suçlama arasında gidip gelirken onu sık sık “günah keçisi” ilan etmekten kendini kurtaramaz. Çalışmada mektup, oğulun babayı kendi erkeklik krizlerinin bir tür “günah keçisi” olarak konumlandırma çabası etrafında ele alınarak bu durumun metne nasıl yansıdığı tartışılacaktır. Nitekim babasıyla yalnızca otoritesi üzerinden ilişki kurabilen oğul, erkeklik inşa sürecinin ihtiyaç duyduğu duygusal yakınlık ve paylaşımdan yoksun bir süreç geçirmiş ve babanın erkekliği oğul için âdeta gözlemlenen bir temsil hâline gelmiştir. Bu durum oğulun bakışında babayı bir yandan özdeşleşilecek diğer yandan kaçınılacak bir figür hâline getirirken baba-oğul arasındaki ilişki, oğul için ikilemler üzerine kurulu bir hâle gelmiştir. Bu bağlamda çalışmada erkeklik inşasının ihtiyaç duyduğu rol model ve özellikleri üzerinde durularak bunların yokluğu durumunda erkek çocukların/gençlerin yaşadığı karmaşanın onları “bitik erkeklik”e nasıl sürüklediği incelenecektir. Ayrıca mektupta oğulun yaşadığı karmaşa, baba hakkındaki duygu ve düşüncelere dair ortaya çıkan ikilik, suçlama ile takdirin metin boyunca yan yana oluşunun ortaya çıkardığı kararsız/belirsiz yapının “günah keçisi” kavramıyla olan yakın ilişkisi üzerinde durulacaktır. Böylece oğulun erkeklik inşasının ataerkil döngüler içerisinde nasıl tekrarlandığı ve “bitik erkeklik” ile “günah keçiliği”nin bu sürecin ortak kaderine nasıl dönüştüğü tespit edilmeye çalışılacaktır.
Bireyi merkezine alan edebiyat, insanlığın ortak belleğidir. İnsan ise duyguları, düşünceleri ve karmaşık zihinsel yapısıyla tanımlanması güç bir varlıktır. Roman, edebiyatın bir türü olarak insan gerçekliğini kurgulayarak sunar ve anlatı olanaklarını tam anlamıyla kullanır. Roman, sürekli evrilen bir tür olarak gücünü, diğer edebî türlerin başaramadığı biçimde, modern yaşamın hızına paralel olarak kendini yeniden şekillendirme yeteneğinden alır. Yeniden üretim yeteneği, romanın çağının güncel ve modern bir tanığı olma işlevi üstlenmesini sağlar. Bu bağlamda Çağdaş Türk romanının önde gelen yazarlarından Ayşe Kulin, eserlerinde yaşadığı dönemin tanıklığını yaparak toplumsal ve bireysel gerçekliklere ses verir. Bu çalışma, Ayşe Kulin’in Kördüğüm adlı romanını yapısal ve tematik açıdan derinlemesine incelemeyi amaçlar. Çalışmada nitel araştırma yöntemlerinden doküman analizi yöntemi kullanılmış ve metin merkezli bir okuma yapılmıştır. İnceleme sonucunda, romanda kahraman bakış açısının benimsendiği ve başkişinin davranış biçimleri ile geçmiş deneyimleri arasında güçlü bir ilişki kurulduğu belirlenmiştir. Ayrıca roman karakterlerinin toplumsal yapıdan bağımsız bireyler olmadıkları; aksine, içinde bulundukları toplumun yapısal sorunlarından çeşitli düzlemlerde etkilendikleri görülmüştür. Bu doğrultuda eserde, aile ilişkileri ve bireysel deneyimlerin kimlik oluşumundaki belirleyici etkileri vurgulanmış; karakterlerin gelişim süreçlerinin yalnızca içsel etmenlerle değil, aynı zamanda toplumsal koşullarla da şekillendiği ortaya konulmuştur. Roman, aynı zamanda zorluklarla başa çıkan ve kendi yolunu bulmaya çalışan güçlü bir kadını odağa alarak toplumsal ve bireysel mücadelenin iç içe geçtiği bir anlatı sunmuştur.
