Afyon Kocatepe University is a state university in Afyonkarahisar, Turkey. It was established on July 3, 1992.
In this study, the effects of safflower and sunflower biodiesel blends (B10 and B20) on diesel engine performance, combustion characteristics, and exhaust emissions were experimentally investigated, together with the catalytic performance of a diesel oxidation catalyst (DOC) and a selective catalytic reduction (SCR) system. Biodiesel was produced via transesterification and blended volumetrically with diesel fuel. Experiments were conducted on a single cylinder, direct injection, naturally aspirated diesel engine under full load conditions across an engine speed range of 1200 to 2800 rpm. Engine torque, brake power, brake specific fuel consumption (BSFC), in cylinder pressure, heat release rate (HRR), exhaust gas temperature (EGT), and regulated emissions including CO, HC, and NOx were analyzed. The overall experimental uncertainty of the measurement system was determined as 1.93% using the root sum square propagation method. Increasing biodiesel content led to slight reductions in engine performance due to lower heating value and altered spray characteristics. Compared to diesel, torque decreased by 1.80% and 3.24%, brake power by 0.62% and 1.75%, and BSFC increased by 2.91% and 6.14% for B10 and B20, respectively. Biodiesel blends reduced CO and HC emissions, with the DOC achieving conversion efficiencies exceeding 97% at engine speeds above 2000 rpm. Although biodiesel use alone increased NOx emissions, integration of the SCR system significantly enhanced emission control. At 2400 rpm, NOx conversion efficiencies reached 71.4%, 89.4%, and 93.1% for diesel, B10, and B20, respectively. EGT measurements confirmed that the progressive rise in SCR catalyst inlet temperature with increasing engine speed is the primary thermal mechanism governing speed dependent NOx conversion efficiency.
Oleojeller, gıda endüstrisinde trans ve doymuş yağların yerine kullanılabilen, yenilikçi ve fonksiyonel özelliklere sahip katılaştırılmış yağ sistemleridir. Balmumu, pirinç kepeği mumu, candelilla mumu ve etil selüloz gibi oleojelatörlerin bitkisel yağlarla kombinasyonu sonucu üretilmekte ve geleneksel katı yağların fiziksel ve duyusal özelliklerini başarılı bir şekilde taklit edebilme özellikleri sayesinde margarin, şekerleme, pastacılık ürünleri, süt ve et ürünleri gibi geniş bir endüstriyel uygulama alanında kullanılmaktadırlar. Araştırma, gıda endüstrisinde oleojellerin kullanım alanlarını ve sağladığı avantajları literatür çerçevesinde değerlendirmeyi amaçlamıştır. Bulgular, oleojellerin pastacılık ürünlerinde (kurabiye, kek, muffin), margarin ve sürülebilir ürünlerde, doymuş ve trans yağların ikamesi açısından etkili olduğunu göstermektedir. Özellikle pirinç kepeği mumu, candelilla mumu ve monoaçilgliseroller bazlı oleojeller, ürünlerin tekstür, duyusal kabul ve stabilitesi açısından geleneksel yağlarla benzer ya da daha üstün sonuçlar sağlamaktadır. Ayrıca, oleojel kullanımı ile pastacılık ve süt ürünlerinde yağ migrasyonu azalmakta, ürünlerin raf ömrü uzamakta ve oksidatif stabilite artmaktadır. Et ürünlerinde de oleojel kullanımı, lipid profilini iyileştirirken, ürünlerin tekstürel ve duyusal kalitesini koruyarak tüketici kabulünü artırmaktadır. Sonuç olarak, oleojel teknolojisi, trans ve doymuş yağların azaltılması, biyoaktif maddelerin taşınması, ürün stabilitesinin artırılması ve fonksiyonel gıda üretimi açısından önemli bir potansiyele sahip olduğu anlaşılmıştır. Ancak, farklı ürün grupları için ideal oleojel formülasyonlarının belirlenmesi ve geniş ölçekli üretimde karşılaşılabilecek teknolojik zorlukların aşılması için gelecekte farklı ürünlere yönelik uygun oleojelatör türlerinin belirlenmesi, duyusal kabul edilebilirlik ve uzun dönem stabilite konularına yoğunlaşması gerektiği düşünülmektedir.
