
Yapay zekâ, içinde bulunduğumuz çağın belirleyici teknolojilerinden biri olarak, bireylerin ve mesleklerin geleceğine ilişkin akademik ve toplumsal tartışmaların merkezinde yer almaktadır. Pek çok iş kolunda olduğu gibi modern reklamcılık sektöründe de planlamadan değerlendirmeye kadar tüm iş akışlarına algoritmik işleyişin nüfuz etmesiyle yapay zekânın varlığı hissedilmektedir. İki alanın kesişiminden doğan gücün reklamcılık ekosistemine nasıl yansıyacağı sorusu ise neredeyse bu ekosisteme temas eden herkesi tartışmanın merkezine çekmektedir. Bu çalışma, bilişim odaklı disiplinlerden doğan yapay zekâyı reklamcılık alanının aktörleri için anlaşılır kılmak adına dağınık, disiplinler arası ve parçalı literatürü bir araya getirerek ekosistem temelli bir sentez sunmaktadır. Bu doğrultuda, söz konusu çalışmada yapay zekâ, hem geleneksel hem dijital reklamcılık bağlamlarında incelenmektedir. Ayrıca çalışma, yapay zekânın reklamcılık ekosistemindeki varlığının sistemi daha özgür ve verimli kılmakla birlikte manipülatif bir güç olarak kabul edilebilen ikili doğasından hareketle mevcut durumu kaçınılmaz olarak etik tartışmalarla da ilişkilendirmektedir. Makalenin bütününe yapay zekânın reklamcılık alanında bir paradigma değiştiricisi olarak işlev görmesi ışık tutmakta; kavramsal örnekler sektörel uygulama örnekleriyle desteklenmekte, literatürde tespit edilen boşluklar tartışmaya açılmaktadır. Böylece söz konusu çalışma, yapay zekâyı reklamcılık gibi görece uzak bir alanda anlaşılır kılarak, kuramsal çerçeve ile uygulama alanları arasında köprü kurmayı ve güncel gelişmeleri sektörel perspektifle bütünleştirmeyi hedeflemektedir. Çalışmanın yalnızca mevcut durumu betimlemekle kalmayıp geleceğe yönelik çözüm önerileri sunması sebebiyle hem akademik bilgiye hem de reklamcılık uygulamalarına katkı sağlaması umulmaktadır.
Sanayileşme döneminde inşa edilen endüstriyel eserler üretim teknolojisindeki gelişmelere ayak uyduramayarak zamanla işlevini yitirmeleri ile kullanılmaz hale gelirler. Faaliyet gösterdikleri dönemin ekonomik, sosyal yaşamına tanıklık eden bu eserler toplumların hafızasında önemli yere sahiptir. Kültürel kimliğin inşasında önemli işlevi olan ve yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalan maden sahaları ve kalıntılarının yeniden işlevlendirilerek korunması gündeme gelmiştir. Endüstriyel dönemde sosyal hayat içinde şekillenen ve dönemin ekonomik faaliyetlerine katkı sağlayan maden sahaları, maden işleme tesisleri toplumsal kimliği korumak ve maden miras turizmini geliştirmek için yararlanılan kaynak haline gelmiştir. Kullanım ömrünü tamamlayan maden sahaları, üretim tesisleri, işçi evleri gibi maden yapılarının tekrar canlılık kazanarak gelecek nesillere ulaşmasında maden miras turizmi önemli fırsat oluşturmaktadır. Atıl durumda olan madencilik eserlerinin yeniden işlevlendirilerek maden mirası olarak değerlendirilmesi turistik ürün çeşitliliğinin artmasına ve yeni seyahat rotalarının oluşmasına neden olmaktadır. Maden miras turizmi ile ilgili yerli alan yazında ilk çalışmalardan olan bu araştırma; Osmanlılar döneminde ve Cumhuriyetin ilk yıllarında madencilik faaliyetlerinin yürütüldüğü önemli maden kaynaklarından olan Balya madenlerinin maden mirası açısından taşıdığı değer ortaya konulmuş ve maden miras turizmi açısından değerlendirilme olanakları incelenmiştir. Çalışma ile hem maden miras turizmi aracılığı ile maden mirasının korunmasına yönelik farkındalık oluşturma hem de Balya ilçesinin sürdürülebilir turizm açısından yeni bir destinasyon olarak konumlanmasına katkı sağlama hedeflenmektedir.