Sözlü ve yazılı kültür ürünleri çağlar boyu oluştukları sosyal hayat, tarih, gelenek, dil, din gibi muhtelif konuların, nesilden nesile aktarılmasını sağlayarak maziye ve değerlere ışık tutmuştur. “Savaşma, vuruşma” anlamına gelen “cenk” kelimesine “kitap, ferman, mektup” manasına gelen “name” sözcüğünün eklenmesiyle oluşan cenknameler hem sözlü hem de yazılı kültür ürünleri arasındadır. Savaş, kahramanlık konularının anlatıldığı cenknameler Hz. Ali çevresinde şekillenmiş olup Hz. Ali’nin oğulları Hasan, Hüseyin ve Muhammed Hanefî’nin de kahramanlıklarını içermektedir. Çalışmamızda işlenecek eserlerin ortak nazım şekli olan mesnevi nazım şekli günümüz hikâye-roman türlerinin kadim edebiyatımızdaki karşılığıdır. Bu nazım şekli iki beyitlik şiirlerden on binlerce beyitlik eserlere kadar farklı uzunluklarda kaleme alınmış ve şairler tarafından sıklıkla tercih edilmiştir. Söz konusu çalışma, iki farklı türdeki mesnevinin mukayesesini içermektedir. Bu mesnevilerden ilki Muhammed Hanefî-Tabut Cengi diğeri ise Mihr ü Mâh adlı mesnevidir. Farklı şairler tarafından yazılmış çeşitli Mihr ü Mâh mesnevileri mevcuttur. Söz konusu çalışmamızda Çorlulu Zarîfî’nin XVI. yüzyılda kaleme aldığı dinî bir hüviyete de sahip olan âşıkâne mesnevisi değerlendirilecektir. Yaptığımız araştırma neticesinde Çorlulu Zarîfî’nin Mihr ü Mâh adlı mesnevisi ile Muhammed Hanefî-Tabut Cengi arasında kayda değer oranda benzerliklerin bulunduğu tespit edilmiştir. Bu çalışmada; ilk olarak Muhammed Hanefî-Tabut Cengi ve Çorlulu Zarîfî’nin Mihr ü Mâh’ı tanıtılacak ardından iki mesnevinin çeşitli yönlerden mukayesesi edilip ortak motifleri gösterilecektir.
Divan edebiyatı, merkezinde insanın yer aldığı farklı dil, edebiyat ve kültürlerin etkisiyle oluşmuş bir dönemdir. Bu edebiyatta insanın fikir dünyasını şekillendiren unsurların incelenmesi divanların çeşitli yönleriyle tanınmasını sağlayacaktır. Bu amaç doğrultusunda Bâkî, Şeyh Gâlib, Hayâlî, Muhibbî, Nâilî, Nedîm, Fuzûlî divanları incelenmiş, beyitlerde rüzgârın insan psikolojisine tesir ettiği fark edilmiştir. İncelenen beyitlerde rüzgârın âşığın akıl sağlığına tesir edebildiği ve bu durumun cünun, divane, akıl gitmesi, deli ifadeleriyle dile getirildiği belirlenmiştir. Bilimsel araştırmalarda da rüzgârın depresyon, panik atak, anksiyete gibi psikiyatrik hastalıkları ortaya çıkardığı, bu rahatsızlıkların semptomlarını arttırdığı saptanmıştır. Hindistan, Çin, Tibet’in geleneksel tıbbı ayurveda da delilik için “rüzgârla şişirilmiş” anlamındaki vatula kavramı kullanılmıştır. Benzer inanç Şamanizm’de rüzgâr ruhunun, örtülü olmayan başları çarpmasında görülmektedir. Divanu Lugâti’t Türk’te de yel sözcüğü cin; yelpin, cin çarpmış; yelpik, cin çarpmasıdır. Âh, gam, dert, gözyaşı, inlemek, ağlamak sözcükleriyle rüzgârın insan üzerindeki üzüntü, keder etkisi tespit edilmiştir.Bilimsel çalışmalarda da rüzgârın mutluluk hormonu serotonin salgısını azalttığı, tükenmişlik sendromunu tetiklediği; depresyon, intihar oranlarının artışına sebep olduğu açıklanmaktadır. Hastalık, rüsva, fitne, âşûb, tahrik etmek, merak, perişan kelimeleriyle yaşanılan iç sıkıntısı, karışıklık, kargaşa belirtilmiştir. Bilimsel incelemelerde rüzgârın konsantrasyon eksikliğine, ruhsal sıkıntılara yol açabildiği, melatonin üretimini arttırabildiği belirlenmiştir. Bizans ve Osmanlı’da da bu enerji düşüklüğü, iç karışıklık rüzgârla irtibatlandırılmıştır. Nitekim lodosun hâkim olduğu günlerde kadıların karar verme yetisinin olumsuz etkilendiği düşünülmüş ve mahkemeler iptal edilmiştir. Çalışmanın divan şiiri incelemelerine psikoloji ve rüzgâr ilişkisi bağlamında katkı sunabileceği düşünülmektedir.