Bu çalışma, Hanbelî mezhebinin kurucu imamı Ahmed b. Hanbel’in (ö. 241/855) tekfir anlayışını mezhebî, kelâmî ve fıkhî boyutlarıyla analiz etmektedir. İslâm düşünce tarihinin en çalkantılı dönemlerinden biri olan Mihne hadisesi bağlamında ele alınan konu, Ahmed b. Hanbel’in tekfir söylemindeki metodolojik ikilemi ve bu ikilemin arka planındaki gerekçeleri ortaya koymayı amaçlamaktadır. Makale, Ahmed b. Hanbel’in bir yandan büyük günah işleyeni imandan çıkarmayan mutedil tutumu ile diğer yandan Allah’ın sıfatları ve namazın terki gibi hususlarda sergilediği tavizsiz tekfir yaklaşımı arasındaki ilişkiyi söylem-bağlam ilişkisi üzerinden incelemektedir. Çalışmanın ilk bölümünde, dönemin siyasi ve fikri iklimini belirleyen Hâricî, Mu‘tezilî ve Mürciî doktrinlerin Ahmed b. Hanbel’in iman-amel tanımı üzerindeki etkileri tartışılmaktadır. İkinci bölümde, Ahmed b. Hanbel’in Müslüman birliğini muhafaza etme gayesiyle geliştirdiği ihtiyatlı yaklaşım ve iman-İslâm ayrımı temelinde yükselen tekfirden kaçınma eğilimi irdelenmektedir. Üçüncü bölümde ise başta er-Reddu ‘ale’z-Zenâdıka ve’l-Cehmiyye olmak üzere temel kaynaklar ışığında halku’l-Kur’an, ru’yetullah ve kaderin inkârı gibi kelâmî meseleler ile namazın terki gibi fıkhî konuların Ahmed b. Hanbel’in doktrinindeki “mutlak küfür” statüsü analiz edilmektedir. Netice itibarıyla çalışma; Ahmed b. Hanbel’in tekfir doktrininin, bireysel bir yargılama aracından ziyade, kelâmî sınırları tahkim etme, ulûhiyetin izzetini koruma ve toplumsal çözülmeye karşı direnç oluşturma amacı taşıyan yapısal bir savunma mekanizması olduğunu göstermektedir. Bu makale hazırlanırken Ahmed b. Hanbel’in günümüze ulaşan ve kendisine nispet edilen tüm eserleri tekfir ve ilişkili kavramlar özelinde taranmıştır. Bu bağlamda tekfirle ilişkili olduğu bilinen şirk, irtidat, nifak, zındık ve fısk kavramları üzerinde yoğunlaşılmıştır. Makale kapsamında kullanılan rivayetlerin sayısı yüzlerle ifade edilebileceği için hem tekrara düşmemek hem de makale kapsamını aşmamak adına genel olarak rivayetlerin manalarına odaklanılmış ve rivayetlerin lafızlarına yer verilmemeye gayret edilmiştir. Rivayetlerin seçiminde ise benzer bir gayeye matuf olarak tekrardan kaçınmak amacıyla Ahmed b. Hanbel’in kullanım yoğunluğu ve rivayetlerin içerdiği konular dikkate alınmıştır.
Elektrik dağıtım hatlarının korunması konusu günümüzde popüler olan akıllı şebekelerde olmazsa olmaz bir durumdur. Elektrik dağıtım hatlarının ise gelecekte yetersiz kalacak olması dağıtım hatlarına Dağıtık Üretimlerin (DÜ) bağlanmasını kaçınılmaz kılmaktadır. Elektrik dağıtım hatlarına gün geçtikçe artan bir şekilde DÜ ünitelerinin bağlanması birçok fayda sağlarken bir o kadar da dağıtım hattını karmaşık bir yapıya büründürmektedir. Bu durum elektrik dağıtım hatlarının korunmasını bir derece daha zorlaştırmaktadır. Rüzgâr enerjisi vb. DÜ tesislerinde enerjinin üretimi atmosfer şartlarına bağımlı olduğundan bu durum şebekede oluşabilecek kısa devre akımlarını doğrudan etkilemektedir. Bu sorunlar belirli bir koordinasyonda çalışan rölelerin yanlış çalışmasına, iki rölenin aynı anda çalışmasına (selektivite sağlanamadığından), gereksiz enerji kesintisi gibi durumlara yol açabilmektedir. Bu sorunların önüne geçmek için ise akıllı şebekelerde çift yönlü adaptif korumaya ve buna uygun şekilde çalışacak algoritmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmada bahsedilen korumaya uygun bir algoritma önerilmiştir. Günümüz koşullarına ve orijinaline uygun bir şekilde değiştirilen IEEE 4-baralı test sistemi üzerinde yapılan simülasyon çalışmaları önerilen algoritma ile rölelerin daha doğru bir şekilde çalışmasına olanak sağlamıştır. Böylece önerilen algoritma ile çalışan adaptif korumadaki yedek rölelerin çalışması ile normal adaptif korumadaki yedek rölelerin çalışması karşılaştırılmış ve sonuçlar sunulmuştur.
Neural machine translation (NMT) tools, such as DeepL, are becoming increasingly visible in Translation education. Students are experiencing these tools in the translation process. However, the impact of translation technology courses on perceived usability has been examined in a limited number of quantitative studies. This study aims to measure undergraduate students’ perceived usability of DeepL using the System Usability Scale (SUS) and to evaluate the impact of taking a translation technology course on these perceptions. In this quantitative study, the data were analyzed using descriptive statistics, exploratory factor analysis, and an independent-samples t-test. The results showed that DeepL’s overall usability was at an “acceptable/good” level, and the scale’s internal consistency was adequate. The factor analysis revealed a dominant, overarching usability factor. Students who had completed a course on translation technologies perceived DeepL as significantly more usable than their peers without such training. Statistical tests confirmed this disparity, which corresponded to a moderate effect size. These outcomes imply that targeted education in translation technology not only promotes more frequent use but also fosters more favorable subjective assessments of such tools. The study emphasizes the need to incorporate such tools into academic programs through a structured, critically engaged pedagogical approach.