Bu çalışma, kırsal toplumsal yapıda namus kavramının nasıl konumlandığını, namus ihlallerine verilen tepkilerin topluma nasıl yansıdığını ve özellikle aileden uzaklaştırılan bireylerin hem aileyi hem de bireyi nasıl etkilediğini nitel bir perspektifle araştırmayı amaçlamaktadır. Nitel araştırma desenine dayalı olarak yürütülen çalışmada, Iğdır kırsalında yaşayan on katılımcı ile derinlemesine görüşmeler yapılmıştır. Kırsal toplumda namus kavramının bireysel bir ahlaki değer olmanın yanında kolektif düzeni sağlayan merkezi bir norm olarak fayda gördüğü saptanmıştır. Yapılan görüşmelerde namus temelli ihlallerin çoğunlukla aileden ve köyden uzaklaştırma, sosyal damgalanma ve birtakım psikolojik problemlerin oluşması ile sonuçlandığı ortaya çıkmıştır. Katılımcılar, köyden dışlanan bireylerin yoğun psikolojik yıkım, geçim sıkıntısı, yalnızlaşma ve göç etme zorunluluğuna maruz bırakıldığını beyan etmişlerdir. Ayrıca modernleşme, sosyal medyanın yaygınlaşması ve iletişim teknolojilerin yaygınlaşması sonucu namus temelli ilişkileri aşındırdığı ve geleneksel denetim biçimlerini (aşiret/kabile) zayıflatırken yeni risk alanların oluşmasına yol açtığı görülmüştür. Araştırmada, namus temelli damgalanmanın sadece bireysel bir yaptırım olmadığı; bunun yanında ekonomik, kültürel ve toplumsal sonuçlarının olduğu çok boyutlu sosyal bir olgu olduğu saptanmıştır. Sonuç olarak kırsal bölgelerde genel olarak geleneksel kültürel değerlerin toplumsal dokuda varlığını sürdürdüğü, namus temelli ihlallerin en sert şekilde karşılık bulduğu ve geleneksel normların kısmen de olsa aşındığı bir düzen bulunmaktadır.
Gıda eşleşmesi, farklı yiyecek ve içeceklerin birlikte tüketildiğinde ortaya çıkan duyusal uyum veya karşıtlıkları inceleyen disiplinler arası bir alandır. Geleneksel mutfaklarda sezgisel ve kültürel bilgiye dayanan bu yaklaşım, modern gastronomide aroma kimyası, duyusal analiz ve deneyim tasarımı gibi bilimsel alanların katkısıyla sistematik olarak ele alınmaktadır. Güncel çalışmalar, ortak aroma bileşenlerinin duyusal uyumu artırabileceğini öne sürerken, kültürel farklılıkların eşleşme yaklaşımlarında belirleyici olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte, başarılı gıda eşleşmelerinin yalnızca kimyasal benzerliklere değil; doku, bağlamsal faktörler, tüketici deneyimleri ve kültürel bellek gibi unsurlara da bağlı olduğu vurgulanmaktadır. Literatürdeki çalışmaların çoğunun kimyasal ya da duyusal boyutlara ayrı ayrı odaklanması, bütüncül bir çerçevenin eksikliğine işaret etmektedir. Bu çalışma, gıda eşleşmelerinin hem kimyasal hem de kültürel boyutlarını incelemeyi amaçlayan bir derlemedir. Akademik makaleler, gastronomi kitapları, moleküler gastronomi araştırmaları kaynak alınmıştır. Bu çalışmayla, gastronomide gıda eşleşmesini fizikokimyasal, duyusal, bilişsel ve kültürel boyutlarıyla birlikte ele alan bütüncül bir bakış açısı kazandırmak amaçlanmaktadır.
Bu çalışma, dijital dönüşümün hızlandığı günümüzde havacılık alanında farklı liderlik tarzlarının -dijital, dönüşümcü ve etkileşimci liderlik- çalışanların iş tatmini üzerindeki etkilerini araştırmayı hedeflemektedir. Dijital teknolojilerin iş süreçlerine kapsamlı bir şekilde entegre olduğu bu dönemde, liderlik yaklaşımlarının yalnızca operasyonel verimliliği değil, bununla beraber çalışanların bağlılıkları ve motivasyonları üzerinde de önemli bir rol oynadığı düşünülmektedir. Araştırma, Türkiye'deki bir havalimanında çalışan uçuş, kabin, terminal ve yer hizmetleri personelini içeren bir nicel çalışma olarak planlanmıştır. Veriler, yapılandırılmış anket tekniğiyle toplanmış ve liderlik tarzları, dijital liderlik yeterlilikleri ile iş tatmini düzeylerini ölçmeye yönelik ölçeklerden yararlanılmıştır. Analiz aşamasında SPSS ve AMOS yazılımlarından faydalanılarak doğrulayıcı faktör, korelasyon ve regresyon işlemleri gerçekleştirilmiştir. Elde edilen bulgular, dijital ve dönüşümcü liderlik stillerinin çalışanların iş tatmini üzerinde anlamlı ve pozitif bir etki oluşturduğunu ortaya koymaktadır. Bununla birlikte etkileşimci liderlik tarzının etkisi sınırlı kalmıştır. Araştırmanın sonuçları, havacılık sektöründe liderlerin dijital yetkinlikleri ile dönüşümcü vizyonlarının çalışan memnuniyetini ve kurumsal bağlılığı artırmada önemli bir faktör olduğunu göstermektedir. Bu bulgular hem literatüre teorik katkı sunmakta hem de dijital dönemde etkili liderlik stratejilerinin oluşturulmasına dair önemli pratik önerilerde bulunmaktadır. Gelecek çalışmalarda, liderlik tarzlarının çalışan performansı, örgütsel bağlılık ve tükenmişlik gibi değişkenlerle birlikte ele alınması ve farklı havalimanları ile havayolu işletmelerini kapsayan karşılaştırmalı araştırmaların yapılması önerilmektedir.