Sanatın farklı disiplinlerinde, özellikle sinema ve televizyon alanında tanınan Onur Ünlü, edebiyatın şiir ve roman türlerinde de dikkate değer bir üretkenlik gösterir. Bu makalede incelenen Gidiyorum Bu adlı şiir kitabı hem biçim hem de anlam bakımından sergilediği anarşik söylem, parçalı kurgu ve oyunbaz dil kullanımıyla öne çıkar ve şair modern Doğulu kimliğini görünür kılan özgün bir poetika sunar. Eserde postmodernizm ile absürd edebiyatın temel eğilimleri iç içe geçer; bilinçli olarak bozulmuş sözdizimi, anlamsal kaymalar ve beklenmedik ses tekrarları aracılığıyla şiirde, çoğulcu bir anlam evreni meydana getirilir. Ünlü’nün şiirlerinde yer alan göndermeler, onun entelektüel arka planını ve kültürel birikimini yansıtan önemli ipucular sunar. Metinlerarasılık kuramı temelinde yürütülen kaynak incelemeleri, yalnızca Ünlü’nün beslendiği referans ağını haritalandırmakla kalmaz; modern ile postmodern şiir poetikalarını da karşılaştırmalı olarak tartışmaya açar. Gidiyorum Bu’da semavî dinlerden tasavvufa; Batı, klasik ve çağdaş edebiyattan psikanalize; siyasî mitlerden geleneksel Türk şiirine; tarihsel figürlerden güncel medya karakterlerine ve dahi ilaç sanayiine kadar uzanan disiplinlerarası bir kaynak ağı kurulmuştur. Bu çok çeşitli yapı, yakın dönem Türk şiirinde metinlerarasılığın dikkat çekici, deneye açık ve eleştirel bir örneği olarak kitabın özgünlüğünü ortaya çıkarır. Dolayısıyla eser, Ünlü’nün sanatının çok yönlülüğüne ve günümüz şiirinde kültür sınırlarının çözümlenmesine dair bir örnek teşkil ederek yeni okumalar için verimli bir zemin sunar.
Bu çalışma klasik Türk edebiyatında isimler etrafında yazılan şiirleri konu etmektedir. Giriş bölümünde edebî tür ile tarzların doğuşu ve gelişiminden bahsedilmekte, türlerin sınıflandırma ölçütleri hakkında bilgi verilmekte, çıkış sebepleri irdelenmekte, edebî kavram olarak tarzlardan söz edilmektedir. Birinci başlık altında esâmîler mercek altına alınmaktadır. Esâmîlerin divan şiiri içindeki çeşitliliğine dikkat çekilmektedir. Farklı alanlarda isimlerin sıralandığı şiirlerin ortak ad olarak esâmî başlığı altında toplanıp toplanmayacağı tartışmaya açılmakta ve isimler çerçevesinde yazılan şiirlerin esâmî başlığı altında toplanmasının isabetli olacağı öne sürülmektedir. Kavramın bir tür mü tarz mı olabileceği değerlendirilmekte ve bu çalışmanın kaleme alındığı tarihe kadar tespit edilen esâmî örnekleri hakkında bilgi verilmektedir. Yapılan incelemeler neticesinde genellikle isimleri sıralama amacıyla ve övgü bağlamında yazıldıklarından dolayı esâmîlerin bir sunuş biçimi/edebî tarz olarak kabul edilmesi önerilmektedir. İkinci başlık altında ise şahıs esâmîleri üzerine yoğunlaşılmakta, tespit edilen şahıs esâmîleri tanıtılmaktadır. Bu çalışmanın amacı isimler çerçevesinde yazılan şiirlere vurgu yapıp yeni bir sunuş biçimini/edebî tarzı edebiyat dünyasına kazandırarak, Türk edebiyatında tür ve tarz konusunda yapılacak araştırmalara katkı sağlamaktır.