Adi ortaklıklar, kolay kurulabilme avantajı yanında, farklı uzmanlık alanlarında faaliyet gösteren birden fazla ticaret ortaklığının metro, tünel, köprü veya baraj inşaatları gibi büyük ölçekli projelerde birlikte yer alma imkânı sunması nedeniyle uygulamada yaygın olarak tercih edilen bir ortaklık türüdür. Böylesi yaygın tercihe rağmen, adi ortaklığın tüzel kişiliğinin bulunmaması ve neticesinde fiil ehliyeti ile birlikte dava ve taraf ehliyetine de sahip olmaması, doktrin ve uygulamayı uzun yıllardan beri meşgul eden birtakım sorunları gündeme getirmektedir. Son yıllarda artma eğilimi gösteren, ticari hayattaki likidite problemleri, özellikle riskli dönemlerde ortaklıkların farklı çözüm yolları bulma arayışını ciddi bir seviyeye getirmiş bulunmaktadır. Riskli dönemleri finansal açıdan hasarsız ya da en az hasarla geçirme imkânı açısından konkordato kurumuna öncesine nazaran daha çok başvurulduğu gözlenmektedir. Bu doğrultuda, konkordatoya başvurma gerekliliğinin doğması ihtimalinde adi ortaklıkları, sürecin başlatılma ve yürütülmesi hususunda birtakım zorluklar beklemektedir. Tüzel kişiliği olmayan adi ortaklığın, konkordato talebi açısından her bir ortağın ayrı ayrı başvuru yapabilme imkânı yanında ortakların oybirliği ile alacakları bir kararla başvuruyu birlikte yapabilmesi de mümkündür. Ortakların konkordato talebi hususunda birlikte hareket etme tercihi, özellikle ortaklık borçlarının ödenmesine yönelik planlamayı içeren ve her bir ortak tarafından ayrı ayrı hazırlanılacak konkordato ön raporunun, diğer ortakların ön raporlarıyla uyumlu bir şekilde ve sorumluluğun bölüşülerek hazırlanması imkânı açısından daha makul ve avantajlı olabilecektir. Bu çalışma, söz konusu süreçteki muhtemel sorunları tespit etmek yoluyla, Yargıtay kararlarından da yararlanmak suretiyle makul çözüm yolları önermeyi amaçlamaktadır.
Filistin coğrafyası Osmanlı İmparatorluğu’nun her zaman önem verdiği bir bölge olmuştur. Filistin coğrafyası 1516 yılından Birinci Dünya Savaşı sonuna kadar yaklaşık dört yüz yıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu’nda bir vatan toprağı olarak varlığını sürdürmüştür. Gerek dış gerekse de iç nedenlerden kaynaklı olarak sürekli gerileyen devlet özellikle XIX. yüzyılın ikinci yarısından sonra hızla dağılma dönemine girmiştir. Birinci Dünya Savaşı ile birlikte birden çok cephede savaşmak zorunda kalmıştır. Bunlardan birisi de Filistin cephesidir. Bu cephe, Osmanlı İmparatorluğu için oldukça stratejik ve jeopolitik bir öneme sahip olmuştur. Hicaz Bölgesi’nden sonra ikinci büyük kutsal mekânların bu bölgede olması bu cephenin önemini bir kat daha artırmıştır. Devletin sınırları içerisindeki hemen her coğrafyadan Filistin cephesine asker sevk edildiği gibi Beyrut’tan da vatan evlatları bu cephede savaşarak bu kutsal bölgenin yabancı güçlerin eline geçmesine engel olmak istemişlerdir. Bu çalışmanın temel amacı Birinci Dünya Savaşı içerisinde Filistin coğrafyasında yürütülen diplomatik çabaların ve siyasi oluşumların savaşa olan etkisini irdelemektir. Bunun yanında savaş içerisinde Filistin coğrafyasında İtilaf Devletleri ordularına karşı açılan Filistin cephesinde hayatlarını kaybeden Beyrutlu askerlerin niteliksel analizini yapmaktır. Çalışmada veri toplama tekniği kullanılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı Osmanlı Arşivi ile Millî Savunma Bakanlığı kayıtları ana kaynak olarak ele alınmış bunun yanında diğer birinci ve ikinci elden kaynaklar da inceleme ve değerlendirmeye tabi tutulmuştur.Bu çalışmanın temel amacı Birinci Dünya Savaşı içerisinde Filistin coğrafyasında yürütülen diplomatik çabaların ve siyasi oluşumların savaşa olan etkisini irdelemektir. Bunun yanında savaş içerisinde Filistin coğrafyasında itilaf devletleri ordularına karşı açılan Filistin cephesinde hayatlarını kaybeden Beyrutlu şehitlerin niteliksel analizini yapmaktır. Çalışmada veri toplama tekniği kullanılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı Osmanlı Arşivi ile Milli Savunma Bakanlığı kayıtları ana kaynak olarak ele alınmış bunun yanında diğer birinci ve ikinci elden kaynaklarda inceleme ve değerlendirmeye tabi tutulmuştur.
Çalışmanın amacı, sürdürülebilirlik raporlaması, yeşil yıkama ve bağımsız denetim arasındaki ilişkiyi incelemek ve bu ilişkiyi kuramsal bir çerçevede ele alarak bağımsız denetimin sürdürülebilirlik raporlamasının güvenilirliği üzerindeki rolünü ortaya koymaktır. Bu bağlamda yeşil yıkama davranışı meşruiyet teorisi, sinyal teorisi ve vekâlet teorisi çerçevesinde ele alınmıştır. Yeşil yıkamanın sürdürülebilirlik raporlaması ve bağımsız denetim ile olan ilişkisi literatür temelli olarak değerlendirilmiştir. Şirketler sürdürülebilirlik faaliyetlerini raporlarken şeffaflık ve hesap verebilirlik gibi uluslararası raporlama ilkelerine bağlı kalmalıdır. Yeşil yıkama davranışıyla yatırımcıların, şirketlerin ve devletlerin kısa vadede yanıltılması; orta ve uzun vadede küresel sürdürülebilirlik çalışmalarının güvenilirliğine zarar verir. Problemin iyi yönetilmesi için denetim mekanizmalarına da önemli görevler düşmektedir. Bağımsız denetim, yeşil yıkamayla mücadelede tamamlayıcı bir unsur değil, sürdürülebilir finans ve kurumsal raporlamanın güvenilirliği açısından yapısal bir caydırıcı mekanizma olarak öne çıkmaktadır. Yaratılan bu sorunsalı akademik olarak ele alan çalışmaları incelemek ve literatürdeki boşlukları ortaya koymak, sürdürülebilirlik uygulamalarının sağlıklı bir şekilde yürütülmesine katkı sağlayacaktır. Bu amaçla 2005-2026 yılları arasında yapılmış Web of Science veri tabanında yer alan ve yeşil yıkama, sürdürülebilirlik raporlaması ile bağımsız denetim arasındaki ilişkiyi ele alan 104 akademik çalışma analiz edilmiştir. Bibliyometrik analiz kapsamında yayınların yıllara göre dağılımı, anahtar kelime ağları, atıf yapıları ve öne çıkan araştırma temaları değerlendirilmiştir. Elde edilen bulgular akademik literatürün özellikle 2015 sonrası dönemde hızla büyüdüğünü göstermektedir.
Cultural memory is one of the key elements in forming a society’s identity and maintaining its connection with the past. Films, as products of cultural memory, play an effective role in the construction of social memory. This study aims to analyze the relationship that films establish with social memory through selected examples and to identify how viewers relate to the representations of social memory within these films. Within the scope of the research, viewing rates have been accepted as a criterion directly proportional to the audience’s interest in films. In terms of scope and limitations, four films that surpassed the five-million-viewer threshold and were screened in movie theaters in Turkey were selected through purposive sampling. While “Fetih 1453” and “Ayla” are based on historical events, “Bergen” and “Müslüm” address social sensitivities such as violence against women and class differences. The study aims to conduct a thematic analysis of the films, identify common themes, and reveal the connection these films establish with collective memory through these themes. For this purpose, content analysis, one of the qualitative research methods, was used to determine, code, and categorize the themes. Furthermore, specific scenes were described to explain the connection established with social memory through these scenes. The findings were examined in relation to the theories discussed in the literature section, focusing on the relationship between films and social memory. The main objective of the study is to determine the impact of films as sites of memory in connecting the past and the present. Therefore, the individual and collective traumas reflected in the selected films were evaluated in proportion to the attention these films received, and their roles in identity construction and the cultural traces they carried were explained with examples from contemporary society. The study concludes that the analyzed films not only remind us of the past but also establish meaningful connections with contemporary social issues, playing an important role in the reproduction of collective memory.
Historical long bazaars hold significant importance in Turkish history for several reasons and are closely linked to Eastern civilisations. These bazaars provided valuable insights into the social dynamics and operations of their era and experienced notable evolution, especially during the Ottoman period. They assisted the city and region become a hub of trade and culture through their architectural features and influence on cultural life. Their continued existence today signifies their role as vital, tangible cultural heritage from that time. Historical long bazaars have a share in the diversification and development of the city and human profile with their multifaceted effects on the space-human relationship. This research focuses on the historical relevance of the Long Bazaar in old Antep, recognised as a central commercial and cultural venue during the Ottoman era, highlighting both its physical features and fictional stories. The study critically evaluates the Antep Long Bazaar, utilising Mitat Enç's work, "Uzun Çarşının Uluları" as its primary resource. Through a space-oriented perspective, this methodology emphasises the complex interaction between space and people, bolstered by the unified relationship between literature and architecture. A descriptive method has been applied in the analysis, delving into the city and its notable spaces to examine their influence -from individual experiences to societal impacts- thereby enhancing understanding across relevant fields. The findings reveal that the old Antep bazaar acts not only as a trading centre but as a venue that systematically explores the social, psychological, and historical dimensions of its era and sociological insights.