Türk kimliği, tarihsel süreç içerisinde şekillenmeye başladığı andan itibaren Türk milletinin temel hedefi; vatan, bayrak, millet ve kültürel değerlere sahip çıkmak olmuştur. Bu değerlerin gelecek nesillere aktarımı zamanla çeşitlenmiş ve özellikle eğitim kurumları aracılığıyla kurumsallaşmıştır. Eğitim sisteminde, yalnızca akademik başarıya değil; millî benliğe sahip, adaletli, vatanına bağlı, insan sevgisiyle yoğrulmuş, dinî değerlere saygılı ve aile yapısına önem veren kültürel kimliğe sahip bireylerin yetiştirilmesi hedeflenmektedir. Eğitim-öğretim kurumları, çocuk ve gençlerin ilgi ve yeteneklerini geliştirmenin yanı sıra onların kendilerini gerçekleştirmelerini ve toplumsal uyum becerisi kazanmalarını amaçlamaktadır. Bu doğrultuda değerler eğitimi, öğrencilere millî, ahlaki, kültürel ve dinî öğretileri kazandırmaya öncelik vermektedir. Değerler eğitiminde her disiplinin kendi kaynakları aracılığıyla eğitim-öğretim sağlarken Türk dili ve edebiyatı derslerinde bu aktarım süreci edebî türlerle desteklenmektedir. Bu edebi türler arasında yer alan âşık edebiyatı ve bu gelenekte yer alan şiirler, öğrencilerin değer kazanımına katkı sağlayan önemli bir kaynak niteliğindedir. Bu bağlamda çalışmanın amacı, Âşık Yaşar Reyhani’nin şiirlerinde değerler eğitiminin nasıl işlendiğini incelemek ve özellikle vatan sevgisi ekseninde hangi değerlerin ön plana çıktığını ortaya koymaktır. Çalışmanın gerekçesi ise Türk edebiyatında önemli bir yere sahip olan âşık edebiyatının günümüzde değerler eğitimine katkı sağlacak güçlü bir kaynak olabileceğini göstermektir. Bu doğrultuda Reyhani’nin seçilmiş şiirleri doküman incelemesi yöntemiyle ele alınmış içerik analizi yapılarak değerlere ilişkin öğelerin nasıl işlendiği çözümlenmiştir. Elde edilen bulgular Reyhani’nin şiirlerinde bireysel duygulardan çok halkı bilinçlendirme, toplumsal sorumluluk ve özellikle vatan sevgisi değerini öne çıkardığını göstermektedir. Reyhani, şiirlerinde her yaştan bireye hitap ederek değerler eğitimine katkı sağlarken kültürel mirasın aktarımında da önemli bir rol oynamıştır.
Türk edebiyatında klâsik dönemde şiir yazmış birçok şairden bahsetmek mümkündür. Bu şairler hakkındaki bilgilere, eserleri ve şiir örnekleri vesilesiyle erişilmektedir. Birçoğu hakkında şair tezkirelerinde bilgi bulunmaktadır. Tezkirelerde bu şairlerin eserleri, şiir sanatları, kimlikleri, yaşadıkları coğrafyalar hakkında bilgi bulunabilmekte ve şiirlerinden örneklere yer verilebilmektedir. Kimi şairler hakkında tezkirelerde bilgi bulunmakla birlikte divanlarının henüz tespit edilememesi mümkündür. Tezkire yazarı, şairin divanının varlığına atıf yapsın veya yapmasın bazı şairlerin divanlarına daha sonraki süreçlerde ulaşılabilmektedir. Bunun yanı sıra edebiyat tarihine kaynaklık eden kimi şiir mecmualarında bu şairlerin şiir örneklerine ulaşılabilmektedir. Klâsik edebiyatta, tezkirelerde adı geçen şairlerden biri Fuzûlî’nin oğlu olduğu belirtilen Fazlî’dir. Fazlî hakkında kaynaklarda verilen bilgiler, onun önemli bir şair olduğunu göstermektedir. 16. asırda yaşayan Fazlî’nin bugüne kadar tespit edilen bir divan nüshası bulunmamaktadır. Kimi şiir mecmualarında Fazlî mahlaslı şiirler bulunabilmektedir. Fakat Fuzûlîzâde Fazlî ile aynı dönemde ve/veya sonrasında yaşamış aynı mahlası kullanan başka şairlerin olması, bu şiirlerin hangisinin ona ait olması gerektiği hususunun iyi araştırılmasını gerektirmektedir. Aynı durum diğer Fazlî mahlaslı şairler için de geçerlidir. İlgili mecmualarda, mecmua derleyicisinin tanıtım amaçlı verdiği bilgiler, bu konuda bir nebze de olsa ipucu verebilmektedir. Kaynaklarda asıl adının Fazlullah olduğu belirtilen, Bağdadî olarak da bilinen şairin Kerbela Mersiyesi bulunmaktadır. Bahse konu mersiye, bir şiir mecmuasında şair hakkında tanıtıcı bir başlıkla sunulmuştur. Makalemiz, Fazlullah Fazlî’nin ilgili manzumesinin Latin harflerine aktarımı ve incelenmesi eksenindedir. Çalışmamızda, şair hakkında bugüne kadar yapılan kimi değerlendirmelere değinilmiş olup Fazlî ve şiirleri üzerinde analitik bir incelemeye de yer verilmiştir.