Çalışma kapsamında, Çanakkale İli, Gelibolu İlçesi, Demirci Göleti yakınında gerçekleştirilen kurtarma kazılarından elde edilen, Geç Roma-Bizans Dönemi’ne ait iskelet topluluğunun diş ve çene patolojileri, beslenme yapısı ile ağız ve diş sağlığının anlaşılması amacıyla incelenmiştir. Çalışmada, 30 iskelete (12 erkek, 10 kadın, 4 çocuk ve 4 bebek) ait 425 adet daimi diş ve 65 adet süt dişi olmak üzere toplam 490 adet diş, 358 adet soket ve 37 adet çene, diş ve çene patolojisi açısından incelenmiştir. Analizler sonucunda, Demirci Göleti iskeletlerinde daimi dişlerde diş çürüğü %18,3, diş aşınması %89 (aşınma derecesi ortalaması 2,95), diş taşı %42,9, hipoplazi %40, alveol kemik kaybı %87,9, apse %2,4, antemortem diş kaybı %3,3 oranında; süt dişlerinde de diş çürüğü %4,5, diş aşınması %38,6 (aşınma derecesi ortalaması 1,66), hipoplazi %3,1 oranında belirlenmiştir. Elde edilen bulgular, iskelet topluluğunun ağırlıklı olarak çürük yapıcı, yumuşak besinler tükettiğini işaret ederken, yüksek oranda gözlenen hipoplazi oranı bireylerin gelişim dönemlerinde stres faktörlerinden etkilendiklerini göstermektedir. Süt dişlerinde patolojilerin düşük oranda gözlenmesi ise patolojilerin ileri aşamalara ulaşmadan bebek ve çocuk ölümlerinin gerçekleşmiş olabileceğine işaret etmektedir. Demirci Göleti iskeletlerinde gözlenen diş ve çene patolojilerinin görülme oranlarının Anadolu’da bulunan Roma, Bizans ve Orta Çağ toplumlarıyla karşılaştırılması sonucunda, Demirci Göleti iskeletlerinin genel olarak tarım toplumlarına benzerlik gösterdiği belirlenmiştir.
Güney Kafkasya, dünya siyasi ve iktisadi tarihinde stratejik konuma sahip ender bölgeler arasında yer almaktadır. Çağdaş müelliflerin kaydına göre son derece zengin yer altı ve yer üstü doğal kaynaklara sahip bu bölge, tarih boyunca güçlü devletlerin sürekli bir çekişme alanı olmuştur. Böylesi kritik bir bölgede, güçlü rakipler arasında, sık sık saldırılara maruz kalmasına rağmen en uzun süre varlığını koruyabilmiş tek devlet, hiç şüphesiz Albanya Devleti olup bunu da güçlü liderleri sayesinde sağlayabilmiştir. İşte bu güçlü liderleri arasında Albanya tarihinde en ziyade iz bırakan sima, kuşkusuz ki Cavanşir olmuştur. Musa Kalankatlı’nın rivayetine göre henüz küçük yaşta üstün zekâsı ve kabiliyetiyle dikkatleri çeken Cavanşir, İran ve Araplar arasında cereyan eden uzun soluklu savaşlara, Sasaniler safında katılmış ve bu savaşlarda kahramanlıklar göstererek önemli tecrübeler edinmişti. Cavanşir, bu savaşlarda edindiği tecrübelerinden, ülkesinin siyasi bağımsızlığı yolunda dönemin büyük güçleri olan Bizans ve Sasani imparatorlukları ile Hazar Hakanlığı ve Emevî Devleti karşısında izlediği başarılı denge siyasetinden yararlanmıştır. Cavanşir, izlediği denge siyaseti sayesinde, ülkesinin siyasi ve ekonomik gücünü artırmış, halkını amansız savaşlardan korumayı başarmış ve ülkesine siyasi ve kültürel açıdan en parlak dönemlerinden birini yaşatmıştır. Yapılan bu araştırma, Albanya Devleti tarihinde en derin izler bırakan meşhur kumandan, ünlü hükümdar ve devlet adamı Cavanşir’in şahsiyeti, hayatı ve faaliyetleri, çağdaş kaynaklara dayanılarak incelenmiştir.
“Akışkan aşk” Zygmunt Bauman’ın, aynı isimli kitabında modern çağın yeni ilişki biçimlerini tanımlamakta kullandığı bir kavramdır. Ona göre katılık; istendiği şekilde değiştirilebilen, istenen her biçime büründürülebilen, her mekâna ve duruma uyum sağlayabilen; bu doğrultuda kolayca yönlendirilebilen şeylere has bir özellik değildir. Katılığı bir karakter, iç dünya yapılanması üzerinden değil de modernizme karşı bir tavır üzerinden okuyan Bauman’a göre sıvı ve gazlara has özellikler ise özellikleri vurgulanan katılara karşıt özelliklerdir. Çünkü sıvı/gaz olma durumunda akışkanlık öne çıkmaktadır. Bauman açısından akışkanlık özellikle “akışkan modernizm” ile yoğunlaşan, bireylerin ve bütün unsurların istenen şekilde değiştirilebilir olmalarını ifade eder. Çünkü akışkan şeylerde sahiplenme, gizemlilik, müphemlik, derinlik, kalıcılık, devamlılık, dayanıklılık, belli bir renk ve biçimde kalabilme gibi özellikler oldukça geri plandadır. Bauman’ın yaklaşımında akışkan modernizmin, modern hayat ilişkilerinde bir rol model olarak teşvik ettiği aşklar ve ilişkiler de bu özellikleri üzerinde taşımayan; yüzeysel ve yapay bir çerçeveye oturan; günübirlik hazlar ve geçici arzular üzerinden hareket eden; derinlik, kalıcılık ve müphemlik taşımayan ilişkiler ve aşklar, yani “akışkan aşk”lar ve ilişkilerdir. Bu çalışmada “akışkan aşk” kavramı bağlamında Sezai Karakoç’un “Ötesini Söylemeyeceğim” adlı şiiri tematik yönden incelemeye tabi tutulmaktadır. Şiirde geçen kişilerden Bay Yabancı, Matmazel ve meşru olmayan bir ilişki ile anılan diğer bayan bu kavram çerçevesinde ele alınıp değerlendirilmektedir.
The paper examines how the inflation, institutional quality and foreign direct investment influence the economic growth of six chosen Sub-Saharan African economies namely Nigeria, Ghana, Kenya, Tanzania, South Africa, and Zimbabwe, between the years 1996 and 2023. Panel data analysis using fixed effects and random effects models is used in the study to investigate how indicators of governance namely government effectiveness, rule of law, and regulatory quality together with FDI inflows and inflation affect the annual GDP growth. The Hausman test provides support to the fact that the fixed effects model can be reliably estimated. The results show that economic growth is positively related to the rule of law and the quality of regulations though their impacts are weak usually in the short term. The negative influence of government effectiveness occurs under some specifications, which indicate the problems with the implementation of the policies and delivery of the public services. FDI has a positive, but statistically insignificant effect showing that investment can never lead to growth without other forms of institutional and macroeconomic reforms. The impact of inflation on growth is very devastating, hence the need to ensure price stability. The research overcomes that governance and institutional quality are essential to spur economic growth in Sub-Saharan Africa, although their effects are generally indirect and dependent on other more structural and macroeconomic determinants. According to the findings, the study proposes institutional reinforcements, enhancements in government effectiveness, attracting FDI by enabling policies and sustaining macroeconomic stability to achieve sustainable regional economic growth.
Bu çalışma fenomenolojinin kurucusu olan Edmund Husserl’in, İçsel Zaman Bilincinin Fenomenolojisi’nde geliştirdiği zaman kavrayışını Martin Heidegger’in Varlık ve Zaman’da sunduğu ekstatik zamansallık kavrayışıyla karşılaştırmaktadır. Bu karşılaştırma, fenomenolojinin “bilinç merkezli” doğuşundan “varlık merkezli” dönüşümüne uzanan çizgide, fenomenolojinin tarihsel gelişimini felsefi bir problem olarak ele almaktadır. Husserl’in bilincin yapıları çerçevesinde geliştirdiği transendental fenomenoloji, Heidegger’in Dasein’ın zamansal yapısı ve varlığın açığa çıkışı üzerinden inşa ettiği ontolojik fenomenolojiyle karşılaştırılarak fenomenolojinin dönüşüm yönü araştırılmaktadır. Bu çalışma 20. yüzyılın iki büyük filozofunun düşüncesinde, fenomenoloji konusunda yöntemde bir süreklilik, fakat içerikte bir kopuş bulunduğunu göstermeyi amaçlamaktadır. Çalışmada Heidegger’in Husserl’in fenomenolojisini yorumlama tarzı üzerinde durulacak olup Heidegger’in fundamental ontolojisi Husserl fenomenolojisinin bir uğrak noktası olarak değerlendirilecektir. Bu çerçevede önce Husserl’in fenomenolojisi ortaya konacak, ardından Heidegger’in eleştirisiyle fenomenolojinin ontolojiye nasıl açıldığı incelenecektir. Böylelikle fenomenolojinin süreklilik ve ilk kopuş noktası belirlenerek, Husserl’den Heidegger’e uzanan çizgide fenomenolojide “çatallanan bir yol” ortaya konulmuş olacaktır. Bu bağlamda çalışma, zaman kavrayışının yalnızca fenomenolojik bir tema değil, aynı zamanda fenomenolojinin kendi yöntemsel yöneliminin sınandığı temel bir problem alanı olduğunu ileri sürmektedir. Husserl’de zaman, bilincin kurucu yapılarının açıklanması açısından vazgeçilmez bir analiz alanı sunarken, Heidegger’de zamansallık, Dasein’ın varoluşsal yapısını mümkün kılan ontolojik bir koşul olarak belirmektedir. Böylece zaman, bilinçteki yaşantıların betimlenmesinden, varlığın anlamının açığa çıkışına uzanan bir dönüşüm geçirmektedir. Bu dönüşüm, fenomenolojinin kendi iç gerilimini görünür kılarak, yöntemin sadakati ile felsefi yönelimin değişimi arasındaki ilişkiyi açığa çıkarmaktadır. Çalışma, bu gerilimi Husserl ve Heidegger hattı üzerinden takip ederek, fenomenolojinin imkânları ve sınırlarını zaman problemi ekseninde yeniden düşünmeyi hedeflemektedir.
Günümüzde alkol ve madde bağımlılığı tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de problem teşkil etmektedir. Bu tür bağımlılıklar hem birey hem de toplum için büyük zararları olan ve uyuşturucu özelliğine sahip etken maddelerdir. Alkol ve madde bağımlılığı eğer tedavi edilemez ise bireyin davranışsal, ruhsal, bedensel, ekonomik ve sosyal yaşantısı gibi birçok alanda kalıcı problemlere yol açar. Bağımlılık yaygınlaşmaya başladıkça toplumun temel yapısında bozukluklara yol açar. Dolayısıyla toplum yaşantısı sekteye uğrar. Sağlıklı birey ve toplum için alkol ve madde bağımlılığı ile mücadele edilmesi gerekmektedir. Bunun için çeşitli sağlık kuruluşları oluşturulmakta, kongreler düzenlenmekte, dernekler açılmakta basın ve yayın yolu ile bu tür maddelerin zararları yayınlanmaktadır. Alkol ve diğer uyuşturucu maddelerine karşı günümüzde verilen mücadele geçmişte de yaşanmıştır. Bu tür maddelerin aşırı kullanılması, kötü amaçlarla vücuda alınması, insanları etki altına alması gibi birçok sebepten ötürü çeşitli önlemler alınmıştır. Tabi bu önlemlerin başında bu tür maddelerin henüz vücuda girmeden önce tanıtılması gelmektedir. Böylece uyuşturucuya bağımlı olunmadan verdiği zararlar açıklanarak sonrasında yaşanılacak problemlerin önüne geçilmesi amaçlanmıştır. Mevcut çalışmada, Osmanlı’nın son dönemlerinde ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında yayınlanan ve Doktor İsmail’in önemli eserine yer verilmiştir. Eserin amacı doğal uyuşturucu maddelerinin ve alkolün insan ve çevresi hakkındaki zararlarına değinmek olmuştur. Eserde ayrıca bazı uyuşturucu maddeler hakkında teknik bilgiler ve doktorun kendi tecrübeleri de yer almaktadır.
Aile arabuluculuğu, bugün başta ABD, Kanada ve İngiltere olmak üzere yabancı ülkelerin büyük çoğunluğunda yaygın bir şekilde uygulanmaktadır. Doktrinde aile içi ihtilafların çözümlenmesinde, çekişmeli yargılamaya kıyasla aile arabuluculuğunun çok sayıda faydasından bahsedilmektedir. Türkiye’de 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu ile 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanuna İlişkin Uygulama Yönetmeliğinde “aile içi şiddeti içeren ihtilafları” hariç tutan arabuluculukla ilgili hükümler mevcuttur. Anayasamızda “Aile, Türk toplumunun temelidir. Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilatı kurar” hükmü yer almaktadır. Anayasamızdaki bu hükümle, Devlete ailenin, çocukların ve ananın korunması ödevi yüklenmektedir. Aile yapısı içerisinde, aile içi ihtilafların ortaya çıkması pek tabi mümkündür. Aile içi ihtilafların çözümlenmesi amacıyla kurulacak aile arabuluculuğuna iki işlevin yüklenmesi önem arz etmektedir. Birincisi, aile arabuluculuğu uygulamasının önceliğinin ailenin dağılması önlenerek korunmasının sağlanması olmalıdır. İkincisi, arabuluculukla ailenin kurtarılması mümkün olmuyorsa, ikinci işlev devreye girdirilerek, boşanmanın dostane usullerle sağlanmasıdır. Aile arabuluculuğu uygulaması, güçlü bir toplum ve devlet yapısının sürdürülebilmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Zira aile, toplumun ve devletin temelini oluşturmaktadır. Ayrıca, yaygın uygulamadan farklı olarak aile arabuluculuğu kurumu tek kişiden ibaret olmamalı, içinde uzmanlık eğitimi almış hukukçu, psikolog, sosyolog, talebe bağlı olarak din adamı ve eşlerin ailelerinden birer kişi de olmalıdır.
Günümüz iş ortamında artan rekabet, yoğun iş yükü ve belirsizlikler çalışanların iş stresi düzeylerini yükseltmekte; bu durum genel olarak yaşam tatmini ve çalışma yaşamında yaratıcılık üzerinde olumsuz sonuçlar doğurmaktadır. Bu durumu ortaya koyabilmek ve hem teoriye hem de uygulamaya katkı sunabilmek için bu çalışma tasarlanmıştır. Bu bağlamda yaşam tatmini ve iş stresinin çalışanların çalışma yaşamındaki yaratıcılık düzeyleri üzerindeki etkileri nicel araştırma yöntemi ile incelenmiştir. Bu amaçla 201 çalışan ile anket gerçekleştirilmiştir. Araştırma bulguları, çalışanların yaşam doyumunun iş yaşamında sergiledikleri yaratıcı davranışları anlamlı ve pozitif yönde etkilediğini ortaya koymaktadır. Buna karşın, iş stresinin yaratıcılık üzerindeki doğrudan etkisinin istatistiksel olarak anlamlı olmadığı belirlenmiştir. Ancak moderatör etki analizleri, iş stresinin yaşam tatmini ile yaratıcılık arasındaki ilişkiyi zayıflattığını göstermektedir. Özellikle iş stresinin yüksek olduğu durumlarda, yaşam tatmininin yaratıcılığa katkısı azalmakta; buna karşılık stres düzeyi düşük olduğunda yaşam tatmininin yaratıcılığı destekleyici rolü ortaya çıkmaktadır. Bu sonuçlar, yaşam tatmininin çalışanların yaratıcı potansiyellerini geliştirmede önemli bir psikolojik kaynak olduğunu, ancak yüksek iş stresinin bu olumlu etkinin etkisini önemli ölçüde sınırladığını göstermektedir. Dolayısıyla örgütlerin, yaratıcı düşünmeyi ve yenilikçi davranışları teşvik eden bir çalışma ortamı oluşturabilmek için çalışanların yaşam tatminini artırıcı insan kaynakları uygulamalarına odaklanması, çalışma koşullarını iyileştirmesi ve iş stresini azaltmaya yönelik stratejiler geliştirmesi büyük önem taşımaktadır.
İşçi göçü, kendi ülkelerinde iş bulamayan veya işlerinden memnun olmayan bireylerin iş aramak için başka ülkelere göç etmesini ifade etmektedir. İşçi göçü, hem göç edenler hem de geride kalanlar üzerinde çeşitli etkilere sahiptir. Bu çalışma, erkek işçi göçünün kadınlar üzerinde yarattığı sosyopsikolojik etkileri anlamayı amaçlamaktadır. Çalışma, Elazığ'ın Kovancılar ilçesinde gerçekleştirilmiş ve çalışma grubu, eşleri yurt dışına göç etmiş 10 kadından oluşmuştur. Veriler, nitel araştırma yönteminin derinlemesine görüşme tekniği kullanılarak toplanmıştır. Toplanan verilerden kodlar ve temalar çıkarılmış ve tematik analiz yapılmıştır. Araştırma, yurt dışına göçün maddi sorunlar, iş bulma güçlüğü ve mesleki beceri eksikliği nedeniyle gerçekleştiğini; göç kararının ise çoğunlukla zorunluluktan alındığını göstermektedir. Kadınların iş yükünün artması, güvensizlik hissi, ekonomik zorluklar, fiziksel sağlığın bozulması ve çocukların hastalıkları gibi bir dizi sorun yaşadıkları ve bu süreçte eşleri, çocukları, akrabaları ve sosyal çevreleriyle olan ilişkilerinin çeşitli derecelerde hem olumlu hem de olumsuz etkilendiği tespit edilmiştir. Bu dönemde kadınların, sinir/stres, uykusuzluk, kaygı, korku, ruhsal bozukluklar gibi psikolojik sorunlar yaşadıkları ve sabır, mizaha vurma ve duygularını göstermemeye çalışma gibi başa çıkma stratejileri kullanarak moral ve motivasyonlarını artırdıkları saptanmıştır. Kadınlar, artan sorumlulukları ile birlikte kamusal alanda daha görünür hale gelmekte ancak ataerkil kodlardan bağımsız hareket edememektedir. Araştırma, yurtdışına işgücü göçünün toplumsal cinsiyet rollerinde ve ataerkil kodlarda hem pekiştirici hem de dönüştürücü bir rol oynadığını ortaya koymaktadır.
Kitlesel üretimin sonucu olarak ortaya çıkan ürünler, reklamlar ile sunulmakta; reklamlar yalnızca tüketim döngüsünün devamlılığını sağlayan araçlar değil söylem üreten, nesneleri fetişleştiren ve dolaşıma sokan ideolojik enformasyon aygıtları olarak da işlev görmektedir. Kitle beklentileri dönemsel olarak değişse de insan psikolojileri altında yatan nedenler aynı kaldığı için reklamda söylemler önemli yerini korumaktadır. Reklamda enformatik söylemler ise, algıları dönüştürmeye ya da pekiştirmeye yönelik bilinçli olarak inşa edilmektedir. Bu çalışma, tüketim toplumunda metaların kullanım değerine ve onlara atfedilen sembolik anlamlara odaklanırken tüketimi rasyonel ihtiyaçların ötesine taşıyan reklamların meta fetişizmi yaratmadaki söylemsel rolünü Marksist kuram çerçevesinde ele almaktadır. Marx’ın fetiş kavramı üzerinden reklamların metaları nasıl fetişleştirdiğinin tespitini yapmak ve söylemlerin anlamsal çerçevesini çizmek çalışmanın önemini oluşturmaktadır. Çalışma reklamlar ile hem pırlanta gibi sembolik gücü yüksek bir ürünün hem de aşk, bağlılık, zaman ve toplumsal cinsiyet gibi kavramların nasıl metalaştırıldığını ortaya koymak açısından önem arz etmektedir. Bu bağlamda çalışmada eleştirel söylem analizi benimsenmiş, Zen Pırlanta markasına ait beş televizyon reklamı incelenmiştir. Çalışmadan elde edilen bulgulara göre geniş etki alanına sahip kapitalist ideolojinin reklamları yalnızca pazarlama stratejisi olarak değil aynı zamanda söylemler yoluyla bilinç transferine yönelik etkin bir müdahale aracı olarak kullandığı ortaya çıkmıştır. Bu yönüyle çalışma, tüketim kültürü eleştirisi ve ideoloji tartışmalarına medya üzerinden somut bir katkı sunmakta alan yazına yeni bir örnek kazandırmaktadır.